EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

Ergenekon ve Balyoz Davaları
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4, 5  Sonraki
 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> İÇ SİYASET
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2356
Konum: Avustralya

MesajTarih: Çrş Mar 09, 2011 8:33 pm    Mesaj konusu: AHMET ŞIK SEN NEYE DOKUNDUN! Alıntıyla Cevap Gönder

İklim Bayraktar Olayını Anlamak-Odatv'nin ve CHP'nin Yanlışları
Fatma Sibel Yüksek
11.03.2011

İklim Bayraktar olayının ne CHP ve muhalif kesimlerin öne sürdüğü gibi bir "Cemaat-AKP komplosu", ne de iktidar çevrelerinin empoze etmeye çalıştığı gibi "Ergenekon kumpası" olduğuna inanmıyorum. Her iki taraf da ezberlerden hareket ediyor ve seçim öncesi herkes bu olaydan kendince bir biçimde post çıkarmaya çalışıyor.

Karşımızdaki olay keşke "organize bir komplo" olsaydı. En azından doğru ipuçları yakalamaya çalışır ve bu vesileyle zekâlarımız belki biraz daha gelişirdi. Bu ülkede ne yazık ki olaylar, büyük filmlere, romanlara konu olacak boyutta yaşanmıyor. Çapsız insanlar, ucuz senaryolar, dedikodu, cahillik, belden aşağı vuruşlar ortasında hepimiz her geçen gün biraz daha kirleniyoruz.

İklim Bayraktar olayı, iktidarından muhalefetine, ordusundan medyasına bütün kurumların nasıl çürüdüğünün, kaliteli insanların nasıl tasfiye edildiğinin ve ortalığın nasıl beş para etmez şahıslara kaldığının resmidir.

38 yaşına kadar gazetecilikte dikiş tutturamamış, on beş yaşında çocuk annesi bir kadın, afili bir CV yazıp sanki gazetecilikte iş böyle aranırmış gibi Ankara'da o gazete senin, bu televizyon ben dolaşıp duruyor. İletişim Fakültesi'ni yeni bitirmiş bir genç, CV yazarak stajyerlik talebinde bulunabilir ama 38 yaşına kadar gazetecilikte kendisini gösterememiş birinin CV ile anlatacak neyi olabilir ki? Ankara'da bütün gazeteciler uzaktan veya yakından birbirini tanır, herkesin yaptığı işler ,yazdığı haberler bilinir. Diyelim bir kuruma CHP muhabiri mi alınacak; bu işi yapan gazeteciler zaten bellidir, hepsi yılların muhabiridir. Ya mevcut kurumlarda çalışanlardan biri transfer edilir, ya da o anda işsiz olanlardan biri seçilir.

Siyasi parti muhabirliği öyle kolay bir iş değildir. Bir kere Meclis ayağını izleyemezseniz alanınıza hakim olamazsınız. Sadece Genel Merkez'den gazetecilik yapılamaz. Meclis'i izleyebilmek için ise katı kurallar mevcuttur. En az 5 yıldır basın kartı taşıyor olmanız gerekir, o da yetmez çalıştığınız kurumun sizin için parlamento muhabiri kartı çıkarttırması gerekir. Kurumun ve gazetecinin beyanına da bakılmaz, mesleki kıdem durumu Basın Enformasyon Genel Müdürlüğü'nden düzenli olarak sorgulanır. Aynı şartlar Başbakanlık, Genelkurmay, Yargı muhabirleri için de gereklidir. Ankara'da gazetecilik en alt basamaktan başlayan bir kıdem ve ihtisas anlayışına dayalı olduğu için öyle istediğiniz zaman ortaya çıkıp "Ben CHP muhabiriyim", "Ben Başbakanlık muhabiriyim" diyemezsiniz.

CHP'yi Ankara'da yıllardır izleyen Türey Köse (Cumhuriyet), Sema Bingöl Ecer (CNN-Türk), Sibel Erdem (NTV), Okan Konuralp (Hürriyet), Zihni Erdem (Radikal), Abdürrezak Oral (Akşam), Hale Gönültaş (Vatan), Hülya Karabağlı (Sabah), Süleyman Kurt (Zaman) gibi muhabirler vardır.

Hepsi de mesleklerini etik kurallara uygun biçimde yıllardır sürdüren gazetecilerdir. Düşünün, bu deneyimli muhabirlerin hiç birisi CHP'de kafasına göre at koşturamıyor- koşturmuyor ama kim olduğu belirsiz, basın kartı bile olmayan bir şahıs, son derece lâubali ve cıvık bir tarz içinde o kat senin,bu oda benim gezip duruyor. Hem eski Genel Başkan Deniz Baykal ile, hem de Kemal Kılıçdaroğlu ile odalarında görüşüp abuk subuk konular açıyor, gazetecilik sınırlarını tamamen ortadan kaldırıp bayağılığın dibine vuruyor.

Gazetecilik hareketli, gözönünde olunan, kişinin sosyal etkisini güçlendiren bir meslektir. Dolayısıyla, taliplisi çoktur, aklı hırsının yüz fersah gerisinde bazı tipler bu mesleğe sık sık musallat olurlar. Gazeteciliği böyle tiplerden koruyacak olan öncelikle kurumların başındaki yöneticilerdir. Tecrübeli gazete ve televizyon yöneticileri her "gazeteciyim" diyene kapıları açmazlar. Eğer gençse potansiyeline bakarlar ve staj imkânı tanırlar, İklim hanım gibi yaşı geçkin olanların da daha önce nerelerde çalıştığına, hangi haberleri yaptığına, basın kartı olup olmadığına, varsa kaç yıldır taşıdığına vs. bakılır.

Odatv'de yayımlanan "yarı resmi açıklamadan" anlaşıldığına göre bu hanım , bütün gazeteleri dolaşırken bir CV de ANKA Ajansı'na bırakmış. Ben bilmiyordum ama aynı zamanda Odatv'nin Ankara Temsilcisi olan Mümtaz İdil, anlaşılan şu anda o ajansın yöneticilerinden birisi. Mümtaz İdil, CV'ye bakmış ve "Seni ANKA'da değil ama istersen Odatv'de çalıştırabiliriz" demiş.

Mümtaz İdil'e Allah acil şifalar versin, kendisi Ankara'da sevilip sayılan bir entellektüeldir. "Entellektüeldir" diyoruz çünkü aslında gazeteci değil edebiyat eleştirmenidir. Özellikle Rusça klasik eserler üzerine yazılmış değerli makaleleri mevcuttur. Ankara'da, İstanbul'da olduğu gibi "edebiyat eleştirmenliği" diye bir meslekten ekmek yemek pek mümkün olmadığı için bu alanlarda uzmanlaşmış insanlar da gazetecilik potası içinde eritilirler.

Basında yöneticilik tecrübesi olmayan İdil, sadece cafcaflı yazılmış bir CV'ye bakarak karar verirken eminiz CHP'nin ve Odatv'nin başına gelecekleri düşünemezdi. Keşke, Anka Ajansı'nın deneyimli Genel Müdürü Veli Özdemir'in fikrini sorsaydı.

Çalışılacak yerin bir internet sitesi olması, maaş falan verilmeyecek olması gibi durumlar da kararı kolaylaştırmış olabilir. Velhasıl İklim Bayraktar, Odatv'ye bu şekilde dalış yaptıktan sonra 5 ay gibi çok kısa bir sürede sitenin kendi deyimiyle "uçuşa geçmiş". Laubalilikte, densizlikte sınır tanımaz bir noktaya gelmiş. Bazı kadınlarda "Tacize uğradım, kadın olduğum için engelleniyorum" şeklinde bu işin gerçek mağdurlarının gözden kaçmasına neden olan klişe bir davranış vardır. Böyle bir sansasyon üzerinden meslek kollarında "kadın sorunu" yaratarak var olmaya çalışırlar.

Basında taciz yok mudur? Kuşkusuz vardır, ancak 38 yaşına gelmiş bir kadın bununla nasıl başedeceğini bilir. Ne insanları haksız töhmet alında bırkmadan, ne de kendisini rezil etmeden sorunu uzaklaştırır. Böyle aklı başında bir insana tacizde bulunmaya kimse de cüret edemez zaten.

Ama bu hanım her nasılsa, gittiği her yerde sürekli taciz ediliyor. Anlaşılan bunu da "güzel ve başarı potansiyeli yüksek" bir kadın olmasına bağlıyor. Tarzının kendisini ne kadar itici ve çirkin gösterdiğini bilmeden konuşuyor da konuşuyor. www.gazetecier.com'dan Hacer Alkan'ın da yazdığı gibi sanki Türk basını hayatında ilk kez güzel kadın görüyor!. Zannedersiniz ki millet girmiş sıraya, "İklim Bayraktar gelse de taciz etsek" diye birbirini eziyor...Burası Pakistan mı kardeşim?

Kendini bilmezlik, cahillik, meslek kültüründen yoksunluk had safhada. Bütün bu kepazeliğin üstüne bir de Fatih Altaylı'nın programına çıkıp "Ben aslına buraya 8 Mart vesilesiyle basını, medyada kadın sorunun konuşmaya geldim" diyor. Sen kimsin? Medyada kadın sorunun konuşmak sana mı kalmış?

Bunu söylerken de "Yemek" diye bir dergiyi çıkarıp gösteriyor. Daha önce bu dergide çalışmış...Güler misin, ağlar mısın...

Peki bu insan, kendisine "gazeteciyim" diyerek bu kadar pespaye bir biçimde ortalıkta dolaşırken Odatv'nin yetkilileri ne yapıyor?

Onlar büyük işlerle uğraşıyorlar.. "Büyük balıklar" kovalıyorlar... CHP'nin elindeki televizyon kanalını kelepire kapatıp sözüm ona "muhalif medya" yaratacaklar!

Soner Yalçın'ın yanında gezdirdiği "beyin takımına" bakar mısınız:

Hakan Aygün, Murat Ongun, Oray Eğin...

Oray Eğin, New York'un lüks barlarından çıkacak da "muhalif medya" diye kıvranan halkımızın yarasına merhem çalacak öyle mi?

Hakan Aygün'ün magazincilikten, ağzını yaya yaya haber sunmaktan, Ufuk Güldemir'den öğrenilmiş megalomanlıktan, abartıdan, şımarıklıktan başka nesi var?

Murat Ongun kimdir? Ülke paramparça edilirken, Cumhuriyet'in bütün mirası ayaklar altına alınırken "gazeteci" olarak hangi tavrı almış, hangi bedeli ödemiş de Odatv'den medet umacak hale gelmiş iyiniyetli, yurtsever kitle adına kapalı kapılar ardında pazarlık masalarına oturuyor?

Bu arada yazık edilen Odatv'nin fedâkar okuyucuları, yorumcularıdır. Orada "milli" bir nabız atıyor, bir feryat yükseliyor, ülkenin gün be gün elden gittiğini gören halk tabanı sarılacak yer arıyor. İsyanlar, kaygılar yorumlara dökülüyor ama gelin görün ki sadece istatistik değer olarak ve "şu kadar tekil kişi girişimiz var" adına pazarlık masalarına sürülmekten başka bir işe yaramıyorlar.

Odatv'nin dinamik yorumcularına baktığımızda, amigoluk yapan bir kaç kişi dışında çoğunun olup bitenleri doğru okuyan, bilinçli insanlar olduğunu görüyoruz. Gördükleri bütün yanlışlara rağmen, sırf böyle bir potansiyel hebâ olup gitmesin diye Odatv'yi desteklemekten vazgeçmiyorlar..

Ya bu arkadaşlar ne yapıyor? Onlar büyük oynuyor, büyük planlar yapıp büyük stratejiler üretiyorlar... Yalçın Küçük'ün Akşam gazetesine anlattığına göre "Teşvikiye'nin lüks lokantalarında buluşuyorlar. Aralarına kimi zaman Saba Tümer de şen kahkahalarıyla katılıyor"...

Elitleştikçe elitleşiyorlar, koptukça kopuyorlar. Toplumun feryadı arşa çıkıyor, Odatv'nin haberleri, ücretsiz çalışan amatör editörlere teslim ediliyor, hüküm-hükümet İklim Bayraktar gibi ne olduğu belirsiz insanların eline geçiyor. Kadın meydanı o kadar boş buluyor ki 88 yıllık partinin Genel Başkanı'na çat kapı çıkıp "Bana kayıt cihazı ver, belden aşağı görüntü çekeceğim" diyebiliyor...

Bu arada, ayyuka çıkan kepazelikler, ucundan kıyısından Soner Yalçın'ın kulağına gidiyor. O da telefonlarının dinlendiğini bile bile kadını arayıp "Nedir şu taciz olayı bi anlat bakiim" diyor. Kadın ballandıra ballandıra bir daha anlatıyor. Soner Yalçın daha sonra, "Doğan Yurdakul'la oturuyorduk, yanımıza geldi olayı anlattı. Hatta kendi aramızda espri yaptık" diyor. Esprisi yapılacak konu mudur bu? Senin kurumunun kimliğini kullanarak ortalıkta dolaşan bir kadın 50 yıllık siyasetçi hakkında olmadık iddialarda bulunuyor, duruma hemen el koysana. Bu kadın kimdir ki eşitinmiş gibi muhatap oluyorsun?

Düşünün, Ceyhun Bozkurt gibi başarılı bir muhabirin, Müyesser Yıldız gibi birikimli bir gazetecinin, Kıymet Nadir Bindebir gibi keyifli bir kalemin, Banu Avar gibi bir itibar abidesinin barınamadığı Odatv'de, İklim Bayraktar gibi bir çapsız cirit atıyor. Altı ayda siyasilerle ve kurum yöneticileri ile "sen" diye konuşacak noktaya geliyor. Uyduruk uyduruk yazıları "İklim Bayraktar yazıyor" anonsu ile ve de artistik pozlar eşliğinde çarşaf gibi sergileniyor.

Odatv yolgeçen hanına dönmüş, bırakalım İklim Bayraktar'ı Rafael Sadi bile orada kendisine bir köşe kapıp yazılar yazmaya, açık açık İsrail politikalarının propagandasını yapmaya başlıyor, yayınlanan haberleri yönlendiriyor. Rafael Sadi kimdir? Gazeteci görünümlü ama İsrail devletinin propagandasını yapmaktan memnun olduğunu bugün Odatv'ye yaptığı açıklama ile açıkça itiraf etmiş biridir.

Ya CHP'nin haline ne demeli?

"Ben Odatv'den geliyorum" diyen birine sırf bacakları uzun ve saçları sarı diye bütün kapılar açılıyor. 25 yıllık parti muhabirlerinin girmediği kapılara girip çıkmaya başlıyor. Baki Özilhan gibi eski bir kurtla bilgisayarının başına oturup mail atacak kadar yakınlaşabiliyor. Muharrem İnce gibi kendisinden siyasi tecrübe ve feraset beklenecek bir parti yöneticisi bile bu kadına bir AKP'linin "uygunsuz halleri" konusunda haber yaptırmaya kalkışıyor. Evine kadar gidip otomobiliyle alıyor. Sonra ikisi de ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar, haberi yapamadıkları gibi kamuoyu nezdinde kendileri perişan oluyorlar...

Kemal Kılıçdaroğlu'nun durumu derseniz iyice utanç verici. Ne idüğü belirsiz bir internet muhabiri ile muhatap olup, onun anlattığı seviyesiz şeyleri dinleyebiliyor. Konu ister Deniz Baykal, ister "üst düzey bir AKP'li" olsun, Kılıçdaroğlu bir parti başkanı olarak ağırlığını bilip bu kadınla muhatap olmamalıydı. "AKP'li hakkında malzeme getireceğim" dese bile ilgilenmemeli, ensesinden tuttuğu gibi dışarı atmalıydı. Sonra da "Bu kadın bir daha bu partiden içeri girmeyecek" diye talimat verip parti içinde o kadar rahat hareket edebilmesine fırsat verenlerden hesap sormalıydı. Böyle bir kadınla, hem de böyle çirkin konularda muhatap olarak CHP'yi, iktidar partisini zor duruma sokmak için olmadık insanlarla belden aşağı konularda işbirliği yapan bir parti konumuna düşürdü.

Ayrıca bu olaydan anlaşılıyor ki Kemal Kılıçdaroğlu'nun "dosya merakı" kendisi için bir zaaf haline gelmeye başlamış. "Elimde dosya var", "görüntü var", "kayıt var" diyen kapıdan destursuz girebiliyor. Böyle giderse, CHP liderini çakma bir dosyayla tuzağa düşürürler. "Büyük balık" yakalayacağım derken, elinde oltanın ipiyle kalıverir..

Bu olaydan şunu da anlıyoruz ki CHP ile Odatv arasındaki ilişkiler fazla girift hale gelmiş, mesafeler ortadan kalkmış. CHP, Odatv'yi istediği haberi pompalayabileceği bir mecra olarak görmeye başlarken, Odatv de "fırsat bu fırsat" deyip CHP'nin etinden, sütünden yararlanmaya kalkışmış. Eldeki televizyonu ucuza kapatıp voltranı oluşturmaya çalışmışlar...

Hâsılı, işin içinde haddini bilmez bir muhterisin şımartılması var, daha kendi kapısının önünü süpüremezken muhalefe partisine "medya stratejisi" sunmaya kalkışma var. Sarışın hatun görünce yamulan Türk erkeği var, yamulan Türk erkeğini görünce büyük yerlere geleceğini zanneden sarışın var, cin olmadan adam çarpmaya kalkışma var, basiretsizlik var, kötü yönetim var, "sen benim sırtımı kaşı, ben senin sırtını kaşıyayım" var.

Peki ne yok?

Akıl yok, izan yok, karakter yok, kamuoyuna karşı sorumluluk yok..

CHP, ses yalıtımlı odalarda toplantı yapıp "İşin içinde uluslararası boyutlar var" diye iri laflar edeceğine kendi içinde bulunduğu duruma bir baksın.

Odatv de öyle...

Son sözüm:

Örtün ki ölem...

http://www.acikistihbarat.com

AHMET ŞIK SEN NEYE DOKUNDUN! (II)
EREN EĞİLMEZ
09 Mart 2011



Ahmet Şık’ın zamanında tereddüt etmeden arkasında durduğu kimi dostları sıra O’nun arkasında durmaya geldiğinde çok fena yan çizdiler. O kişiler Ahmet’in arkasında durmadıkları gibi, kendi geçmişine dayanıp ayakta kalmasına da tahammül edemediler.

Hemen bir kampanya başladı. Kampanyanın ilk imzası da Taraf gazetesindeki köşe yazısına atılan Alper Görmüş imzası oldu.

Görmüş’ün yazısının ana fikri şuydu; Darbe Günlükleri’ni ortaya çıkaran gazeteci Ahmet Şık değildir. Günlükler dergiye gelmiştir.

Yani Görmüş ne demek istedi?

“Ahmet Şık da mı Ergenekoncuymuş, hani o günlükleri ortaya çıkaran adam! Yok artık o kadar da değil” tepkisi yersizdir. “Ergenekon” davası sürecinin itibarını ve güvenirliliğini sarsan bu algı hızlı bir müdahaleyle mutlaka değiştirilmelidir.

Bu kampanyada açıkça dillendirilmeyen ama propagandanın ruhuna sinmiş gizli bir cümle daha var: “Ahmet bizden değildir, zaten hiçbir zaman da çekirdek ekipten olmamıştır”

(Bkz. www.yirmidort.tv/guncel/-ahmet-sik-darbe-gunluklerini-yayinladi-yalan-cikti-haber-25947.htm)


Bu ifade için ağır bir yargı oldu diyebilirsiniz. Ağır olabilir ama bu üslup benim değil, süreci örgütleyenlerin üslubudur. Bu da benim o üsluba uygun yorumumdur.

Oysa Ahmet Şık, darbe günlüklerini bulan kişinin kendisi olmadığını zaten söylüyordu.

“ ‘Darbe Günlükleri’ ” Deniz Kuvvetleri’nin bilgisayarından” başlıklı yazının altındaki imzanın Ahmet Şık’a ait olması bu konu için gayet yeterli bir açıklamadır.

Ahmet’in arkadaşları bu gerçeği göz önünde tutabilmek için linkteki yazıyı bir süredir internette paylaşıyorlar. (Bkz. www.habervesaire.com/haber/368/)


Şimdi soru şu: Ahmet Şık ve Nedim Şener’in gözaltına alınmasıyla birlikte son zamanlarda oluşan bu yeni atmosfer bazı “konjonktür kahramanları”nı neden panikletti?

Biliyorum belki bu sorudan önce sorulması gereken başka sorular da var.

Birçok insan; “Ahmet Şık ve Nedim Şener bu davanın soruşturulan, tutuklanan ilk gazetecileri değildiler. Bu atmosfer neden daha önce değil de şimdi oluştu” diyerek tepki gösteriyor.

Bu soru yanıtlarıyla birlikte şimdilik zamana bırakılmalıdır diye düşünüyorum. Sadece şunu söyleyebilirim Ahmet Şık ve NedimŞener’in gözaltına alınıp tutuklanması bir kırılma anıdır.

Bu son iki tutuklamanın bir kırılma anı olmasını izah etmek hiç de zor değildir. Bu sefer ki gözaltıların bir tasfiye operasyonu değil, bir bastırma harekatı olduğu kimileri tarafından görüldü kimilerince de hissedildi.

Ahmet Şık’ın gözaltına alınırken “dokunan yanar arkadaşlar” demesi hissedilenleri ayrıca pekiştirdi.

Şimdiye kadar ki gözaltı ve tutuklamaların bir kısmı “yeni” olanın “eski” olanı tasfiyesiydi ancak Ahmet Şık ve Nedim Şener’in alındığı bu son dalga farklı…

Ahmet Şık ve Nedim Şener “eski” olanın ne olduğunu yılların gazetecilik deneyimiyle biliyorlardı, hatta yaşları itibarıyla “eski” olanın içine doğmuşlardı zaten…

Onları asıl heyecanlandıran şey “yeni” olan oldu ve elleri o “yeni” olana uzandı. Onlar yeni olana uzanırken nerelere dokundular, elleri “eski” ve “yeni” kamplarına ne şekilde değdi bunu zaman içinde öğreneceğiz ama İşte Ahmet Şık’ın “dokunan yanar arkadaşlar” cümlesiyle özetlediği şey budur.

Yıllarca “eski” olana dokunan nasıl yandıysa, artık görülen o ki “yeni” olana da dokunan yanmaktadır.

“Eski” ve “Yeni” konusunda herkesim son yıllarda kendi siyasal pozisyonuna uygun bir analiz yapıyor olsa da hala çoğumuzun resme baktığı açı yanlış, o nedenle maalesef henüz resmin tamamını göremiyor ve sahte eksenlerde kamplaşıyoruz.

Tıpkı Yavuz Turgul’un Av Mevsimi filmindeki o sahne gibi… Hani Cem Yılmaz ölmeden önce kameraya bakıp Şener Şen’e, bakış açınızı değiştirin diye eliyle işaret ediyordu. İşte içinde bulunduğumuz durum tam da öyle…

Bu konjonktürün türetilen profesyonellerini, sürecin daimi memurlarını ve asıl sahiplerini tam olarak bilemiyor ve ayrıştıramıyor olmak karşı kaşıya olduğumuz en büyük handikap.

Sırf bu handikap nedeniyle bile, Türkiye’nin “kirli yüzüyle” hesaplaşılmakta olunduğunu sanan ve bu süreçten safça heyecan duyanlar var.


Safça heyecan duyanların yanı sıra bir de bu konjonktürde öne atılıp bayrak göstermek ve yağmadan pay kapmak için çırpınan adanmışlar var.

Bu sürecin bir Derin Devlet/Gladyo/Susurluk/Ergenekon ve daha ne adlar uydurulmuşsa o konuda bir hesaplaşma süreci olduğunu yayanlar, Türkiye’de Antonio Di Pietro arayanlar aslında profesyonel işlerini yapıyorlar.

Gazeteci, akademisyen, uzman, danışman vb etiketlere sahip bu profesyonellerin hangi holdinglerle, ne düzeyde ilişkili olduklarını iyi izlemek lazım.

“Ergenekon” kodlu bu dönüşüm sürecinde hangi holding, sermayenin hangi fraksiyonunu temsil ediyor iyi gözlemlemek lazım. Bu holdinglerin asıl faaliyet alanları neler ve en önemlisi güç kaynakları olan küresel uzantıları hangi ekonomik yapılar. Bu soruların yanıtsız kalmaması gerekiyor.

Bu sorulara yanıt verebilenler uluslararası ekonomik ve askeri kuruluşları da yerli yerine oturtabilir ve özelde Türkiye, genelde ise bölgemizde nasıl bir dönüşüm programının uygulanıp hayata geçirildiğini analiz edebilir.

Bir diğer önemli nokta ise, bu fraksiyonlar arasındaki çelişkilerin hangi düzeyde çözüldüğünü görebilmektir.

Bu açıdan bakıldığında “Ergenekon” kodlu süreç ülkenin dönüşümü için gereken siyasal, ideolojik ve hatta pratik işlevlerini tamamlamıştır ama Ahmet Şık ve Nedim Şener bu tabloya rağmen alınmışlardır. Hatta belki gelen günlerde bu tür başka tutuklamalar da tekrar söz konusu olabilir.


Peki, süreç esas itibariyle tamamlandıysa bu alınmaların asıl sebebi nedir?

Bu soruya da yanıtı Ahmet Şık vermiş olabilir mi?

Ahmet Şık hapishaneden yazdığı ilk mektubunu bir soruyla bitiriyor. Sorusu şu: "Siz hukukçu musunuz? Yoksa bir hiyerarşik zincirin halkaları mı?”

“Bir hiyerarşik zincirin halkaları”

Ahmet Şık karmaşık gibi görünen süreçleri tek cümlede özetlemek konusunda gerçekten de çok başarılı.

“Ergenekon” kodlu bu dönüşüm sürecini doğru anlayabilmek için, algımızı yöneten ve yönlendiren tüm aktörler ve uyaranlarla duygusal bağlar oluşturmamaya özen göstermek gerekiyor.

Eğer bu konuda gerçeklere yakınlaşmayı istiyorsanız, öncelikle “size kutsal gelen o çınarı” devirmeniz lazım.

Bazen kutsallarımız gözlerimize çekilmiş birer mil olabilirler. Oysa ne kutsal olan bir kurum var ne insan ne de cemaat..

Belki yalnızca hakikat…

İkinci bölüm de bitti. Önümüzdeki günlerde ya üçüncü bölüm ya da yeni bir yazı daha olacak; bizlere kutsal gelen çınarlar ve bakış açısını değiştirmek üzerine…

El uzatmaya devam, hakikate erişip dokunabilmek için...

Gerisi zaten bilindiği üzere; sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak…

Eren Eğilmez

Birinci bölüm için: Ahmet Şık Sen Neye Dokundun! (I)

www.mizikacilar.com/Makale.aspx

Kaşif Kozinoğlu Tutuklandı
10 Mart 2011

Mit Görevlisi Kaşif Kozinoğlu sevkedildiği İstanbul Nöbetçi 14. Ağır Ceza Mahkemesince tutuklandı.
''Ergenekon'' soruşturması kapsamında evinde arama yapılan MİT görevlisi Kaşif Kozinoğlu, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.

Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesinde, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz tarafından ifadesi alınan Kozinoğlu, sevk edildiği İstanbul Nöbetçi 14. Ağır Ceza Mahkemesince sorgulandı.

Mahkeme, Kozinoğlu'nun tutuklanmasına karar verdi.

EN GİZEMLİ ADAM KOZİNOĞLU

Hakkında yakalama kararı bulunan MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu, Türk Hava Kuvvetleri'ne ait kargo uçağı ile dün yurda getirildi.

MİT Afganistan sorumlusu R.T'nin eşlik ettiği Kozinoğlu'nu Afganistan'dan getiren uçak dün saat 18.00 sularında Ankara'ya indi. Etimesgut'taki askeri havaalanına iniş yapması planlanan uçak, Esenboğa'ya indi.

Zaman gazetesinin haberine göre havaalanı çalışanları tarafından fark edilen Kozinoğlu, hiçbir kontrolden geçirilmeden kendisini bekleyen MİT mensuplarınca götürüldü.

17 gündür Afganistan'da olduğu öğrenilen Kozinoğlu'nun MİT'in Orta Asya Bölüm Başkanı olarak görev yaptığı iddia edildi. Kozinoğlu'nun yurtdışındayken etrafında bulunanlara Türk adaletine teslim olacağını söylediği öğrenildi.

Oda TV baskınında Soner Yalçın'ın ofisinde bulunan 'Koz' isimli dosyada MİT'e ait bilgi ve belgeler, AK Partililer hakkında istihbarat notları bulunmuş, bu bilgilerin de MİT mensubu Kozinoğlu tarafından sızdırıldığı ileri sürülmüştü.

Haberal'ı cezaevine gönderen rapor
15 Mart 2011
Ergenekon davası tutuklu sanığı Mehmet Haberal'ı cezaevine gönderen rapor açıklandı.

Ergenekon davası tutuklu sanığı Mehmet Haberal'ı cezaevine gönderen raporda, 'Hafif ev işleri yapabileceği, merdiven ve yokuş çıkabileceği, eşya taşıyabileceği ve dans dahil birçok spor aktivitelerini yapabileceği' belirtildi. Ancak Uzman Doktor Koray Kaptanoğlu, muayeneye katılmadığı için karara muhalefet etti.

Tutuklandıktan hemen sonra rahatsızlanan ve 23 aydır hastanede yatan Haberal ile ilgili 7 Mart 2011 tarihli rapor ortaya çıktı. Adli Tıp Kurumu uzmanları Operatör Doktor Oktan Aktürk, Uzman Doktor Koray Kaptanoğlu, Prof. Dr. İmdat Elmas, Prof. Dr. Can Gökdoğan, Prof. Dr. Erbil Gözükırmızı, Prof. Dr. Reşat Özaras, Prof. Dr. Mutafa Erelel, Prof. Dr. Recep Öztürk, Prof. Dr. Hamdi Tutkun, Doç. Dr. Osman Karakaya ve Doç. Dr. Haluk İnce tarafından hazırlanan raporda, Haberal'ın gerek İstanbul Kardiyoloji Ensitüsü'nde ve gerekse Halkalı Mehmet Akif Ersoy Hastanesi'nde yapılan efor testinde elde edilen bulgular ışığında yapabileceği aktiviteler sıralandı.

Haberal'ın '4 METS ve üzeri' efor kapasitesine sahip olduğu belirtilen raporda 'Hafif ev işleri yapabileceği, merdiven ve yokuş çıkabileceği, düz yolda saatte 6.4 km hızda yürüyüş yapabileceği, kısa mesafe koşabileceği, ev işi yapabileceği ve eşya vs. taşıyabileceği, golf, bowling, tenis ve dans dahil birçok spor aktivitelerini yapabileceği' belirtildi. haber10

Ergenekon'da yeni dalga, 20 gözaltı
Ergenekon soruşturması kapsamında 9 ilde yapılan aramalarda, aralarında askerlerin de bulunduğu 20'ye yakın kişi gözaltına alındı.

18 Mart 2011
Anadolu Haber

Malatya'daki Zirve Yayınevi katliamıyla ilgili 9 ilde gerçekleştirilen operasyonun Ergenekon soruşturması kapsamında yapıldığı belirtildi. Gözaltı kararı verilen şüphelilerin cinayeti planlayan ve azmettirenler olduğu kaydedildi.

Ergenekon soruşturması savcılarından Zekeriya Öz’ün talimatıyla başlatılan operasyon kapsamında 9 ildeki alay komutanlıklarında aramalar yapılıyor. Aralarında eski Malatya Alay Komutanı Mehmet Ülger ve öğretim görevlisi Ruhi Babat’ın da bulunduğu 20’nin üzerinde kişi hakkında gözaltı kararı bulunduğu öğrenildi.

Gözaltı kararı verilen zanlıların Zirve Yayınevi cinayetini planlayan ve azmettirenler olduğu öne sürüldü.

Ergenekon sanığı Sevgi Erenerol’un misyonerlikle ilgili faaliyetleri ve zanlılarla ilişkileri nedeniyle operasyonun başlatıldığı ifade edildi. Gözaltına alınanların İstanbul'a getirileceği öğrenildi.

ESKİ ALAY KOMUTANI GÖZALTINDA

Malatya'daki Zirve Yayınevi'nde biri Alman uyruklu 3 kişinin öldürülmesiyle ilgili davada cinayetin işlendiği dönemde Malatya Jandarma Alay Komutanı olan emekli Albay Mehmet Ülger'in gözaltına alındığı ileri sürüldü.

Davaya bakan özel yetkili cumhuriyet savcısının talimatıyla, 9 ilde 20 adrese baskın düzenlendiği, Malatya eski Jandarma Komutanı Albay Mehmet Ülger'in bu çerçevede gözaltına alındığı öğrenildi.

Kayseri Jandarma Bölge Komutanlığı, mahkemeye gönderdiği yazıda, 25-26 Mayıs 2006'da eski Malatya İl Jandarma Alay Komutanı emekli Kurmay Albay Mehmet Ülger tarafından 'aşırı sağ faaliyetler ve misyonerlik' semineri düzenlendiğini bildirmişti.

Malatya İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şubesi'nde çalışan bir personel olduğu belirtilen kişi ise özel yetkili savcıya gönderdiği mektubunda şu ifadelere yer vermişti "Malatya İl Jandarma Komutanı Jandarma Kurmay Albay Mehmet Ülger tarafından Kayseri Jandarma Bölge Komutanı ve Jandarma Genel Komutanlığı Denetleme Başkanı'na 2007 yılı Mart ayında brifing verildi. Bu brifingden yaklaşık bir buçuk ay sonra misyoner cinayeti işlenmiştir. Bu brifingde, öldürülen kişiler ve yaptıkları faaliyetleri ile ilgili olarak ayrıntılı raporlar bizzat Mehmet Ülger tarafından üstlerine sunulmuştur."

Mektupta, olayın gerçekleşeceğinin Ülger ve bazı üst komutanlar tarafından bilindiği ileri sürülüyor. İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi personeli Ruhi Abat'ın da jandarma ile birlikte çalıştığı iddiasının bulunduğu mektupta şu satırlar yer almıştı:

"Ruhi Abat'ın İl Jandarma Komutanlığı'na gelişi hiçbir zaman kayıt altına alınmamıştır. Normalde İl Jandarma Komutanlığı'na gelen tüm sivil şahıslar nizamiyede nöbet tutan personel tarafından ziyaret defterine kayıt edilir, kimlikleri alınır ve kendilerine ziyaretçi giriş kartı verildikten sonra içeri alınmalarına karşılık Ruhi Abat hiçbir zaman bu işleme tabi tutulmamıştır."

Öte yandan soruşturma kapsamında İnönü Üniversitesi Rektörlük binasında arama yapıldığı bildirildi.

ANKARA'DA EMEKLİ BİR ASKER GÖZALTINA ALINDI

Ergenekon soruşturması kapsamında, emekli bir askerin Ankara'da gözaltına alındığı bildirildi. Edinilen bilgiye göre, Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının talimatı doğrultusunda emekli bir askeri gözaltına aldı. Sağlık kontrolünden geçirilen emekli askerin, İstanbul'a gönderileceği öğrenildi.

SİİRT'TE DÜZENLENEN OPERASYONDA BİR ASTSUBAY GÖZALTINA ALINDI

Ergenekon soruşturması kapsamında Siirt'te düzenlenen operasyonda, İl Jandarma Alay Komutanlığında görevli bir astsubay gözaltına alındı. Edinilen bilgiye göre, Ergenekon soruşturması kapsamında incelenen Malatya Zirve Yayınevi'ndeki cinayet davası ile ilgili İstanbul Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'ün talimatıyla başlatılan operasyonda Siirt'te de aramalar yapıldı. Aramalar sonucu Siirt İl Jandarma Alay Komutanlığında görevli astsubay A.G. gözaltına alındı.

İZMİR'DE İL JANDARMA ALAY KOMUTANLIĞINA AİT MİSAFİRHANEDEKİ ARAMANIN, İFADE İÇİN ARANAN BİR ASKERİ PERSONELİN YAKALANMASINA YÖNELİK OLDUĞU ÖĞRENİLDİ

İzmir'de "Ergenekon" soruşturması çerçevesinde İl Jandarma Komutanlığına ait misafirhanede yapılan aramanın, ifade için aranan bir askeri personelin yakalanmasına yönelik olduğu öğrenildi. Alınan bilgiye göre, İzmir'deki arama, İstanbul'da soruşturmayı yürüten savcılığın İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği talimat üzerine ifade için aranan bir askeri personelin yakalanmasına yönelik gerçekleştirildi. Aramada adı açıklanmayan askeri personele ulaşılamazken, savcının bizzat katıldığı aramada bazı evraklara el konuldu. Evrakların soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcılığına gönderileceği bildirildi.

Ergenekon'da Yeni Dalga

Zirve Yayınevi Katliamı ile ilgili 6 ilde Zekeriya Beyaz'ın evinin de aralarında bulunduğu bazı adresler aranıyor.

30.03.2011

Zirve Yayınevi katliamında Ergenekon yapılanmasının izini süren soruşturma derinleşiyor.
6 ili kapsayan ikinci operasyonda aralarında Zekeriya Beyaz’ın da bulunduğu ilahiyat ağırlıklı bazı akademisyenlerin ev ve ofisleri arandı.

Bu kişilere gözaltına alma işlemi uygulanmadı.

Zirve Yayınevi Katliamı ve Ergenekon yapılanması arasındaki bağlantı iddiası bir çok kere dile getirildi.

Hatta yargılama sırasında ölenlerin yakınlarının avukatları Ergenekon davasıyla birleştirme talep ettiyse de kabul görmedi.

Ancak olaydan yaklaşık 3 yıl sonra, bir gizli tanığın Ergenekon Soruşturmasını yürüten özel yetkili savcı Zekeriya Öz’e verdiği ifade herşeyi değiştirdi.

Geçen hafta yapılan ilk operasyon, aralarında Malatya eski Jandarma Alay Komutanı olan emekli Albay Mehmet Ülger’in bulunduğu 7 kişinin tutuklanmasıyla sonuçlandı.

Zekeriya Öz, başsavcı vekilliğine atandığı haberi daha kendisine ulaşmadan ikinci operasyonun düğmesine bastı.

6 ildeki eşzamanlı harekete geçildi.

Misyonerlik faliyetleri hakkındaki yazı ve görüşleriyle dikkat çeken ilahiyat ağırlıklı bazı akademisyenlerin ev ve ofisleri arandı.

İstanbul’da Zekeriya Beyaz’ın Esenler’deki evi ve aynı binadaki ofisi de arandı.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Abdurrahman Küçük’ün Eryaman’daki evi ile başkanlığını yürüttüğü Türkiye Dinler Tarihi Derneği’nde de arama yapıldı.

Antalya’da Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi Şahin Filiz’in kampüsteki lojmanı da aranan adresler arasındaydı.

Adana’da Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Kadir Albayrak’ın odası ve lojmanında arama yapıldı.

Konya’da Selçuk Üniversitesi İlahiyat fakültesinde ders vermeyi sürdüren emekli öğretim üyesi Mehmet Aydın’ın evi arama yapılan adresler arasındaydı.

Katliamın yaşandığı Malatya’daysa İnönü Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölüm Başkanı Salim Cöhce’nin evi ve ofisinde de arama yapıldı.

Polis ekipleri özellikle misyonerlik üzerine belge, doküman ve kitap taslaklarını inceledi. Bazı belgelere el koyan polis bilgisayar harddisklerini de kopyaladı.

Operasyonlar gözaltı işlemi uygulanmadan sonuçlandırıldı.

Malatya’da, yargılaması halen süren 18 Nisan 2007’deki olayda, Zirve Yayınevi’nde çalışan biri Alman uyruklu 3 kişi boğazları kesilerek öldürülmüştü. TRT

Şahin: 'İntikamını mutlaka alacağım'
31 Mart 2011
''Ergenekon'' davasının tutuklu sanığı İbrahim Şahin'den Susurluk çıkışı...

İkinci ''Ergenekon'' davasının tutuklu sanığı eski Özel Harekat Dairesi Başkanvekili İbrahim Şahin, ''Ben ömrü hayatımda, Susurluk'un intikamını mutlaka alacağım'' dedi.

İstanbul13. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada daha önce alınan ifadeleri okunan Şahin, birinci davanın tutuklu sanıklarından Muzaffer Tekin'in, kaza geçirdiği andan itibaren ameliyatlarında yanında olduğunu belirtti.

Kendisinin her yaz tatilini Tokat Reşadiye'deki köyünde geçirdiğini, yaylalarda kaldığını ifade eden Şahin, ''Danıştay olayından sonra intihara kalkışmasının ardından Tekin'e 'yaylalarda kalıyoruz. Bol oksijen var. Sizi misafir edelim' dedim. O da Rafet Arslan ile birlikte geldi 2-3 gün misafirim oldu'' dedi.

Şahin, Tekin'in sanıklardan Taylan Özgür Kırmızı ile yanına gelmesinin söz konusu olmadığını anlattı.

Terör örgütü PKK ile arasında kan davası olduğunu, belirten Şahin, ''Bizim köyde biri TİKKO'cu, biri PKK'lı iki terörist yakaladık. Bizim köyde 24 saat asker bekledi. Köydeki bütün evlere 15-20 kalaşnikof dağıtıldı. Üsteğmen Taylan Özgür Kırmızı Reşadiye'de görevli idi. Hepimiz gönüllü köy korucusu olduk. Köyümün adı Çakırlı, ama herkes 'Özel Tim Köyü' diyor. Ama savcılar bana 'PKK'lı' diyor'' dedi.

''Kahrolası Susurluk kazası nedeniyle millet beni mafya babası zannediyordu. Benden borç istiyordu. Ben de onları atlatmak için Güneydoğu'dayım falan dedirtiyordum. Televizyonlarda konuşmalar yapıyordum'' diyen Şahin, görüştüğü polis ve MİT mensuplarının kendisine 'suikast düzenleneceğini, büyük şehirlerde kalmasını' söylemeleri üzerine Tokat'taki köyüne gittiğini, yeğenlerinin 24 saat kendisini koruduğunu kaydetti.

İbrahim Şahin, Kıbrıs'ta bir ihaleye girmek amacıyla oğlunu gönderdiğini, ancak büyük çaplı olduğu için ihaleye giremediğini ifade etti.

Birinci davanın sanıklarından olan Semih Tufan Gülaltay'ı, cezaevinden çıktıktan sonra Muzaffer Tekin'in bürosunda gördüğünü dile getiren Şahin, Gülaltay'ın kendisine kitap hediye ettiğini söyledi.

Mahkeme Heyeti Başkanı Köksal Şengün'ün ''Başka yerde gördün mü?'' sözlerine Şahin, ''O tür insanlarla görüşmem'' karşılığını verdi. Şengün 'ün ''Ne tür insanlar'' sorusuna Şahin, ''Adı mafya ile anılan insanlarla hiçbir işim lmaz'' yanıtını verdi.

-TARIK ÜMİT'İN ÖLDÜRÜLDÜĞÜ İDDİASI-

Başkan Şengün, savcılık ifadesinde sorulan ''Tarık Ümit'in kaçırılarak, sorguya çekildikten sonra öldürüldüğü iddialarına'' karşı bir diyeceği olup olmadığını sorduğu Şahin, şunları kaydetti:

''Susurluk, beni, ailemi mahvetti. Bu olayla ilgim yok. Cemalettin Ümit ifade vermedim, diyor. Ama iddianamede ifadesi var. Bu olaylarla vallahi, billahi de alakam yok. Ben suçtan (Susurluk) dolayı yargılandım. Meslek hayatım mahvoldu. Ben o zaman da savcıya bu konuda konuşmak istemiyorum, hapiste yattım, her şeyi mahkemede anlattım' demiştim. Susurluk davasına bakan hakim de şimdiErgenekon davalarında avukatlık yapıyor. Neye göre karar verdi. Susurluk'taki yargılanmamdan dolayı açığa alındığımda Diyarbakır'da operasyondaydım. İlk defa o zaman 250 terörist öldürüldü. Benim ne işim vardı Susurluk kazasında. Niçin beni bu davaya kattılar. Aklım almış değil.''

Susurluk ile ilgili bütün notları flash belleğine yüklediğini ve bunların üzerinde çalıştığını ifade eden Şahin'e Başkan Şengün, Susurluk'la ilgili bazı notlarının, Tuncay Özkan'a ait depoda çıktığını söyledi.

Şahin de ''O belgeler doğru mu yanlış mı bilmiyorum. Tuncay Özkan cevap versin'' dedi.

Susurluk'ta faili meçhul cinayetlerle suçlandığını anlatan Şahin, şöyle devam etti:

''4-5 sene görev yaparken 'asker, polis, MİT' üçümüz beraber hareket ettik. Susurluk'tan önce kahraman ilan edilen Şahin, sonra vatan haini ilan edildi. İki baş belası adam çıktı. Mehmet Eymur, Mehmet Ağar. Bütün gruplar birbirine girdi. Devlet kurumları birbirine girdi. Onlar birbirleriyle çatışırken olan bize oldu, devlete oldu. Hala da bu çatışma sürüyor. Ben ömrü hayatımda Susurluk'un intikamını mutlaka alacağım. Bizi hapislerde yatırdılar, onlar da yatsın. Susurluk'u mutlaka çözeceğim. Haksız yere yattım. Hedef bensem çeksin vursunlar. Ailemin ne günahı vardı. Öldürülecek bir adam varsa ülkem için ölürüm.

Adli Tıp Kurumunun raporları geldi. Adli Tıp'ta 1 hafta ölüm orucu yaptım. 'Her şeyi düzenli' diye yazdılar. Onlar da yalan söylüyor. Benden ne isteniyor. Niçin her zaman hedef alınıyorum.''

-ZEKERİYA BEYAZ İSİM BENZERLİĞİ-

Sanık Şahin, Mahmut Yıldırım'ı ''Yeşil'' olarak tanıdığını, bir kere de yanına geldiğini belirtti.

Mahkeme Başkanı Köksal Şengün, savcılık ifadesinde ''Zekeriya Beyaz ile yaptığınız bir telefon konuşmasında 'Birkaç konuda fikrinizi almam lazım' dediğiniz sorulmuş. Cevap vermemişsiniz'' dedi.

Şahin de bu görüşmeyi Tokat Reşadiye Spor Klubünün Başkanı ile yaptığını belirterek, bunun isim benzerliği olduğunu söyledi.

Duruşmada söz alan sanıklardan Tuncay Özkan ise mesleğe başladığı 1982 yılından beri tuttuğu yaklaşık 300 adet el defterinin tamamının mahkemenin elinde olduğunu belirterek, bu defterlerde röportajlarda aldığı notlar, bazı kişilerden aldığı bilgiler ve alıntılar olduğunu kaydetti.

Bu notların daha sonra kitap olduğunu ifade eden Özkan, ''Bunların hepsi Susurluk yargılaması sırasında gündeme gelmiştir. 1996 yılında TBMM Susurluk Komisyonu'nda ve Başsavcılığa bunların tamamını anlatmışımdır. Bunlar kamuoyuna ilk defa açıklanan bilgiler değildir. İbrahim Şahin 'düşman' tanımlamasını benim için kendisi yüklemiştir. Eğer İbrahim Şahin Susurluk ile ilgili açıklama yapacaksa bugün doğru bir gündür'' diye konuştu.

Duruşma, Şahin'in önceki ifadelerinin okunmasıyla devam ediyor.

haber10

Behiç KILIÇ
behic@yenicaggazetesi.com.tr
07 Nisan 2011
“Beni neden sattın Yaşar!?”

Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından bir açıklama yapılarak Silivri’de yargılanan “163 personelin tutukluluk halinin devamını anlamakta güçlük çekiyoruz” denildi.
Anlamayacak ne var!! Devletin bütün kurumları arasında büyük uyum içerisinde “operasyon” yapılmış, süreç devam ediyor..
TSK’nın anlamadığını ben anladım!! Nereden anladım?!. Savcı “Z” Öz’ün veda konuşmasından sonra iyice anladım..! Ama olayı asıl anlamaya başlayışımın hikayesini anlatayım..
Okuyucuma tavsiyem bu yazının başlığını tekrar okumalarıdır!..
Yukarıdaki başlığı okuyanlar, sözleri hafızalarının bir kenarına kayıt etsinler! Tarih bir gün “Ergenekon”u deşifre ederken bu sözler gündeme gelecektir..
Sözler, bir “büyük rütbeliden” bir başka “büyük rütbeliye” yüzüne karşı söylenmiş sitemin ifadesidir..
Arif olan bu kadarından anlasın!..
Sözün ötesi şu..
Savcı Zekeriya Öz, sıkıntıdan elini kurtaran yeni görevine giderken veda konuşmasında şöyle dedi..
“Bu işin arkasında (Operasyonların) emniyet güçlerinin de emekleri var. Askeri makamların da, merkez komutanlığının da. Bu kadar iş yapılıyor, askerler de kanunlara saygı duyarak bu işlerin yapılmasına müsaade ettiler..”
Savcı Öz diyor ki; “Asker bu işlerin yapılmasına müsaade(!) etti..”
Bu “ilginç” sözden devam etmeden bir parantez açalım..
Ergenekon operasyonlarını gerçekleştiren polis müdürü, İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Ali Fuat Yılmazel’in gazeteci Fatih Altaylı’ya bir beyanı olmuştur. Bu “beyanı” Altaylı şöyle duyurmuştu..
“...karşılaşınca oturup biraz sohbet ettik. Çeşitli operasyonlar hakkında bilgi verdi. Bazıları ilginçti. Mesela, Ergenekon ve Balyoz operasyonları için ‘En büyük desteği Genelkurmay’ın kendisinden aldık. Pek çok bilgiyi, belgeyi hiç çekinmeden bizimle paylaştılar’ dedi...”
Neymiş?! Operasyonlarda “En büyük desteği Genelkurmay’ın kendisinden” almışlar ve “Pek çok bilgi, belge hiç çekinmeden” paylaşılmış..
Bu noktada bir hatırlatma daha yapalım..
Meşhur “Kozmik oda operasyonu” sırasında devrin genelkurmay başkanı,“altının” gazını almak için odasına topladığı subaylara hal ve gidişi aktarırken çarpıcı sözler kullanıyordu!..
“Ben izin vermesem nah(!) girerlerdi oraya!..”
Durum budur!.. Nedir?..
Ahalinin bir bölümü askere yönelik operasyonlarda siyasi iktidarın askere yönelik husumeti değerlendirmesini yapıyor. Savcı Öz ve öteki savcılara da “tek yanlı, iktidar cephesinin memurları” ithamı yöneltiliyor..
Savcı da diyor ki; “Biz bu operasyonları askerin birlikteliği ile gerçekleştirdik..”
Ortada olan şudur..
Bu “darbe planı” çerçevesinde adı geçen general ve amiral başta olmak üzere çok sayıda TSK mensubu darmaduman oldu.. Bu önemli görevliler arasında, hiçbir kontr eyleme kalkışmadıkları halde mağdur olduklarını söyleyenlerin sayısı az değil.. Bu yüksek rütbeli subaylar, kendi kurumları içindeki çekişmelere, terfi rekabetine kurban gittiklerini sırtlarından hançerlendiklerini söylüyorlar..
Bu yazının başlığındaki “sözcük” de bunun ifadesidir.. Sitem eden “general”in, şu sözünü de aktaralım..
“O ikisi(iki orgeneral) genelkurmay başkanlığı için çatışınca biz arada ezildik!!”
Şunu da bir kez daha yazalım..
Bu general, amiral mangasını cezaevi yoluna koyan, gazeteci Mehmet Baransu’dur. Baransu’nun yayınladığı belgeler. Gazeteci bu belgeleri kendisine Genelkurmay’daki dostlarının aktardığını söylüyordu..
Sözün özü, Savcı Öz bir üst makama giderken milletin kafasına takılı olan soruya da açıklık getirdi!..
“Ergenekon” , devletin kurumlarının büyük uyumuyla gerçekleştirilen bir operasyon ve Genelkurmay’ın her safhasında bilgisi ile “oluru” bulunan bir uygulama..

Yeni Çağ

Ergenekon'da Demirel'a ŞOK Suçlama
09 Nisan 2011
Ergenekon sanıklarından Fatih Hilmioğlu, önceki günkü duruşmada çarpıcı bir iddia ortaya attı.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen Ergenekon davasında taleplerin alınmasına devam edildi. Mahkemede Süleyman Demirel'in, darbe planlarının en büyük sanığı olduğunu iddia eden eski İnönü Üniversitesi Rektörü Fatih Hilmioğlu, Haberal'ın Silivri'ye göndereninde yine aynı isim olduğunu iddia etti.

Sarıkız ve Ayışığı darbe planları kapsamında Cumhuriyet Çalışma Grubu'nda faaliyet göstermekle suçlandığına dikkat çeken eski İnönü Üniversitesi Rektörü Fatih Hilmioğlu, tutukluluk haline itiraz ederek darbe planlarının en büyük sanığının Demirel olduğunu iddia etti. İşte Silivri'deki mahkemeden yükselen ilginç iddia:

"Sarıkız, Ayışığı darbelerini planladığı iddia edilen İbrahim Fırtına sanık değil. Özden Örnek sanık değil. Darbe planlarını yaptığı iddia edilen 4 komutandan 3'ü sanık değil, Darbe planı yapıldığı iddia edilen 17 kişinin katıldığı yemekten 4 kişi sanık. Nerede bir yemek olsa orasının tek sanığı benim. bir tek ben sanığım. Şener Eruygur'un Mehmet Emin Karamehmet'le konuşmaları var. Karamehmet sanık değil. Süleyman Demirel neden sanık değil? En büyük suçu işledi. Prof.Dr.Mehmet Haberal'ı buraya Demirel uğurladı." dedi. internethaber

2. Ergenekon Davasında Tahliye
08.04.2011
Tutuklu sanık Hüdai Ünlüer'in tahliyesine karar verildi...

İkinci Ergenekon davasından bir tahliye kararı çıktı.

Ergenekon davasının tutuklu sanığı Hüdai Ünlüer’in tahliyesine karar verildi.

Ünlüer hakkında yurtdışına çıkış yasağı konuldu. Böylece 117 sanığın yargılandığı ikinci ergenekon davasında tutuklu sayısı 24’e düştü.

İstanbul 13’ncü ağır ceza Mahkemesi bir sonraki duruşmayı 9 Mayıs gününe erteledi. TRT

Taraf Gibilerin Göremeyeceği Savunma
Mehmet Demirtaş
Silivri
1.04.2011


SayIn Heyet,

Biliyorum ki sizler sanIĞIn sessiz, sakin aynI zamanda talebi olmayIp, odun gibi oturanInI seversiniz.!

Hele hele sayIlarI yok denecek kadar azalan, azimle canla baŞla ÇalIŞan avukatlar olmasa bu mahkemeyi ne de gÜzel yÖnetirsiniz.

Niye uĞraŞIyorsunuz ki; NasIl olsa tarla ortasIndayIz, bir Çukur kazIp bizi buraya gÖmÜn SayIn Heyet.!

YaptIĞInIzIn bundan farkI yok zaten.

KorkmayIn!...

Bir kalemde bitirin bu iŞi. HaksIz ÇIkarsanIz tazminatI devlet Ödeyecektir.

Bunu neden mi sÖylÜyorum?

Ben bugÜn itibariyle 1367 gÜndÜr tutukluyum.


3.5 yIl insan hayatInda uzun bir yer kaplar. Ama devletin bekasI iÇin uzun sayIlmaz.

Maddi servetim yok ama vatani gÖrevini bir onbaŞI rÜtbesinde yapmIŞ biri olarak

“VarlIĞIm TÜrk VarlIĞIna ArmaĞan Olsun “’ u aĞzImI bÜzmeden sÖyleyebilirim..!

MeraklanmayIn, sizi de tarih yazacaktIr. Siz bizi bu tarla ortasIna gÖmÜn gitsin.

Yok, gÖmemiyorsanIz ben neden tutukluyum bunu aÇIklayIn.

BirkaÇ hatIrlatmada bulunayIm;


GeÇen ay ki celsede sanIk arkadaŞlardan biri yeni yÜrÜrlÜĞe giren 102. Maddeyi kaÇ yIl uygulamayI dÜŞÜndÜĞÜnÜzÜ sormuŞ, ÜÇ yIldIr tutuklu olduĞunu beyan etmiŞti.

Cevap olarak ta “sizden fazla tutuklu bulunan insanlar var “ denilip, sÖzÜ kesilmiŞtir.

Evet, o insanlardan biri benim. En iyi ihtimalle gelecek celse tarihinde 4 yIldIr tutuklu olarak burada aksesuar gibi oturuyor olacağım. Benim bu minvaldeki sorum

Şudur; Tutuklu sanIklarI boŞverin, tutuklu olan vicdanlar vardIr Ve 102. Madde bu tutuklu vicdanlara kaÇ yIl olarak uygulanacaktIr?

Vicdanlar ÖzgÜr kalabilse tutukluluk sorunu zaten ÇÖzÜlecektir. YaptIĞInIz hukuksuzluĞu kanun maddelerine dayandIrIyorsanIz, eĞer o maddeler behemahal deĞiŞtirilmelidir. Yok, keyfiyettense bu tutum, bu tablo Çok daha vahimdir.

ÇocukluĞumda vicdanI ile cÜzdanI arasInda sIkIŞmIŞ hakimler vardI. Durum zamanla deĞiŞti. Şimdi BakanlIkla Silivri arasInda sIkIŞma var. Bu vicdan tutukluluĞuna son verin..!

Bundan bir yIl kadar Önce elbirliĞi ve oy ÇokluĞuyla koca ŞanlI orduyu ZANLI ORDU ‘YA ÇEVİRDİNİZ, demiŞtim.

YanIlmIŞIm meĞer; “turpun bÜyÜĞÜ heybede” imiŞ.Esas Şimdi yakIn zamanda sizlerden cesaret bulunup ŞANLI ORDU, ZANLI ORDU ‘YA DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞTÜR..! Bu konuda birileri sizlere madalya takacaktIr. Fakat bunu Bu Aziz MİLLET ‘ten beklemeyin.

Zira, 2200 yIllIk bir ordunun itibarsIzlaŞtIrIlmasInIn bu millete fayda saĞlamayacaĞI aŞikardIr. GeldiĞimiz noktada size bir mahkeme portresi sunayIm.

BaŞlarken adil yargIlama makamI, maddi gerÇeĞin peŞinde makamI zamanla “ikiye bir “ mahkemesi, bir yIl boyunca Osman ‘In Yeri, son haliyle de Emekli, dul ve yetim Mahkemesi haline gelen bu salonda neyi aradIĞInIzI gerÇekten biliyor musunuz?

İŞkembe-i KÜbra ‘dan sallamIyorum.

Burada neleri dinlettiĞinizi tutanaklardan incelerseniz ne kadar haklI olduĞumu gÖreceksiniz.

Birisini getirttiniz, davanIn en Önemli tanIĞI dediniz.

Ve anlattI; Jitem ‘le Ergenekon birleŞmiŞ, kadInIn kocasIyla arasInI bozmuŞ. KIrk gÜn bekleyip, bir gÜnÜmÜzÜ ayIrdInIz.

DÜnkÜ celsede, baŞka birini getirttiniz, yÜzÜnÜ gÖstermeden kocasIndan sÜrekli dayak yediĞini, kocasI bulunabilirse boŞanacaĞInI,bÖyleikle babasIndan kalan dul aylIĞInI alIp, sosyal haklardan faydalanabileceĞini, yardIma muhtaÇ olduĞunu anlattI.

Geriye ne kaldI peki?

Onu da sÖyleyeyim;

YalovalI Hatice teyzenin eŞeĞini kaybetmesi sonucu aÇIlan kamu davasInIn bu Çorba davada eritilmesi ve maksimum zaman kazanIlmasI iÇin elden gelen gayretin gÖsterilmesi kaldI.

Yani kIsaca bÜtÜn kuŞlar tamam, geride kalan bir HacI Leylek, o da yaza inŞallah..!

Herkes soruyor, ne zaman ÇIkaracaklar seni, diye.

Onlara ÇapkInIn papaĞanI fIkrasInI anlatIyorum. Sadece acI acI gÜlÜyorlar. Size de anlatayIm.

Buradan ÇIkabilmek iÇin insanlara gÖsterdiĞiniz yol nedir?

Ya ÖlÜnecek, elde deĞil,

Ya da ahlaksIzlIk, iftiracIlIk, hiÇ tanImadIĞInIz insanlara savcI takviyesiyle iftira atabiliyorsanIz,
hamuru buna mÜsaitse ÇIkabilirsiniz.

Bu mudur MADDİ gerÇeĞi aramak?

Bu mudur sizin vicdan, akIl, adalet terazinizin boyutu??

BakInIz size vicdan ve adalet terazinizin boyutunu sÖyleyeyim;

Kara kIŞ kIyamet demeden okulunu aksatma pahasIna, babasInI ziyarete gelen ÇocuklarIma 5 ‘er dakika gÖrÜŞme izni vermeyle kIsItlI olan ÖlÇÜlere sahipsiniz, hepsi bu.

Ben bunu aÇIk aÇIk sÖyledim diye onu da kaldIrabilirsiniz.

( not:Nitekim son duruŞmada sanIklara avukatlarI dIŞInda hiÇ kimseye gÖrÜŞ izni verilmedi.Çocuklar babalarInI,kadInlar eŞlerini,oĞullarInI 5 dakika dahi gÖrme olanaĞI bulamadI.İzin ÇIkmadI ÇÜnkÜ)

HERKES KUMAŞININ GEREĞİNİ YAPACAKTIR ELBET..!

Belki iyi halde vermezsiniz, yetkiniz bÜyÜk sizin.

Biliyorum olduĞu gibi gÖrÜnenler ÇIldIrtIr. Ama ben bÖyleyim, size yarayacak bir malzeme olmadIĞImIn da farkIndayIm. Oyun hamurundan ekmek yapmaya kalkarsanIz sofrada zehirlenirsiniz.

O zaman bu 1367 gÜn size ilaÇ gibi de gelmez.

Ağır Ceza Mahkemeleri sanayi kuruluşu değildir, parça başı çalışmazlar herhalde..Benim tutukluluğum size kar sağlamayacağI gibi tahliyem sizin bu muhteşem dükkanı zarara uğratmayacaktır.Hepimiz insanız neticede, işin içinden çıkamıyorsanız eğer, beyan günü olan bir Cuma, bakmakla mükellef olduğunuz insanları salona getirin.

Babam ben çocukken,beni işyerine götürmüştü,nerede, nasıl çalıştığını, nasıl ekmek parası kazandığını görmem için. Sizde Çocuklarınızı buraya , işyerinize getirin.

Getirin ki, ekmek paranızı neyin üzerinden kazandığınızı bilsinler.!

Size afiyet olsun.!

Açık İstihbarat

Ergenekon'da yeni tahliye...
14 Nisan 2011
İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Erhan Kansız tahliye edildi.
Eski Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal'ın mahkemeye gönderilmeyen sağlık raporuna ilişkin soruşturma kapsamında tutuklanan İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Erhan Kansız tahliye edildi. haber10

Ergenekon Davasında Tahliye
22 Nisan 2011
Birinci ergenekon davasında "İşçi Partisi" MKK üyesi Nusret Senem tahliye edildi.
Birinci ''Ergenekon'' davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, tutuklu sanıklardan İşçi Partisi Merkez Karar Kurulu Üyesi Nusret Senem'in tahliyesine karar verdi. aktifhaber

İbrahim Şahin'e Pentagon'da brifing verilmiş
Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından İbrahim Şahin, çapraz sorgusunda Pentagon ile ilişkilerini anlattı sonra rahatsızlandı!

12 Mays 2011
Anadoluhaber

İkinci ''Ergenekon'' davasının tutuklu sanığı eski Özel Harekat Dairesi Başkanvekili İbrahim Şahin rahatsızlanınca çapraz sorgusuna ara verildi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada, üye hakim Sedat Sami Haşıloğlu, birinci davanın tutuklu sanığı İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in Susurluk kazasından sonra 1998 yılının aralık ayında basında yer alan açıklamalarında ''Susurluk özel örgütü PKK'ya silah satıyordu. CIA ve MOSSAD ile ilişki içerisindeydi. İbrahim Şahin de bu yapının içindeydi. Doğu Perinçek'e suikast planı içinde İbrahim Şahin de vardı'' yönündeki iddialarına değindi.

Haşıloğlu, Perinçek'in kendisi aleyhinde yayın yaptığını belirterek, Şahin'e ''Ulusal Kanal'da yayınlanan programlara çıktınız. Bunu açıklar mısınız?'' diye sordu.

İbrahim Şahin, bu nedenle Doğu Perinçek'e kızdığını ve kendisine de söylediğini belirterek, ''Bende vatan hainine benzer bir şey mi var? Böyle saçmalık olmaz. Ömrüm PKK ile mücadele etmekle geçti. PKK'ya silah satma diye bir şey olamaz'' dedi.

ABD'ye gittiğini ifade eden Şahin, ''Herkes CIA'yı, FBI'yı bilir. Beni Pentagon'daki OSIA istihbarat teşkilatına götürdüler. Onu kimse bilmez. Bütün istihbarat teşkilatlarının başıdır o. ABD Genelkurmay Başkanlığının istihbaratında brifing verdiler. Bana çok özel önem verdiler. Beni Amerikan televizyonlarına çıkarıp PKK'yı anlatmamı istediler. Bir Amerikan televizyonuna 2 dakikalığına çıkardılar, 10-15 dakika yayınlandı. Sonra başka televizyonlarda da yayınlandı'' diye konuştu.

Araya giren Mahkeme Heyeti Başkanı Köksal Şengün de konuyu dağıtmaması, soruya cevap vermesi konusunda Şahin'i uyardı.

Haşıloğlu'nun Doğu Perinçek ile ilgili tekrarladığı soru üzerine Şahin, kendisiyle ilgili yayınlardan dolayı Perinçek'e kızdığını ifade etti. Bu sırada salonda elektrikler kesildi. Bir süre bekledikten sonra Başkan Şengün, arızanın uzun süreceğini belirterek, duruşmaya ara verdi. Arada savcı Mehmet Ali Pekgüzel de duruşma salonunun bulunduğu binada inceleme yaparak arızanın kaynağını tespit etmeye çalıştı.

Aranın ardından devam edilen duruşmada, İbrahim Şahin'in rahatsızlığı nedeniyle sağlık ekipleri tarafından muayene edildiğini ifade eden Başkan Şengün, Şahin'in tansiyonunun yükseldiğini, bu nedenle çapraz sorgusuna devam edilemeyeceğini kaydetti.

Şahin'in avukatı Cavit Subaşı da müvekkilinin rahatsız olduğunu belirterek, hastalığı nedeniyle hayati tehlikesi olduğunu, cezaevinde tedavi edilemediğini söyledi.

Başkan Şengün de daha önce diş ağrısı nedeniyle çapraz sorgusuna geçilemeyen tutuklu sanıklardan Levent Göktaş'ı kürsüye çağırdı. Ancak Göktaş da avukatı Hüseyin Ersöz ile beraber hazırlandığını, Ersöz'ün de duruşmadan ayrıldığını, evrakın bir kısmının cezaevinde olduğunu söyledi.

Göktaş'ın diğer avukatı Celal Ülgen ise müvekkilinin savunmasının dijital ortamda hazırlandığını, çapraz sorguya avukat Ersöz'ün bilgisayar ortamında yardımcı olacağını kaydetti.

Şengün de avukat Ersöz'ün çağrılması, Göktaş'ın da cezaevindeki notlarını alması için duruşmaya kısa bir ara verdi.

Avukat Ersöz'ün gelmesinin ardından devam edilen duruşmada, tutuklu sanıklardan Levent Göktaş'ın çapraz sorgusu yapılıyor.

'Haberal ölümle karşı karşıya'
13 Mayıs 2011
İkinci ''Ergenekon'' davasının 119. duruşması başladı.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesince, Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi'nde oluşturulan salonda görülen davanın bugünkü duruşmasına, gazeteciler Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay ile eski İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu'nun da aralarında bulunduğu tutuklu 19 sanık katıldı.

Tutuklu sanıklardan eski Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal, emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, Mustafa Dönmez, Ersin Gönenci ve İbrahim Şahin ise duruşmaya gelmedi.

Duruşmada, OdaTv'ye yönelik operasyonun ardından ''Ergenekon'' soruşturması kapsamında tutuklanan bu davanın tutuksuz sanığı Yalçın Küçük ile tutuksuz yargılanan Emin Şirin ve Mahir Akkar da hazır bulundu. Duruşmada söz alan Hilmioğlu, bir hekim olarak ettiği hipokrat yemini nedeniyle konuştuğunu belirterek, ''geniz kanseri'' nedeniyle tahliye edilen sanıklardan avukat Yusuf Erikel'in durumuna değindi.

Tümörün çapının 6-7 santim olduğunu, Erikel'in 1 yıl boyunca şikayetleri olmasına rağmen Silivri Devlet Hastanesi'nden daha büyük bir yere nakledilmediğini dile getiren Hilmioğlu, Mehmet Haberal'ın, ''ventriküler taşikardisi'' nedeniyle doğrudan ölüm riski altında bulunduğunu söyledi.

Bunu kanıtlamak istediğini ifade eden Hilmioğlu, Harvard Üniversitesine ait ''ventriküler taşikardi ve ani kalp ölümü'' başlığındaki bir makaleyi göstererek, ''Bunun başlığı bile bu ritm bozukluğu hastalığının ölümcül hastalık olduğunu gösterir. Bu yazının önünde bütün hekimlerin eğilmesi gerekir'' dedi.

Hasta olan insanların cezaevinde tutulduğunu savunan Hilmioğlu, şöyle devam etti:

''6-7 santim tümör demek, 'yaşam ömrün birkaç yılla sınırlıdır' demek. Bu tümör Erikel'in 30 yılını elinden almıştır. Erikel ölüm yolculuğuna çıkmış, Haberal da doğrudan ölümle karşı karşıyadır. 30 gün değil, 30 saniye içinde bile adamı götürebilir. Neden hekimler sevk etmiyor? Neden 'ventriküler taşikardisi' olan bir hastayı buraya göndermek zorundan kalıyor? Ben 4 hastanede yattım. Meslektaşlarımın gözündeki korkuyu gördüm. Bunu sadece mimikleriyle değil doğrudan sözlü de ifade ettiler. Bu korku ortamı devam ederse, bu ölümler, hastalıklar, kan kusmalar bitmeyecek. Korku ortamının yok edilmesi konusunda heyetinize görev düşmektedir. Yusuf Erikel duruşmada kan kustu. Adalet kan kusturuyor. Bir hukuk insana kan kusturuyorsa, diyebilir miyiz ki içinde adalet var?''

Kendisi hakkında düzenlenen raporlara göre 2 ayda 1 kere MR, tomografi gibi tetkiklerini yapabilmesi için İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde polikliniğe gitmesi gerektiğini dile getiren Hilmioğlu, mahkemenin bu hastaneye tetkikleri için kendisini sevk etmesini istedi.

Duruşmada daha sonra tutuklu sanıklardan Levent Göktaş'ın çapraz sorgusuna geçildi.

Savcı Mehmet Ali Pekgüzel, ''Danıştay olayında Bulgaristan konusu geçiyor. Bir mektubunuzda Bulgaristan pasaportundan söz ediliyor. Bir Türk vatandaşı olarak Bulgaristan pasaportunu ne yapacaktınız?'' diye sordu.

Göktaş, bu mektubu yazdığı kişinin Bulgaristan göçmeni olduğunu belirterek, ''Bana komutanım 'sizinle ilgilenen kimse yok mu?' diye sorardı. Ben de şaka amaçlı 'al bir Bulgaristan pasaportu da gidelim' dedim'' diye cevap verdi.

Pekgüzel'in, ''Yine iki mektupta 'PKK'ya af çıksa biz de çıkarız' demişsiniz'' sözlerine Göktaş, bunun demokratik bir istek olduğunu, af çıkması durumunda kendilerinin de çıkacaklarını, görev yerlerinin değişeceğini ifade etti. Pekgüzel'in sorusu üzerine ''İrtica ile Mücadele Eylem Planı'' davasının tutuklu sanığı Dursun Çiçek ile Hava Harp Okulundan arkadaşı olduğunu ifade eden Göktaş, ''1980 yılında mezun olduk. Kızlarımızın adı İrem. O Tokat Reşadiyeli, ben Tokat Erbağlıyım. Tek ortak noktalarımız bunlar. Çiçek'i 30 yıldır hiç görmedim. Ama o 'bayramlaşma töreninde gördüm' demiş. Ben hatırlamıyorum. Dursun Çiçek çok zekidir. Doğru hatırlıyordur'' diye konuştu.

Duruşma, Göktaş'ın çapraz sorgusuyla devam ediyor.
haber10

Tuncay Özkan'dan duruşma salonunda seçim çalışması

17.05.2011 Ergenekon davasının tutuklu sanığı Tuncay Özkan, davanın dünkü oturumunda açıkladığı gibi mahkeme salonunu seçim ofisi gibi kullanmaya başladı.
Özkan, duruşma henüz başlamadan önce basın mensupları ile yaptığı sonbet sırasında 4,5 yıldır çalıştığı bir araştırma şirketinden elde ettiği anket sonuçlarını paylaştı. Kendisini aday göstermeyen CHP'ye kırgınlığını bir kez daha dile getiren Özkan, aday gösterilmesi halinde CHP'nin oy yüzdesinin 38'i geçeceği şeklinde anket bilgisi aldıklarını söyledi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen Balyoz davasının 121'inci duruşmasında, aynı zamanda bağımsız milletvekili adayı olan Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay'ın da aralarında bulunduğu toplam 18 tutuklu sanık hazır bulundu. Davanın tutuksuz sanığı olmasına rağmen Oda Tv soruşturması kapsamında tutuklanan sanık Yalçın Küçük de tutuklu sanıklar arasında yer aldı. Tutuksuz sanıklardan Noyan Çalımışı ve Fahri Süslü de duruşmaya katıldı.

Tutuklu sanıklardan eski Başkent Üniversitesi kurucu rektörü Mehmet Haberal, eski İnönü Üniversitesi rektörü Fatih Hilmioğlu, emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, eski Özel Harekat Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin, Albay Mustafa Dönmez ve Oğuz Bulut ise duruşmaya katılmadı.

Öte yandan Balyoz davasının bazı sanık eşlerinin de duruşmaya izleyici olarak katılmaları dikkat çekti. Balyoz davası sanık eş ve yakınları tarafından oluşturulan Vardiya Bizde Platformu'nun üyesi olan ziyaretçiler arasında tutuklu sanıklar emekli Tümamiral Ali Deniz Kutluk'un eşi İrem Kutluk, emekli Tuğgeneral Süha Tanyeri'nin eşi Nilgün Tanyeri, emekli Tümamiral Cem Gürdeniz'in Lütfiye Rengin Gürdeniz, emekli Tümamiral Özer Karabulut'un eşi Ayşe Sema Karabulut ile emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz'un eşi Lütfiye Yavuz yer aldı.

Mahkeme Başkanı Köksal Şengün, dünkü oturumda sanık Mustafa Levent Göktaş'ın avukatlarının savunmasının yarıda kaldığını hatırlatarak bu duruşmaya avukatlarının savunmasıyla başlanacağını söyledi.

Öte yandan duruşma başlamadan önce mahkeme salonuna alınan tutuklu sanıklar, kendilerini ya da diğer sanıklara destek vermek için gelen sanık yakınları ile sohbet etti. Bir süre ziyaretçilerle sohbet eden tutuklu sanık Tuncay Özkan, davayı takip edenh basın mensuplarına, "Seçim çalışmalarımı yazıyorsunuz değil mi? Başka çarem yok. Seçim çalışmalarımı mahkeme salonunda yapmaya mecburum." diye seslendi. Basın mensupları ile yaptığı sohbet sırasında Consensus isimli araştırma şirketi ile 4,5 yıldır çalıştığını belirten Özkan, Nisan ayında yapılan araştırmayı basın mensuplarıyla paylaştı.

Sadece İstanbul Anadolu yakasında yapılan araştırmada 1000 denek kullanıldığını belirten Özkan, "Benim milletvekili adaylığım ile alakalı yapılan çalışmada deneklerden kesinlikle oy veririm diyen yüzde 4.6, oy veririm diyen yüzde 9.9 ve belki veririm belki vermem diyen yüzde 12.9 olduğu tespit edilmiş. Eğer CHP'den aday gösterilseydi oy verir miydiniz? şekilnediki soruya ise verilen evet cevaplarına bakıldığınmda CHP'nin, birinci bölgeden 3 milletvekili daha kazanacağı tespiti yapılmış." diye konuştu.
Zaman

TELEVIZYON'DA "TARAFSIZ BÖLGE"DE ERGENEKON TARTIŞMASI...
SALIH SELÇUK
29 MAYIS 2011

Cuma gecesi yeniden televizyon seyrettim!..

CNN Türk'te Ahmet Hakan'ın (gayet iyi) yönettiği "Tarafsız Bölge" programı...

Ergenekon davasında yargılananların avukatları, emekli bir subay, ve Hasan Celal Güzel'le birlikte, güzel iki hükümet yanlısı, tartışıyorlar...
Defalarca dehşet içinde kaldım...

Hasan Celal Güzel ve diğer güzel cemaat sözcüleri, fikren tam anlamıyla iflas ettiler!..

Bu iş çoktan bitmiş!..

Bu dehşet verici...

Bu dava bütünüyle boş/iftira olabilir mi?!..
(Hadi canım!..)

Ama ne Güzel köşe yazarı, ne de diğer güzel iktidar gülleri, delil niteliğindeki tüm belgelerin -tamamının- dijital belge ve ıslak imzasız olduğunu bilMiyorlardı mesela!..
(Belki de "heyecandan" unuttular!..)

Kafasından uydurduğu, gazetede okuduğunu kesin veri sayıp saydıran tipler!..

Tamamen iflas edip susmak zorunda kalan üç kişi, sonunda işi güya "alaya" vardırdılar!..

Kesin rasyonel veri ve kanıtlarla konuşanları güya alaya aldılar!..

Alayları da otuz yıl öncesinin köy kahvesi cahilleri düzeyindeydi:

"Savcılar öyle yapmış, sen daha mı iyi bileceksin" mealinde "hoşluklar!.."
Bitmişler...

Dehşete kapıldığım diğer nokta:

Adamlar, haksız olduklarının ve iftiralar atıldığının bilincindeler!..
Öyle görünüyordu!..

Karşısındaki somut bazı argümanların o yöne işaret etmesine rağmen gerçeği aramak, en temel şeyleri kabul etmek falan diye bir dertleri yok!..
Dehşete kapıldığım diğer konu, konuşmacılardan biri Tayyip Erdoğan'dan "Majesteleri" diye aşağılayarak bahsedince, hükümet taraftarı tartışmacıların yüzündeki korku ve dehşet ifadesiydi!..

Yani yakınlarında biryerde birilerinin böyle konuşmalarından bile ürküp/tırsıp, kendi adlarına korkuyorlardı!.. Onlar Başbakan'a karşı böyle bir lafı ağızlarına almayı hayal dahi edemeyecekleri sularda yüzüyorlar. Çok açılmışlar. Ayakları yerden kesilmiş!..

Eh yüzmeyi de bilmiyorlar pek...

Bunlar batar arkadaşlar...

Gördüğüm durum, korkunçtu!..
(Televizyon mu?! Cık ben almı'yiym...)

http://konstantiniye.blogspot.com/

"Ergenekon'un Medya Ayağı Çözülmedi"

02 Haziran 2011
Yazar Perihan Mağden darbe iddiasıyla ilgili yargılanan gazetecilerle ilgili yapılan yorumları anlamadığını söyledi.
Kanal A haber kanalında bir programa katılan Perihan Mağden böbrek mafyası için çalışan bir doktorun yakalanınca meslektaşlarından yardım istemediğini örnek vererek, gazeteciler içinde aynı durumun söz konusu olması gerektiğini belirtti.

Mağden şunları söyledi: "Medyamızdaki Lümpen kardeşliği, paçoz kabile dayanışması sarsılmıyor ve hakikaten çok düşük aktörler. Çok büyük bir dayanışma var aralarında. Mesela çıkıp gazeteciyim ben gazeteciyim diye bağırıyor... Atıyorum böbrek mafyası için Romanya'da bir Hintlinin böbreğini naklederken yakalanan Türk doktor. 'Doktorum ben, doktorlar nerdesiniz bana dayanışma gösterin' diye bağırmıyor. Bu nasıl birşey yani. Gazeteci olmak darbeseverliğe, silahlı külahlı örgütler için yataklık yardım ve önderlik yapmayı bunları gerekçelendirmeye yetiyor mu? Bu nasıl mantalite. Gazeteciyim diye bağırmak yani. Bütün bunların medyanın silkelenmesi lazım. Bence Ergenekon'un medya ayağı Türkiye'de çözülmüş değil. O alan bakir olarak duruyor. Tam dokunulduğunda büyük kıyametler koparıyorlar. Daha çok çok dalga gelebilirdi. Bizim sistemimizi bankacılık nasıl sarsıldı nasıl yepyeni bir tertemiz bir şey konuldu. Karanlık, ara para kaynakları temizlendi. Aynı şekilde karanlık fikir kaynakları da medyacılığımızdan gitmek zorundadır." aktifhaber





İkinci Ergenekon Davası: 2 tutuklu sanık serbest bırakıldı
12 Ağustos 2011
İkinci ''Ergenekon'' davasının tutuklu sanıklarından Servet Kaynak ve Oğuzhan Sağıroğlu'nun tahliye edilmesine karar verildi. habertürk

1. Ergenekon Davasında Tahliye
04 Kasım 2011
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, tutuklu sanıklardan Kuvayi Milliye 1919 Derneği yöneticisi Hüseyin Görüm'ün tahliyesine karar verdi.

Mahkeme, dosya kapsamı, delil durumu ve yattığı süreyi dikkate alarak, yaklaşık 4 yıldır tutuklu olarak yargılanan Kuvayi Milliye 1919 Derneği yöneticisi Hüseyin Görüm'ün tahliyesini kararlaştırdı.
Görüm hakkında yurt dışına çıkış yasağı da koyan ma
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Cum Ksm 04, 2011 7:30 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2356
Konum: Avustralya

MesajTarih: Sal Hzr 21, 2011 10:29 pm    Mesaj konusu: Haberal ve Balbay'a Şok! Alıntıyla Cevap Gönder

İstibaratçı Paşa'nın Şok Ses Kaydı
30 Haziran 2011
dailymotion.com'a Genelkurmay istihbarata karşı koyma başkanı'na ait olduğu iddia edilen bir ses kaydı düştü. Ses kaydında Ergenekon'la ilgili çarpıcı itiraflar var...
Video paylaşım sitesi dailymotion.com'a Genelkurmay İstihbarata karşı koyma başkanı M. Mutlu'ya ait olduğu iddia edilen şok bir ses kaydı düştü.

Sözkonusu ses kaydında Tümg. Mutlu olduğu iddia edilen kişi Ergenekon soruşturmalarıyla ilgili itiraflarda bulunuyor.

İşte dailymotion.com'da yayınlanan o ses kaydı:
http://www.dailymotion.com/video/xjlu8z_gnkur-ysth-karyi-koyma-ykk-baykani-tumg-m-mutlu-arikan-dan-ergenekon-ytyraflari-1_people

GNKUR. İSTH. KARŞI KOYMA (İKK) BAŞKANI TÜMG. M.MUTLU ARIKAN’DAN ERGENEKON İTİRAFLARI 1

KARAKUVVETLERİ İSTİHBARATA KARŞI KOYMA (İKK) BAŞKANI M.MUTLU ARIKAN: BU KADAR BELGE NEDEN ERUYGUR’DA, TOLON’DA VARDA BENDE YOK

2. İDDİANAMENİN EKLERİ HANGİ KLASÖRDE NE VAR İÇİNDE NE VAR, HEPSİNİ ŞİMDİ ŞEY YAPIYORUZ. BÜYÜK ORANDA YANİ BİZİM BİLMEDİĞİMİZ HİÇBİRŞEY YOK İÇERİSİNDE. İDDİANAMENİN İÇERİSİNDE GEÇENLERİ ZATEN EK OLARAK KOYMUŞ.

BU KADAR DOKÜMAN, BU KADAR ŞEY BİLGİ BELGE NEDEN TOPLANIR DA NE BİLEYİM İŞTE ŞENER ERUYGURUN BİLGİSAYARINDAN ÇIKAR. NE İŞİ VAR? NİYE HURŞİT TOLONUN BİLGİSAYARINDA DURUR BUNLAR. NİYE YANİ? NİYE BENDE YOK DA ONDA VAR.

O BELGELERİ BAŞKALARI KOYMUŞ DİYORSUNUZ E KARDEŞİM TELEFON GÖRÜŞMELERİNİDE Mİ BAŞKALARI YAPTI.

YANİ, YAŞAR BÜYÜKANITLA İLGİLİ TOPLAMIŞ BİR SÜRÜ HASTANE EVRAKLARINI, HA BİR DE ŞU VAR TABİİ, BUNLAR BİZE AİT DEĞİL. BAŞKALARI KOYMUŞ. EE KARDEŞİM SANA AİT DEĞİL BAŞKALARI KOYMUŞ DA BİR DE TELEFON GÖRÜŞMELERİN VAR SENİN. ONLARI DA MI BAŞKALARI YAPTI. SENİN HİÇ GÖRÜŞMEMEN GEREKEN İNSANLARLA DA GÖRÜŞMÜŞSÜN YANİ.

HABERAL, ERUYGUR VE TOLONU KULLANMIŞ. KENT OTELDE YEMEK YEMEĞİ BİZ BİLMİYORMUYUZ

BEN ONU SÖYLÜYORUM. VALLAHİ DE BİLLAHİ DE BUNLAR SAF. VE BUNLARI HEP KANDIRMIŞ SİVİLLER. SAF BUNLAR YANİ KANDIRMIŞ DERKEN, KENDİ AMAÇLARI DOĞRULTUSUNDA KULLANMIŞLAR. YANİ ŞİMDİ BİZ ASOSYAL İNSANLAR MIYIZ? BİZ BİLMİYOR MUYUZ BİR KENT OTELE GİDİP BİLMEM NE YAPIP YEMEK YEMEYİ VEYA BİLMEM NEREYE GİDİP BİLMEM KİMLE BERABER OTURMAYI?

YAŞAR BÜYÜKANIT’IN BELGELERİNİ BİLGİSAYARINDA SAKLAMIŞ, SALAK!!!

YAŞAR BÜYÜKANITLA İLGİLİ NE KADAR HASTANEYE GİTMİŞSE, BÜTÜN HASTANE KAYITLARI NE KADAR İŞTE İLAÇ ALMIŞSA, O İLAÇLAR TEK TEK GÜN GÜN KAYITLAR TUTMUŞLAR. HURŞİT TOLONDAN ÇIKIYOR BUNLAR. İFADESİNİ OKUYORUM. İFADESİNDE SORUYORLAR PEKİ BU BELGELERİ NİÇİN TOPLADINIZ? NEYDİ AMACINIZ. EMİR SUBAYIM FİLAN ŞEY YAPMIŞTIR DİYOR. EĞER BANA BİR YERDEN E-MAİLLE FİLAN GELMİŞSE O DA BİLGİSAYARIMI DÜZENLEMİŞTİR DİYOR.

YAŞAR BÜYÜKANITIN BALDIZI KOCASINI ÖLDÜRMÜŞ VE BÜTÜN BU ADLİ İŞLEMLER, ŞEYDE. İNSANLARIN BİLGİSAYARLARINDA. YAŞAR BÜYÜKANITIN EŞİ KİMİNLE SAMİMİYMİŞ. SALAK NE GEREK VAR.

GİZLİLİK GEREKÇESİ İLE BAZI ERGENEKON BELGELERİNİ İDDİANAME EKLERİNDEN ÇIKARTTIK. DAHA NELER VAR NELER

BAK İDDİANAMENİN EKLERİNE BİR SÜRÜ TUTANAK VARDIR ORDA BUNLARIN YAYINLANMASI UYGUN DEĞİLDİR, BUNLARIN YAYINLANMASI UYGUN DEĞİLDİR DİYE BİZ YAZMIŞIZ. O DA ONLARI TUTANAĞA GEÇİRMİŞ VE DOLAYISIYLA ONLARI KOYMAMIŞ ORAYA. DAHA NELER VAR DA.

ŞEY İŞTE ÖNCEDEN, İŞTE BİZE GÖNDERİLDİ BUNLARIN İÇİNDE ASKERİ BİLGİ VARMI, YAYINLANMASINA YÖNELİK SAKINCALI OLDUĞU BİLGİ BELGE VAR MI DİYE. BİZ ONLARIN HEPSİNİ İNCELEDİK. DAHA İDDİANAME ORTAYA ÇIKMADAN ÖNCE GÖNDERDİK ONLARI. BUNLARI KESİNLİKLE İŞTE DEVLETİN GİZLİLİĞİ İLE İLGİLİDİR. YAYINLANMASI SAKINCALIDIR DİYE. DAHA ONLAR FALAN GİRMİŞ DEĞİL YANİ İDDİANAMENİN EKLERİNE.

2. BAŞKAN HİÇ BİR ŞEYDEN ANLAMAYAN BİRİSİ, BEŞ PARA ETMEZ

BİZİM İKİNCİ BAŞKAN BEŞ PARA ETMEZ. HİÇBİRŞEYDEN ANLAMAYAN. YANİ BANA GÖRE HİÇ. KISMET İŞTE BİRİSİ BİRİNCİ SIRADA TERFİ ETTİ. BİRİSİ İKİNCİ SIRADA. BİRİNCİ SIRADAKİ TERFİ EDEMEDİ, İKİNCİ SIRADAKİ ETTİ.

DENİZCİLER POYRAZKÖYDE MÜHİMMATI YAZIMA RAĞMEN KALDIRMADI, EKSİĞİMİZ YOK DİYE BİZE YAZI BİLE GÖNDERDİLER, SONRADA BENİ SUÇLAMAYA KALKTILAR

DAHA ÖNCEDEN BUNLARA MÜDAHİLDİK, ONLARA DİKKAT EDİN, ŞUNLARI YAPIN, BAK ŞURDA SİLAH VAR, BAK BURDA MÜHİMMAT VARDI. BANA CEVAPLAR GELDİ, İŞTE HİÇ BİR SİLAHIMIZ EKSİK DEĞİLDİR, HİÇ BİR MÜHİMMATIMIZ EKSİK DEĞİLDİR. ŞAK DİYE ÖNLERİNE KOYDUM. BUYRUN DEDİM, BEN GÖNDERMİŞİM, KARŞILIĞINDA BANA CEVAP GELMİŞ. HERŞEYİMİZ TAMAM. BİR SIKINTIMIZ YOK DİYE.

MUSTAFA DÖNMEZ PEZEVENGİNE HERŞEYİ PARA İÇİN YAPTIM DEDİRTEMEDİK, İŞİN İÇİNDE SİLAH OLUNCA ERGENEKON TERÖR KAPSAMINA YARGILANMAYA BAŞLADI

YANİ ŞEY, MUSTAFA DÖNMEZ FALAN VAR, ADAM KİLİT. KONUŞMUYOR. ULAN PEZEVENK SÖYLE DEKİ, BEN BUNU İŞTE TİCARİ MAKSATLA YAPTIM, MENFAAT PARA, SİLAH SATACAKTIM, ONU SATACAKTIM, BUNU SATACAKTIM, SÖYLE, ONUDA SÖYLEMİYOR.

TABİİ, BÜTÜN BU OLAYLARIN İÇERİSİNDE, ERGENEKONA TERÖR ÖRGÜTÜ DİYEBİLMELERİ İÇİN OLAYIN İÇİNDE ŞİDDET VE CEBİR OLMASI LAZIM, BİR FAALİYET OLMASI LAZIM, BUGÜNE KADAR BUNLARI BULAMIYORLARDI, AMA SON İKİ ÜÇ DALGADA, BU MUSTAFA DÖNMEZLER ÇIKTI.
Kaynak: aktifhaber

Köksal Şengün: Bir Yargıcın Anatomisi
Fatma Sibel Yüksek

Birinci Ergenekon davasının Silivri'de devam eden duruşmasını uzun bir aradan sonra dün izledim. Belirtmek gerekiyor ki Silivri'nin çok meşakkatli bir yolu var. Çoğunluğu orta gelir grubuna mensup sanık yakınları, bu duruşmalara gitmek, sevdiklerini uzaktan da olsa görmek, el sallamak için İstanbul'un belki de en zor güzergâhını katetmek zorundalar.

Anadolu yakasından geliyorsanız, önce bulunduğunuz yerden Altunizade metrobüs hattına ulaşmanız gerekiyor. Buradan Mecidiyeköy'e, Mecidiyeköy'den Avcılar'a, Avcılar'dan Silivri'ye, Silivri'den dolmuşla cezaevi kampüsüne...

Otobüs, metrobüs, taksi ve dolmuş kullanmak zorunda olduğunuz bu güzergah sorunsuz seyrederse, yolculuğunuz en az 2.5 saat, trafikte aksamalar meydana gelirse 4 saat sürüyor. Avcılar'dan Silivri'ye giden bakımsız otobüslerde yazın sıcaktan ve kalabalıktan bayılma riskiniz var. Güzergah boyunca su içecek, kahvaltı yapılacak, tuvalet ihtiyacı giderilecek bir yerin olmaması ayrı bir sorun..

Dönüş ise tam bir felaket. İkitelli, Okmeydanı, Boğaz Köprüsü noktalarında özellikle cuma günleri öyle bir tıkanma yaşanıyor ki eve varışınız 9-10 saati bulabiliyor.

Sadece yol parası olarak kişi başı 25 lira tutan bu yolculuğu tam dört yıldır hergün yapanlar var.

Örneğin, Muzaffer Tekin'in eşi Müge Hanım ile kızı Özge.

Yakınları ve Muzaffer Tekin'in eski askerleri Müge Hanım ile Özge'yi arabalarıyla götürüp getirmek istiyorlar ama duruşmalar hafta içi yapıldığı için insanların günler boyunca işlerini bırakmaları veya izin almaları mümkün olmuyor.

Bu iki güzel ve zarif kadını son duruşmada gördüm. Üzerlerine yılların ve üzüntülerin yorgunluğu çökmeye başlamıştı. Solmuşlardı. Özge'nin genç ve berrak yüzünde ilk yorgunluk kırışıkları belirmişti.

Tam 4 yıldır sanıklar, yakınları, avukatlar, mahkemenin Mübaşiri Aydın, savcılar, hakimler, duruşmaları düzenli izleyen muhabirler, hepimiz daha da yaşlanmış, kilo almış ve yorulmuştuk.

Arkası gelmeyen felaket ve dramların ise gazetelere haber olduğu bile yoktu. Örneğin, bu yıl içinde sanıklardan İsmail Yıldız aklını kaybettiği için Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne kaldırıldı.. İsmail Yıldız yaşamına artık orada devam ediyor. Uzakta geçim sıkıntısı ile boğuşan ailesi ziyaretine gelemiyor. Geleni- gideni yok. Bir enkaza dönüşen bu insanı hâlâ tahliye etmiyorlar, durumunu gündeme getirip tahliye talep edecek bir avukatı bile yok.

Dört buçuk yıldır yatan Mehmet Demirtaş'ın işleri battı. İki aileye birden bakmak zorunda kalan ağabeyi yorgunluğa ve borçlara daha fazla dayanamayıp geçtiğimiz günlerde canına kıydı. Mehmet Demirtaş bir de kardeş acısıyla yandı...

Buna benzer pek çok insanlık dramı yaşanıyor ve bizler Köksal Şengün'ün HSYK kararıyla Mahkeme Başlanlığı'ndan alınıp Bolu hakimliğine atanmasını konuşuyoruz.

Göbels basını tarafından"Ergenekon sanıklarına yakın durmakla" suçlanan bu hakimin varlığı bize göre böyle hukuksuz ve adaletsiz bir yargılamanın görüntüsünü kurtarıyordu. Kararlar oy birliği ile alınmamış gibi oluyordu, böylece mahkemenin "aslında adil bir yargılama yaptığı" bile düşünülebilirdi. Şengün'ün mahkemeyi adilmiş gibi göstermekten başka bir işe yaramayan muhalefet şerhini acaba neden çok gördüler?

Heyetin teknik hakimi Hüsnü Çalmuk'u saymazsak, Sedat Sami Haşıloğlu ve Hasan Hüseyin Özese'nin tavrı zeten belliydi. Sanıklar bu iki hakim hakkında tarafsızlıklarını kaybettikleri gerekçesiyle yüzlerce kez reddi-i hakim talebinde bulunmuşlardı. Dava hakkındaki tavrını defalarca ortaya koymuş olan Özese'nin mahkeme başkanlığına getirilip her konuda Özese ile birebir aynı oy kullanan iki üyeyi orada tutarak "taraflı mahkeme" iddiası güçlendirilmiş olmuyor muydu?

Hırs ve kin, aklın ve mantığın bu derece önüne mi geçmişti, yoksa bu durum "Ergenekon"un arka planında yaşanan gelişmelerin ilk yansıması mıydı?

Soruşturma ile özdeşleşen Savcı Zekeriya Öz kızağa çekilirken, heyete hukuki bir kovuşturma yapılıyor görüntüsü vermeye çalışan Şengün'ün görevden alınması hangi tasarım mühendisliğinin ürünüydü?

Bu soruların cevabını anlama çabamızı sürdüreceğiz ancak Köksal Şengün'ün görevden alınması ve yerine kıdemli üye hakim Hasan Hüseyin Özese'nin getirilmesi konusunda gözden kaçmış bazı ayrıntıları kayda geçirmemiz gerekiyor.

Bir kere iddia edildiği gibi Köksal Şengün "sanıklardan yana tavır alan" bir mahkeme başkanı değildi. Tahliye talep ediyor olmasından dolayı böyle bir suçlamaya maruz bırakılması bile bu davanın nasıl bir siyasi baskı altında olduğunu kanıtlar. Bir hakimin tutuklama kararı vermesi kadar, tahliye kararı vermesi de doğal ve olması gereken bir durum değil midir? Hakimin tahliye talebinde bulunma yetkisine bile "Ergenekon komplosu" damgasını vuranlar, hızla duvara doğru yaklaşarak aslına uzamasını istedikleri bir sürecin büyük bir toslama sesiyle son bulması tehlikesi (kendileri açısından) yarattıklarının farkında değiller.

Mahkeme Reisi Şengün'ün bazı sanıklar için ortalama 120 kezdir tahliye talebinde bulunması sonuç vermeyen, üstelilik yukarıda değindiğimiz gibi adil yargılama görüntüsü yaratan bir rutine; kendi hakimlik kariyeri açısından ise dramatik bir duruma dönüşmüştü.

Dramatik bir duruma dönüşmüştü; çünkü kıdemli bir ağır ceza resinin kendi heyetine hakim olduğu; tercihleri ile mahkemenin diğer üyelerini etkilediği, özetle heyet üzerinde bir ağırlığının olduğu kabul edilir. Mahkeme başkanı ile diğer üyeler arasında yazılı olmayan tek fark da budur; onun dışında zaten eşit oy hakkına sahiptirler.

Hal böyleyken, Köksal Bey'in 120 kez üstüste tahliye talebinde bulunması, bu talepleri heyetinin tam 120 kez oy çokluğu ile geri çevirmesi, Köksal Bey tarafından değerlendirilip karar verilmesi gereken bir garip durumdu.

Başkanla heyetin bu derece karşı karşıya geldiği ve kilitlenme yaratan bir durumda hiç bir şey olmamış gibi oturup görevden alınmayı beklemek yerine, görevden ayrılmak belki de en haysiyetlisi olurdu; çünkü, çıplak gözle de görüldüğü üzere Başkan'ın heyeti üzerindeki hakimiyeti ve saygınlığı belli ki ortadan kalkmıştı..

Ayrıca, Köksal Şengün böyle ağır hukuk ihlalleri ile dolu bir iddianameyi kabul ederek zaten bu davanın hukuki bir dava olmadığını, kendisinin de hür vicdanı ile hareket eden bir yargıç olmadığını baştan ortaya koymamış mıydı?

Sanıklar lehine hiç bir delilin toplanmamış olması, aleyhte sahte deliller, gizli tanıkların şaibeli durumu, CMUK'a aykırı biçimde yürütülmüş soruşturmalar, telekulak kayıtlarının binlerce sayfa "delil" diye sunulması vs. bunlardan bir tanesi bile hukuku katleden böyle bir iddianamenin reddi için geçerli sebep değil miydi?

Haydi karambole geldi, binlerce sayfayı okuma imkanı olmadı, "eksikler kovuşturma sırasında telafi edilir" diye düşünüldü diyelim, peki arkadan gelen aynı hukuk tanımazlıkla yazılmış ikinci, üçüncü ve diğer iddiamaneleri kabul eden mahkeme kararlarında Köksal Bey'in imzası yok mu muydu?

Vardı...

Şimdi Köksal Bey televizyonlara çıkıp ağlamaklı bir sesle "22 senelik ağır ceza hakimiyim, haysiyetimle oynatmam" şeklinde açıklamalar yapıyor. Sanıklar, kendilerini çocuk pornocusu, darbeci, seri katil, sahtekâr vs, ilan eden polis müzekkereleri ve sahte delillere isyan ederlerken, "Burası mahkeme, nara atmayın, beni salondan çıkarma cezası vermeye zorlamayın" şeklinde sertlikler yapıyordu.

Bunlardan daha önemli şeyler de var...

Kuddusi Okkır, Tekirdağ cezaevine göz göre göre ölüme sürüklenirken, yakınları ve koğuş arkadaşları, Köksal Şengün'ün başkanı olduğu 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne defalarca başvuruda bulunup feryat ettiler. Tedavi ve tahliye taleplerini sürekli reddeden mahkeme kararlarının altında da Şengün'ün imzası vardı...

Savcıların, duruşmalarda yaşanan tartışmalardan dolayı sanıklar aleyhine suç duyurusunda bulunulması talebini defalarca kabul edip, sanıkların savcılar hakkında suç duyursu taleplerinin bir tanesini bile kabul etmeyen de yine Köksal Şengün'dü...

İsmail Yıldız, Köksal Şengün'ün gözleri önünde gün be gün aklını kaybetti. İlk duruşmalarda içeriği zengin, entellektüel savunmalar yapan bu adam, aylar, yıllar ilerledikçe ayrı bir dünyadan seslenmeye başladı.

Akıl hastanesine kaldırılmadan önce duruşma salonunda kağıttan yaptığı bir telefonla hayali insanlarla konuşuyor, sonra bu hayali konuşmalar hakkında "Beni az önce CİA'den aradılar" diyerek bilgi vermeye kalkışıyordu.

Köksal Bey ne yaptı? Sağ elinin işaret ve başparmağını iki yanağına dayayarak seyretti. Sonra da "Saatin 16.30 olması sebebiyle duruşmanın gelecek haftaya ertelenmesine" şeklinde kararlar yazdırdı...

Davanın üzerinde siyasetin ağır gölgesinin bulunduğu, hakimlerin siyasi baskı veya tavassut altında olduklarını söyleyen sanıklar Köksal Bey tarafından "Mahkemeye etki etmeye kalkışanın ağzını karışlarım, mahkememiz kimsenin etkisi altında kalmaz!" şeklinde sertçe susturuldu.

Şimdi ne diyor Köksal Bey?

"Bir mahkemeye bu kadar baskı yapmak kimseye hayır getirmez.."

Şimdi Köksal Bey'e düşen, eğer dediği gibi "22 yıl onur ve haysiyetiyle hakimlik yapmış" bir yargıçsa, -geçmiş günahlarını affettirmez ama- itiraf etmek zorunda kaldığı o "baskıların" ne olduğunu kamuoyuna açıklamaktır.

Bunu yapmak, topluma karşı, gerçeklere karşı, tarihin doğru yazılmasına karşı bir ağır ceza reisi olarak vicdani ve mahşeri sorumluluğudur..

Bunu yapmak, Köksal Bey'i içine çekilmeye çalışıldığı karanlık girdaptan belki kurtarmaz ama dediği gibi "onuru ve şerefiyle yaşamış" bir yargıç olarak tarihe geçmesine yardımcı olabilir.

Köksal Şengün'ün "içine çekilmeye çalışıldığı karanlık girdabı" da açıklayalım:

Bilindiği gibi Şengün, sanıklar hakkında tahliye talep etmeye başladıktan bir süre sonra telefon dinlemeleri basına yansıdı. Bu yayınlarda bir bayan avukatla yaptığı idda edilen telefon görüşmeleri ifşa edildi. İddiaya göre Şengün, Yargıtay üyeliğine atanma isteğindeydi ve Ankara'da eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay ile bağlantı içerisindeydi.

Göbels basınına göre "Ergenekon, Şengün'ü bu 'zaafından' yakalamış ve bayan avukat vasıtasıyla istediği şeyleri yaptırtmaya başlamıştı."

Şengün ile İşçi Parti'li olduğu belirtilen bu bayan avukat arasında bir "aşk ilişkisi" olduğundan da bahisle mahkeme başkanı iyice gözden düşürülmek istendi. (Bildiğimiz kadarıyla Köksal Şengün bekardır, yetişkin bir insanın- özellikle bir hakimin- özel yaşantısına böyle alçakça burun sokmak, bu ülkeyi yönetenlerin tarzı haline gelmiş ve de Köksal Beyîn imza attığı iddianamelerde bu tür ilişkiler" terör örgütü delili" olarak sunulmuştur).

Netice itibarıyla Köksal Bey haklı olarak isyan etti, dinlemeyi yaptıran savcılar hakkında şikayetlerde bulundu, davalar açtı.

Gelinen noktada da görevden alındı...

Şimdi, Ankara'da yürütülen ve Seyfi Oktay'ın evine baskın yapılmasıyla başlayan bu soruşturma ile İstanbul'da yürütülen ve içinde Odatv'nin de bulunduğu soruşturma "Medya ve Yargı Soruşturması" adı altında birleştirilmiş durumda...

Bu demektir ki Sayın Şengün bir "tenzip" kararıyla her an "şüpheli" sıfatına büründürülüp soruşturma kapsamında ifadeye çağrılabilir..

Belki de tutuklanabilir...

Biz bunları -yani insanların soruşturmaların içine nasıl çekilip nasıl sanık haline getirileceklerini, soruşturmaların birbirine nasıl bağlanıp ana davalar oluşturmak suretiyle devasa yargılamalar ve tutuklamalar başlatılabileceğini- nereden mi öğreniyoruz?

Köksal Şengün'ün başkanlığını yaptığı mahkemenin dört yıllık icraatlarından...

Bizzat Köksal Bey'in katkılarıyla vücut bulan uygulamalardan...

Unutulmasın,

"Bana bir şey olmaz" diyen,

"Ne alakam var canım" diyen,

"İktidarda etkili dostlarım var" diyen,

"Üç-beş albay, teğmen verirsem işbirliğine açık olduğumu görürler; böylece bana dokunmazlar" diyen,

"Ergenekon örgütünün varlığını ilk ben yazdım" diyen,

"Bu davayı Türkiye'nin karanlık geçmişiyle hesaplaşması olarak görüyorum, bu nedenle yetmez ama evet diyorum" diyen

kim varsa...

Bu gidişle hepsine sıra gelecek...

Bir gün cezaevinden yazdıkları mektuplarla "suçsuz" olduklarını anlatmaya çalışacaklar.

Belki de bu davanın en "şanslıları" ilk "dalgalarda" tutuklananlar olacak..

Çünkü tutuklu profili büyüdükçe toplumun kanıksaması da büyüyor ve dava yüzlerce yıl içinden çıkılmayacak bir boyuta bürünüyor.

Namusu olan herkes, gerçekleri korkmadan açıklamalıdır..

Kaynak: Açık İstihbarat

"Gülen İP'ye 5 milyon dolar verecekti"

13. Ağır Ceza Mahkemesi'nce görülen birinci 'Ergenekon' davasının son duruşmasında, tutuklu sanıklardan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek söz aldı.

29 Temmuz 2011
Anadolu Haber

Tanık Kemalettin Gülen'in, davanın tutuklu sanıklarından Alparslan Arslan'ın İşçi Partili olduğu yönündeki açıklamaları üzerine konuşma kararı aldığını söyleyen Perinçek, bazı iddialarda bulundu:

"28 Şubat arifesinde Fethullah Gülen benimle buluşmak istedi ama kabul etmedim. Daha sonra gelen bir telefon, görüşmenin seçim çalışmalarında kullanılmak üzere 5 milyon dolardan başlayacağını söyledi..."

Perinçek, Silivri Ceza ve İnfaz Kurumları Yerleşkesindeki salonda görülen duruşmada, 1996 yılında bir vakıf adına geldiklerini söyleyen 12 kişilik heyetle İşçi Partisi İstanbul İl Merkezi'nde görüştüğünü, bu kişilerin kendisine Fethullah Gülen'in selam ve saygılarını getirdiklerini söylediklerini aktardı.

Perinçek, heyetin kendisine, ''Fethullah Gülen'in görüşmek istediğini, ama ne Gülen'in buraya geleceğini ne de kendisinin Fethullah Gülen'e gideceğini bildikleri için bir otelde buluşulacağını, basına fotoğraf çektirilerek barış ve uzlaşma mesajı verileceğini'' söylediğini savunarak, ''Ben bu görüşmenin anlamlı olmayacağını bildiğim için reddettim'' iddiasında bulundu.

"5 MİLYON DOLARDAN BAŞLAYACAK"
Mahkeme Heyeti Başkanı Hasan Hüseyin Özese'nin, bu teklifi yapanın kim olduğunu sorması üzerine Perinçek, o zaman Gülen cemaatinin ikinci adamı olan Latif Erdoğan ve beraberindekiler olduğunu söyledi.

Bu görüşmeden iki gün sonra da Samanyolu televizyonunun ileri gelenlerinden birinin kendisini aradığını öne süren Perinçek, bu kişinin telefonda, ''Neden böyle bir görüşmeyi reddettiğini sorduğunu, bu görüşmenin 5 milyon dolardan başlayacağını ve İşçi Partisi'nin seçim çalışması için çok faydalı olacağını'' söylediğini iddia etti.

Tanık Kemalettin Gülen'in, Alparslan Arslan'ın İşçi Partili olduğunu söylediğini hatırlatan Perinçek, ''Ne Alparslan Arslan İşçi Partili herhangi birini aramıştır ne de partinin kapısına gelmiştir, ancak Fethullah Gülen benimle görüşmek istemiştir'' dedi.

"İDDİA ÜZERİNE KONUŞTUM"
Perinçek, aslında hiç konuşmayacağını, ancak Arslan'ın İşçi Partili olduğu söylenince, zapta geçmesi için konuştuğunu belirterek, ''2008'de, Fethullah Gülen cemaatinin her yıl düzenlediği Türkçe Olimpiyatları'nın ödül töreninde bir konuşma yapmam için teklif geldi. 'Bakanlar da gelecek, sizi protokolde oturtacağız. Bakanlar sizin arkanızda oturacak' dediler. Bunu da kabul etmedim'' şeklinde konuştu.

PERİNÇEK'İN AVUKATI CENGİZ
Perinçek'in avukatı Mehmet Cengiz de tanık Kemalettin Gülen'e, Alparslan Arslan'ın birkaç kez İşçi Partisi üyesi olduğunu söylediğini hatırlatarak, ''Alparslan Arslan İşçi Partisi'nin hangi il ve ilçe teşkilatı üyesiymiş?'' sorusunu yöneltti. Gülen de ''Kendisinde Ulusal Haber basın kartı bulundu. Evinde çok sayıda Aydınlık dergisi bulundu'' yanıtını verdi.

Avukat Cengiz de söz konusu kartın Ulusal Kanal'la uzaktan yakından alakası olmadığının Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından saptandığını söyledi.

Mahkeme Heyeti, Aras'ın beyanının alınmasının ardından duruşmayı 4 Ağustos Perşembe gününe erteledi.

'Büyükanıt ve Başbuğ' onayı
02 Ağustos 2011

Çiçek, İrticayla Mücadele Eylem Planı'nın ortaya çıkması sonrasında yapılan delil karatma ve evrakları yok etme işlemlerini doğruladı.
Millete ve siyasete komplo davasının tutuklu sanığı Albay Dursun Çiçek'in avukat kızı İrem Çiçek, babasının İnternet Andıcı soruşturması kapsamında verdiği itiraflarla dolu ifadeyi açıkladı.

İrem Çiçek, babasına ait 13 sayfalık savcılık ifadesini dursuncicek.wordpress.com adlı blog sitesinde yayımladı. Hükümet aleyhine kara propaganda amacıyla Genelkurmay bünyesinde oluşturulan 42 internet sitesi ile ilgili 22 sanıklı iddianamede Dursun Çiçek'in itiraflarının bir kısmı da yer almıştı. Çiçek'in savcı Cihan Kansız'a verdiği ifadenin tam metni, iddianamede olmayan itirafları da gün yüzüne çıkardı.

GEÇİCİ GÖREVDEYDİM

Çiçek, İrticayla Mücadele Eylem Planı'nın ortaya çıkması sonrasında yapılan delil karatma ve evrakları yok etme işlemleri ile ilgili de konuştu. Çiçek, delillerin yok edildiği iddialarını doğrulayarak, "Bu işlemler yapıldığında ben geçici görevle ayrılmıştım. Komutanların kendi insiyatiflerinde böyle bir karar aldıklarını değerlendiriyorum. Bu bilgilerin silinmemesi yönündeki beyanlara da katılıyorum. Hiçbir suç unsuru olmamasına rağmen bu konuda şüphe yaratılmıştır" dedi.

İÇERİKLER GENELKURMAY'DA

Dursun Çiçek, 08.06.2011 tarihli ifadesinde kara propaganda amacıyla kurulan sitelere giren haberlerin içerik denetiminin bizzat sıralı amirler tarafından yapılması gerektiğini söyledi. Kızının 'İsim vermedi' diyerek savunduğu Çiçek, ifadesinde sitelerle ilgili emir komuta sistemiyle komutanlara bilgi arz edildiğini kaydetti. Çiçek, haberle ilgili tereddütte sivil memur, proje subayı şube müdürü, bilgi destek daire başkanı, 2. Başkan hatta Genelkurmay Başkanına kadar silsile yoluyla haber içeriklerinin aktarıldığını anlattı.

SIRALI AMİRLERİM DE SUÇLU

Çiçek dönemin komutanlarının adının 'hatırlamıyorum' diyerek vermek istemedi. Fakat "2004-2007 arasından görev yapanlar kurumdan istenebilir" diyerek adres gösterdi. Çiçek, "Sitelerin sorumluları kimler" kimler olduğu şeklindeki soruya "Bu konuda üstlerimizin bilgi sahibi olmaması hayatın olağan akışına aykırı" diyerek üstlerini işaret etti. Çiçek "Benim bu konuda suçum neyse sıralı amirlerimin de suçu odur" dedi.

AST OLARAK YETKİM YOK

Çiçek, 'İnternet Andıcı' davasının sanıkları arasında bulunan Korg. Mehmet Eröz'ün 'sitelerin içerikleri ile ilgili bilmediği olumsuzluklar' olduğu şeklindeki ifadesine şu karşılığı verdi: "Sitelerin içerikleri ile ilgili üstlerimizin bilgisi vardır. Günlük rapor edilir. Eğer Mehmet Eröz ifadesinde kendi bilmediği olumsuzluklar olarak beyanda bulunmuş ise niçin bu olumsuzluğu tespit edip düzeltilmesi konusunda talimat vermemiştir?" Çiçek, ast olarak site içerikleri ile ilgili yetkili olmadıklarını sözlerine ekledi. Çiçek, sitelerin 1999'dan itibaren devlet çapında alınan kararlar doğrultusunda açılıp işletildiğini ileri sürdü. Çiçek'e, hakkında yakalama kararı çıkartılan Genelkurmay Adli Müşaviri Tüm. Hıfzı Çubuklu'nun 'bir şeylerden çekinildiği için sitelerin kapatılmış olabileceği' şeklindeki ifadesi hatırlatıldı. Bunun üzerine Çiçek, "Hıfzı Çubuklu daha yetkili bir makamdadır. Neden çekinildiğini benden daha iyi bilir, bunu açıklaması gerekir" diye konuştu.

Başbakanlık: Siteler için izin verilmedi

Hükümet aleyhine kara propaganda amacıyla kurulduğu ve Genelkurmay tarafından işletildiği belirtilen internet siteleriyle ilgili Başbakanlık'ın savcılığa gönderdiği yazıda, Genelkurmay'ın kendilerine ilettiği notlar üzerinde yapılan değerlendirme sonucu konuyla ilgili internet sitesi kurmalarına izin ve görev verilmediği kaydedildi. Sitelerin ortaya çıkması üzerine Genelkurmay sitelerin, Başbakanlık'ın direktifi ile kurulduğunu belirtmişti.

TSK: O yaptı

'İnternet andıcı' soruşturması Genelkurmay Başkanlığı'yla Ergenekon davasında tutuklu Albay Dursun Çiçek'i karşı karşıya getirmişti. Özel yetkili savcılığın sorusu üzerine Genelkurmay Başkanlığı 13 sayfalık raporla birlikte gönderdiği yanıtında 'kara propaganda yapan' internet sitelerini, Dursun Çiçek'in yaptığını bildirdi. 'Kara propaganda' yapan 42 internet sitesi hakkında bilgileri içeren raporda Genelkurmay Başkanlığı, söz konusu sitelerin her birinin o görevde bulunan kişilerin sorumluluğunda olduğunu belirtti. Raporda ayrıca 42 internet sitesinin amacı dışında kullanılması durumunda sorumluluğun bu siteyi kullananlara ait olduğu ifade edildi. Genelkurmay'ın raporunda 'sorumlu' diye sözünü ettiği kişilerin başında Albay Çiçek geliyor. Çünkü Çiçek, 'internet andıcı'nın hazırlandığı dönemde Bilgi Destek Daire Başkanı'ydı. Genelkurmay'ın raporu üzerine Savcı Kansız, Çiçek'i cezaevinden çağırarak, Genelkurmay'ın gönderdiği bilgileri sordu. Çiçek, Genelkurmay'ın açıklamasını kabul etmeyerek, her işin emir komuta zinciri dahilinde yapıldığını söyledi.

'Büyükanıt ve Başbuğ' onayı

21'inci duruşması dün yapılan "Islak İmza" davası ile İnternet Andıcı davasına konu olan iki belgenin 5 yılı kapsayan bir planın ürünü olarak hazırlandığı ortaya çıktı. Planın 2007-2012 tarihlerini kapsadığı belirlendi. 22 Temmuz 2007 seçimleri ile 28 Ağustos 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında 26 Eylül 2007 tarihinde Genelkurmay Harekât Başkanlığı tarafından hazırlanan "Bilgi Destek Planı"nın dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Ergin Saygun tarafından paraflandığı ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt tarafından onaylandığı belirtildi. Sabah Gazetesi'nin dünkü haberine göre plan, "Eylem Planı" adıyla Kasım 2008'de güncellenerek Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Hasan Iğsız tarafından paraflandı ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un onayı ile uygulamaya kondu.

Yeni Şafak

Ersöz de Konuştu!

10 Ağustos 2011
Ergenekon sanığı emekli Tuğg. Ersöz, mahkemeye verdiği 18 sayfalık dilekçede “Encümen-i Daniş’e katılan ve Fenerbahçe Orduevi’nde oturan komutanlar konuşsun. Bizi kim, neden kurban ediyor” dedi.
Ergenekon Silahlı Terör Örgütünün “derin kulağı” olduğu iddia edilen emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne18 sayfalık bir dilekçe sunarak “Encümen-i Daniş toplantılarına katılan ve Fenerbahçe’de oturan komutanlar konuşsun. Bizi kim, neden kurban ediyor?” dedi. Tutuklu bulunduğu Silivri Ceza İnfaz Kurumu Semt Polikliniği’nde tedavisi süren Ersöz, “Emir-komuta zincirinin dışına asla çıkmadım” vurgusu yaptıktan sonra, yaptığı tüm telefon ve ortam dinlemelerinin bu zincir kapsamında gerçekleştirildiğini iddia etti.

Aytaç Yalman’ı özel olarak andı

Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, Ergenekon mahkemesine gönderdiği dilekçesinde “Özden Örnek günlüklerini açıklasın” dedi. Başta dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı (KKK) emekli Orgeneral Aytaç Yalman olmak üzere Darbe Günlükleri’nde adı geçen komutanları bildiklerini açıklamaya çağıran Levent Ersöz dilekçesinde Fenerbahçe Orduevi’nde ikamet eden emekli komutanlarına şöyle seslendi:

Özden Örnek günlüklerini anlatsın

“Günlükler Özden Örnek’e mi ait, değilse kime ait. Sözde darbe tarihi Aralık 2004 tarihinde ve KKK olmadan darbe yapılamayacağı günlüklerde anlatılıyor. Bu ifadeler kendisine mi ait, Aralık 2004’te kendisi görevine devam eden KKK ve Jandarma Genel Komutanı’nın görev süreleri doluyordu, ben de atamaya tabiydim. Bu çelişki nasıl açıklanabilir. Gerek kendileri, gerek Fenerbahçe’de ve diğer yerlerde ikamet eden komutanlarımız, 2004 yılında J.Gn.K.lığı görevine getirilen kendisine arzda bulunduğum komutanım konuşsun. Ben ve Hasan Atilla Uğur’un üzerinden bir dönemin hesaplaşmasına girilmesin. Bizim haksız yere kurban edilişimize kim göz yumuyor?”

Encümen-i Daniş’e mesaj verdi

Darbe Günlükleri soruşturmasının Ergenekon davasından ayrılmasını eleştiren Levent Ersöz, üyelerinin çoğu emekli komutanlar ve emekli büyükelçilerden oluşan ve Ergenekon soruşturmasıyla gündeme gelen Encümen-i Daniş toplantılarına da dikkat çekti. Ersöz “Dönemin kuvvet komutanları, emekli olduktan sonra faaliyetleri olmadığı şeklindeki bir gerekçeyle tefrik edildiler. Encümen-i Daniş toplantılarına her ay düzenli katılan sivil ve askerler suçlu görülmüyor” dedi.

Darbe planladılar mı konuşsunlar

Darbe Günlükleri’nde ismi geçenlerin ve Encümen-i Daniş toplantılarına katıların suçlanmasına rağmen kendilerinin suçlanmasını eleştiren Ersöz “Bir arkadaşımın daveti üzerine katıldığım, parasını da cebimden ödediğim bir yemekli toplantı için suçlu ilan ediliyorum. Plan yapma, komutanlık adına brifing hazırlama ve takdime ilişkin karargah sorumluluğu İstihbarat Başkanlığı’na ait değildir. Dönemin komutanları böyle bir örgüt var mı, bu örgüt içinde yer aldılar mı, darbe planı yaptılar mı, kendi aralarında bir çalışma grubu kurdular mı? Çıkıp konuşsunlar” dedi.

Hilmi Özkök ve Tansu Çiller’i dinletmişti

Şırnak Jandarma Alay Komutanlığı, Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanlığı, Jandarma İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevlerinde bulunan emekli Tuğgeneral Levent Ersöz’ün, Sarıkız ve Ayışığı darbe teşebbüslerine aktif olarak katılarak istihbarat topladığı, yargı kararı olmadan cep telefonlarını dinlettiği, emekli Oramiral Özden Örnek’in darbe günlüklerinde iddia ediliyor. Emekli Albay Erdal Sarızeybek, emekli Orgeneral Şener Eruygur’un Jandarma Genel Komutanlığı döneminde (2002-2004) Ersöz’ü, yasadışı olarak aralarında dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve eski Başbakan Tansu Çiller de olan bazı kişilerin telefonlarını dinletmekle suçlamıştı. 6 aydan fazla firari olarak gezen ve Ankara’da bir hastanede yakalanan Ersöz, tutuklandıktan sonra uzun süre hastanelerde kaldı. Adli Tıp raporuyla Silivri Cezaevi’ne gönderilen Ersöz, halen Silivri Cezaevi Semt Polikliği’nde tedavi görüyor.

Ergenekon'un karakutusu Güneydoğu’da görev yaptığı dönemde bölge halkı tarafından ‘Sarı Levent’ olarak anılan, Jandarma İstihbarat’taki görevi ve darbe hazırlıkları sırasında üstlendiği işler nedeniyle de çok önemli bilgi ve belgelere sahip olduğu iddia edilen Levent Ersöz için “Ergenekon’un derin kulağı ve kara kutusu” deniliyor.

Star

İlker Başbuğ'a şok suçlama
31 Temmuz 2011
İnternet andıcı davasının sanıklarının iddianamede yer alan ifadeleri, hazırlanan çalışmanın dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'a sunulduğunu ortaya koyuyor.

İfadesi alınan sanıkların tamamı, internet andıcının hazırlandıktan sonra Başbuğ'a sunulduğunu itiraf ediyor. İfadelere göre, andıç çalışması bizzat dönemin İkinci Başkanı emekli Orgeneral Hasan Iğsız tarafından koordine ediliyor.

İnternet andıcıyla ilgili hazırlanan 22 sanıklı iddianamede, 'kara propaganda' yaparak hükümeti yıpratmak ve darbeye zemin hazırlamak için kurulduğu ileri sürülen internet siteleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler yer aldı. Sanık ifadelerine göre, 'andıç' haberinin 4 Şubat 2009'da yayınlanması üzerine siteler hemen kapatıldı ancak kısa bir süre sonra tekrar yayına başladı. Bunun içinGenelkurmay Başkanlığı'ndan 'olur' alındı. Korgeneral Mehmet Eröz, çalışmanın emrini dönemin Genelkurmay başkanının verdiğini itiraf etti. Sanık Yüzbaşı Murat Uslukılıç da, kapatılan sitelerin tekrar açılması için 'internet andıcı'nı Albay Dursun Çiçek'in talimatıyla hazırladığını söyledi. Uslukılıç, Çiçek'in odalarına gelerek "2. Başkan'dan (Hasan Iğsız) 'olur' aldım. Yeni internet siteleri için bir andıç hazırlayalım." dediğini aktardı. Uslukılıç'ın ifadesine göre andıç dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Hasan Iğsız'a sunuldu. Iğsız da 'Komutana arz' notu yazdı. Çalışmayı dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ 'a ise Dursun Çiçek arz etti.

İnternet andıcıyla ilgili hazırlanan 22 sanıklı iddianamede, 'kara propaganda' yaparak darbeye zemin hazırlamak için kurulduğu ileri sürülen internet siteleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler yer alıyor. Sanık ifadelerine göre, 'andıç' haberinin 4 Şubat 2009'da yayınlanması üzerine siteler hemen kapatılıyor ancak kısa bir süre sonra tekrar yayına başlıyor. Sitelerin yeniden yayınlanması için ise en tepe olan Genelkurmay Başkanlığı'ndan olur alındığı aktarılıyor. Sanık Yüzbaşı Murat Uslukılıç, kapatılan kara propaganda sitelerinin tekrar açılması için hazırlanan 'internet andıcı'nı Dursun Çiçek'in talimatıyla kendisinin hazırladığını kabul ediyor. Uslukılıç, mart ayının sonuna doğru Albay Dursun Çiçek'in kendi odalarına geldiğini ve "2. Başkan'dan (Hasan Iğsız) 'Olur' aldım. Yeni internet siteleri için bir andıç hazırlayalım." dediğini aktarıyor. Andıcın ana çatısını Dursun Çiçek'in kurduğunu, hazırlayan olarak da kendi imzasının olduğunu belirtiyor. Kendisi imzalamadan önce dönemin Genelkurmay Adli Müşaviri Hıfzı Çubuklu'nun da andıç hazırlandıktan sonra değişiklikler yaptığını, kanunen uygun olduğuna ilişkin imzayı attığını söylüyor. Uslukılıç'ın ifadesine göre andıç hazırlandıktan sonra dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Hasan Iğsız'a sunuluyor. Iğsız da 'Komutana arz' notu yazıyor. Çalışmayı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'a ise Dursun Çiçek arz ediyor.

TALİMAT GENELKURMAY BAŞKANI'NDAN

Hıfzı Çubuklu da savcılık ifadesinde, kendisine gösterilen andıcın doğru olduğunu kabul ediyor. Andıçtaki parafın kendisine ait olduğunu, parafın yanındaki tarihin 16 Şubat 2009'u gösterdiğini, bu belgenin 1 Nisan 2009'da da İkinci Başkan parafıyla Genelkurmay Başkanı'na arz olunduğunu anlatıyor. Andıcın hazırlanma sürecinin 'hukuki' olduğunu savunuyor. Tümgeneral Mustafa Bakıcı da ifadesinde, 4 site kurulmasıyla ilgili andıç hazırlandığını ve bu sitelerin kurulduğunu ancak işletime geçmediğini, siteler kurulduktan sonra hazırlık yapıldığını savunuyor.

Korgeneral Mehmet Eröz ise 'internet andıcı' olarak yer alan çalışmanın emrini Genelkurmay Baş- kanı'ndan aldıklarını itiraf ediyor. Fakat bu andıçla karar aldıkları 4 internet sitesini faaliyete geçirmediklerini söylüyor. 14 Nisan 2009 tarihinde internet andıcına onay alırken yaptıkları incelemede, bu sitelerin hayali isimlere kayıtlı olduğunu fark ettiklerini, yasaya aykırı olduğunu görüp kurmayı planladıkları 4 siteye şube müdürlerinin gerçek isimleri ile kaydolmasını öngördüklerini aktarıyor.

İsmail Hakkı Pekin de andıçtaki imzasını kabul ediyor. Hasan Iğsız ve Mehmet Eröz ile birlikte oturduğu sırada eski sitelerin kapatılacağı, yerine yeni sitelerin açılacağı yönünde bir konuşma yapıldığını anlatıyor. 430 sitenin takibi sırasında elde edilen bilgilerin resmi olarak kendisine gönderildiğini dile getiriyor. Sanık sivil memur Mehmet Bülent Sarıkahya ise Dursun Çiçek'in Nisan 2009'da veya öncesinde Hasan Iğsız'dan onay aldığını ve tekrar bu sitelerin faaliyete geçirilmesini sağladığını belirtiyor. Andıcın da bu konu ile ilgili bir emir olduğunu, Nisan 2009'dan sonra bu emrin onaylandığını ve yeniden sitelerden hizmet vermeye başladıklarını söylüyor.

Ergenekon'un psikolojik harekâtı deşifre oldu

'Kara propaganda' için kurulduğu ileri sürülen internet siteleriyle ilgili hazırlanan iddianamede,Ergenekon terör örgütünün millete ve devlete yönelik halihazırda uyguladığı veya uygulamayı planladığı psikolojik harekat faaliyetlerinin ciddi boyutlarda olduğunun ortaya çıktığı kaydedildi. Özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcısı Cihan Kansız tarafından hazırlanan iddianamede, Ergenekon'un faaliyetlerini hayata geçirirken, kaos ve kargaşa ortamı oluşturarak gerek duyduğu zemini oluşturma yöntemini kullandığı belirtildi. İddianamede, şöyle denildi: "Haklarında örgüt liderliği ya da üyeliği suçlamaları ile kamu davası açılmış bulunan şüphelilerden TSK'ya ait psikolojik harekat belgelerinin elde edilmesi, Ergenekon terör örgütünün temel stratejilerini belirleyen örgütsel dokümanlarda psikolojik harekat ve propagandanın örgüt tarafından kullanıldığının belirtilmesi, son olarak yine örgütsel niteliği haiz İrticayla Mücadele Eylem Planı'nda kara propaganda ve bunun medya vasıtasıyla etkisinin artırılması stratejisinin vurgulanması bir bütün olarak incelendiğinde, örgütün millete ve devlete yönelik halihazırda uyguladığı veya uygulamayı planladığı psikolojik harekat faaliyetlerinin ciddi boyutlarda olduğu ortaya çıkmaktadır.''
sonsayfa

Ergenekon 14 Yıl Önce İhbar Edilmiş
14 Ağustos 2011
TBMM Susurluk Komisyonu’na gönderilen raporda Ergenekon adında gladyo tipi bir örgütün olduğu ve birçok cinayet işlediği anlatılmış.
2. Ergenekon davasının cuma günü yapılan son duruşmasında savcı Mehmet Ali Pekgüzel, varlığı tartışma konusu yapılmak istenen Ergeneton Terör Örgütü hakkındaki bilgilerin yeni olmadığını, 1. Ergenekon davası sanığı Ümit Oğuztan’ın 14 yıl önce Ergenekon adını vererek örgütü TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu’na rapor ettiğini ancak araştırılmadığını söyledi. Savcı Pekgüzel’in sözünü ettiği ihbar “telefaks” olarak 10 Mart 1997 tarihinde “Dikkat bu bir ihbar değildir. Bir gerçeğin tespitidir” uyarısıyla Komisyona gönderilmiş.

Bu örgütlenmenin adı: Ergenekon

Susurluk Komisyonu’na gönderilen Ümit Oğuztan imzalı 9 sayfalık raporda aynen şuyle deniliyor: “Belli ki; bu gerçeğin ortaya çıkması Türkiye’de çıkar çevrelerinin oluşturduğu ve içinde siyasal otoritenin de yer aldığı, yurtiçinde mafya yurtdışında CIA bağlantıları bulunan ve çok büyük paraların şahsi çıkarlara kanalize edildiği bir örgütlenme vardır. Bu örgütlenmenin adı: ERGENEKON’dur. Bazı Avrupa ülkelerinde GLADYO olarak adlandırılan örgütlenmenin uzantısı olduğu da, gelişmelerle sabit hale gelmiştir.”

Eşref Bitlis, Mumcu Ergenekon işi

Bu tespitin ardından örgütün faaliyetleri 6 sayfada anlatılıyor. Türkiye’de siyasal cinayetlerin ve siyasal faili meçhul cinayetlerin basit bir mafya hesaplaşması gibi görünse de özünde böyle olmadığının anlatıldığı raporda, cinayetlerin arkasında siyasal otoriteyi de içeren çıkar çevrelerinin olduğu tespiti yapılıyor. Ardından 5 Şubat 1992 - 6 Kasım 1996 tarihleri arasındaki bazı gelişmeler hakkında bilgiler veriliyor. Ergenekon yapılanmasının anlatıldığı raporda faaliyetler arasında şu cinayetler sıralanıyor: Uğur Mumcu, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, emekli Binbaşı Cem Ersever, Kürt işadamı Behçet Cantürk, Avukat Yusuf Ekinci, Liceli Fevzi Aslan, Savaş Buldan, Hacı Karay, İranlı Aksar Smitko ve Lazım Esmaeli, Tarık Ümit olayı, Ömer Lütfü Topal, Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkan Yard. Namık Erdoğan.

Çarkın yıllar sonra itiraf etti

1997 tarihli raporda, Susurluk sanığı Ayhan Çarkın’ın geçtiğimiz aylarda savcıya itiraf ettiği ve bazı özel harekatçıların tutuklandığı soruşturmaya konu olan Namık Erdoğan ve Yusuf Ekinci cinayetleri ile ilgili bilgilerin yer alması dikkat çekti. Raporda Çarkın’a verildiği belirtilen bir Mercedes arabanın akıbetinin de araştırılması isteniyor. Yine 1994’teki Söylemezler-Bucak çatışmasına Mehmet Ağar’ın adının karışmasına dikkat çekilirken, Ağar’ın Osman Ayanoğlu cinayeti ile ilgili suçlandığı hatırlatılıyor.

Araştırma yapma TBMM takdiri

Ergenekon davalarının duruşma savcısı Mehmet Ali Pekgüzel, Ergenekon terör örgütünün var olup olmadığını araştırmanın TBMM’nin yetkisinde bulunduğunu ancak 14 yıl önce TBMM’ye Ergenekon’la ilgili ihbar yapılmasına rağmen bir gelişme yaşanmadığını söyledi. 2. Ergenekon davasının Cuma günü yapılan duruşmasında tutuklu sanık CHP Milletvekili Mustafa Balbay, “TBMM bünyesinde kurulacak bir komisyon ile Ergenekon diye bir örgütün var olup olmadığının araştırılmasını, tahliye olması halinde kendisinin de bu çalışmaya katkı vereceğini” söyledi. Balbay’ın bu sözlerine cevap Savcı Mehmet Ali Pekgüzel’den geldi.

“Bu ve birkaç konuda açıklama yapmak istiyorum” diyen Savcı Pekgüzel, Ergenekon örgütü iddialarının yeni olmadığını açıkladı. Savcı Pekgüzel, buna örnek olarak, birinci ‘’Ergenekon’’ davası sanığı Ümit Oğuztan’ın 14 yıl önce ‘Dikkat, bu bir ihbar değildir. Bir gerçeğin tespitidir’ ifadesiyle başlayan ihbarını hatırlatarak, Oğuztan’ın, ‘’Ergenekon’’ adını da verip, bazı Avrupa ülkelerinde ‘’gladyo’’ olarak adlandırılan örgütlenmenin uzantıları hakkında bilgiler verdiğini söyledi.

Pekgüzel, şunları kaydetti: ‘’1996’daki Susurluk kazası sonrasında TBMM bünyesinde oluşturulan komisyona ‘Ergenekon’ örgütü konusunda ihbar gitmiştir. Görüldüğü gibi ‘Ergenekon’ örgütü, bundan 14 yıl önce bir ihbar telefaksı olsa dahi TBMM’nin bilgisi dahilindedir. O zaman yapılamayan araştırmanın bugünkü TBMM’ce yapılıp yapılmayacağı kuşkusuz ki yüce Meclisin takdirlerinde bulunmaktadır.’’

Star

Ergenekon'da yeni dalga: 8 gözaltı
19 Ağustos 2011
Ergenekon soruşturması kapsamında 8 kişi gözaltına alındı.

Alınan bilgiye göre, Ulusal Kanal ve Aydınlık gazetesiyle bu kurumlarda çalışan bazı kişilerin evlerinde arama yapan Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, 8 kişiyi gözaltına aldı.

Bu kişilerin ev ve iş yerlerinde yapılan aramada el konulan bilgisayar, CD ile çok sayıda dijital malzeme, incelenmek üzere Emniyet Müdürlüğüne götürüldü haber10

Oda TV İddianamesi Kabul Edildi
09 Eylül 2011
İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi OdaTV soruşturması kapsamında hazırlanan iddianameyi kabul etti.

Ergenekon soruşturması kapsamında hazırlanan ve Oda TV olarak bilinen soruşturmaya ilişkin iddianame mahkeme tarafından kabul edildi.
12'si tutuklu 14 şüphelinin yer aldığı iddianamede, Yalçın Küçük terör örgütü yöneticisi olmakla, Nedim Şener ve Ahmet Şık da silahlı terör örgütüne yardım etmekle suçlanıyor.
Oda TV adlı internet sitesine yönelik soruşturmayla ilgili iddianame Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı Cihan Kansız tarafından hazırlandı.
Aralarında Yalçın Küçük, Soner Yalçın, Nedim Şener, Hanefi Avcı, Ahmet Şık ve Kaşif Kozinoğlu'nun da bulunduğu 12'si tutuklu 14 sanık hakkındaki iddianame 16. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.
134 sayfalık iddianamede, şüphelilerle ilgili silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek, örgüte üye olmak, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek, devletin güvenliğine ilişkin belgeleri temin etmek ve yaymak, özel hayatın gizliliğini ihlal etmek suçlamaları var.
Yalçın Küçük'e örgüt yöneticiliği suçlamasının yöneltildiği iddianamede gazeteciler Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın terör örgütüne yardım etmek suçlamasıyla 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapisle cezalandırılması isteniyor.
İddianamede sanıkların, Yalçın Küçük'ün talimatı ile örgütün internet medyasını oluşturan ODATV'de örgütün amaç ve hedefleri doğrultusunda yönlendirme amaçlı yayın yaptığı ve bu doğrultuda kamuoyunun şekillendirilmeye çalıştığı öne sürülüyor.

Hükümeti yıpratmaya yönelik yapılan yayınlarda PKK terör örgütü ile işbirliğine gidildiği ileri sürülüyor.
Gazeteciler Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın ise "Haliçte yaşayan Simonlar" ile "İmamın Ordusu" isimli kitapları örgütün faaliyetleri doğrultusunda yazdığı öne sürülüyor.
Amacın ise Ergenekon ile soruşturmayı yürüten devlet kurumlarının yıpratılması ve Ergenekon davası sürecini etkilemek ve yönlendirmek olduğu iddia ediliyor.
TRT

Baykal: Memnunum, Komplo Ortaya Çıkıyor
14 Eylül 2011
CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal, kurmaylarına Oda TV iddianamesini yorumladı.

İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi'nce kabul edilen Oda TV iddianamesi, eski CHP lideri Deniz Baykal'a kurulan komployu da deşifre etti.

İddianamede CHP'nin gayri resmi yayın organı olan Halk TV'yi satmaya yanaşmaması üzerine Oda TV adlı internet sitesinin sahibi Soner Yalçın'ın, İklim Bayraktar vasıtasıyla Baykal'a şantaj yapmayı planladığı ileri sürülüyor.

Edinilen bilgilere göre Baykal da, yakın çevresine 'süreçten duyduğu memnuniyeti' dile getirdi: "Komplo yavaş yavaş açığa çıkıyor. Ancak buzdağının görünmeyen kısmının da üzerine gidilmesi gerekir. Sadece bir yönden bakılırsa yanlış olur."

İddianamede Soner Yalçın'ın şantaj için gönderdiği ileri sürülen İklim Ayfer Kaleli (Bayraktar), tuzağın uygulayıcısı olmakla suçlanıyor. "Mağdur olduğunu ve Baykal'ın kendisini taciz ettiğini" iddia eden Kaleli'nin sanık olarak iddianameye girmesi, kurmayları tarafından "Baykal'a kurulan tuzağın delili" olarak görülüyor. Alınan bilgilere göre Deniz Baykal da gelişmeyi olumlu buldu.

Eski CHP lideri, yakın çevresine yaptığı değerlendirmede olayın iddianameye girmesini ve dava sürecinin başlamasını "Süreçten memnunum." sözleriyle değerlendirdi. İklim Bayraktar'ı kastederek komploya sadece bir yönden bakılmamasını ve arka plandakilerin de ortaya çıkarılmasını istedi.
TRT

Cihaner'i Ergenekon mu Vekil Yaptı?
14 Eylül 2011

Odatv iddianamesine giren yasal dinleme kayıtları, CHP’nin Ergenekon sanığı İlhan Cihaner’i ETÖ baskısı ile milletvekili adayı yaptığını ortaya koyuyor.
20 Ocak 2011 tarihli ses kaydında, Soner Yalçın ile A.A. isimli bir şahıs arasında, Cihaner’in vekil yapılması için bir konuşma geçiyor. Ardından Odatv’de, “Cihaner simgedir, vekil yapılmalıdır” şeklinde bir yayın yapılıyor. Bu yayından 4 saat 32 dakika sonra ise, daha önce vekil adayı yapılmayan Cihaner, Kılıçdaroğlu tarafından apar-topar Denizli 2. sırada aday gösteriliyor.

Ergenekon soruşturması kapsamında hazırlanan Odatv iddianamesi, CHP’de oynanan oyunları deşifre etti. Savcı Cihan Kansız tarafından hazırlanan ve mahkeme tarafından kabul edilen 134 sayfalık iddianame, İlhan Cihaner’in milletvekili olarak Meclis’e taşınmasının perde arkasını da araladı. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısıyken, Albay Dursun Çiçek imzalı hükümete komplo planını uygulamaya koymakla suçlanan ve bu yüzden yargılanan Cihaner’in, CHP’den Denizli milletvekili adayı yapılmasının kaynağının Ergenekon olduğu ortaya çıktı.

“CİHANER’İ MİLLETVEKİLİ YAPALIM MI?”

Odatv iddianamesinde yer alan yasal dinleme kayıtları, Cihaner’i Meclis’e taşıyan iradenin ETÖ olduğunu gözler önüne seriyor. İddianamede savcılar, örgüt yöneticisi Yalçın Küçük’ün talimatları doğrultusunda hareket ettiği öne sürülen Soner Yalçın’ın, Ergenekon sanıklarının milletvekili olmaları yönünde faaliyetlerde bulunduğunu kaydediyor. Bu kapsamda 20 Ocak günü saat 15:23’de Soner Yalçın’ın, A.A. adlı kişiyle yaptığı telefon görüşmesine yer veriliyor. Telefonda A.A., Yalçın’a İlhan Cihaner’le görüştüğünü söylüyor. Soner Yalçın, A.A.’ya Cihaner için “Peki bu adam Kılıçdaroğlu başarısız olursa genel başkan olabilecek yetkinlikte biri mi?”, “Milletvekili yapalım mı?” diye soruyor. A.A. isimli şahıs da “Kesin bağımsız falan girmek ya da şeyden girmek ‘CHP tabanından çok ilgi var dedi.’ Ama bence kesin olması lazım” cevabını veriyor. Konuşmanın devamında A.A., Cihaner’in kendisine ‘Ergenekon davasının çok ilginç detaylarını anlattığını’ belirtiyor. Bunun üzerine Soner Yalçın “Çok güzel, süper” diyor.

SONER YALÇIN’IN RAHATLIĞI!

Görüşmede ayrıca A.A., odatv’nin sahibi Soner Yalçın’a ‘suç teşkil eden’ konuşmalarının dinleniyor olabileceği konusundaki kaygısını iletiyor. Yalçın’ın ise rahat konuşmaya devam etmesi dikkat çekiyor.

Savcıların iddianameye koyduğu bu telefon kayıtları, Odatv’nin Kılıçdaroğlu’na mesaj niteliğindeki ültimatom gibi yazısına ve akabinde Cihaner’in listeye alınmasına ışık tutuyor. CHP’nin 11 Nisan’da YSK’ya sunduğu milletvekili aday listesinde Cihaner yer almamıştı. Kılıçdaroğlu, Cihaner’in neden aday yapılmadığı yönündeki sorulara “Parti Meclisi’nin takdiri” cevabını vermişti. 16 Nisan’da Odatv’de yer alan bir yazıda, “İlhan Cihaner simgedir. Cumhuriyet hukukunun simgesidir. Peki CHP, İlhan Cihaner’i niye milletvekili adayı yapmadı? CHP, Cumhuriyet savcısının hangi özelliğini beğenmedi? Bunun açıklamasını yapmak zorundadır” denilerek Kılıçdaroğlu’ndan adeta hesap sorulmuştu. Bu yazıdan 4 saat 32 dakika sonra CHP, sürpriz bir kararla Denizli aday listesinde değişiklik yaparak İlhan Cihaner’i ikinci sıradan listeye koymuştu. Gürsel Tekin, Kılıçdaroğlu’nun talimatıyla Cihaner’in adaylığını YSK’ya bildirmişti.

KILIÇDAROĞLU’NU ZOR DURUMDA BIRAKACAK BELGELER

Savcıların, ET֒nün siyaseti dizayn etme çalışmalarına yer verdiği Odatv iddianamesi, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nu zor durumda bırakacak bilgi ve belgelerle dolu. İddianamenin hazırlanmasıyla birlikte Deniz Baykal’a yönelik komplonun kaynağının Ergenekon olduğu ortaya çıkarken, Odatv’de ele geçirilen bilgisayar hard diski içerisinde “Kılıçdaroğlu’na destek zorunlu” ibaresi ile başlayan bir belge de bulunuyor. Ayrıca Yalçın Küçük, iddianamede yer verilen telefon konuşmalarında Kılıçdaroğlu için, “Kemal Bey bizden çok çekiniyor”, “Ergenekon’u benimsedi” ifadelerini kullanıyor. Geçtiğimiz haftalarda yapılan Ergenekon duruşmasına da katılan Yalçın Küçük, seçimler öncesi milletvekili adayı yapılması için Kılıçdaroğlu’na ‘bir yığın isim’ verdiğini iddia etmişti.

Erol Metin/Yeni Akit

Ergenekon Davası'nda 3 Tahliye
30 Eylül 2011
Ergenekon Davası'nda, Osman Gürbüz, Ersin Gönenci ve Mehmet Dalagan'ın tahliyesine karar verildi.

118 sanıklı 2'nci Ergenekon Davası'na Silivri'de devam edildi.
CHP milletvekilleri Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay ile emekli komutanların da sanıkları arasında yer aldığı davada talepler değerlendirildi.
Mahkeme, suç vasfını ve delil durumunu dikkate alarak Ersin Gönenci, Osman Gürbüz ve Mehmet Koral'ın tahliyesini kararlaştırdı.
Milletvekilleri Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay'ın da aralarında bulunduğu diğer 18 tutuklu sanığın tahliye talepleri ise reddedildi.
İkinci Ergenekon Davası'nda, 21'i tutuklu 118 sanık hakkında, ağırlaştırılmış müebbet hapse kadar değişen çeşitli cezalar isteniyor.
TRT

Balyoz Davasında Tartışma
11 Ekim 2011

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada, ana dava kapsamında yargılanan tutuksuz sanıkların savunmaları alınıyor.

Tutuksuz yargılanan Selahattin Gözmen, "Balyoz Planı" iddialarını ilk kez televizyonlardan ve gazetelerden duyduğunu söyledi.

Gözmen, "Gözaltına alınan sanıkların cami bombalayacağı iddialarını duyunca televizyon karşısında en ağır küfürleri saydırıyordum. Ancak daha sonra adımın gazetelerde çıktığını gördüm. Tanımadığım kişilerle ismim aynı listede çıkmış, hatta sicil numaram bile yazıyordu" dedi.

"YEMİN EDERİM Kİ SUÇSUZUM"

Gözmen, 2 yıldır maddi ve manevi olarak zarar gördüğünü vurgulayarak, "Ben Şanlıurfa'da görev yapıyorum. Aldığım maaşı, çocuklarımın rızkını otobüs paralarına veriyorum. Ben namusum ve şerefim üzerine yemin ederim ki suçsuzum" şeklinde konuştu.

"Balyoz" iddialarını basından duyduğunu ifade eden Gözmen'in televizyon haberlerinde "Ergenekon" soruşturmalarında çıkan bombaları gördüğünde inandığını belirtmesi üzerine söz alan birinci "Ergenekon" davasında da tutuklu olarak yargılanan emekli Albay Mehmet Fikri Karadağ, "Siz Ergenekon örgütü hakkında ne biliyorsunuz. Bilmediğiniz konular hakkında konuşmayın. Bu davada bir iftira varsa orada bin misli var. 4 yıldır hiçbir şeyi kanıtlayamıyorlar" dedi.

Sözlerinin yanlış anlaşıldığını, "Ergenekon" dosyalarındaki olayların gerçek olduğunu söylemediğini ifade eden Gözmen, "Dışarıdan başka görünüyor onu demek istiyorum. Burada herkesin suçsuz olduğuna inanıyorum. Bu kadar albayı, komutanı boşuna tutuklamazlar diyordum, ama ben de suçsuz olduğum halde buradayım" dedi.

Karadağ da, "İşte Allah hemen başına vermiş. Su-i zan etmek günahtır. Kur'an 'Size bir fasık haber getirdiğinde onu iyice araştırın' diyor. Burada iftiralar var. Bir gün duruşmayı izledin mi? Yandaş basın ne yazmışsa kabul etmişsin" diye konuştu.

Gözmen de "Hepimiz aynı kaderi yaşıyoruz" dedi. Karadağ da, "Biz mahkeme heyetini görünce 'tamam' dedik. Ali ile Ömer'in olduğu yerde adaletsizlik olmaz. Bir de yanlarında Murat olunca kurtulduk, diye düşündük. Sonra bir baktık 163 kişi tutuklandı. Günah. Cehennemde yanacaksınız" şeklinde konuştu.

Bu sözler üzerine tebessüm eden Mahkeme Heyeti Başkanı Ömer Diken, Beşiktaş'taki adliyede mahkeme olarak 150 dosyaya baktıklarını ifade ederek, "İşimiz zor bizim. Biz dosyalarımızda, hem bu dünyada hem de öteki dünyada da hesabını veremeyeceğimiz kararların altına imza atmayız" dedi.

"Amirlerimden tenkit aldım. Eşimin başını açtırdım"

Tutuksuz sanıklardan Fikret Coşkun da, savunmasında adını plana yazan kişi ve kişilerden şikayetçi olduğunu söyledi. Çapraz sorgusu sırasında üye hakim Ali Efendi Peksak'ın "Fişlendiğinizden bahsediyorsunuz. Nasıl fişlendiniz?" sorusuna Coşkun, 1997 yılında evlendiğinde eşinin başının kapalı olduğunu belirterek, "Amirlerimden tenkit aldım. Eşimin başını açtırdım. Bunun için söyledim" dedi.
haber1001

OdaTv davasına 'virüs' girmiş!
24/10/2011
OdaTv davasında ODTÜ araştırma görevlilerin hazırladığı raporagöre bir sanığın bilgisayarında bulunan dosyalar virüsle aktarılmış ve zamanları değiştirilmiş

OdaTv Davası’nın tutuklu sanıklarından Gazeteci Müyesser Yıldız’ın bilgisayarında elde edilen ve suça konu olan dosyaların uzman raporlarına göre Yıldız’ın bilgisi dışında yüklendiği ortaya çıktı. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nin bilgisayar mühendisleri tarafından hazırlanan raporda, delil klasöründe bulunan "Ulusal Medya 2010.doc", "SY.doc", "Hanefi.doc", "Yalçın Hoca.doc" isimli dosyaların, Yıldız’ın bilgisayarına virüs aracılığıyla aktarıldığı ve zamanlarının değiştirildiği bilgisine yer verildi.

Avukat Nebi Doğan, müvekkili Müyesser Yıldız’ın evindeki bilgisayarda ele geçirilen ve iddianamenin delil klasöründe yer alan "Ulusal Medya 2010.doc" , "SY.doc" , "Hanefi.doc" , "Yalçın Hoca.doc" isimli dosyalar için uzman görüşü aldı. ODTÜ Mühendislik Fakültesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyeleri Prof. Dr. Göktürk Üçoluk ve Araştırma Görevlisi Gökdeniz Karadağ tarafından hazırlanan rapora ANKA ulaştı. Mahkemeye sunulacak raporda uzmanlar, "Yakalama ev arama ve el koyla tutanağında" 72. maddede belirtilen MD5 değeri olan diske ait olduğu belirtilen disk imajını Accessdata firması tarafından üretilen ve Adalet Bakanlığı’nca da adli bilişim incelemesinde kullanılması için önerilen FTK Imager yazılımıyla incelemesini gerçekleştirdi.

Hard diskteki dosyaların kriptolama yapılarak koruma altına alınmadığının belirtildiği raporda, "İmaj alan cihazın yazılımında veya donanımında yapılan değişiklikler sayesinde imaj alınmasında kullanılan cihazın imaj alma işlemi öncesi veya sırasında, almakta olduğu imaja dosya eklemesi yapması mümkündür. Böylece imajın MD5 değeri alındığında imaja aslında çoktan dosya eklenmiş olması sağlanabilir. Bunun yanında, imaj alınırken orijinal kaynağın da uygun biçimde değiştirilmesi mümkündür" denildi.

-DOSYALAR UZMAN KİŞİLER TARAFINDAN DEĞİŞTİRİLMİŞ-
İmaj alma cihazının herhangi bir sertifikasyon sürecinden geçtiğine dair bir bilginin, ürünün web sayfasında bulunmadığına dikkat çekilen raporda, uzmanlar delil klasöründe yer alan dosyaların tarihlerine ilişkin ilginç değerlendirmelerde bulunuldu: "Dosya sisteminde bulunan oluşturulma, değiştirilme ve erişim tarihleri, çeşitli araçlar kullanılarak değiştirilebilecek, güvenilir olmayan tarihlerdir. Ancak bu tarihlerde veya dosyada bir değişiklik yapıldığında, dosya sisteminin kullanıcıya sunulmayan kendi iç kayıtlarındaki bir tabloda dosyayla ilgili kayıtlar güncellenir. Bilgisayarın ilgili dizinindeki yüzlerde dosya arasından sadece bu 4 dosyada, normal dosyalarda olmayan ve dosyalara sadece ortalama bilgisayar kullanıcıların bilemeyeceği yöntemlerle erişildiğinde ‘veya dosyada değişiklik yapıldığında’ oluşabilecek tarih verileri bulunmaktadır. Aynı dosya sisteme sahip bir diskte bir dosya yaratılmış, yaratılan dosyanın bahsedilen tarih kayıtlarına sahip olmadığı görülmüştür."

-KULLANICININ BİLGİSİ VE HABERİ OLMADAN DOSYALAR YÜKLENDİ-

Raporda yer alan bilgiye göre, "Ulusal Medya 2010.doc" isimli dosyanın görünürde oluşturulma tarihi 04 Ekim 2010. İnceleme yapan uzmanlar ise sözkonusu dosyanın MFT kayıt tarihinin (değiştirilme tarihi) OdaTv’ye baskının yapıldığı 14 Şubat 2011 olduğuna dikkat çekti. Raporda yer alan bilgiye göre, "SY.doc" dosyasının görünürde oluşturulma tarihi ise 01 Ağustos 2010. Bu dosya üzerinde yapılan incelemede kaydının yine baskının yapıldığı gün ve saatlerde değiştirildiği ortaya çıktı.

"Hanefi.doc" ve "Yalçın Hoca.doc" isimli dosyaların kayıtlarının değiştirilme tarihleri ise yeni OdaTv’ye polis tarafından baskının yapıldığı gün. Raporda, bu değişimin kullanıcının bilgisi dışında ve bilgisayar konusunda özel bilgiye sahip olan uzmanlar tarafından yapılabileceğine dikkat çekilerek şu değerlendirmeye yer verildi:

"Bu dosyaların hepsinin tarihinin değiştirilmiş olması, ‘Ulusal Medya 2010.doc’ dışındakilerin tarih değişikliğinden önceki tarihlerin saniyeler mertebesinde yakın olması, ‘SY.doc’ dışındakilerin tarihlerinin değiştirildiği zamanın dakikalar mertebesinde birbirine yakın olması, bu dosyaların normal bilgisayar kullanımı dışında (kullanıcının bilgisi ve haberi olmadan) kalan bir süreç aracılığıyla imajı incelenen diske yerleştirildiğini ve tarihlerinin sonradan değiştirildiğini göstermektedir. Diğer taraftan normal bir bilgisayar kullanıcı bu tür değişiklikleri yapacak bilgisel donanıma sahip olamaz. Bu tip değişiklikleri yapabilmek için uzman seviyesinde bilgisayar ve işletme sistemi bilgisine sahip olmak gerekir."

-CHP ADI KULLANILARAK GÖNDERİLEN MAİLLER VİRÜS ÇIKTI-

Dijital belgelerin kimin tarafından oluşturulduğunun kesin olarak tespit etmenin mümkün olmadığına dikkat çekilen raporda, "Bilgisayar ‘uzaktan yardım bağlantıların ve uzaktan denetime’ izin verilecek şekilde ayarlanmıştır. Dışarıdan bilgisayara erişebilen kişi ya da kişiler kullanıcı hesabının şifreli olmamasından ötürü bilgisayara uzaktan erişim sağlayabilir ve bilgisayar uzaktan kontrol edebilir" denildi. Uzmanlardan Yıldız’ın mail adreslerinin de incelenmesi istendi. Yıldız’ın mail adresine "CHP TBMM chptbmm@gmail.com" adresinden gelen ‘3.Kayseri Dosyası’ isimli maili inceleyen uzmanlar, ‘Normalde gmail.com uzantılı bir adresten gelen e-postaların, hizmeti sağlayan Google şirketine ait sunucular üzerinden gelmesi beklenir. Ancak bu madde incelenen e-posta (jangomail.com) sunucularından gelmiştir. Bu da e-postanın gmail.com üzerinden gönderilmesi halde gmail.com uzantılı bir adresten geliyormuş gibi gösterilmeye çalışıldığına işaret eder" değerlendirmesinde bulundu. Yine aynı adresten gelen Kayseri2 isimli dosyanın ise virüs olduğu tespitine yer verilen raporda, "chptbmm@gmail.com" adresinden gelen diğer maillerin de incelendiği, bunların Google firması tarafından gönderildiğinin belirlendiği belirtildi. Virüslü dosyaların başında "CHP TBMM" isminin büyük harflerle yazıldığı, partiden gönderilen maillerde de küçük harflerin kullanıldığı kaydedildi. Raporda, uzman olmayan bilgisayar kullanıcılarının çoğunun internetten dosya indirmesi işlemini web tarayıcılarla yaptığı, bunları kullanılarak dosya indirildiğinde tarayıcıların, dosyalardaki "Alternate Data Stream" adlı alana dosyanın internetten geldiğini gösteren bilgiler bulunduğunu ancak ilgili dosyalarda, yaygın bir web tarayıcısı kullanarak indirildiklerine ilişkin bir bilgi bulunmadığı belirtildi. Raporda, Yıldız’a gönderilen dosyanın ya internetten indirilmediği ya internetten indirilip sonra ilgili bilginin silindiğini ya da bilinen web tarayıcıları dışında bir yöntemle indirildiği vurgulandı.

-4 DOSYA BİLGİSAYARA VİRÜS TARAFINDAN AKTARILDI -

Raporun son kısmında ise şu değerlendirme yapıldı:
"Anılan disk imajındaki dosyaların bilgisayarda oluşturulup oluşturulmadığını ya da hangi yollarla (e-posta, USB, DİSK, CD, DVD) o bilgisayara aktarıldığına ilişkin iddianamedeki gibi kesin bir yargıya ulaşmak olanaksızdır. Bundan öte dosyalardaki zaman izlerine ilişkin teknik verilen ışığında oluşan uzman kanaati, dört dosyanın bilgisayara virüs tarafından aktarıldığı ve zamanlarının değiştirildiği yönündedir."
Avukat Nebi Doğan ise Yıldız’ın soruşturmanın tüm safhasında iddianamede delil klasörü içinde bulunan "word dosyalarının" kendi bilgisayarına nasıl girdiği konusunda hiçbir fikri olmadığını, bu dosyaları ilk defa bu soruşturma sebebiyle öğrendiğini, bu dosyaların bilgisayarına kendi bilgisi dışında başkaları tarafından yüklenmiş olabileceğini beyan ettiğini anımsatarak, raporda yer alan bilgiler nedeniyle müvekkilinin tahliyesini isteyeceklerini belirtti.
Radikal

Ergenekon’un başından Hakkari’ye atandı
06.11.2011

Türkiye’nin gündemini sarsan Ergenekon, Balyoz ve KCK gibi soruşturmaların başındaki isim olan İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nden sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı Tufan Ergüder, Hakkari İl Emniyet Müdürlüğü’ne atandı.

İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanarak Başbakanlığa gönderilen İl Emniyet Müdürleri Kararnamesi’nin, önceki gün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalandığı ve bayramdan sonraki ilk mesai günü olan Çarşamba Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe gireceği belirtildi.

Ergenekon, Balyoz ve KCK gibi önemli soruşturmaların başındaki isim İstanbul Terörle Mücadeleden Sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı Tufan Ergüder, terfi ederek 1. sınıf Emniyet Müdürü olup bu görevini sürdürmüştü. Kararnameyle, Tufan Ergüder’in Hakkari İl Emniyet Müdürlüğü’ne atandığı öğrenildi. 1.sınıfa terfi eden Narkotik ve Mali Şube Müdürlüğü’nden sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı Mehmet Likoğlu Şanlıurfa İl Emniyet Müdürü, Güvenlik Şube Müdürlüğü’nden sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı Mehmet Altınok Bartın İl Emniyet Müdürü olarak görevlendirildi.
Sabah

Kaşif Kozinoğlu cezaevinde öldü!
13 Kasım 2011

ODA TV soruşturması kapsamında tutuklanan MİT'çi Kaşif Kozinoğlu cezaevinde yaşamını yitirdi. İlk incelemelerde ölüm sebebi olarak kalp krizi gözüken Kozinoğlu için savcı otopsi kararı verdi.

Silivri Cezaevinde tutuklu bulunan Oda TV sanıklarından MİT personeli Kaşif Kozinoğlu'nun dün akşam saatlerinde yaşamını yitirdiği öğrenildi.

Tutuklu bulunduğu koğuşta Kozinoğlu, gündüz saatlerinde rahatsızlığı nedeniyle Silivri Devlet Hastanesi'ne sevkedildi. Hastaneden gönderilen Kozinoğlu'nun daha sonra cezaevinde kalp krizi geçirdiği belirtildi.

Kozinoğlu'nun ölüm nedeni olarak kalp krizi olarak değerlendirilirken olaya el koyan Cumhuriyet Savcılığının otopsi yapılması talimatı verdiği bildirildi. Bugün yapılacak otopsinin ardından cenazenin defnedilmek üzere ailesini teslim edileceği öğrenildi.
haber10

Ergenekon'da tahliye
22 Kasım 2011

İkinci Ergenekon Davası'nın tutuklu sanığı Üsteğmen Taylan Özgür Kırmızı tahliye edildi.

18'i tutuklu 118 sanığın yargılandığı ikinci Ergenekon davasının 144. duruşması sona erdi. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi avukatların sözlü ve yazılı taleplerine ilişkin ara kararını duruşmaya verdiği yaklaşık 5 saatlik aranın ardından açıkladı. Mahkeme dosya kapsamı, delil durumu ve yattığı süreyi dikkate alarak yaklaşık 3 yıldır tutuklu olarak yargılanan üsteğmen Taylan Özgür Kırmızı'nın tahliyesine karar verdi. Mahkeme sanık Kırmızı hakkında yurtdışına çıkış yasağı da koydu. İkinci Ergenekon Davası'nda tutuklu yargılanan sanık sayısı 17'ye düştü. CHP İzmir Millletvekili Mustafa Balbay ve Zonguldak Milletvekili Mehmet Haberal'ında aralarında bulunduğu 17 sanığın tutukluluk halinin devamını kararlaştıran mahkeme heyeti duruşmayı 5 Ocak 2012 tarihine erteledi.
Milliyet



Oda TV davası, İstanbul Çağla
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Cum Oca 27, 2012 8:17 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2356
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cum Arl 23, 2011 9:57 pm    Mesaj konusu: HÜSEYİN GÜLERCE’YE VE OKURLARINA SORULAR Alıntıyla Cevap Gönder

HÜSEYİN GÜLERCE’YE VE OKURLARINA SORULAR
EREN EĞİLMEZ
twitter.com/erenegilmez
23 Aralık 2011



Ergenekon davası ve sanıklarıyla ilgili görüşlerimi paylaştığım yazıları okumamış olanların bu yazıyı okuduktan sonra ne tür tepkiler vereceğini ve ne tür sorular soracaklarını şimdiden kestirebiliyorum. Onların soru sorma benim de o soruları yanıtlama hakkım saklı kalmak koşuluyla asıl üzerinde durmak istediğim konuya hemen giriyorum.

Hüseyin Gülerce Zaman gazetesindeki köşesinden bir kaygısını dile getiriyor. Yazısının başlığı şu; “Ergenekon davalarının üstü örtülebilir mi?”

Gülerce yazısında şöyle diyor:

“İtalya'da açığa çıkarılan ve bizdeki Ergenekon'un karşılığı olan Gladyo'nun beynini; P-2 Mason locası üyeleri, cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık yapan insanlar, milletvekilleri, yüksek yargıçlar, büyük işadamları, generaller ve medya mensuplarının oluşturduğu görülmüştür. Bu açıdan, devam eden Ergenekon davalarını küçümsemek, "bu kadar yeter, bir yerde durmak lazım" demek, vesayetin oyununa gelmektir.”

Yani Gülerce İtalya’nın Türkiye için de bir şablon olduğunu söylüyor.

Peki, nelerden bahsetmiyor sayın Gülerce?

İtalya’da Gladyo soruşturmasının kısa zamanda üstünün örtüldüğünden bahsetmiyor.

Bu yapının önemli bir ismi olduğu iddia edilen ve başbakan Erdoğan ile de samimiyeti hâlâ hafızalarda olan Berlusconi’nin sürecin sonunda İtalya’nın lideri olduğundan da bahsetmiyor.
Nedense İtalya’daki Galdyo şablonunda din adamlarının da yer aldığı ve Vatikan-Gladyo ilişkisi de Gülerce’nin yazısında kendine hiç yer bulamıyor?

Belki de yazar Fethullah Gülen’in kurmaylarıyla gerçekleştirdiği Vatikan ziyaretinden bir kez daha bahsetmek istememiş olabilir. Kim bilir?

Gülerce yazısına “Ergenekon davası, asrın davasıdır” ifadeleriyle devam ediyor.

Bu “asrın davası” sloganlı iletişim kampanyasını uzun süredir izliyoruz.

İçinde bulunduğumuz 100 yılın ilk çeyreğine bile henüz daha 14 yıl var ama bu dava tüm 100 yılın davası olarak adlandırılıyor.

“Asrın davası” tanımı ya muazzam bir öngörü ya da müthiş bir iletişim başarısızlığı… Gerçeğin ne olduğunu anlamak için önümüzde koskoca bir 89 yıl var.

Anlaşılan önümüzdeki 89 yılda olacak hiçbir gelişme, açılacak hiçbir dava Ergenekon davasından daha kapsamlı ve önemli olamayacak. Tabi bu durum “Yetmez ama Evet” diyenler için kötü bir haber, arkadaşların bu yüzyılda görüp görecekleri bu kadarmış demek ki…

Tekrar Gülerce’nin yazısına dönelim.

Yazar neden böyle bir yazı kaleme alma ihtiyacı duyduğunu da şu cümlelerle izah ediyor, aynen aktarıyorum:

“Bir süredir, devam etmekte olan Ergenekon davalarının, yani özü itibarıyla darbe teşebbüsü davalarının, üstünün örtüleceğine dair endişeler dile getiriliyor.

Hatta AK Parti iktidarının bu yönde bir çaba içerisine girdiği bile ileri sürülüyor. Endişelere katılırım ama AK Parti'nin, kendini bitirecek, yaptığı her şeyi berhava edecek bir gayretin sahibi olduğuna inanmam/inanamam..”

Neymiş?

Ergenekon “özü itibarıyla darbe teşebbüsü davaları” imiş… Darbe davaları yok ama darbe teşebbüsü davası var…

“Yapılmış darbeler yargılanamazken olmamışı nasıl yargılanıyor?” sorusu çok sık soruldu ama olası yanıtlar hep kaynadı… Bu sorunun yanıtını da şimdilik bu yazının ilerleyen aşamasına bırakalım.

Yazarın “AK Parti'nin, kendini bitirecek, yaptığı her şeyi berhava edecek bir gayretin sahibi olduğuna inanmam/inanamam..” cümleleri ise yine kendisine ait olan daha önceki “AK Parti olmaz PAK Parti” olur ifadesinin inceltilmiş biçimi... Aba altındaki sopa -farklı ifade şekilleriyle de olsa- her fırsatta ucundan gösteriliyor.
Gülerce yazısının devamında ise taşıdığı kaygıyı tüm boyutlarıyla ifade ediyor. Gülerce şöyle yazıyor:

“Bir konuda herkesin çok dikkatli ve hassas olması gerekiyor. Vesayetin odakları, iç-dış birlikte, suni gündemlerle, darbe teşebbüsü davalarını, kamuoyunun dikkatinden uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Fransa ile ilişkilerde, son Ermeni tasarısına kilitlenmek bile, bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bunların arkası gelir. AK Parti'nin içiyle oynanır, iktidar içinde çatlak çıkarma senaryoları devreye girer.”

“Bunların arkası gelir. AK Parti'nin içiyle oynanır, iktidar içinde çatlak çıkarma senaryoları devreye girer.” Emre Uslu’nun daha önce yazdığı yazının ana fikri de buydu zaten… AKP’ye cemaat cephesinden uyarılar her cepheden sürüyor. “Safları sıklaştıralım, bölünmeyelim yoksa öcüler yer bizi…”

AKP koalisyonun fikri birlikteliği zayıf olunca geriye ya ortak çıkarları hatırlatmak ya da ortak korkuları hortlatmak kalıyor.

Fakat mesele şu ki; işlerin bir gün kötüye gitmesinden bu koalisyonda en az korkacak olan kişi Erdoğan’ın kendisi…
Neden mi?

Erdoğan’ın ameliyatının yarattığı fırsatı “Erdoğanlı AKP, Erdoğansız AKP” araştırmalarıyla değerlendirenlere bir sorun bakalım elde ettikleri sonuçlar neler?

Gülerce, “Fransa ile ilişkilerde, son Ermeni tasarısına kilitlenmek bile, bu çerçevede değerlendirilmelidir” görüşüyle ise muazzam bir tespitini ve iddiasını okuyucusuyla paylaşıyor.

Gördünüz mü Ergenekon nelere kadirmiş? Türkiye’de Ergenekon davasını gündemden düşürmek için Fransız parlamentosunu bile harekete geçirebilen bir örgütle kaşı karşıyayız demek ki…

Yalnız bu noktada bir sorun var. Zaman gazetesinin Ergenekon davasının en önemli sanıkları arasında gördüğü Doğu Perinçek’in çizgisi ile hükümetin bu süreçteki çizgisinin benzerliği hemen hemen herkesin dikkatini çekti.

Televizyonların gün boyu gerçekleştirdiği canlı yayınlarda sürekli ekrana getirdiği “Fransa’da yaşayan Türkler eylem yapıyor” haberlerindeki kitlenin içinde Talat Paşa Hareketi ne oranda yer aldı onu da Zaman gazetesinin “araştırmacılık” deneyimine bırakalım…

Hükümet ve ona yakın medya Fransa sokaklarındaki protesto eylemlerinden hiç de rahatsız görünmüyordu. Muhtemelen Perinçek de Silivri’den “kendimiz içerdeyiz ama fikrimiz iktidarda” demiş olabilir.

Bu konuda Ersoy Dede’nin Yeni Akit gazetesinde kaleme aldığı “İsviçre dâvâsı önemli” başlıklı yazıya da dileyen bir göz atabilir.
(www.habervaktim.com/yazar/45845/isvicre_d%C3%A2v%C3%A2si_onemli.html)

Gülerce yazısında öyle iddialı cümleler kuruyor ki dünyayı ve Türkiye’yi hiç takip etmemiş insanlar yazarın iddiaları karşısında “şok” olup çarpılabilir bile…

İşte Gülerce’nin “şok” edici, çarpıcı iddiası:

“Bu ülkede ilk defa, vesayet sistemi ile mücadele edilmekte, darbeci zihniyet sorgulanmakta, Silahlı Kuvvetler bünyesindeki cuntacı kadroları tasfiye iddiasıyla bir yargılama devam etmektedir.”

Bu iddia o kadar “şok”edici ki yorumlamak dahi imkansız…

Gülerce’nin iddiası bir başka ifadeyle şu:

Türkiye’de siyasi irade ve yargı bir NATO ordusu olan TSK’ya “vesayet sistemi ile mücadele etmek, darbeci zihniyeti sorgulamak, Silahlı Kuvvetler bünyesindeki cuntacı kadroları tasfiye etmek” amacıyla operasyon yapıyor.
Yani ne demek bu?

Bir NATO ordusuna yönelik TR’de operasyon mu yapılıyor?

Kim yapıyor bu operasyonu; NATO’nun Libya’da ne işi var dedikten kısa bir süre sonra NATO karşısında çark etmek zorunda kalan bir hükümet… Rasmussen konusunu ise hiç hatırlatmıyorum.

AKP kadrolarının en üst düzeyden en alt düzeye kadar NATO hakkındaki övücü, bağlılık dolu ifade ve davranışlarının yakın geçmiş arşivlerinde durduğunu söylemek yeter de artar bile…

Bir NATO ordusu olan TSK’ya NATO’ya rağmen bir operasyon yapıldığını iddia edebilecek olan varsa onları ciddiye almak mümkün değil…

“Asrın davası” sloganlı bu sürecin NATO’ya rağmen değil tam da NATO’nun ihtiyaç ve talepleri doğrultusunda gerçekleştiği çok açık…

Türkiye’de “askeri vesayet” uluslararası dev bir askeri örgütçe tasfiye ediliyor olamayacağına göre aslında tasfiye edilen bir vesayet de yok demektir…

Demek ki NATO iradesi ve gözetiminde yeniden yapılandırılan bir vesayet var.

Zaten Gülerce’nin Ergenekon eşittir Gladyo cümlesinin devamını kurmamasındaki anlam tam da bu noktada işte… Ergenekon eşittir Gladyo ise biliyoruz ki Gladyo da eşittir NATO…

Haydi çıkın işin içinden çıkabilirseniz…

“Çok soruldu ama yanıtı hep kaynadı” dediğim sorunun yanıtı da belli olmuştur sanırım.

27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve hatta 28 Şubat dört darbe de NATO’ya bağlılığını her türlü araçla deklare etmiş olan darbelerdir. Hatta NATO bu dört darbenin de içinde yer alarak Türkiye halkından çok daha önce haberdar olmuştur ve yapılmasında da bir sakınca görmemiştir.

Bir de ortada NATO ile ilişkisini ne şekilde açıklayıp kotaracağını hâlâ bilemediğimiz bir darbe iddiası var. İddia edilen bu cuntanın NATO ilişkisinin ne düzeyde olacağını bilemiyoruz çünkü darbe olamamış…

İyi de her seferinde NATO’dan onayını alınca olabilen darbe bu defa niye olamamış?

Hem NATO’ya üye olup hem darbeciliğe hem de Kontrgerilla/Gladyo/Derin devlet/askeri vesayet artık adı her neyse ona karşı olmak aynı anda nasıl mümkün olabilir?

Başbakan Erdoğan’ın çok sevdiği bir ifade var. Başbakan hep önce geçmişle bugünü kıyaslar ardından da “Neredeeen nereyeee..” diye meselenin altını çizer.

Zaman gazetesi için de Başbakanın tonlamasıyla “neredeeen nereyeee…” diyebileceğiniz bir dün-bugün kıyaslaması yapmak isteyenler gazetenin 1990 yılı arşivlerine girip baksınlar.

Üşenmeyip bakanlar orada çok ama çok anlamlı manşetler, söyleşiler, köşe yazıları bulacaklar ve 1990’dan 2011’e zaman içinde ne değişti acaba diye kendi kendilerine soracaklar…

Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay içişleri bakanıyken “Türkiye basın özgürlüğü açısından ABD’den daha basın özgürlüğü olan bir ülkedir” demişti.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ da “Türkiye sağlık hizmetleri açısından ABD’den çok daha ileri olan bir ülkedir” diye bir açıklama yapar mı acaba?

Aslında yapmalı. Sırf sağlık sebepleriyle yurt dışında, bir nevi rehin gibi, yaşamak zorunda olan vatandaşlarımızı rahatlatmak için…

Hani AKP hükümetinin en övülen icraatı sağlık alanında yaptığı reformlar ya o nedenle diyorum.

Yazıyı bitirirken Sayın Gülerce’ye ve değerli okurlarına son bir sorum var.

Suriye, İran operasyonları ve “Ortadoğu barışı” denilen süreç tamamlanamazsa ne olacak?

Yani alınan ihale elde patlarsa?

http://www.mizikacilar.com/Makale.aspx?ID=216

OdaTV Davasında ABD'nin Topuk Sesleri
Fatma Sibel Yüksek
28.12.2011

Odatv davasının ikinci oturumu, dün Çağlayan Adliyesi'nde görülmeye başladı. Bilindiği gibi ilk duruşma sanık avukatlarının reddi hakim taleplerinden dolayı 35 gün öteye atılmıştı.

Dünkü duruşmanın ilki kadar kamuoyunun ve basının ilgisini çekebildiğini söyleyemeyiz. Nitekim , bugünkü gazetelere baktığımızda-daha fazla malzeme olmasına rağmen- duruşma haberlerine yeterince yer verilmediğini gördük.

Çağlayan Adliyesi'ne girerken dikkatimi çeken ilk görüntü, bina önündeki geniş alana tutuklu gazetecilerin fotoğraflarının helikopterle görülebilecek şekilde yan yana dizilmesi ve etrafına çiçekler yerleştirilmesiydi.

Odatv iddianamesi açıklandığında "Ergenekon'un medya yapılanması" hurafesi etrafında çarpıcı bilgi ve iddialar yer alacağını düşünenler hayal kırıklığına uğramış, hatta Emniyetin falcı bacısı Nagehan Alçı, polislerin bu hayal kırıklığını "Yeni bir iddianame hazırlanmalı" diyerek sanki kendi düşüncesiymiş gibi yansıtmıştı...

Gerçi, Odatv iddianamesi de diğerleri gibi komedi unsuru bakımından oldukça zengin ama "ileri demokrasi" mefhumuna baş koymuş bir hükümete "gazeteci tutuklatma" suçlamasının yöneltilmesine sebep olmuş bir davanın iddianamesi daha ciddi hazırlanabilirdi.

Dünkü duruşmada iddianame okunurken, bu yavanlık ve dayanaksızlık iyiden iyiye göze çarptı.


Spikerin saatlerce

"Peki abi bunu ne yapalım dediği, B.T'nin de 'manşete çekelim abi' dediği, bunun üzerine BP'nin 'İyi ama o kadar haber değeri var mı abi' diye sorduğu, BT'nin 'Var tabii' dediği ...""

şeklinde uzayıp giden okumaları salonda önce gülüşmelere, giderek kahkahalara neden oldu.

Burada bir parantez açarak sanıklar ve sanık avukatlarının süreci bilerek veya bilmeyerek gereksiz yere uzattıları yönündeki eleştirimi sürdüreceğim.

İddianame, sanıkların ve avukatların tümüne tebliğ edildiğine göre aralarında ortak bir karara vararak mahkemeye

"Biz iddianameyi okuduk, suçlamalar hakkında bilgimiz var, tekraren okunmasını istemiyoruz"

diyebilirlerdi.

Birinci Ergenekon davasında bu yapılmak istendi.

Sanıkların çoğunluğu zaman alacağı gerekçesiyle iddianamenin okunmasına itiraz etti; Mahkeme Başkanı da herkesin aynı iradeyi beyan etmesi halinde talebi olumlu karşılayacağını bildirdi ancak iki-üç avukatın "Okunsun ki tarihe geçsin" şeklindeki saçma karşı görüşleri üzerine iddianame tam iki ay okunmak zorunda kalındı. Bilindiği gibi, bir kişi bile istese, hakim iddianameyi okutmak zorunda.

Birinci Ergenekon davasında 100'ün üzerinde sanık vardı, böyle bir ortak tutum belirlenemedi ancak Odatv davasının sanık sayısı on dört ve bu karar pekâlâ alınabilirdi.

Şimdi nereden bakarsanız bakın, davanın en az ilk üç haftası iddianamenin okunması ile geçecek. Böyle geri vitesle başlayan bir dava, şayet Yalçın Küçük mesleği sorulduğunda "dava mankeniyim" demeseydi belki haber bile olmayacaktı.

Duruşma salonunun kapısında oldukça ilginç hadiseler yaşandı.

Salonun küçük olmasını gerekçe gösteren mahkeme başkanı, kapıların kapatılması ve içeriye başka kimsenin alınmaması talimatını verdi. Tabii bu durum salona girmek isteyenlerle onları engellemekle görevlendirilmiş özel güvenlik görevlileri arasında bitip tükenmez bir tartışma başlattı. Havada yüzlerce kez "duruşmanın aleniyeti" gibi, "şu anda suç işliyorsunuz" gibi, "Bak kardeşim sen benim muhatabım değilsin" gibi onlarca basmakalıp laf uçuştu "İndir elini"bile denildi..

Salona alınmayanlar arasında avukatlar ve sanık yakınları bile vardı düşünebiliyor musunuz?

Gerçi dışarıda kalan insanlar itirazlarında haklıydılar ama asgari ücretle günde oniki saat çalıştırılan bu gariban insanlara herkesin hakaret edip durması kabul edilebilir değildi. Bu insanlar bir emir almışlardı ve tersini yapma şansları bulunmamaktaydı. Kendilerine yapılan hakaret ve aşağılamalar karşısında zaten ezilip durdular.

Netice itibarıyla okumuş insanlar, yetkisiz insanlara bağırıp çağırarak gün boyunca enerjilerini tükettiler.

Salonun kapısında bu hengâme yaşanırken ilginç bir şey oldu...

Önce koridorun ucundan ince ve yüksek topuklu bir kadın ayakkabısının müziği andıran sesi duyuldu..(Böyle melodik ses çıkarabilen bir kadın ökçesinin Versace veya Louis Vuitton'dan aşağı bir marka olmaması gerekir...)

Gelişini önceden haber veren bu lüks topuk sesine kaliteli bir parfüm ve kusursuz bir makyaj eşlik ediyordu...Koridorun başında beliren kadın, güvenlikçilerle didişip duran topluluğa yaklaştı.

Makyajlı dudaklar aralandı, ince ve buyurucu bir ses, "Çekilir misiniz, benim salona girmem gerekiyor" dedi...

Saatlerdir kapıda çene patlatan avukatlar, gazeteciler, tutuklu yakınları, vatandaşlar, hatta özel güvenlik görevlileri bir an aralarındaki tartışmaya son verip "Bu da kim" der gibi birbirlerine baktılar.

"Aslı Aydıntaşbaş ben...içeri girmem gerekiyooor"

Gariban güvenlikçiler belki yüzüncü kez mahkeme başkanının talimatı olduğunu anlatmaya giriştiler ama lüks ökçenin üstündeki, onların yüzüne bile bakmadı, gözünü koridorun uzak bir noktasına dikip beklemeye başladı..

O anda şaşırtıcı-en azından beni çok şaşırtan- bir şey oldu...

Duruşma salonunun önünden takım elbiseli, uzun boylu birisi telaşlı bir şekilde bize doğru gelmeye başladı. Gözlüklü ve rozetli bu zarif beyefendi, güvenlikçilere "açılır mısınız" dedikten sonra, gayet saygılı bir şekilde adeta reverans yapar gibi bir hareketle elini öne doğru uzattı ve

"Buyrun Aslı hanım"

dedi...

Güvenlik koridoru, Musa'nın asası değmiş Kızıldeniz gibi ortadan yarıldı ve bu beyefendi ile Aslı Aydıntaşbaş birlikte duruşma salonuna doğru yürümeye başladılar..

Asgari ücretli garibanlara bağırıp çağıran bir kısım ulusalcı, sosyalist, kemalist vs. vatandaşımızdan çıt yok..

Bu durumu tarihin kaydına geçirmek de bize düştü..Versace tıkırtısı uzaklaşmaya başlamıştı ki titreyip kendime geldim. Aslı Aytdıntaşbaş'a refakat görevi üstlenmiş olan beyefendi İlhan Cihaner'in ta kendisiydi...

İkili, koridorun ortasına ulaşmadan seslendim:

"Sayın vekil, hayırdır torpil mi yaptınız şuracıkta?"

İlhan Cihaner şaşkın bir ifadeyle döndü,

"Bana mı diyorsunuz?"

dedi

"Evet size diyorum. Avukatlar, sanık yakınları bile saatlerdir içeri alınmazken nedir bu hamili kart yakinimdir durumu? "

Cihaner dönüp geri geldi ve aramızda şu konuşma geçti:

İ.C-Çok rica ederim, kimseye torpil filan yapmış değilim, (elini güvenlik şeridine uzatarak) buyrun sizi de alayım, sorun değil...

F.S.Y: İstemem. Burada sanık avukatları, sanık yakınları bile saatlerdir bekliyor, nüfuzunuzu öncelikle bu insanları aldırmak için kullanının, yer kalırsa ben de girerim.

İ.C- Ama ben Aslı hanımı tanıyorum, herkesi tanıyamamam ki, sizi tanısam sizi de alırdım.

F.S.Y: Sayın vekil, benim duruşmayı sizin tavassutunuz ile izlemek gibi bir talebim yok.

İ.C: Rica ederim, yani Aslı hanıma yardımcı olmam suç mu?

F.S.Y-Aslı hanımın sizin torpilinize ihtiyacı yok Sayın Vekil, Amerikan Büyükelçiliği'nden getireceği bir kartvizitle istediği yere girebilir o...

Bu diyalog İlhan Cihaner'i bir miktar sarstı. "Sizinle çıkşta konuşalım" dedi ve gelişinden daha heyecansız adımlarla Aydıtaşbaş'ın arkasından salona girdi..

Mahkeme öğlen arası verdiğinde Cihaner ile koridorda buluştuk. Okurlarımızı sıkmak pahasına bu diyalogu da aktarmak zorundayım. Bu kez aramızda şöyle bir konuşma geçti:

İ.C-Bakın, ben sabahtan beri içeri girmeleri için pek çok gazeteciye yardımcı oldum; sizce kötü bir şey mi yaptım? Ayrıca Aslı hanımı şahsen tanıyorum.

F.S.Y: Bence siz Aslı hanımı tanımıyorsunuz...

İ.C: Nasıl?! Tanımıyor muyum?

F.S.Y: Evet tanımıyorsunuz.

Şayet tanısaydınız, Aslı Aydıntaşbaş'ın sizin de kurban edildiğiniz Ergenekon sürecinde aldığı rolü biliyor olurdunuz. "Ergenekon" kelimesinin ilk kez 2006 yılında Aslı Aydıntaşbaş'ın bir yazısında geçtiğini, bu yazıda "devlet içinde örgütlenmiş" askerleri , bürokratları , siyasetçileri ve gazetecileri içine alan bir gizli örgütten bahsedildiğini ve yazıdan bir kaç ay sonra Ümraniye bombalarının ortaya çıktığını, Tuncay Güney'in peydah olduğunu, ortaya "Lobi" diye bir belgenin atıldığını ve tutuklamaların başladığını bilirdiniz.

Birinci Ergenekon davası sanıklarının Aslı Aydıntaşbaş'ın tanık olarak dinlenmesi yönündeki ısrarlı taleplerinin mahkeme tarafından itinayla geçişitirildiğinden haberiniz olurdu. Tutanakları okuyun Sayın vekil, Amerika ile bu kadar içli dışlı bir gazeteciyi biraz daha iyi inceleyin..

İ.C-Ama bakın ben bunları bilmiyordum sizden öğrenmiş oldum mesela meselâ...

Biz bunları konuşurken, topuk sesleri tekrar duyuldu. Aydıntaşbaş kolundan tuttuğu bir Amerikalıyı Cihaner'e doğru sürükledi. Bana, "Müsade eder misiniz" dedikten sonra Cihaner'e dönüp "Size birini tanıştıracağım" dedi..

Koridorun gürültüsü içinde Amerikalının adını ve görevini duyamadım, "Press" gibi kelimeler geçti, sanırım ABD'deki gazetecilik örgütlerindeki görevlilerinden biriydi...

Ya da en azından resmi görevi öyledir...

Yani Aydıntaşbaş, hep yaptığı şeyi ve en iyi yaptığı şeyi yapmaya devam ediyordu:

İlişki pazarlamak...

Kendine güveni olmayan, emperyalist ülkelerin desteğini ayakta kalmanın tek yolu olarak gören Türk siyasetçi, bürokrat ve askerinin bu kompleksinden yararlanmak. Onları "önemli" Amerikalılarla tanıştırmak, çevrelerinde ağ örmek..

AKP'lilere ve Genelkurmay'ın üst düzeyine de böyle çalıştı. Şimdi anlaşılıyor ki sıra CHP'ye, özellikle İlhan Cihaner gibi Atatürkçü yurtseverlerin teveccühüne mazhar olmuş, siyasette tecrübesiz ama saygınlığı olan isimlere gelmiş...

Aydıntaşbaş, en son İbrahim Fırtına,Özden Örnek ve Ergun Saygun'a "ilişki pazarlamıştı". Hem de Genelkurmay Karargâhında, birlikte kivi yerken!

(Bkz. "Aslı Aydıntaşbaş: Ankara'da Bir Kolonoskopi Uzmanı" http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8663

Sayın Cihaner,

Dürüst bir hukukçu ve temiz bir siyasetçi olduğunuzdan kuşkumuz yok ama bu yazıyı okuyanların tanıklığında bir kez daha tekrarlıyorum ki;

KUŞATILIYORSUNUZ...

Dikkat edin, siz de Fırtına, Örnek ve Saygun gibi kivi yemeyin...

......

Neticeten, asgari ücret karşılığı topun ağzına konulmuş, gariban halk çocuklarının, yani herkesin aşağıladığı güvenlikçilerin

"Abla senden başka herkes bir yolunu bulup girdi, bu kadar kişi seni mi bekliyoruz, bari sen de gir"

demeleriyle duruşma salonuna girebildim.


Salonla ilgili izlenimlerim kısaca şöyledir:

-Bir kısmı ayakta izlemek zoruında kalsa da aslında salona herkes alınabilir, böyle bir gerginliğe hiç gerek yok. Mahkeme başkanının kararını gözden geçirmesini temenni ediyoruz.

-Ahmet Şık etrafına oldukça pozitif enerji verdi. Nedim Şener de moralli görünmekle birlikte çok zayıflamış ve saçları beyazlamıştı.

-Hanefi Avcı'yı çok sakin gördüm. Genellikle önde tek başına oturdu, izleyiciler ve avukatlarla temas kurmak için özel bir gayret sarfetmedi. Hani Ergenekon davalarında en fazla "Neden yattığımızı bilmiyoruz" denir ya, sanki Hanefi Avcı "neden yattığını" bilenlerden gibi geldi bana..

-Duruşma salonuna cep telefonuyla girilmesine izin verilmesi bir istisnaydı. Bu durumun kimi izleyiciler tarafından istismar edildiğini söylemek zorundayım. Telefonları sık sık çalanlar, konuşmak için dışarı çıkıp tekrar girenler, fotoğraf çekmeye kalkışanlar oldu. Ertuğrul Kürtkçü'nün bu konuda mahkeme başkanı ile giriştiği tartışma da gereksizdi.

-Yalçın Küçük'e cezaevi yaramış. Yanakları al al olmuş ve kilo almış. Kırmızı atkısı ve kalpağı her zamanki gibi üzerindeydi. Galiba, Ahmet Şık ve Nedim Şener'in ön plana çıkarılmasına bir hayli içerliyor.

İşte bu çok tehlikeli!

Yalçın Küçük duruşmalara kendi damgasını vurmak için her şeyi yapacaktır. Tutukluluk tecrübesi ve belagatı göz önüne alınırsa, Şık ve Şener'in esamisi okunmaz, aman dikkat!

-Mahkeme Başkanı Mehmet Ekinci'nin "Görevimiz olgularla yakıştırmaları ayırıp bir karar vermektir" şeklindeki içerikli sözü, belli bir heyecan yarattı.

Etrafta hemen "Başkan iyi biri diyorlar, hukukçu gibi yaklaştı" yorumları dolaşmaya başladı. 20 Ekim 2008'de ilk Ergenekon duruşması yapıldığında da duymuştuk bu "Başkan için iyi biri diyorlar" sözünü. Türk Mileti'nin olgular arasında bağlantı kurma ve geçmişi bir tecrübe olarak beyne kaydetme özelliğinin sıfır olduğuna yanmakla beraber, insan kendisini yüzlerce yıldır yaşayan bir ölümsüz gibi de hissetmiyor değil. Bu tür yaklaşımların tek faydası bu olsa gerek..

Son olarak, duruşmanın bence en önemli özelliğini yazmalıyım:

Yukarıda, gazetecilerin büyük fotoğraflarının Adliye meydanına yan yana dizildiğine dikkat çekmiştim.

Bu fotoğraflarda Mustafa Balbay, Tuncay Özkan gibi ulusalcı, Müyesser Yıldız gibi Türk milliyetçisi gazetecilerin yanında ve yanıbaşında PKK'nın yayın organlarında görev yapan, dolayısıyla terör örgütünün propagandasını yapmaktan tutuklu şahısların da fotoğrafları vardı...

Biliyorum, basın meslek örgütleri "ayrım yapamayız" diyorlar...

Nitekim tutuklulara destek vermek üzere İlhan Cihaner de oradaydı, BDP'li milletvekilleri de...

Benim Odatv davasının neden açıldığı konusunda bir fikrim var. Bu fikir, adliye önünde yan yana konulmuş fotoğraflarla birlikte biraz daha netleşti.

Odatv davası; ulusalcıları, kemalistleri, milliyetçileri, yurtseverleri ve terörle mücadele etmiş askerleri PKK terör örgütü ile aynı sepete koymak ve süreci bir genel affa götürmek için kurgulandı.

Davaya adını veren Odatv adlı yayın organı, böyle bir harmanlamaya dünden razı.

"Öcalan solun doğal lideridir" şeklinde yazılar yazıyorlar. Sitenin tutuklu haber müdürü Barış Pehlivan, bir kaç gün önce yazdığı bir yazıda, Aydınlık gazetesini KCK operasyonlarına kayıtsız kalmakla ve PKK'nın yayın organlarında çalışan "gazetecilere" sahip çıkmamakla suçladı.

Odatv'nin Büşra Ersanlı'ya verdiği sistematik desteği de buna ekleyelim...

Yani, iddianamenin zayıf olması, gazetecilik faaliyetinin terör faaliyeti olarak lanse edilmesi vs. çok da önemli değil.

Bu dava, sürecin sonunda genel af çıkarmak, Öcalan'ı özgürlüğüne kavuşturmak ve yurtseverleri tutukluluktan kurtulduklarına sevinir hale getirerek PKK ile aynı çuvala atmak için kurgulandı..

Ve maksat da şimdilik hâsıl olmuş görünüyor...

Maalesef!

http://www.acikistihbarat.com/



Oğuzhan Asiltürk: "Ergenekon operasyonları bir ABD komplosudur"
27 Ocak 2012



Oğuzhan Asiltürk: "ABD İran'ı işgal edecek. TSK içinde bu işgale karşı çıkacak isimleri Ergenekon operasyonuyla tasfiye etti"

Habertürk'te dün akşam Didem Yılmaz'ın sunduğu Türkiye'nin Nabzı 12 Eylül'ün arka planı tartışıldı.

Programın en ilginç iddiası ise 'Milli Görüş'ün duayen isimlerinden Oğuzhan Asiltürk'ten geldi.

"ABDİ İRAN'I İŞGAL EDECEK"

Oğuzhan Asiltürk, hükümete karşı darbe yapmakla suçlanarak tutuklanan subayların vatansever ve milliyetçi olduklarını, ABD'nin önümüzdeki günlerde İran'ı işgal edeceğini,Ergenekon operasyonlarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri içinde vatansever askerlere karşı komplo kurarak bu işgale karşı çıkacak subayların tutuklatıldığını söyledi.

ASİLTÜRK: "ERGENEKON ABD KOMPLOSUDUR"

Eski İçişleri ve Sanayi Bakanı Asiltürk, 12 Eylül'ün arka planı programda yaptığı ilginç çıkışla Ergenekon operasyonlarının bir ABD komplosu olduğunu ileri sürdü.

Asiltürk programda son sözleri olarak "Ergenekon, altını çizerek söylüyorum Türk ordusunda TSK içinde amerikan karşıtlarının tasfiyesidir. Nokta ve bir de ünlem koyuyorum. Başka bir şey değildir. Çünkü aynı olaylar içinde şu anda silahlı kuvvelterin içerisinde bir kısım insanlar var. Ama Amerikan karşıtlarını alıp ortadan kaldırmak isteniyor. Sebebi de Amerikanın iran'a olası müdahalesinde orduyu kendi istedikleri hale getirmektir. Ama şerefli türk ordusu oyuna gelmez diye düşünüyorum" dedi.
haber1001

Oguzhan Asiltürk: Ergenekon'da ABD Düşmanlari yargılanıyor
Thu Sep 29, 2011



Saadet Partisi YİK Başkanı Oğuzhan Asiltürk İl Başkanları toplantısı öncesi yaptığı basın açıklamasında Ergenekon Operasyonu'nda ABD karşıtlarının yargılandığını ifade etti.

Birçok TSK mensubunun tutuklu bulunduğu Ergenekon davasına İran ve ABD arasındaki mücadeleye dayanarak önemli değerlendirmelerde bulunan Asiltürk, şu ifadeleri kullandı:

"Bakın söylediklerimi dikkatle dinleyin. Bu insanlar, hakikaten kanunların suç saydığı şeyleri yaptılar. Ama bunlardan ibaret değil. Şu anda içeridekilerle aynı şeyi yapan ama hala görevde olan insanlar var. İsim söylersem uygun olmaz. Niye bu grup alınıyor? Çünkü bu grup, aynı zaman Amerikan karşıtı" MGK genel sekreteri bir komutanın 'bir takım ittifaklar peşinde olmalıyız. Çin, İran, Rusya ile görüşmeler yapmamız lazım' dediği için şimdi Ergenekon'dan hesap verdiğini kaydeden Asiltürk, "Şimdi sadece Amerikan karşıtları hesap veriyor. Birbirleriyle ilişkileri de yok. Kimi mukadessatçı kimisi solcu kimisi milliyetçi. Bunlar bir araya gelmiş de değiller. Ama bir tek ortak noktaları, bu memleketi ve orduyu Amerika'nın istediği şekilde kullanmasına engel olalım demeleridir. Niçin? İran'a saldırıldığı zaman ordunun bütün gücüyle Amerikan'ın yanında olmalarını istiyorlar. Ama bu insanlar bize de kötülük etmişler. Birçoklarınızın kalbinden iyi oluyor diye geçebilir. Ama olan şey onun ötesinde. Ordunun Amerikan karşıtlığı yok ediliyor şimdi" dedi.

ABD, Türkiye'yi hep kandırdı

Türkiye'nin Batı ile ilişkileri konusunda önemli değerlendirmelerde bulunan Asiltürk, ABD ve Avrupa Birliği ile ilişkilerin farklı düzeylerde olduğunu kaydetti. Bu iki topluluğun menfaatlerinin farklı olmasına rağmen aynı inançta tek bir millet olduğunu kaydeden Asiltürk, "ABD ile ilişkilerimizde hep aldatıldık. Bunu bilmeyen yoktur. Bu aldatılma, ABD dışişleri bakanının Yunanistan'ın NATO'ya üye olarak kabul edilmesini sağlamak için Kenan Evren'i kandırmasıyla başlar. Biz o zaman karşı çıksaydık, NATO'ya giremez, şimdiye kadar da aleyhimize olan hiçbiri şeyi yapamazdı" dedi.

Amerikalıların Özal'ı da aldattığını hatırlatan Asiltürk, "Özal, bizim ABD ile birlikte Irak'a saldırmamız için elinden gelen her şeyi yaptı. Hatta milleti ikna etmek için Musul ve Kerkük petrollerinde hakkımız var. Onları ele geçirebiliriz. Hatta 'bir koyup üç alacağız' dedi. Ama Torumtay Paşa direndi. Ondan sonraki genelkurmay başkanı da direnince Mehmetçik, Amerikan askeri için tehlikeye atılmadı. Böyle direnmeden, milli menfaatleri gözeten bir tavır konulmadan bir şey kazanılmaz" şeklinde konuştu.

Şu anda Türkiye'nin batı ile ilişkilerinde ne isterlerse yapar hala geldiğinin altını çizen Asiltürk, füze kalkanı konusunda ise adım adım felakete doğru sürüklenildiğini söyledi.

AB sürekli aldattı

Avrupa Birliği ile ilişkilerde Türkiye'nin hep aldatıldığını ve sürekli kaybeden taraf olduğunu dile getiren Asiltürk, "Siyasiler ve uzmanlar, yıllardır Gümrük Birliği'nin bizim zararımıza olduğunu söylüyorlar. Ama bunu devam ettiriyoruz. Niye? Bir izahı yok. İşte Yunanistan iflas ediyor. Sırada İspanya ve İtalya var. Onlar kendileri batıyor. Hala AB'ye girip kurtulalım diye bir inanç olabilir mi? Biz de ister yüzümüze tükürün, isterseniz kapıdan kovun gitmeyeceğiz diyoruz" dedi.

Peygamber Efendimize hakareti savunan Danimarka Başbakanı Rasmussen'in Türkiye'nin onayıyla NATO Genel Sekreteri yapıldığını hatırlatan Asiltürk, "Hep aldatılıyoruz. ABD ve AB bastırdı. Hükümeti ikna ettiler. NATO'nun faaliyetleri eskisi gibi olmayacak. Türk, genel sekreter yardımcısı olacak. Sizin onayınız olmadan bir şey olmayacak. Özür dileyecek dediler. Seçildikten sonra özür diledi mi? Verilen sözler tutuldu mu? Hayır" ifadesini kullandı.

"Bizim NATO'dan elde edeceğimiz bir yarar yoktur"

Türkiye ile Batı arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesi gerektiğine dikkat çeken Asiltürk, "Bizim NATO'dan elde edeceğimiz bir yarar yoktur. Türkiye yanlış yoldan döndürülmelidir. Bunu biz önleyeceğiz. Afganistan'da olduğu gibi Mehmetçik, NATO askerine şemsiye oluyor. Orada biz varsak, güvende hissediyorlar. Birçok yere Türk bayrağı asarak giriyorlar. Saldırılmıyor. Savunma teşkilatı olan NATO, bugün saldırı organı hale geldi. Dünyada yaptıkları ortada. Bizim ne işimiz var orada?" diye konuştu.

Müslümanların İslam NATO'sunu kurması gerektiğinin altını çizen Asiltürk, "Erbakan Hocamızın anlattığı bu teşkilatı kurmuş olsaydık, Libya'ya biz müdahale ederdik. ABD, Fransa, İtalya oradaki petrolü almak için Müslümanları hunharca öldüremezdi." dedi.

Müslümanların kendi BM'sini kurması gerektiğini de işaret eden Asiltürk, "Bu BM'den hak çıkmaz, çıkmıyor. Filistin'in asıl sahibi onlarken, orada olmayan Yahudiler 1948'de devlet kurduğu halde sen kuramazsın deniliyor. ABD veto hakkını kullanıyor. Hâlbuki biz kendimiz İslam Birleşmiş Milletlerini kurarsak, bu devleti tanısak bu gücün karşısında kimse bir şey yapamaz" dedi.

TSK'daki tasfiyenin sebebi: Sadece Amerikan karşıtları hesap veriyor

Birçok TSK mensubunun tutuklu bulunduğu Ergenekon davasına İran ve ABD arasındaki mücadeleye dayanarak önemli değerlendirmelerde bulunan Asiltürk, şu ifadeleri kullandı:

"Bakın söylediklerimi dikkatle dinleyin. Bu insanlar, hakikaten kanunların suç saydığı şeyleri yaptılar. Ama bunlardan ibaret değil. Şu anda içeridekilerle aynı şeyi yapan ama hala görevde olan insanlar var. İsim söylersem uygun olmaz. Niye bu grup alınıyor? Çünkü bu grup, aynı zaman Amerikan karşıtı" MGK genel sekreteri bir komutanın 'bir takım ittifaklar peşinde olmalıyız. Çin, İran, Rusya ile görüşmeler yapmamız lazım' dediği için şimdi Ergenekon'dan hesap verdiğini kaydeden Asiltürk, "Şimdi sadece Amerikan karşıtları hesap veriyor. Birbirleriyle ilişkileri de yok. Kimi mukadessatçı kimisi solcu kimisi milliyetçi. Bunlar bir araya gelmiş de değiller. Ama bir tek ortak noktaları, bu memleketi ve orduyu Amerika'nın istediği şekilde kullanmasına engel olalım demeleridir. Niçin? İran'a saldırıldığı zaman ordunun bütün gücüyle Amerikan'ın yanında olmalarını istiyorlar. Ama bu insanlar bize de kötülük etmişler. Birçoklarınızın kalbinden iyi oluyor diye geçebilir. Ama olan şey onun ötesinde. Ordunun Amerikan karşıtlığı yok ediliyor şimdi" dedi.

Son aldatmaya NATO'nun Libya müdahalesini örnek gösteren Asiltürk, her ne kadar ortada görünmese de Fransa ve İtalya'nın arkasında hep ABD'nin olduğuna işaret etti. Asiltürk konuşmasına şöyle devam etti: "ABD onları destekliyor. NATO'dan bir karar çıkaramayacaklarını düşünüyorlardı. Çünkü biz varız. Türkiye, Kaddafi'yi seviyor. Bizim uçaklarımız Kıbrıs Barış Harekâtı'nda kalkamayınca lastikleri o gönderdi. Bu bir jesttir."

Dışişleri Bakanı bizi ziyarete geldi. Biz Libya'da Fransa ve İtalya'nın burada zulmetmesine karşı NATO'yu devreye sokmak istiyoruz. Dışişleri Bakanı yapı olarak imanlı bir insandır. Gençliğinden tanırız. Ona bu topluluğun tek bir millet olduğunu söyledim. Bana verdiği cevap da, doğru ama bizim kararımız olmadan NATO hiçbir şey yapamayacak. Onun için NATO'yu istiyoruz. Program, bizim onayımızdan geçecek. Bizi ikna edecek şekilde şeyler söyledi. Ondan sonra NATO'yu soktular. Eskisinden daha kötü olmadı mı? İşte batı ile ilişkilerimizde hep böyle aldattılar.

Kaynak: http://www.milliyetciler.de/News-file-article-sid-3297

Oda TV davası, İstanbul Çağlayan Adliyesi'nde devam ediyor
27 Ocak 2012

Gergin başlayan duruşmada, tutuksuz sanıklardan İklim Bayraktar'ın ifadesi öncesi diğer sanıkların tamamı mahkeme salonundan dışarı çıkarıldı.

Hakim, kararına gerekçe olarak Bayraktar'ın ağlamasını gösterdi.

Ergenekon soruşturması kapsamında açılan Oda TV davasına İstanbul Özel Yetkili 16'ncı Ağır Ceza Mahkemesi'nde bugün devam ediliyor.

Saat 10.00'da başlaması beklenen duruşma kar yüzünden bir saat ertelendi. Karlı havaya rağmen katılımın yüksek olduğu ve içeri giremeyenlerin mahkeme binası dışında bekledikleri de gelen haberler arasında.

"CÜMLETEN HAYIRLI CUMALAR"

Saat 11.00 sularında sanıklar salona alındı. Tutuklu sanıklardan Müyesser Yıldız, girişte, "Cümleten hayırlı Cumalar" diyerek salonu selamladı. Tutuksuz sanıklardan İklim Bayraktar da salonda ancak Mümtaz İdil yok.

Yoklamanın ardından hakim, ses kayıtlarıyla ilgili TÜBİTAK raporunun ve Doğan Yurdakul'un sağlık raporunun mahkeme heyerine ulaştığını belirtti. Yurdakul'ın raporda tahlil ve tedavi gerektiği yönünde hükümler olduğunun altını çizen hakim, bu durumun göz önüne alınacağını söyledi.

KÜÇÜK SİNİRLENDİ

Yalçın Küçük, Hanefi Avcı ve Nedim Şener'i kast ederek, "Diğer tanıkların ifadeleri yüzünden bana söz hakkı doğdu. Bizle ilgili çok ağır suçlamalar yaptılar. 15 dakika konuşmak istiyorum" dedi.

Sinirlenen Küçük, "Ben arkadaşlara sormak istiyorum, onlara emir verdim mi, vermedim mi?" diye konuştu.

Hakim, Küçük'e, "Size konuşmanız için yeterince zaman vereceğiz" dedi.

İklim Bayraktar'ın sorgusunun ardından avukatların taleplerine geçileceğinin açıklanması üzerine Küçük'ün avukatları çapraz sorgu yapılmasını istedi. Böyle bir durumda tahliye taleplerine sıra gelmeyebilir.

Ancak çapraz sorgunun bugün yapılmayacağı da bildiriliyor.

AĞLIYOR AMA...

Deniz Baykal'ın kendisini taciz ettiği iddiası ile gündeme gelen İklim Bayraktar duruşmada, gizli tanıklar gibi muamele görüyor.

Kadın gazeteci için bu kararın alınmasının gerekçesi ise sağlık durumu ve "ağlama nöbetlerine girmesi" olarak gösterildi.

Diğer sanıkların avukatlarının yaptığı itirazlara hakim, "sanık ağlıyor ama..." diyerek karşı çıktı.

GİZLİ TANIK GİBİ

Başı önünde gelişmeleri izleyen İklim Bayraktar'a "gizli tanık" gibi ifade ortamı sağlanınca avukatlar bu duruma da itiraz etti. Bayraktar ile avukatının böyle bir talebinin olmadığı belirtilince mahkeme heyeti kısa bir ara verdi. Aradan hemen sonra da sanık avukatlarının itirazları reddedildi. Mahkeme heyeti bu kararı kendi insiyatifyle aldığını ilan etti. İklim Bayraktar ifadesini sanıklar olmadan vermeye başladı.

İFADESİNDEN SATIRBAŞLARI

*"Soner Yalçın ile iki kere telefonda, bir kere de yüz yüze görüştüm. Barış Pehlivanoğlu'nu ilk kez mahkemede gördüm."

*Oda Tv, muhalif bir mecra idi. Çok sevdiğim gazetecilik mesleğini en iyi orada icra edebileceğimi düşündüm.

*"Savcıyla pazarlık yaptığım ve öyle serbest bırakıldığım iddia ediliyor. Beni ajan, provakatör diye, olay kadın diye lanse ettiller"

*"Beni komplocu ilan edenler kitabımdan sonra niye susuyorlar. Yaşadığım her şeyi bir savunma gibi kitaba döktüm"

*"Ben bu davanın sanığı değil, ancak mağduru olabilirim"

*"Sanıklardan kimse bu davanın başından beri selam bile vermiyorlar. Bu nasıl örgüt?"

Kaynak : http://www.internethaber.com/oda-tv-iklim-bayraktar-soner-yalcin-tubitak-dogan-yurdakul-deniz-baykal-hanefi-a-397697h.htm#ixzz1kgw6uMQS

Sinan Aygün Ergenekon davasında ifade verdi



CHP Ankara Milletvekili Aygün mahkemeye verdiği ifadesinde ''Ankara'da neler konuşuluyor neler. Bir anlatsam yer yerinden oynar. Mesela bugünlerde Başbakan'ın kanser olduğu konuşuluyor'' dedi

ERGENEKON davasının tutuklu sanığı , Eski 1. Ordu Komutanı Emekli Orgeneral Hurşit Tolon, Yaşar Büyükanıt ile Fikri Sağlar'ın mahkemelik olmasına neden olan Dolmabahçe görüşmelerine ilişkin yer alan iddialara yanıt verdi. "İddialar aslı esası olmayan CD'ye dayandırılmaktadır " diyen Tolon, "Yaşar Büyükanıt ile ilgili tek bir kayıt tutmadım, muhafaza etmedim. Dosya içeriğinde bayan Büyükanıt ile ilgili bir tek çay fişi dahi bulunmamaktadır. Heyetinizden yasal haklarımın korunmasını istirham ederim" dedi.

İkinci Ergenekon davasının tutuksuz sanığı CHP Ankara Milletvekili Sinan Aygün de savunmasını tamamladı. Aygün, "Ben kapitalizmin temsilcisiyim" diye konuştu.
18'i tutuklu 118 sanığın yargılandığı ikinci Ergenekon davasının 151. duruşmasında tutuksuz sanık CHP Ankara Milletvekili Sinan Aygün'ün yarım kalan savunması alındı. Hakkında "Askerleri darbeye teşvik ettiği, AKP'nin kapatılması için çalıştığı" suçlamalarının olduğunu belirten Aygün şöyle devam etti: "27 Nisan e-muhtırası verilmiş, Türkiye toz duman, muhtıradan sonra ne olur darbe. Biz ne yapmışız? Basına 'Siyaset çözüm üretme sanatıdır' diye açıklamalar yaptım. Tüm siyasi partilere itidal çağrısında bulundum. AKP'nin kapatılmasına karşı olduğumu da birçok yerde söyledim" diye konuştu.

"LİBOŞ OLMADIM"

"Liboş" olmadığını "milliyetçi-muhafazakar" olduğunu ifade eden Aygün, "Milletin hayrına gördüğüm işler için bütün hükümetlere muhalefet ettim. O yüzden muhalif kişi olarak tanındım" dedi. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek'in olduğu iddia edilen günlükte, "Sinan Aygün'ün darbe yapılmasını istediğine ilişkin ifadeler bulunduğunu belirten Aygün "Özden Örnek'e 'niye darbe yapmıyorsunuz?' demişim. Zaten Özden Örnek de o günlükleri reddetti. Ben 'Türk siyaseti çözüm üretebilecek olgunluğa sahiptir' diye konuşmalar yaptım" dedi.

"ERDOĞAN'DAN SONRA BAŞBAKAN BELLİ"

Dinlenen telefon görüşmelerinden anlamlar çıkarılmaya çalışıldığını ifade eden Aygün, "Ankara'da neler duyuyoruz, neler konuşuyoruz, bir anlatsam yer yerinden oynar. Bugünlerde Başbakan'ın kanser olduğu konuşuluyor. Erdoğan Cumhurbaşkanı olduktan sonra yerine başbakanın kimin olacağı çoktan belli. Kimlerin bakan olacağı bile belli. Ankara kulislerinde bunlar hep konuşulur" ifadesini kullandı. Tolon, "Buraya geldiğimde Tuncay Özkan bana soruyor, 'Abdullah Bey (Abdullah Gül) nasıl' diye, ben Ankara'da herkesi tanırım. Ben Bush, Putin ve Medvedev'i de tanıdım. Ancak bunları tanımış olmam aramızda örgüt olduğu anlamına gelmiyor. Ben darbelerin çözüm getireceğine inanmıyorum" dedi.

"BEN KAPİTALİZMİN TEMSİLCİSİYİM"

Darbeye kesinlikle karşı olduğunu ifade eden Aygün şöyle konuştu: "Ben kapitalizmin temsilcisiyim. Beni para ilgilendirir. Krizin gelebileceği uyarısında bulundum. O gün 50 milyar dolar borcum vardı. Dolar 1 lira artsa çok kötü şeyler olurdu. Benim borcum katlanırdı. Karşılıksız çekten içeride olurdum"

"PARTİ KAPATILMASIN ŞAHISLAR CEZALANDIRILSIN"

"Ben partilerin kapatılmasına karşıyım" diyen Aygün "Bir tek sektör bu durumdan memnun olur. Onlar da tabelacılardır. Ak Parti'nin kapatma davası açıldığında ben 'Türkiye parti mezarına döndü' dedim. Parti kapatılmasın şahıslar cezalandırılsın. Terörle ilgili olmadığı sürece, o lanet kelimeyi söylemedikleri sürece ben hiçbir partinin kapatılmasını istemiyorum. BDP'liler Meclis kürsüsünden 'Kürdistan'dan geldim diyorlar. Zaten parti kapatmalardan sadece boyacılar ve tabelacılar kazançlı çıkıyor. Biri kapatılıyor,yerine yenisi kuruluyor. Ak Parti'nin kapatılmaması gerektiğini söylediğim 40 telefon tapem var" diye konuştu.

"BİLGİSAYAR KULLANMAYI BİLMEM"

Aygün, bu davada yargılandığı bazı kişilerle internette konuştuğu iddiasına da değinen Aygün, "Ankara Ticaret Odası başkanlığım süresince bana 700 bin adet mail gelmiş. Bunlardan sadece 2 tanesi özeldir. Onların dışındakiler spam ya da grup maillidir. Bunları da engellememe imkan yoktur. Benim dışımda gelişen bir konu. Kimseye yolladığım bir mail yok. Ben bilgisayar kullanmayı bile bilmiyorum. Mail adreslerimin şifresini bile bilmiyorum. Oysa ki bu davada yargılandığım kişilerle msn'de konuştuğum söyleniyor. Benim maillerimi bile danışmanlarım kontrol eder. Telefonda mesaj yazmasını bile bilmem"

"DEVLETLE HİÇ KARŞI KARŞIYA GELMEDİM"

İnsanlar adını her yere not olarak düştüğünü söyleyen Aygün, "Bu önüme örgüt bağlantısı olarak çıkıyor. Bazı listelerde ulusalcıyım, bazı listelerde liberalım. Benim 50 bin esnafta telefon numaram var. Benim adımın yanına not düşerek, "fikirlerimiz uyuşmasa bile faydanılabilir" diyorlar. Benim örgütle örgütçülerle işim olmaz. Trafik kurallarını bile ihlal etmemişimdir. Devletle hiç karşı karşıya gelmedim" dedi.

"MÜVEKKİLİM ZAN ALTINDA BIRAKILDI"

Eski 1. Ordu Komutanı emekli orgeneral Hurşit Tolon'un avukatı İlkay Sezer, eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın eski bakanlardan Fikri Sağlar'a "Dolmabahçe'de Büyükanıt'a dosya verildi mi" başlıklı yazısından dolayı açtığı tazminat davasında konu edilen CD'ye ilişkin söz istedi. Yaşar Büyükanıt ile Fikri Sağlar arasında Ankara 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde görülen davada, Tolon'da bulunduğu iddia edilen CD'lerin söz konusu edildiğine dikkat çeken Avukat İlkay Sezer "Sizin mahkemenizin başka bir mahkemeye gönderdiği, içeriğini kabul etmediğimiz CD'ye ilişkin müvekkilim Tolon'a suç isnadı yapılmaktadır, basında zan altında bırakılmaktadır" dedi.

Başkan Hasan Hüseyin Özese ise "Mahkeme dışı beyanlar bizi bağlamaz" diye konuştu. Tutuklu sanık Hurşit Tolon söz alarak şunları söyledi: "İki gündür basın organlarında devam eden yayınlarda kişisel haklarıma, Anayasal haklarıma saldırılmaktadır. İki kişi arasındaki (Yaşar Büyükanıt-Fikri Sağlar) hukuk davasında delil olarak bir CD'den bahsedilmekterir. Davayı gören mahkemeye CD heyetinizce gönderilmiş. Fikri Sağlar , beyanlarıyla kişisel onurumu, haysiyetimi rencide etmektedir. Sanık sıfatı taşımam benim şeref ve haysiyetimle oynanabileceği anlamına gelmez"

"BAYAN BÜYÜKANIT'LA İLGİLİ TEK BİR ÇAY FİŞİ DAHİ YOK"

Tolon, kendisinde bulunduğu ve içeriğinde Yaşar Büyükanıt ile ilgili bazı bilgilerin olduğu iddia edilen CD'ye ilişkin "Adil yargılamayı etkileme teşebbüsünde bulunulmaktadır. İddialar aslı esası olmayan CD'ye dayandırılmaktadır. Ben Yaşar Büyükanıt'ı 50 yıldır tanırım. Yaşar Büyükanıt ile ilgili tek bir kayıt tutmadım, muhafaza etmedim. Dosya içeriğinde bayan Büyükanıt ile ilgili bir tek çay fişi dahi bulunmamaktadır. Heyetinizden yasal haklarımın korunmasını istirham ederim" dedi. Tolon, "CD'nin içeriğinde cinayet diye bir klasör bulunduğu iddia edilmektedir. Benim hiçbir konutumda böyle bir CD bulunmadığı gibi, oğlumun evinde yapılan yasadışı aramada bulunduğu ileri sürülen kayıtlarda da bulunmamaktadır. Bende bulunan 111 CD'den 18'inin adli emanette bulunduğu tutanaklarda yer alırken 21 CD bulunduğu iddia edilmektedir" dedi.

ÇAPRAZ SORGU YAPILMADI

Aygün savunmasını tamamladıktan sonra soruları yanıtlamaya hazır olduğunu ifade edince Başkan Özese "Mahkeme bütün sanıkların savunmaları alındıktan sonra gerekirse soru sormayı kararlaştırdı. Çapraz sorgu yapılmayacak" diye açıklama yaptı. Duruşmada, tutuksuz sanık Erol Mütercimler'in savunmasına geçildi.
habervaktim

"Gazeteciyim" Diye Paralanmanın Nafileliği Ve Sıkıcılığı Üzerine Bir Yazı-
Fatma Sibel Yüksek
Açık İstihbarat
30/01/2012



Odatv davası, "Ergenekon" davaları arasında,sanıkların mesleki durumu itibarıyla en fazla "gazeteciyi" veya kendisini "gazeteci" olarak adlandıranları barındırdığı; ayrıyetten direkt bir haber sitesine yönelik olarak başlatıldığı için efkâr-ı umumiye nezdinde "gazetecilerin yargılandığı bir dava" hüviyetine büründü.

Odatv davasından önce açılmış "Ergenekon" davalarına kayıtsız kalan, hatta "Darbeciler yargılanıyor, Türkiye demokratikleşiyor" şiarı ile bu ağır hak ve hukuk ihlaline destek çıkan uluslararası basın kuruluşları, davanın mebzul miktarda gazeteci şahsiyeti ihtiva etmesi ve bu kişilerin misâl tornacı, serbest muhasebeci, kuyumcu, emekli sağlık memuru vs. mesleklerine mensup vatandaşlardan daha fazla gürültü çıkarma kapasitesine sahip bulunmalarına daha fazla dayanamayıp olaya "kerhen" de olsa taraf oldular.

Esasen, Ergenekon'dan dama düşmüş olup da "gazetecilik" mesleğinin insana ek bir avantaj kazandırabileceğine (veya kazandıramayacağına) ilk hidayet eden sanık, tam dört buçuk senedir tutuklu bulunan Mehmet Demirtaş'tır ki kendisinin mesleği gazcılıktır, otogaz satışından geçimini sağlayan bir vatandaşımızdır...

Mehmet Demirtaş'ın hidayeti şöyle oldu:

Bir gün koğuşta arkadaşlarıyla birlikte televizyon seyrederken, yeni bir "Ergenekon" dalgasında aralarında Cumhuriyet Gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay'ın da bulunduğu çok sayıda kişinin gözaltına alındığına şehadet ettiler...

2008 yılında gerçekleşen bu operasyonda Balbay, dört günlük gözaltı süresi ve savcılık sorgusunun ardından çıkarıldığı nöbetçi mahkeme tarafından serbest bırakıldı. Özgürlüğüne yeniden kavuşmuş her insan gibi doğal olarak ve de ziyadesiyle sevinen Balbay, Beşiktaş Adliyesi'nin önünde arka pantolon cebinden basın kartını çıkarıp kameralara doğru sallayarak

"gazeteci kimliğimle girdim, gazeteci kimliğimle çıkıyorum" dedi..

Otogaz satıcısı Mehmet Demirtaş'ın her ne kadar ikrar etmese de bu davranışa sıradan bir vatandaş olarak içerlediği müşahade edilmelidir. Esprili ve müspet bir kişiliği olan Demirtaş, Balbay'ın bir hayli meslek fetişizmi içeren bu hareketine şöyle zarif bir tepki koydu:

Koğuşun ortasında ayağa kalktı ve elindeki defter kağıdını sallayarak,

"Gazcı kartımla girdim, gazcı kartımla çıkacağım!" diye bağırdı..

Tabii Balbay'ın bu hareketine içerleyen sadece Mehmet Demirtaş değildi..Savcılar da içerlediler ve ikinci bir gözaltı kararıyla maalesef Balbay'ı tutuklattılar.

Yani, meslek lisesi mezunu vatandaş Mehmet Demirtaş, bu davada "gazeteciliğin" koruyucu bir zırh olacağını zannedenlere Nasrettin Hoca'nın torunu olarak bundan iki buçuk yıl önce teşhisi koymuştu..

Lakin, Demirtaş'ın "vatandaştan elite" adrese teslim bu hareketi, Silivri'nin dört duvarı arasında kaldığından veya yaşananlardan ders çıkarmayı bilmeyen bir toplum olmamız hasebiyle, "gazetecilik" vurgusu Odatv davasıyla birlikte tavan yaptı.

Şunu söylemeye çalışıyorum:

Mesleği gazetecilik olan veya öyle olduğunu beyan eden tutuklu sanıklar, "terörist değil gazeteci olduklarını" kanıtlamak için abartılı bir "gazetecilik vurgusuna başvurmaya başladılar.

Örneğin, Soner Yalçın savunmasında adeta Sokrates gibi konuştu.

Sözlerine, "Düşünce ne ateşte yakılarak ne de hapse atılarak yok edilebilmiştir" diyerek başlayan Yalçın,

"Gerçeğe aşkla bağlı gazeteci evini yanardağı Vezüv'ün eteklerine yapmış yalnız kişidir"

"Gazeteci, kendi dar dünyevi kalıbına sonsuzluğun değerini katar, ölümsüzleştirir. Uğur Mumcu gibi..Musa Anter gibi..Hırant Dink gibi..."

"İş gerçeğe gelip dayanırsa kendime bile acımam"

şeklinde binlerce cümle kurarak gazeteciliği (ve tabii kendisini) adeta tanrılaştırdı, insanüstü bir meslek, ilahi bir misyon, bir insanlık muştucusu haline getirdi.

Oysa Soner Yalçın evet bir gazetecidir;

Kendisine pek muhabbet duymayan bu satırların yazarına göre bile iyi bir gazetecidir.

Aralıksız yılllardır fiilen mesleğin içinde olmak, kamuoyu tarafından tanınıp bilinmek, ekmek parasını bu işten kazanıyor olmak gibi objektif gazetecilik kriterleri açısından da gazetecidir..

İsim anası Soner Yalçın'ın kankası Aslı Aydıntaşbaş olan bu "Ergenekon" örgütü gerçekte var olmadığına, olsa bile en azından Soner Yalçın ile ikimizi bünyesinde barındırmak gibi bir imkansızlığı mümkün kılamayacağına göre,

nedir bu J'eanne d'Arc duruşları,

Dreyfus edaları?

Nedir bu Cicero tiratları?

Bırakın Soner Yalçın'ı, "basıncı" İklim Kaleli bile savunmasında öyle konuşmalar yaptı ki gören Madam Curie mezardan kalkmış zanneder!

Yaşı henüz 50'yi bulmadığı halde 30 yıldır gazeteci olduğunu iddia eden de var, anasından gazeteci doğduğunu öne süren de...

Arkadaşlar, kendinize gelin...

Siz de çok iyi biliyorsunuz ki gazetecilik, (yandaşı,yandaş olmayanı) öyle sütten çıkmış ak kaşık bir meslek değil bir;

"Büyük gazeteci olduğumu ispat edersem beni serbest bırakırlar" diye bir şey yok iki..

Türkiye'ye format atılıyor ve sizler-bizler bir şekilde bu paradigma değişikliğinde kimimiz,

kahramanlık yaparak,

kimimiz geleceğe oynayacağım derken asla öngöremeyeceği noktalara düşerek,

kimimiz kendisi kaşındığı için,

kimimiz sembolik değerimiz bakımından,

kimimiz Emniyet-MİT-Ordu içindeki kanatlar savaşına kurban giderek,

kimimiz birilerinin kişisel husumet kontenjanına girerek:

vesaire, vesaire, vesaire...

Bu paradigma değişikliğinde parazit yapmış insanlarız..

Bunun için tutuklu veya tutuksuz sanığız..

Olayın gazetecilikle filan bir ilgisi yok yani..

Evet, suçsuz yere aylarca yıllarca cezaevinde yatmak hiç de kolay ve kabul edilebilir bir şey değil; muhtemelen kararın kesinleşmesiyle birlikte bizler de yanınıza geleceğiz..

Ancak bu abartılı "gazetecilik" savunmaları inanın sıkıcı olmaya başladı.

Neden biliyor musunuz?

Çünkü olayın bir "basına baskı" boyutuna indirgenmesine yol açıp "Ergenokon" davalarının siyasi ve küresel boyutunun gözardı edilmesine neden olduğu için;

yaratılan destansı gazeteci profili gerçeğe zarar vermeye başladığı için;

kendi yarattığı epik destanlara kendisi inanmaya başlayan insanlarda, tutukluluk psikolojiisinin de olumsuz etkileriyle megolomani baş göstermeye başladığı için..

Bakın Tayyip Erdoğan dört ay hapis yattı, "şiir okuduğu için yattığı" yalanına kendisi de o kadar inandı ki şimdi bütün zamanların en mağdur dolar trilyoneri olarak hepimize hayatı zehir ediyor..

Oysa Tayyip Erdoğan, yeni paradigma kurgulayıcıları tarafından, AKP iktidara gelsin ve Cumhuriyet'i tasfiye etsin diye hapis yatırılmıştı..

Sonra biz de öyle oluruz maazallah..

Büyük gazeteciler olduğumuz için özgürlüğümüzü kaybettiğimize inanırsak, yarın birileri gelip Tayyip Erdoğan'a yaptıkları gibi bizim de kulağımıza "İntikam..intikam" diye fısıldar..

****

"İddia makamını tarih önünde mahkûm eden büyük gazeteci" tiplemesinin gereksizliği konusunda şöyle de yeni bir şey var:

Tayyip Erdoğan, Zaman gazetesinin kuruluş yıldönümünde ideal gazeteciyi tanımlarken, "Gazeteci, kalemini satmayan, kiralamayan, doğruyu mertçe savunup, yanlışın karşısında dik durandır" dedi..

Bu sözleri Ekrem Dumanlı, Hüseyin Güzelce ve Mümtazer Türköne tarafından hararetle alkışlandı.

Star gazetesinden kovulan Mehmet Altan, "AKP'ye yakın gazeteler siyasi baskıyla ilan topluyor" gibi dumur edici bir söze imza attı..

Dahası var..

Kamu görevlisine rüşvet verdiği iddiasıyla kapatılan İngiliz The Sun gazetesinin Londra bürosu polis tarafından basıldı, yere yatırılarak kelepçelenen gazetecilerden dördü tutuklandı.

Bakın, demokrasinin beşiğinde bile Tayyip Erdoğan'ın yöntemleri benimsenmeye başlıyor. Bu durumda bizlerin "gazeteci tutuklanır mı beyler, bu fikir özgürlüğüne aykırıdır" nidaları eşliğinde "batı demokrasilerine" sığınma imkânımız kalmamış bulunuyor..

Belki de onların gazetecileri mahkemelerde "Hiç değilse Türk kriterleri uygulansın; onlar gazetecileri yere yatırıp kelepçelemiyor en azından" demeye başlarlar...

Daha da dahası var..

Cumhurbaşkanı Christian Wulff'un eski danışmanın bir işadamından rüşvet aldığını iddia eden Alman Polisi, Cumhurbaşkanlığı ofisinde arama yapıp bilgisayarların imajını aldı...

Yani "çilekeş muhalif gazeteci" payesi bir günde Mehmet Altan'a, "Kalemini satmayan gazeteci" tanımlaması Ekrem Dumanlı'ya ihale oldu..

Demokrasilerini örnek gösterdiğimiz Almanya ve İngiltere, kendilerine Tayyip Erdoğan'ı örnek almaya başladılar.

O bakımdan, yarın mahkemeye çıktığımda yargıç mesleğimi sorarsa,

"Ev kadınıyım" diyeceğim..

Doğrusu bu olduğu ve bu mesleğin fazla heveslisi çıkmayacağı için kimseyle itişmek zorunda kalmayacağım için..

Bu şartlar altında herkese aynısını tavsiye ederim.

Böylece "Nedim'le Ahmet'i gazeteciden sayıyorlar da beni niye adam yerine koymuyorlar" diye kendinizi yiyip durmaktan;

Ciğeri beş para etmez adamlara ve kadınlara köşelerinde iki satır yer ayırsınlar diye günde onlarca mektup yazıp parmaklarınızı şişirmekten;

Ergenekon sürecinin en önde gelen tetikçilerinden "ziyaret" dilenmekten

KURTULURSUNUZ...

Kaynak: Açık İstihbarat

Türk polisi ABD Büyükelçiliği’yle görüşmeler mi yapmış ne?
04.02.2012



Tarih: 1 Temmuz 2008. Aralarında Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay ve Jandarma eski Komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur’un da bulunduğu 21 kişi, Ergenekon operasyonu kapsamında gözaltına alındı.

İşte Türkiye’yi sarsan bu olaydan, ABD Büyükelçiliği’nin bir hafta önceden haberi olduğu ortaya çıktı.

Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan ve Haber Müdürü Barış Terkoğlu’nun kaleme aldığı “Sızıntı/Wikileaks’te Ünlü Türkler” adlı kitapta; Türk polisinin ABD Büyükelçiliği’yle yaptığı görüşmelerin detayları yer alıyor.

Buna göre; 1 Temmuz 2008 tarihinde ABD Ankara Büyükelçiliği Siyasi Müsteşarı Carl Siebentritt’in kaleme aldığı ve Büyükelçi Ross Wilson onayıyla Washington’a gönderilen belgede inanılmaz ifadeler var. Söz konusu belgede yazdığına göre; polis ABD’li diplomatlara Mustafa Balbay’ın gözaltına alınacağı operasyonu bir hafta önceden haber verdi.

Polisin, ABD Büyükelçiliği Federal Soruşturma Bürosu yetkililerine söz konusu Ergenekon operasyonunun İlker Başbuğ-Osman Paksüt görüşmesine karşılık yaptıklarını söylediği de aynı belgede yer alıyor.

BAŞBUĞ- PAKSÜT GÖRÜŞMESİ

Hatırlanacağı gibi; AKP’ye kapatma davasının açılmasından 10 gün önce, 4 Mart 2008 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ’a bir ziyaret gerçekleştirmişti. Ziyaret, 13 Haziran 2008 tarihinde Taraf gazetesi tarafından haberleştirildi. Hem Başbuğ hem de Paksüt ziyareti doğrulamakla beraber, içeriğinin kapatma davasıyla ilgili olmadığını, Paksüt’ün ziyareti sınır ötesi operasyonda ölen 27 asker için taziye dileklerini iletmek amacıyla gerçekleştirdiğini söyledi.

Ergenekon soruşturmasının ABD’yle ilişkisine dair birçok çarpıcı bilgi; “Sızıntı/Wikileaks’te Ünlü Türkler” kitabında yer alıyor

Ekleyen: Liyakat Platformu Avcılar

Oğuzhan Asiltürk: ‘Ergenekon ile ABD karşıtı askerler uzaklaştırıldı’
06 Şubat 2012

Habertürk'te Balçiçek İlter'in sorularını yanıtlayan YİK Başkanı Oğuzhan Asiltürk, komuoyunda uzun süre tartışılan Ergenekon tanımı ve Amerika’yla ilgili iddialarına canlı yayında açıklık getirdi

‘Ordudan uzaklaştırılanlar için Erdoğan’ın hiçbir etkisi yok’

Ergenekon’la alakalı düşüncelerini aktarırken, içeri alınan generallerin genellikle ABD karşıtı kişilerden oluştuğunu, bunu söylerken Eski İç İşleri Bakanı olması ve yaklaşık 10 yıllık NATO güvenlik kurulunda meclisi temsilen katılırken çok önemli bilgi ve birikimlere sahip olduğunu, şuan bile tecrübeli ve bilge bir siyasetçi imajı münasebetiyle üst düzey komutanlarlan görevde ya da emekli olmuş kişilerden bilgi akışının devam ettiğini, dile getirerek özellikle Kuzey Irak’ta müttefik bildiğimiz ABD askerleri tarafından başına çuval geçirilen Yüzbaşının resimlerini orda hiçbir gazetecinin olmadığı bir yerde kendileri resimleyerek dünyaya servis etmeleri ve Türk askerini küçük düşürmeye çalışmaları ve bu durumu hazmedemeyen askerlerimizin o günden beridir ABD’ye karşı bir öfke ve kinlerinin bilinmesi sebebiyle bu operasyonların başlatıldığını iddia etti. Dolayısıyla yapılan bu operasyonların tamamen ABD kontrolünde bu duygunun bertaraf edilebilmesi ve muhtemel İran-Suriye müdahalesi sonucunda bölgedeki daha kapsamlı ve ülkemizide etkileyebilecek savaşa hazırlanırken Türk ordusunun bu subaylardan temizlenerek pasivize edilmesi amaçlanmıştır." dedi.

Asiltürk sözlerine şöyle devam etti; “Altını özellikle çizerek söylüyorum ki bu düşünceden hareketle Ergenekon adı altında askerlere yapılan bu operasyonların hiçbirisinin hükümetin kontrolü altında gerçekleşmediğini Erdoğan’ın “bu konuda bir etkisinin olmadığını” söyledi. Hatta şuan bazı askeri bölgelerde yapılan kazılar sonucunda çıkartılan mühimmat ve özellikle insan kemikleri ve cesetlerinin adeta nokta atışıyla tek tek ortaya çıkartılması da garip bir durumdur. Neden bu adreslerin bu şekilde bir adrese teslim olarak ortaya çıkartıldığı bu bilgi akışının nerden geldiğini hükümet yetkililerinin bile bilmediğini iddia ediyorum,dedi. Bunu söylerken Eski İç İşleri Bakanı olmam ve MİT ile alakalı hazırlanmış Ülkemizin çıkarları için uygun görmediğimiz ve engellediğimiz MİT'in çalışma esasları ile alakalı itirazımızın ve çekincelerimizin ortadan kaldırılması için bakan olarak tarafımıza Mit tarafından verilen brifingte gördüğümüz bilgi akışının ve bilgi kaynaklarının neler olduğunu bilmemiz hasebiyle bu açıklamaları yapıyoruz.”

HaberdemCom


Ülkenin bağımsızlığnı ve haysiyetini kim koruyacak?
07.02.2012



Gazetelerin önemli bir kısmı istedikleri kadar görmezden gelmeye çalışsınlar, Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayınlanan ve Gn.Ya.Yön. Barış Pehlivan ile Haber Müdürü Barış Terkoğlu’nun yazdığı “Sızıntı:Wikileaks’de Ünlü Türkler” adlı kitap halk arasında kıyamet koparıyor. Yok satıyor!

Ortada gizli iken açığa çıkarılmış hiçbir belge yok. Google’da “Wikileaks.org”a girip, “Türkiye” linkini tıklayınca bütün belgeler ortalık yere dökülüyor.

Pazar günü yazdık. Bizi belgelerde ifade edilen kişiler/gruplar ile ilgili “iddialar” ilgilendirmiyor. Bunlar yalan da olabilir, yanlış anlaşılmış da olabilir.

Bizi ilgilendiren kitapta sıkça rastlandığı üzere; ABD’li büyükelçilik veya konsolosluk yetkililerine Türk Emniyet Teşkilatı’nın ABD’yi yakından uzaktan ilgilendiremyen konularda sık sık brifing vermesi!

5 Şubat tarihli yazımızda söylemiştik. Kitapta Emniyet’in Ergenekon Davası hakkında ABD’ye sık sık bilgi verdiği; hatta ABD’li yetkilileri sanıklar hakkında kışkırttığı ve bağımsız mahkemelerde görülmekte olan dava hakkında destek istediği ortaya çıkıyor.(ss:237-241)

“Brifing, Ergenekon’un ABD karşıtı eğilimine odaklanırken, Türk Emniyeti’nin çabaları için ABD hükümetinin doğrudan ya da zımni desteğini kazanma umutlarını ortaya koydu...”

***

Bugün size kitapta yer alan başka bir dehşetengiz belgeden bahsedeceğiz.

Önce hatırlataym AKP’ye kapatma davasının açılmasından 10 gün önce (dava 14 Mart 2008’de açılmıştı), 4 Mart 2008 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başve¬kili Osman Paksüt, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’a bir ziyaret gerçekleştirmişti.

1 Temmuz 2008 tarihinde ABD Ankara Büyükelçiliği Siyasi Müsteşar Carl Siebentritt bir belge kaleme almış ve Büyükelçi Ross Wilson onayıyla Washington’a göndermiş:

Belgeye göre:

Belgenin yazıldığı tarihten bir hafta önce Türk Emniyeti’nin bir yöneticisi ABD Büyükelçili¬ği Federal Soruşturma Bürosu’nu (FBI) ziyaret ediyor. Siebentritt’in belgede anlattığına göre Türk Emniyet Teşkilatı’nın yöneticisi, Başbuğ-Paksüt görüşmesine Ergenekon kapsamında gözaltılar gerçekleştirerek karşılık vereceklerini söylüyor!

İfade aynen şöyle:

“İlişkili olduğu¬muz üst düzey bir Türk Milli Polisi yetkilisi, gözaltıların önizle¬ği olarak, geçen hafta Büyükelçilik Federal Soruşturma Bürosu temsilcisiyle Paksüt- Başbuğ görüşmesinin yarattığı tartışma bağlamında konuşurken, Türk Milli Polisi’nin, birkaç gün için¬de Ergenekon kapsamında gözaltılar gerçekleştirmek suretiyle bu görüşmeye karşılık vereceğini söylemiştir.” (ibid:ss:231-32)

Nitekim; konuşmanın yapıldığı tarihten bir hafta sonra eski Ege Ordu Komutanı Hurşit Tolon ve eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur gözaltına alınıyorlar! 1Temmuz’da ABD’ye gönderilen belge “AKP aleyhtarı Mustafa Balbay ve Ufuk Büyükçelebi’nin de aynı tarihte göz altına alındığını” söylüyor.

“Türk Milli Polisi” “FBI”ya (AKP’nin kapatılma davasını konuştuklarına inandıkları) Paksüt-Başbuğ görüşmesine karşılık(intikam) olarak kimlerin göz altına alınacağını Türk kamuoyundan bir hafta önce haber veriyor.

İşte bu görüşme iddiası bize dehşet veriyor!

Birisi bize Assange’ın veya ABD yetklilerinin yalan söylediğini, bu görüşmelerin katiyen yapılmadığını beyan etsin!

Lütfen, Başbakan üzerine yemin ettiğiniz ülkenin bağımsızlığına ve haysiyetine sahip çıkın!
Kaynak: Liyakat Platformu Avcılar

Dursun Çiçek'e 2 gün izin
16.03.2012

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Çiçek'in kızı ve avukatı olan İrem Çiçek ile avukat Hüseyin Ersöz'ün, Çiçek'in dün vefat eden annesi Halime Çiçek'in cenazesine katılması için yaptıkları izin talebini değerlendirdi.
Mahkeme, dilekçenin ekindeki ölüm belgesine göre Halime Çiçek'in dün vefat ettiğini belirterek, talebin vicdani kanıyla kabul edildiğini kaydetti.

Bunun üzerine mahkeme, Çiçek'e annesinin Tokat'ın Reşadiye ilçesinde yapılacak cenazesine katılması için 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanunun 116/2. maddesi uyarınca dış güvenlik görevlisi refakatinde yol süresi dışında 2 gün cenazeye katılma izni verdi.

Silivri Cumhuriyet Savcılığınca verilecek yol izninin ardından Çiçek'in hava yoluyla jandarma eşliğinde Tokat'a gideceği öğrenildi. Yolculuk sırasında Çiçek'e kızı ve avukatı olan İrem Çiçek'in de refakat edeceği belirtildi.

Dursun Çiçek'in, kanser olan annesini ziyaret etmek için 'Balyoz Planı' davası kapsamında da tutuklu yargılandığı İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi ile İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinden istediği izin talebi, yasalarda böyle bir düzenleme olmadığı için kabul edilmemişti.
Yeni Şafak

HANGİ ERGENEKON TUTUKLU
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Cum Nis 13, 2012 7:04 pm tarihinde değiştirildi, toplam 4 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2356
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pts Şub 20, 2012 10:20 pm    Mesaj konusu: Krizin perde arkasında yeni Oslo süreci mi var? Alıntıyla Cevap Gönder

Krizin perde arkasında yeni Oslo süreci mi var?



Taraf gazetesi yazarı Neşe Düzel'in sorularını cevaplayan Avni Özgürel, çarpıcı bir iddia ortaya attı. Özgürel, MİT krizi yaşanmasaydı Nisan ayında Oslo sürecinin yeniden başlayacağını ve dağdan iniç için balkon konuşması yapılacağını ileri sürdü.
13.02.2012

Taraf gazetesi yazarı Neşe Düzel'in sorularını cevaplayan Avni Özgürel, çarpıcı bir iddia ortaya attı. Özgürel, MİT krizi yaşanmasaydı Nisan ayında Oslo sürecinin yeniden başlayacağını ve dağdan iniç için balkon konuşması yapılacağını ileri sürdü. Özgürel, emniyetin bu çözüme karşı olduğunu da ifade etti.

İşte Neşe Düzel'in Avni Gürel ile yaptığı o röportaj;

“MİT ve Emniyet çatışıyor. Türkiye’nin yönetiminde ve politikalarında hükümeti kim yönlendirecek, ipler kimin elinde olacak kavgası bu! Özellikle kavga, Kürt meselesinde siyaseti kim yönlendirecekte çıkıyor.”

“Dört yıl önce Emre Taner MİT’in devlet analizini yayımladı. Bu analizde dendi ki: Eğer Türkiye demokratikleşmezse ve Kürt sorununu çözmezse, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde (2025-2050) parçalanır.”

***

NEDEN AVNİ ÖZGÜREL

Türkiye’de devlet, demokratikleşmedikçe ve içi hukukla dolmadıkça hep böyle sarsılacak. Çünkü biraz güçlenen bir kesim ya da kurum, devleti ele geçirmeyi gözüne kestirecek ve harekete geçecek. Oysa bu ülkede gerçek bir demokrasi, gerçek bir demokratik hukuk devleti isteyenler, bunu ısrarla niye istediler bugüne dek? “Türkiye’de öyle bir sistem kurulsun ki, devleti kimse ele geçiremesin. Devlet şu veya bu kurum, şu veya bu zümre tarafından ele geçirilebilir bir aygıt olmaktan çıksın. Devlet, MİT Müsteşarı ve savcı da dâhil, bütün vatandaşlar için güvenli bir yer olsun” diye istediler demokratik hukuk devletini. Ama bu yapılmadı. Bugün devletin içinde gene büyük bir çatışma yaşanıyor.

Kim kiminle çatışıyor? Taraflar ne istiyor? Bu kavgada asıl amaç ne? Bu kavga niye bugün çıktı? Hükümetle cemaatin çatıştığı doğru mu? Savcının MİT Müsteşarı’nı şüpheli sıfatıyla çağırması bir tür meydan okuma mı? MİT Müsteşarı Oslo görüşmeleri nedeniyle mi şüpheli durumda? Savcı, MİT’in KCK’yı ve PKK’yı savaşa kışkırttığını mı düşünüyor? Bu kavganın sonunda yenilen neler kaybedecek? Muhafazakârlar bölünecek mi? Hükümetle cemaat arasında Kürt sorununun çözümü konusunda bir fikir aykırılığı var mı? Tarafların Kürt sorununun çözümü konusundaki önerileri neler? MİT Müsteşarı’nın savcılığa çağrılması, Başbakan’ın da çağrılabileceğini mi gösteriyor? Suriye sorununun bu yaşananlarla bir ilgisi var mı? Bu yaşananlar PKK’yı nasıl etkiler?

Bütün bu soruları, yazdığı köşe yazıları ve araştırma kitaplarıyla Türkiye’de devleti ve siyaseti yakından izleyen gazeteci yazar Avni Özgürel’e sorduk ve çok çarpıcı cevaplar aldık.

***

NEŞE DÜZEL: Daha önce bugün yaşadıklarımıza benzer bir olay yaşandı mı Türkiye’de?

AVNİ ÖZGÜREL: Sadece Türkiye’de değil herhalde dünyada böyle bir olay hiç yaşanmadı. Menderes’in döneminde MİT Başkanı olan Ahmet Salih Korur dışında bugüne dek hiçbir MİT başkanı da bu ülkede sorgulanmadı. Şimdi ilk defa yargı, bir MİT müsteşarına elini uzatıyor. Oysa MİT, büyük bir değişim göstermişti. Emre Taner’in müsteşarlığından önce MİT tam bir hafiye teşkilatıydı.

Hafiye teşkilatı ne demek?

MİT, hep skandal olaylarla ve raporlarla anılan bir kurumdu. İçeride insanları takip ediyordu, entrikalar kurguluyordu, tuzaklar kuruyordu ve kurgulanmış operasyonlar yapıyordu. Bazı siyasi cinayetlerin arkasında da MİT’in izi bulunuyordu. Mesela MİT Müsteşarı Hiram Abbas elinde silah operasyona katılıyordu. Ama bu işler, Emre Taner’in müsteşar olmasıyla bıçakla kesilir gibi bitti. Emre Taner hiç bir operasyona katılmadığı gibi, MİT de operasyon yapmadı.

Nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsunuz?

Bütün operatif elemanlar MİT’ten koptular. Emniyet ve Jandarma bünyesine kaçtılar. MİT’in şu anda kadrosu yedi bin kişi ve MİT’te sadece istihbarat-haber elemanları kaldı. Emre Taner döneminde bütün teşkilat yenilenmeye başladı. İstihbaratın entelektüel bir faaliyet olduğuna inanan gençler kadroya alınmaya başlandı. Yabancı ülke uzmanlıkları oluştu. Daha da önemlisi, dört yıl önce Emre Taner, örgütün kuruluş yıldönümünde kamuoyuna bir devlet analizi yayımladı.

MİT’in devlet analizi nedir?

Bu analizde dendi ki, eğer Türkiye demokratikleşmezse, bu yolda değişimini tamamlamazsa ve Kürt sorununu çözmezse, 21. yüzyılın ikinci çeyreğini bütünlük halinde göremez. Parçalanır. Milletler topluluğunda da ikinci kümede kalır. Kürt sorununun çözümünü demokratikleşmede gören bir analiz bu. “Bu sorunu ya çözersin ya da bölünürsün” diyor MİT. Dolayısıyla siyaseti ve askeri, bu istikamette zihnen hazırlamaya başladı MİT. Öyle ki pek çok muhafazakâr ve aydın, geçmişte zihinlerinin reddettiği ya da ağızlarına almayı cesaret edemedikleri şeyleri savunmaya başladılar.

Devletin PKK’yla masaya oturmasını, Öcalan’ın durumunun iyileştirilmesini, ev hapsine çıkarılmasını mı savunmaya başladılar?

Evet.

MİT her zaman askerin hâkim olduğu bir teşkilattı. Artık askerin gücü, ağırlığı bitti mi?

Askerin hem sayısı hem de MİT analizlerindeki payı çok azaldı. Bu arada tabii Türkiye’de bir başka gelişme daha oldu. Bekçiden başlayıp komiser abiye kadar uzanan Emniyet kadrosu çok ciddi bir değişimin içine girdi. Ortaya çok kaliteli, iyi eğitilmiş bir polis teşkilatı çıkmaya başladı. Bazı Emniyet elemanları, artık bugün diplomat seviyesinde insanlar.

“MİT artık hiç operasyon yapmıyor, sadece istihbarat işi yapıyor” dediniz ama özel yetkili savcı, MİT’i operasyon yapmakla suçluyor. KCK içindeki ajanları vasıtasıyla KCK’yı yönettiğini, KCK’nın eylemlerini yönlendirdiğini ileri sürüyor savcı.

Tam öyle değil. Evet, savcının suçlaması bunu çağrıştırıyor, “KCK-PKK’nın içinde bin kadar MİT elemanı var” deniyor ama... Gerçek şu ki bu elemanlar, istihbarat alabilmek için KCK ve PKK kadrolarıyla birlikte hareket etmek zorundalar. Ben katılmam diyen olursa zaten dışlanır, hatta öldürülür. Ama bunlar şurayı bombalayalım gibisinden karar veren ve eylemi gerçekleştiren değildir.

Nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsunuz?

Ben, MİT elemanları suç işlemez, hepsi sütten çıkmış ak kaşıktır demiyorum. Mesela Türkiye’ye sığınan bir Suriyeli subayı MİT’çiler Suriye’ye satmışlar. MİT’çiler arasında elbette suça karışan, suç işleyen olabilir.

Sahte isimler düzenleyerek Taraf yazarlarını dinlemiş daha yeni MİT.

Ben MİT ak-pak oldu demiyorum. Ben burada bir büyük fotoğraftan söz ediyorum. Bugün önemli olan şudur. Milli İstihbarat Teşkilatı bugün vatana ihanetle suçlanıyor. Ülkeyi parçalamayı amaçlayan bir terör örgütü olan KCK’yı yönetmekle suçlanıyor. Eski müsteşar Emre Taner, yardımcısı Afet Güneş, yeni müsteşar Hakan Fidan ve Oslo görüşmelerinin zeminini hazırlayan, sekretaryalığını yapan şube müdürü seviyesindeki iki MİT görevlisi bununla suçlanıyorlar.

Devletin içinde büyük bir çatışma yaşandığı görülüyor bugün. Kiminle, kim çatışıyor?

Bunu sadece devlet içinde bir çatışma olarak görmeyin. Resme, bölge olarak bakmak lazım. Hakan Fidan, MİT’in başına geldiği günden beri sürekli saldırıya uğradı. İsrail’in istihbaratı MOSSAD, “Biz Türkiye ve MİT’le artık istihbarat paylaşmıyoruz” dedi. Neden? “Çünkü Hakan Fidan İslamcı. Verilen bilgilerin İran’a aktarılacağı sezgimiz var. Bu insan bizim için tehlikeli” dedi İsrail. İlk kez MOSSAD bir başka devletin istihbaratıyla ilgili bir açıklama yapıyor. O noktadan sonra Türkiye’de basında da Hakan Fidan’la ilgili tedirginlik başladı.

“Devletin içinde kiminle kim çatışıyor” diye sormuştum...

MİT’le Emniyet çatışıyor. Türkiye’de hükümeti, yani siyasi karar mekanizmasını kim bilgilendirecek ve yönlendirecek konusunda çatışıyorlar. Özellikle de çatışma, Kürt meselesinde hükümeti kim yönlendirecek meselesinde çıkıyor. Emniyet, Kürt meselesine kolaycı ve pazarlıkçı bakan MİT’in dikkate alındığını, kendi başarılarının ve yeteneklerinin ise Hükümet tarafından gözardı edildiğini düşünüyor. Biraz önce size, Emniyet teşkilatının çok güçlendiğini ve birikim kazandığını söyledim. Bir ay önce, Silahlı Kuvvetler’in dinleme faaliyeti son buldu.

Asker artık vatandaşları dinlemiyor mu?

Genelkurmay artık dinleme takibi yapmıyor. Askerin talep ettiği istihbaratı artık MİT yapıyor. Silahlı Kuvvetler’in elindeki dinleme üniteleri, ki bunlar dünyanın en gelişmiş dinleme üniteleridir, Emniyet’e mi, MİT’e mi verilecek diye bir tartışma yaşandı. Başbakan’ın işaretiyle Özel Kuvvetler’in elindeki bu üniteler MİT’e teslim edildi. Bu çok önemli!

Niye?

Çünkü Echelon denen çok gelişmiş bir dinleme sisteminden söz ediyoruz burada.

Hedef MİT değil, düğmeye basan savcı değil
İbrahim Kiras
20 Şubat 2012

Özel yetkili savcıların MİT hamlesini savunmaktan geri durmayıp bir taraftan da sürecin neticelerinden şikâyet eden birileri var. Diyorlar ki MİT hamlesi olmasaydı özel yetkili mahkemeler büyüteç altına alınmayacak, emniyette tasfiyeler olmayacaktı. Demek ki bu işten zararlı çıkanlar bu iki kurum. Bir de bu iki kurumun arkasında olduğu söylenen grup...

Yani “Bizi suçluyorsunuz ama aslında biz mağdur olduk” demeye getiriliyor... Dolayısıyla “MOSSAD yaptırmıştır” türünden açıklamalar burada işlev kazanıyor. Fehmi Koru bu tezi dün güzelce analiz etti, çelişkilerini ortaya koydu. Süreci başlatan düğmeye basanların şimdi sürecin mağduru gibi gösterilmesinin garabetine işaret etti.

Ancak bu konunun gözden kaçan bir boyutu da var: İstanbul Emniyeti’nden bazı polis müdürlerinin hazırladığı müzekkere üzerine harekete geçen özel yetkili savcıların aldığı karar, evet, bir devlet krizine yol açtı... Türkiye’nin milli güvenliğini risk altına attı... Ülkenin itibarını zedeledi... Dış politikadaki bazı özel hamlelerini boşa çıkarttı... Dolayısıyla bütün bu konu başlıklarıyla ilgili birtakım özel tedbirlerin alınması gereği ortaya çıktı.

Bunlar doğru. Ama yargıda ve emniyet bürokrasisinde hüküm süren keyfiliğin önüne geçme düşüncesini bu son hamle ortaya çıkarmadı. Bu problem epeydir kendisini göstermekteydi zaten. Kendilerine özel bir dönemin gereği olarak özel yetkiler verilmiş olan bazı yargı mensupları ve onlarla yakın mesai içinde olan bazı polis müdürleri birtakım eylemleriyle ve kararlarıyla çoktandır tartışma konusuydu.

Bu kadroların Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarında gösterdikleri başarı önceleri kamuoyunda takdir görüyor, alkışlanıyordu. Ama bu alanda yapılanlar giderek kamu vicdanında karşılık bulmamaya başladı. Çünkü soruşturma ve yargı süreçlerinde “kurunun yanında yaşın da yandığı” algısı oluşmaya başlamıştı. Ergenekon davasının asıl amacından uzaklaştığı, özel intikam girişimlerine alet edildiği düşüncesi yaygınlaşıyordu. Mesela Hanefi Avcı, Ahmet Şık, Nedim Şener gibi isimlerin kendilerine isnat edilen suçlardan dolayı değil, yazdıkları kitaplar yüzünden bu sürece dâhil edildiklerini düşünenlerin sayısı her geçen artıyordu.

Diğer taraftan yargı süreci bir türlü hızlanmıyor, dosyalar yeni ilavelerle sürekli genişletiliyor ve belirli şartlarda uygulanması gereken “tutuklu yargılama” tedbiri sanıklara yönelik bir “peşin cezalandırma”ya dönüşüyordu.

Askeri vesayet düzeninin tasfiyesi mücadelesine de gölge düşüren bu tablo siyasi iktidar açısından arzu ve kabul edilebilir değildi. Bu rahatsızlık en yüksek düzeyde ifade edildi. Ne var ki başlangıçta çok ciddi bir destekle bu yargı sürecinin önünü açmış olan siyasi iktidarın söz konusu meselelerle ilgili uyarıları yargı cephesinde nedense karşılık bulamadı.

Her seferinde verdiğim örneği yeniden hatırlatayım: Başbakan Erdoğan eski genelkurmay başkanı Başbuğ’un tutuksuz yargılanması arzusunu ifade ettiği günün ertesinde aylardır tutuksuz yargılanmakta olan bir diğer generalin de tutuklanmasına karar verildi. Bardağı taşıran asıl damla oydu ama pek hissettirilmedi.

Ancak siyasi iktidarın gözünde şu tablo netleşmişti: Kuvvetler ayrılığı prensibinin yargıya tanıdığı yerle yetinmeyen, özel yetkilerini kötüye kullanan, tartışmalı kararlarla yasamanın ve yürütmenin alanlarına tecavüz etmekten geri durmayan bir yapılanma vardı yargı içinde.

Hâlâ görevinin başında olan bir savcının skandal kararı söz konusu olmasa da bugün alınan önlemler alınacaktı. Çünkü bu önlemlerin alınması gerekiyordu. Belki de alınacak bu önlemlere engel olmak için o düğmeye basılmıştır. Ne dersiniz?

Star

Oda TV Tutuklusu Yurdakul Tahliye Edildi
22 Şubat 2012
Oda TV davasının tutuklu sanığı Doğan Yurdakul sağlık sebebiyle tahliye edildi.

Yurdakul'un avukatları 20 Şubat'ta, böbrek rahatsızlığı, gizli şeker ve kalp ritmi bozukluğu bulunduğu ve 66 yaşında olmasını gerekçe göstererek tahliye talebinde bulunmuştu.

İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi 1 yıldır tutuklu bulunan Doğan Yurdakul'u sağlık sorunları sebebiyle tahliye etti.

Yurdakul, 7 Mart 2011 tarihinde Oda tv kapsamında yürütülen soruşturma kapsamında tutuklanmıştı.

Veli Küçük Ergenekon şemasını deşifre etti
10.03.2012
Mahkemenin elinde bulunan ve kapalı olan kısımlardaki isimleri verdi.

Ergenekon Davası'nın en önemli sanıklarından birisi olan Veli Küçük, Ergenekon Terör Örgütü şemasında kendi durumunu ve altındakilerin isimlerini verdi.
Ergenekon davası tutuklu sanığı Veli Küçük, Ergenekon terör örgütünün kapalı şeması'nın açılmasını istediklerini söyledi...

Ergenekon davasının dünkü duruşmasında tutuklu sanıklardan emekli Tuğgeneral Veli Küçük, dava dosyasında yer alan 'Ergenekon terör örgütünün kapalı şeması'nın açılmasını istediklerini, ancak mahkeme tarafından bu şemanın açılmadığını söyledi.

Küçük, 'Bende bu şemanın açık hali var. Örgütte köprü vazifesi gördüğüm iddia ediliyor. Şemada benim üzerimde ve altımda bulunan kişilerin isimleri var. Mesela üzerimde Hüseyin Kıvrıkoğlu, Teoman Koman ve Osman Özbek var' diye konuştu.

Şemayı mahkeme heyetine veren Küçük, şemada isimleri bulunan kişilerin tanık olarak çağrılmasını ve kendisiyle irtibatlarının olup olmadığının sorulmasını istedi.

JİTEM diye birşey olmadığını iddia eden Küçük, "Bu jandarmayı yok etmek için uydurulmuş birşey. Jandarma İstihbarat Grupları Komutanlığını ben kurdum ben kapattım" dedi. Sanık ve avukatların taleplerini değerlendiren mahkeme ise Küçük'ün, 'Ergenekon terör örgütü şeması'nda yer alan kişilerin dinlenilmesine ilişkin talebinin ileriki aşamalarda değerlendirilmesine, bu aşamada reddine hükmetti. Tutuklu sanıkların tahliye taleplerinin reddine karar veren mahkeme heyeti, duruşmayı 16 Nisan 2012'ye erteledi.
habervitrini

Nedim Şener ve Ahmet Şık tahliye edildi
12 MART 2012



İstanbul 16'ıncı Ağır Ceza Mahkemesi, tutuklu gazeteciler Nedim Şener, Ahmet Şık, Sait Çakır ve Coşkun Musluk'un tahliyelerine karar verdi.

Mahkeme kararına gerekçe olarak 'suç vasfının değişme ihtimalini' ve 'tutuklu kaldıkları süreyi' gösterdi.

Mütalaasını açıklayan Savcı Ufuk Ermertcan, Odatv yazarı Sait Çakır'ın tahliyesini isterken, diğer dokuz sanığın tutukluluk halinin devamı yönünde karar verilmesini istemişti.

45 günlük aranın ardından bugün devam edilen dava kapsamında Silivri Cezaevi'nde tutuklu bulunan Oda Tv Genel Koordinatörü yazar Doğan Yurdakul, 21 Şubat'ta sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilmişti.
Özel yetkili İstanbul 16'ıncı Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davanın 11 duruşmasına aralarında Nedim Şener, Ahmet Şık ve Hanefi Avcı'nın da bulunduğu tutuklu 9 sanık katılırken ikinci Ergenekon davasının tutuksuz sanığı bu davanın tutuklu sanığı Yalçın Küçük ise duruşmaya katılmadı.

Duruşmada, Ahmet Şık'ın avukatı Fikret İlkiz ek savunmasını yaptı. "Şüpheliler gazeteci olmasına rağmen iddianamenin özü örgüt yaratmaktır" diyen İlkiz, iddianamenin suçlu göstermek için özel bir niyetle hazırlandığını savunarak suçlamaların somut olmadığını iddia etti.
İlkiz, "Bu dava gazetecilerin yargılandığı davaysa biz de yargılanan gazeteciyiz. Gazeteciler yalan haber yaptıkları için değil gerçekleri yazdıkları için tutuklu olduklarını biliyorlar" dedi.

Türkiye'nin 'basın özgürlüğüne yönelik kısıtlamalara yöneldiği' suçlamalarına örnek gösterilen davada özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği'nce hazırlanan iddianamede, sanıklara yöneltilen suçlamalar arasında 'silahlı örgüt kurmak ve yönetmek', 'kaos ortamı oluşturmak amacıyla halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek', 'devletin güvenliği veya iç ve dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin ekmek', 'yasaklanan bilgileri temin etmek', 'adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs etmek', 'özel hayatın gizliğini ihlal etmek' gibi unsurlar öne çıkıyor.
6 sanığa tahliye yok

Mahkeme aralarında Yalçın Küçük ve Soner Yalçın'ın da bulunduğu 6 tutuklu sanığın ise tutukluluk halinin devamına hükmetti.
Mahkeme kararına, 'tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde kuvvetli suç şüphesini gösteren olguların bulunması, delillerin henüz tamamen toplanmamış olması ve dosyadaki dijital verilerle ilgilii henüz bir bilirkişi raporunun sunulmamış olmasını' gerekçe gösterdi.
Mahkeme kararını açıklamak için sadece sanık avukatlarını salona alırken sanık yakınları ve basın mensupları içeri girmesine izin verilmedi.

Mahkeme ayrıca, dava dosyasındaki dijital verilerle ilgili bilirkişi raporu hazırlayacak olan TÜBİTAK'a olası gecikmenin önlenmesi amacıyla raporun en hızlı şekilde hazırlanması için yeniden müzekkere yazılmasına karar verdi.
Duruşma 18 Haziran'a ertelendi.

BBCT

EMEKLİ ORGENERAL ERGİN SAYGUN TUTUKLANDI
14 Mart 2012

İstanbul Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi, hakkında yakalama kararı bulunan emekli Orgeneral Ergin Saygun'un tutuklanmasına karar verdi.
''Balyoz Planı'' davası kapsamında hakkında yakalama emri bulunan emekli Orgeneral Ergin Saygun tutuklandı.

Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesinde, ''Balyoz Planı'' davasının görüldüğü İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan ara duruşmada hakkındaki yakalama emrine karşı beyanda bulunan Saygun'un, ''darbeye teşebbüs'' suçundan tutuklanmasına karar verildi.

Saygun ve avukatının duruşmada, sağlık durumu gerekçesiyle hastanede tedavi görme ve serbest bırakılma talebinde bulundukları, ancak bu talebin reddedildiği öğrenildi.
aktifhaber



Sadece Cemaate Değil Bize de Kapak Olsun!
Fatma Sibel Yüksek
Açık İstihbarat
21/05/2012

Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe Kulübü Başkanlığına rekor oyla yeniden seçilmesi, sadece Cemaate değil

Bize de kapak olsun...

Ülker Arena'da dün yapılan Fenerbahçe kongresinde, Metris cezaevinde 11 aydır tutuklu bulunan Aziz Yıldırım, yeniden kulüp başkanlığına seçildi. Hem de rekor oyla!

Ajansların geçtiği habere göre, 1998 yılından beri klüp başkanlığını sürdüren Yıldırım, kullanılan 5 bin 271 oydan 5 bin 269'unu alarak 3 yıllık süre için yeniden Fenerbahçe Spor Klübü Başkanı oldu.

Sözün özü Fenerbahçeliler, hakkında 400 sayfalık iddianame düzenlenerek cezaevine yollanan, özel telefon konuşmaları deşifre edilerek itibar linçine tabi tutulmak istenen, Türk futboluna verilmek istenen yeni düzende, ayak bağı teşkil etmeye başladığı için defterden silinmek istenen başkanlarını kurda yem etmediler.

Arkasında durdular;

"Ama" demediler;

"Yargı karar verir" deyip çekilmediler;

"Savcıların ciddi iddiaları var canım" demediler...

Oynanan oyunu baştan gördüler ve yağmur çamur demeden yollara düştüler. Çağlayan Adliyesi'nin önüne on binlerce taraftarı yığdılar. Başkanlarının etrafında kenetlendiler, yerine oynamak isteyenlere cesaret vermediler, kimseye söz söyletmediler.

Aziz Yıldırım da kimi sayın komutanlarımız gibi cezaevine tıpış tıpış giderken, "Bir yanlışlık olduğunu düşünüyorum, adalete güveniyorum" demedi,

Hakim karşısına çıkınca, "On bin ağaç diktim, NATO kursunu birincilikle bitirdim" şeklinde safça savunmalara girişmedi,

"Şeker hastasıyım, tansiyonum var" muhabbetine hiç girmedi...

2.5 milyon doları temsil eden kâğıt desteleri ile bir bavulu mahkeme başkanının önüne koyup,

"Bu para bu bavula sığar mı?" diye sordu.

İçeriden yolladığı mesajlarla, vaktiyle "Beraber yürüdük biz bu yollarda" şarkısını birlikte söylediği kimi eski ortaklarının uykusunu kaçırdı.

Yattığı yerden Fenerbahçe'yi firesiz yönetti.

Ya "Ergenekon" cenahında ne oldu?

"Biz kaç kişiyiz" organizasyonuna SMS'le katılan 1 milyon kişi buhar olup uçtu! Pek çoğu sonradan operatöre başvurup kaydının silinmesini istedi..

Organizasyonun lideri Tuncay Özkan, Beşiktaş Adliyesi'ne getirildiğinde destek için sadece 15 kişi geldi...

Cumhuriyet mitinglerine katılan yüzbinlerce kişi de toz oldu..

Türkân Saylan'ın evi aranırken, 100 kadar kişi kapısının önüne gidip alkışlarla destek verdi..

Hakkında iddianame düzenlenen subayların terfisi anında durduruldu. Pek çoğu alelacele emekliliğe sevkedilip cemaat savcılarının kucağına vebalı torba gibi atıldılar..

Koskoca ordu komutanları hakkında yazılan "terör örgütü mensubu" müzekkerelerine, "Ne yapalım, CMK'da böyle yazıyor" diyerek tepki gösterilmedi.

Operasyondan dönen teğmen, ayağının çamuruyla elinde "terör örgütü mensubu" yazılı kağıtlar bulunan polislere sorgusuz sualsiz teslim edildi...

Genelkurmay Başkanı, "Terör örgütü adına TSK'ya sızmaktan" tutuklandı, "2 bin 500 yıllık geçmişi olan asker milletin" gıkı çıkmadı.

Köşe yazarı Bekir Coşkun'a cevap yetiştiren 'halef', selefinin bu kadara akıl almaz bir iddia ile hapse atılması hakkında tek kelime söylemedi.

Mustafa Balbay, tutukluluğunu gerekçe gösteren gazetesi tarafından Ankara temsilciliği görevinden alındı. "İdari tarafı olan bir görevdir, tutukluluk durumu Ankara bürosunun işleyişini olumsuz etkiliyor" denildi...

Balbay'ın cezaevinden 20 kişilik Ankara bürosunu yönetemeyeceği öne sürülüp bu gerekçe "makûl" bulundu ama...

Fenerbahçe taraftarları, Aziz Yıldırım'ın milyonlarca kişilik camiayı hapishaneden "yönetemeyeceği" fikrine zerre kadar prim vermediler. Rekor oyla başkan seçtiler!

Başkanlarını cezaevine tıkan iradeye meydan okudular.

Hürriyet gazetesi, Soner Yalçın'ın köşesini tutukluluğunun ikinci haftasında kaldırdı. Okuyucuya yalandan da olsa bir açıklama yapma gereği duymadılar. Yazarlarından "bir internet sitesinin sahibi" diye söz ettiler...

Daha örnek ister misiniz?

Sütunlara sığmaz...

Fenerbahçe kulübü ve taraftarı ne yaptı?

İnadına Aziz Yıldırım'ın etrafında kenetlendi, yağmur çamur demeyip mahkeme kapılarında bekledi ve kongrede gözlerine sokar gibi rekor oyla başkan seçtiler...

Hani onlar "top kafalı" ya...

Hani onlar, "apolitik" ya...

Hani onlar, "lumpen kesimi" ya...

Hani biz..

Okumuş, bilinçli, yürekli, yurtsever, politik insanlarız ya...

O bakımdan...

Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe Kulübü Başkanlığına rekor oyla yeniden seçilmesi,

sadece Cemaate değil

Bize de kapak olsun...

Kaynak: http://www.acikistihbarat.com/haberkategori.aspx?id=10054&katID=1

Henri Barkey: "AKP liderleriyle anlaşarak Türk Ordusu’nu kafesledik"
14/06/2012



Utah Üniversitesi’nde konferans veren CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey, AB üzerinden yapılan derin operasyonu bu ifadeyle tanımladı.

İlk kez İslami parti iktidarda

Bu şoke edici sözler, TBMM’de 2003 yılında 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden 25 gün sonra Utah Üniversitesi’ndeki “Felaket ile Flört: Türkiye- Irak-ABD” adlı konferansta söylendi. Kürsüye çıkan Barkey, 3 Kasım’da ilk kez bir İslami partinin iktidara geldiğini hatırlatarak şöyle dedi:
Ordu ABD’ye güvenmiyor.

Yaptığımız görüşmelerde bize, ’AB’ye girmek ve demokrasi istediklerini, bunu kendileri için bir rönesans olduğunu’ söylediler. Türk Ordusu ise ABD’ye güvenmiyordu. Irak’a ABD’den bağımsız girmek istediler. Avrupa Birliği adaylık sürecinde müzakereler yoluyla orduyu çok sıkı bir kafese kapattık.

“AKP ile anlaşarak TSK’yı kafesledik”

CIA ajanı Barkey, 1 Mart tezkeresinin reddinden sonra ABD’de verdiği konferansta, “AKP liderleriyle anlaşarak Türk Ordusu’nu kafeslediklerini” anlatmış.

Haber : Salim Yavaşoğlu

CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey’in, 2003’te 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden 25 gün sonra 26 Mart’ta Utah Üniversitesi’nde verdiği “Felaket ile Flört: Türkiye, Irak ve ABD” adlı konferansta, AKP lideriyle anlaşarak “Türk Ordusu’nu çok sıkı bir kafese kapattıklarını” söylediği ortaya çıktı. Barkey, AKP’nin, AB reformlarında ısrarlı tutumu ve ABD’nin Türkiye’ye gün vermesi için AB’ye baskı yapmasının “Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kafesleme” planı olduğunu ifade ediyor.

“Felaket ile Flört: Türkiye, Irak ve ABD”

Barkey’in bu sözleri kullandığı dönemde Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda Orgeneral Hilmi Özkök oturuyordu. Konferanstan 3 ay sonra, 4 Temmuz 2003’te de K. Irak’ta Türk askerlerinin başına çuval geçirildi. İlerleyen yıllarda ise Ümraniye ve Balyoz gibi soruşturmalarla çok sayıda subay tutuklanarak adeta “kafes”leniyor. Konuşmasında, 1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesinden Türk Ordusu’nu sorumlu tutan Barkey, ABD’nin en büyük felaketinin Türk Ordusu’nun, “PKK terörü ve çıkacak karışıklıkta Türkmenleri korumak için” Kuzey Irak’a girmekte ısrar etmesi olduğunu, bu nedenle konuşmasının adını “Felaket ile Flört” koyduğunu anlatıyor. Barkey, tezkerenin reddiyle gerçekleşmeyen kuzey cephesinin sırf TSK’nın K. Irak’a girmesinin engellenmesi için düşünüldüğünü ifade ediyor.

Kızarlar ama unuturlar

Tezkerenin reddinden sonra TSK’nın “Ne olursa olsun ABD’den bağımsız olarak K. Irak’a girmek” tavrında ısrarlı tutumunu sürdürdüğünü kaydeden Barkey, bunun engellenmesi için “AB’nin Türkiye’ye müzakere tarihi vermesi gerektiğini, müzakere tarihinin en büyük yararının Türkiye’nin dikkatini Irak’tan uzaklaştırmak” olacağına parmak basıyor. Barkey bu sürecin AKP hükümeti eliyle yürütüleceğini, AB reformları ile TSK’nın kafese kapatılacağını anlatıyor. TSK’nın Irak’a girmesi engellenirse bunun ABD için en iyi senaryo olacağını belirten Barkey, Türklerin başta çok kızacağını sonradan unutup ilişkilerin derinleşerek devam edeceğini söylüyor. Barkey, AKP ile yürütülen bu planın gerçekleşmesinin 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden daha önemli olduğunu da vurguluyor. Barkey, “Türk Ordusu’nu çok sıkı bir kafese kapattıklarını” açıkça söylediği konferansta 1 Mart tezkeresi öncesinde yaşananlar hakkında da çarpıcı açıklamalar da yapıyor.

Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesini hiç istemedik!

Henri Barkey, Kuzey cephesinin açılmasına neden olacak 1 Mart tezkeresinin aslında Kuzey Irak’a girmekte ısrarlı olan Türk Ordusu’na karşı düşünülen bir önlem olduğunu da şöyle itiraf ediyor. “1 Mart tezkeresinin geçmemesinin tüm suçu Türk Ordusu’nda. Çünkü, İslamcı hükümet ile Türk Ordusu arasında çekişme vardı. Problemin önemli bir parçası Türk Ordusu’nun Amerika Birleşik Devletleri’ne güvenmemesiydi. Halbuki biz ’Bağımsız Kürdistanı’ desteklemiyorduk. İnanmadığımızı söylüyorduk. O yüzden bu konuşmanın adını ’Felaketle Flört’ koydum. Türk Ordusu, ABD’den bağımsız olarak Kuzey Irak’a girmek istiyordu. Ne olursa olsun! ABD’nin ise en son istediği şey buydu. Çünkü, Iraklı Kürtlerle Türk Ordusu arasında gerilim olacaktı. Zaten Kuzey cephesi bu tür sorunların ortaya çıkmaması için düşünülmüştü.”

Askerleri, “güç” olarak görmek istemiyorlardı

AKP’nin değişim söylemine inandığını belirten Barkey, iktidar partisini, “Askeri, güç olarak görmek istemeyen, sivilleşmeden yana ve merkez sağ olmak isteyen bir parti” olarak tanımlıyor. Barkey, 2002’de iktidara gelen AKP hükümeti ve lideriyle “Türk Ordusu’nu sıkı bir kafese kapatma” temaslarını ise şöyle anlatmış: “İlk kez bir İslami parti tek başına iktidara geldi. O güne kadar Türkler, AB’ye temkinli yaklaşıyordu. İlk kez ‘AB’ye girmek ve demokrasi istediklerini’ söylediler. İlk kez bir Türk hükümeti, ‘AB’ye girmek istiyoruz, onların kriterleri bizim için ölçü olur’ diyor. Bir İslamcı liderin rönesans terimini kullanması bana çok belirleyici geldi. Çünkü, AB’ye katılarak adaylık sürecinin Türkiye’yi daha fazla demokrat yapacağına inanıyorlar. Bu demokratikleşme süreci içinde biz orduyu çok sıkı bir kafese kapattık. Bundan sonra asker, eskiden olduğu gibi her 10 yılda bir müdahale edemeyecek. Keyfince hükümetleri değiştiremeyecek. AB’ye adaylık süreci Türkiye’yi daha demokratik bir ülke haline getirecek. Bu süreç Türk Ordusu’nun tutumuyla darbe yedi. Şunu söylemeliyim ki; Kuzey Irak’ta bir çatışma bu süreci zaafa uğratır ve geriletebilir. Eğer; biz bu Saddam’ı umut ettiğimiz kadar çabuk devirirsek, Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’a girmesini engelleyebilirsek, 1 Mart tezkeresi 1 yıl içinde unutulur. Türk hükümeti de reformlar yolunda devam ederse ilişkilerimiz iyileşmeye devam eder. Gelecek için umutluyuz. Türk Ordusu, Kuzey Irak’a girmelerinin hakları olduğunu söylüyordu. Ancak Başkan Bush, Türklere ‘giremezsiniz’ dedi.”

Kaynak: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=68868

Arınç'a Suikast Emekli Oldu!..
Mehmet TEZKAN
mtezkan@milliyet.com.tr
9 Temmuz 2012



Ne suikast planıymış!.. Üç yıl oldu, savcılar çözemedi.. Soruşturma hala sürüyor..

Oysa, her şey açık seçikti..

Bir albay ile bir yarbay, Arınç’ın evinin yakınlarında enselenmedi mi?
Enselendi..

Hani suikasta giden subaylardan biri Arınç’ın ev adresini unutmamak için kağıda yazmıştı, kağıda baka baka evi ararken polis yakasına yapışmıştı, o da kağıdı ağzına atarken polislerden biri üstüne atlayıp son anda yutmasını önlemişti..

2009’un aralık ayıydı.. Ortalık birbirine girmişti..

Girmişti ama o işte bi bit yeniği vardı.. Şüphelenmiştik; yazdık, çizdik, sorduk ama her zaman ki gibi nafile..

Niye mi şüphelendik?

Bülent Arınç o kadar rahattı ki.. Sanki suikast girişimi ona yapılmamıştı.. (Gerçi subaylar yakalandığında kendisi Manisa’daydı ama olsun; insan korkar.. )

Kıs kıs gülmüş, suikast girişimini ballandıra ballandıra anlatmıştı..
Normal bir durum değildi anlayacağınız..

*

Sonra ne oldu derseniz.. Enselenen subaylar kozmik odada görevli olduğu için hakim o odaya girdi..

26 gün çalıştı..

Kozmik odada notlar aldı.. Kendisi şu anda Yargıtay’da..
Aldığı notlar nerde?

Bir yerlerdedir..

*

Mesele bu değil; başka..

Arınç’a suikast planı yapıldı mı yapılmadı mı?
Üç yılda anlaşılmaz mı?

Şeytan insanın aklına komplo şüphesini sokuyor.. Arınç, polis, savcı, yargıç dörtlüsünün başrolü oynadığı..

*


Şeytanı karıştırmadan şöyle bi düşünün..

Albay düzeyindeki bir grup Başbakan Yardımcısı’na suikast planlıyor, eyleme geçmeden yakalanıyorlar, kozmik odalar açılıyor, ortalık ayağa kalkıyor.

Suikast düzenlenen kişi bile sonucunu merak etmiyor..

Ne oldu diye sormuyor, mesele yapmıyor..

Normal bi durum değil..

*

Üç yıl önce, üç subay ‘suikast’a karıştıkları için tutuklanmaları için mahkemeye sevk edilmişti..

Hakim tutuklamadı..

Tutuklasaydı ne olacaktı?

Üç yıldır içerdeydiler.. Bekle ki soruşturma bitsin, bekle ki iddianame çıksın..

Bunlar Deniz Feneri’nin iyi çocukları değil ki.. Üç ay sonra; ayıp oldu diye bırakılsınlar..

İddianame çıkmadan salıverilsinler..

*

Arınç’a suikast soruşturmasından girdik, Alman marka Deniz Fener’inden çıktık ama ikisi de çok acayip..

Mevzuu açılmışken soralım..

Deniz Feneri’ne hangi mahkeme bakıyor?

Cevap vereyim.

Hiçbir mahkeme..

Bi mahkeme üstlense iddianameyi geçtim ekleri, belge ve bilgiler, telefon konuşmaları çarşaf çarşaf ortaya saçılacak ya..

Galiba bu sebeple mahkeme bulunamıyor?

*

Diğerlerini bi kenara atmıyorum onları da önemsiyorum ama bu dönemin dört simge dosyası var..

Siyaset-yargı ilişkisini anlatan..

Tez konusu olacak..

Birincisi; Arınç’a suikast soruşturması..

Diğeri; dört yıl süren Deniz Fener’i e.v soruşturması ve davasının tüm aşamaları..

Üçüncüsü; Oda TV davası..

Dördüncüsü; Balyoz davası..

*

Bu dörtlü çok baş ağrıtacak.. Bu konu nereden aklına geldi derseniz..

Bir numaralı şüpheli emekli oldu da..

Kaynak: http://gundem.milliyet.com.tr/arinc-a-suikast-emekli-oldu-/gundem/gundemyazardetay/09.07.2012/1564545/default.htm

Hilmi Özkök'ün Tanıklık Yaptığı Duruşmadan İzlenimler
Fatma Sibel Yüksek
Açık İstihbarat
04/08/2012

İlker Başbuğ'un diğer sanıklara ve izleyiciler karşı mesafeli tutumu, bir "kibir" olarak algılanmıyor burada. Nitekim, kendisi hakkında ağır eleştiriler yazmış olan Yalçın Küçük de dahil herkes anlayışlı ve saygılı. Kibirden dolayı da mesafeli değil zaten. Sadece, içine düşürüldüğü durumdan aslında başkalarının duyması gereken utancı duyuyor.


******************

Hilmi Özkök'ün tanık sıfatıyla ifade verdiği duruşmanın ikinci gününü izleme fırsatım oldu. İlk günü kaçırmış olmanın telaşıyla ve de Silivri yolunun ne kadar meşakkatli bir yolculuk gerektirdiğini bilmenin endişesiyle kapıya biraz erken dayanmışım.

Saat henüz 07.30'du. Salon kapısı açılmadığı gibi ortada bir kaç jandarma dışında görevli de görünmüyordu. Sırtında sicil numarası yazılı olan bomba arama köpeği Zeus tarafından karşılandık.

Sabah sabah keyfi yerindeydi, ünvanına ve vazifesine yakışmayacak şirinlikler yaptı. Ya hayvan mesai saatleri dışında olduğu için keyfine bakmaktaydı, ya da bizde terörist kılığı yoktu ki aramızda normal bir insan-köpek ilişkisi kuruldu.

Kapılar açıldığında, 1 numaralı yaka kartını en erken gelen tutuksuz sanık olarak ben aldım. Böylece, bu süreçte bir defalığına da olsa "Ergenekon'un 1 numarası" ünvanını edinme şefefine nail olduk.

Sanıkların bir önceki, yani Hilmi Özkök'ün tanıkık yaptığı günle ilgili izlenimleri genellikle olumluydu. Basındaki yorumların da bu minvalde olduğunu gördük. Hilmi Özkök, her zamanki 'ortadan' tavrıyla, sanıklar üzerinde "Hiç değilse silah arkadaşlarını satmadı, kimseyi açıkça suçlamadı. Pek de kendisinden istenen cevapları vermedi. Buna da şükür" izlenimi yaratmayı başarmıştı.

Sanıkların geneline hakim olan bu intibâya neden katılmadığımı ilerleyen satırlarda ve bir sonraki yazıda ayrıntıları ile anlatacağım, ancak dikkatimi çeken başka hususlar var...

Örneğin, sakin, serinkanlı ve sabırlı kişilik yapısı ile bilinen Özkök, (Sakin ve sabırlı insanların aynı zamanda iyi bir saman altından su yürütücü oldukları unutulmamalı) oldukça yorgun, bitkin ve çaresiz göründü gözüme.

72 yaşındaki bir insanın neredeyse 48 saattir kürsüde ifade veriyor olması kuşkusuz bu yorgunluğu yaratmıştır ancak Özkök, "dengeleri korumak ve kurmak" adına iki taraf arasında yıllardır nasıl bir mekik dokuduysa, artık dayanma gücünün son raddesine gelmiş gibiydi. Üzerine yorgunluk çökmüş.

Oturarak ifade vermesi sağlandığı için kısa boyuyla koskoca kürsünün altında adeta kayboldu. Bu da kendisine daha ezik ve yorgun bir hava verdi.

Duruşmalara ilk kez katılan İlker Başbuğ ile ilgili izlenimlerimi de aktarmak isterim:

Gördüğüm kadarıyla Hilmi Özkök ile göz teması dahil, hiç bir temas kurmadı. Hüzün verici bir yalnızlık içindeydi. Ömrü karargâhlarda, siperlerde, tatbikatlarda geçmiş askerlere özgü asosyallik, belli ki böyle bir ortamda kendisine zorluk çıkarıyordu. Diğer sivil sanıkların rahatlığının ve neşeli hallerinin Başbuğ'da zerresi yoktu. Sanki hep bir mahcubiyet duygusu içindeydi.

Ön sıranın sağ tarafında, solunda Hasan Iğsız, sağında Hurşit Tolon ile oturdu. Diğer sanıklarla hemen hemen hiç irtibat kurmadı. En çok duruşma aralarında sıkıntı çekti, çünkü nasıl davranması gerektiğini bilmiyordu. Örneğin, Mustafa Balbay duruşmaya ara verilir verilmez enerjik hareketlerle izleyiciler doğru koşup, kendisine tazhürat yapanlara öpücükler, zafer işaretleri gönderiyordu. Tuncay Özkan da öyle ama İlker Başbuğ için gerek kişilik yapısı, gerek konumu itibarıyla böyle davranışlar söz konusu olamazdı. O nedenle duruşma aralarında sıkıntı yaşadı.

Önce seyircilere sırtını dönüp duruşma başlayana kadar ön sırada öylece oturmayı denedi ama bu davranış da kendisine ve diğer sanıklara destek vermeye gelmiş bir avuç fadakâr insana haksızlık olacaktı. Ayağa kalkıp "halkı" ve "sevenlerini" selamlamak, öpücük atıp öpücük almak da belli ki kendisine göre değildi...

Çaresiz kalktı, isteksiz adımlarla izleyicilere doğru yaklaştı. Alkışlar, "Sizi seviyoruz Paşam", "Siz bizim onurumuzsunuz" çığlıkları koptu. Mahcup gülümsedi, duyulur duyulmaz bir sesle teşekkür etti. Hayatı karargâhta geçmiş, politikaya atılmayı da düşünmeyen bir adam bu tür sevgi gösterilerine nasıl karşılık verebilirdi ki?

İzleyicilerin önünden ayrılması, gelişinden daha zor oldu. Birden sırtını dönüp gitmek olmazdı, Allah'tan başka sanıklar sohbet etmek, hal hatır sormak için yanaştı da Başbuğ da yavaş yavaş izleyicilerin olduğu bölümden ayrılıp ön sıradaki yerine oturdu.

Başbuğ'un diğer sanıklara ve izleyiciler karşı mesafeli tutumu, bir "kibir" olarak algılanmıyor burada. Nitekim, kendisi hakkında ağır eleştiriler yazmış olan Yalçın Küçük de dahil herkes anlayışlı ve saygılı. Kibirden dolayı da mesafeli değil zaten. Sadece, içine düşürüldüğü durumdan aslında başkalarının duyması gereken utancı duyuyor.

İlker Başbuğ'un savunmasını sadece kendisine yöneltilen suçlama çerçevesinde tutacağı dünkü duruşmada anlaşıldı. Hilmi Özkök'e kendisi soru yöneltmedi, sorularını avukatı İlkay Sezer aracılığıyla sordu. Avukat Sezer'in soruları, Hilmi Özkök'ün bu davayla ilgili işlevi ve AKP dönemindeki misyonunu ortaya çıkarmaya çalışan sorular değil, İlker Başbuğ'un "neden terörist olamayacağını" kanıtlamak isteyen sorulardı.

Örneğin Sezer'in son sorusu, bu tür siyasi davalarda pek rastlanmayan türdendi:

"İlker Başbuğ'u bir cümle ile tanımlarsanız, nasıl bir cümle kurarsınız?

Bu konuda Özkök'ten istenilen destek de alındı. Tabii bir faydası olacaksa...

Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese'nin sanıklara karşı tutumu Yassıada mahkemelerini aratmadı. Sanıkların ve sanık avukatlarının tanığa soru sormasını CMK'yı açıkça ihlal ederek engelledi. Dursun Çiçek'in avukatı İrem Çiçek, çok iyi sorular hazırlamıştı ve soruların tamamı müvekkiline yöneltilen suçlamalarla ilgiliydi. Özese, genç avukatı son derece sert bir tavırla susturdu. Baba-kız Çiçek'ler bu haksızlığın altında kalmadılar, sert tepki gösterdiler ama sorularını sormaları da engellendi.

Aynı şekilde, Fatih Hilmioğlu'nun avukatı,

"19 Eylül 2003 tarihinde rektörlere verilen birifingin Genelkırmay'dan izin almadan yapıldığını söylediniz. Bu görüşme Genelkurmay'dan izin alınmadığı için gizli bir görüşme sayılabilir mi?" şeklinde bir soru yöneltti.

Mahkeme Başkan Özese'nin tepkisi şöyle oldu:

"Bu soruyu ne amaçla soruyorsunuz?"

Avukatın cevabı:

"Efendim, müvekkilim bu toplantıya katılmakla suçlanıyor..."

Avukatın bu soruyu ve "On rektörün dönemin Jandarma komutanını ziyareti gizli bir görüşme sayılabilir mi?" sorusunu sormasına izin verilmedi.

Soru soramama konusunda günün mağduru, emekli Albay Hasan Atilla Uğur'du.

Attila Uğur, jandarma istihbaratı tarafından yapılan telefon dinlemeleri bölümünde ismi en az 20 kez geçtiği halde, bir sorudan başka soru sormasına izin verilmedi. Zorla susturuldu.

Hilmi Özkök'ün tanık olarak ifade verdiği duruşmayla birlikte Ergenekon davasının artık yeni bir aşamaya geldiğini tespit etmek gerekir.

Davanın genel durumu ve gidişatı ile işgili gözlemlerim başlık olarak şöyle: (ayrıntıları, yazının ikinci bölümünde yarın açacağım)

1)-Hilmi Özkök ile mahkeme arasında bütün detayları önceden belirlenmiş bir işbirliği var. "Yine de silah arkadaşlarını satmadı, bundan iyisi Şam'da kayısı" diye düşünenler, Özkök'ün 'katkılarını' karar açıklandığında kendi gözleriyle görecekler.

2)-Ergenekon davasının karar metni büyük ölçüde yazılmış görünüyor. Bu metnin yazılmasında ve kararın oluşturulmasında mahkeme ayağındaki kilit isim üye hakim Sedat Sami Haşıloğlu'dur. Haşıloğlu'nun Özkök'e sorduğu her bir soru adeta karar metninin içeriğini yansıtmaktadır. (Bu önemli konuyu yarın detaylandıracağım)

3)-Şimdiye kadar tıpkı Özkök gibi koruma zırhına alınmış olan dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman'ın bilemediğimiz bir sebepten ötürü Ergenekon kuyusunun içine çekilmesi kararlaştırılmıştır. Hem de kendisini bizzat Özkök'e harcattılar! Bu davanın en sembolik kavramlarından birisi olan "muhtıra" en akla gelmedik ismin, Aytaç Yalman'ın sırtına yüklendi. Bu gelişmenin arka planında hangi kavgaların yaşandığı araştırmaya değerdir.

Yazıya yarın devam edeceğiz...

Kaynak: açık İstihbarat

Hilmi Özkök'ün Katkılarıyla "Ergenekon"da Sona Doğru
Fatma Sibel Yüksek
Açık İstihbarat
05/08/2012

Üye hakim Sedat Sami Haşıloğlu'nun Hilmi Özkök'e yönelttiği sorular, karar aşamasına gelindiği öngörüsünü bir hayli güçlendiriyor. Haşıloğlu, soruların satır arasında kararın dayanaklarını açıkladı adetâ.


Hilmi Özkök'ün tanık olarak dinlenmesiyle Ergenekon davasında yeni bir durumun ortaya çıktığına önceki yazıda dikkat çekmiştik. Bu yeni durum, davada karar aşamasına gelinmiş olmasıdır.

Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese'nin davaya hız vermek konusunda sergilediği abartılı işgüzarlık, sanıklar tarafından bir süredir "sona gelinmeye başlandığı" şeklinde yorumlanıyordu zaten. Talimat büyük yerden olunca, 13. Ağır Ceza heyeti, CMK'yı hepten ihlal etmeye başladı.

Aralarında benim de bulunduğum pek çok sanığın sorgusu bile yapılmadı örneğin. Savunmam sıradında bu duruma itiraz edip sorgumun yapılmasını talep ettim ama dinleyen kim..

Bilindiği gibi, Balyoz davasında da delillerin değerlendirilmesi kısmı atlanmış, savcılık mütalası yazılıvermişti. Vatan gazetesi yazarı Can Ataklı, bu konuda önemli bir iddia ortaya attı. Balyoz davasının aslında bitirildiğini belirten Ataklı, son YAŞ' ta yükselme bekleyen tutuklu muvazzaflara "istifa edin, tahliye edelim" teklifinin gittiğini, subayların bu teklifi reddetmesi üzerine YAŞ'ta büyük tasfiyenin gerçekleştiğini yazdı. Yani, şayet istifa etmiş olsalardı tahliye edilecekler ve Balyoz davası, özel yetkili mahkemelerin tarihe karışmasıyla birlikte sönümlenme aşamasına girecekti.

Balyoz'da bu noktaya gelindiğine göre ana dava olan Ergenekon'da sona yaklaşıldığını, başta tutuklu sanıklar olmak üzere, işin içinde olan herkes tarafından bilinmekteydi zaten.

Silivri'deki duruşmaları izleyenler, tutuklu sanıkların morallerinin son derece yerinde, neşeli ve sağlıklı olduklarını yazdılar hep. Bu doğru, ancak bu "neşe" bana pek de tabii bir neşe gibi görünmedi son duruşmada. Moralden çok boşvermişliğin, olacakların önüne ne yapılsa geçilemeyeceği duygusunun yansımasıydı sanki.

Üye hakim Sedat Sami Haşıloğlu'nun Hilmi Özkök'e yönelttiği sorular, karar aşamasına gelindiği öngörüsünü bir hayli güçlendiriyor. Haşıloğlu, soruların satır arasında kararın dayanaklarını açıkladı adetâ.

Bu tespiti ayrıntılandırmadan önce, Hakim Haşıloğlu'nun uzun bir süredir duruşmalara katılmadığı, ancak Silivri'de kendisine tahsis edilen odada yoğun bir mesai yaptığı bilgisini paylaşalım. Kimi sanıklar bu gizemli mesainin karar yazımı ile ilgili olduğu görüşünde.

Ve Haşıloğlu, uzun bir aradan sonra Hilmi Özkök'ün tanıklık yaptığı duruşmaya katıldı. Davanın gidişatı açısından oldukça kritik sorular yöneltti Özkök'e

Bu soruların bir bölümünü basında yer almadığı için biraz uzun bir şekilde aşağıya taşımak zorunda kaldık.

Haşıloğlu sorularını ve sorgulamalarını şu sacayak üzerine kurdu:

1)-Mustafa Balbay'ın notları

2)-Özden Örnek'in günlükleri

3)-Hilmi Özkök'ün savcılık ifadesi ve basına verdiği demeçler.

Bu sacayak üzerinde ustaca ve dikkatlice hazırlanmış sorular, şöyle bir tablo ortaya çıkarmaktaydı:

"Karargâhta çeşitli darbe planları yapıldı. Bu planlar, darbecilerle ortak çalışan gazeteciler ve yayın organları tarafından kamuoyu yaratmak, mevcut seçilmiş hükümeti zayıflatarak gayrımeşrû konuma sürüklemek amacıyla kullanıldı. Darbeciler ve bu gazeteciler arasında örgütsel bir işbirliği mevcuttu. Darbe ortamı yaratılmasında çeşitli siyasetçiler, sivil toplum kuruluşu ve dinamikler de belli bir hareket planı ve örgütsel işbirliği çerçevesinde katkıda bulundular"

Yine Haşıloğlu'nun sorularıyla vücut bulmaya başlayan tabloya göre, bu düzenek içerisinde Hilmi Özkök'ün konumu ise şu şekildeydi:

"Darbecilere kendisini siper etti. Etik bir problem olarak gördüğü için silah arkadaşlarını ihbar eden komutan konumuna düşmedi. Çeşitli darbe girişimi ve bilumum cuntayı tamamen kişisel çabalarıyla bastırmayı başardı. (Özkök'ün "Çok acılar çektim" sızlanmasını bu tabloyla birlikte okuyalım..) Bu nedenle, "demokrat" sıfatıyla tarihe geçecek büyük bir komutandır"

Çerçeve böyle konulduğunda ve Hilmi Özkök'ün mahkemede verdiği ifadeler detaylıca bir kez daha okunduğunda, Özkök'ün aslında "darbe girişimlerini" reddetmediğini, bilakis yandaş medyanın "Balyozu indirdi" şeklindeki manşetlerinin gerçeği yansıttığını görebiliriz.

Özkök aslında "darbe girişimlerinin" hiç birisini inkâr etmiyor. Sadece, kişileri tek tek hedef haline getirerek "muhbir komutan" konumuna düşmeden ve bundan da önemlisi, "Neden gereğini yapmadın?" sorusuna muhatap olduğu için "darbe girişimlerine "flu" bir hava veriyor. Bu "fluluk" emin olalım ki mahkeme tarafından, "darbe girişiminin varolduğu" şeklinde yorumlanacaktır. Kesin ifadeleri sevmiyor oluşu, Özkök'ün sözümona kimseyi kırıp dökmek istemeyen, köşesinde acı çekmeyi tercih eden "cefakâr demokrat" olmasına yorulacak ve kendisine saygı gösterilecektir.

Aynı "var ama yok" tavrını Özkök, aslında meşhur Ergenekon şeması konusunda da ortaya koydu. Ergenekon şemasının kendisine MİT tarafından verildiğini, ancak kendisinin "bir resmi belgede olmaması gereken" çeşitli tutarsızlıklar gördüğü için resmi işlem yapmayıp İstihbarat Başkanı'na havale etmekle yetindiğini söylüyor.

Dikkat edelim, bir Genelkurmay Başkanı'nın "evrakta eksiklik" görüp rafa kaldırması, o "belgenin" gerçeği yansıtmadığı anlamına gelmez. "Tutarsızlıklar bulunduğu" görüşü Özkök'ün şahsi tespiti; işlem yapmayışı ise onun TSK'ya zarar vermek istemeyen duyarlı kişiliğinin sonucu olarak izah edilecektir...

Özkök, "darbe girişimleri ve cunta oluşumları" konusundaki bütün sorular karşısında aynı sinsi tavrı sergiledi aslında.

Balyoz, "amacını aşmış bir harekât planıydı" ve amacını tamamen aşıp bir darbeye dönüşmemesini kendisine borçluyduk.

Özden Örnek'in günlüklerinde yazılanlar, genel hatlarıyla doğruydu.

Cumhuriyet gazetesinin kendisini etkisiz kılmak konusunda darbecilerle işbirliği olmuş, safdışı bırakılmak, yıpratılmak istenmişti.

Bu noktada, Haşıloğlu ile Özkök arasında geçen soru-cevap diyalogunun bir bölümünü aktarmak gerekiyor:

(NOT: Diyaloglar, kendi notlarımdan oluşmaktadır).

*********************

Haşıloğlu: Fikret Bila, Murat Yetkin ve Fatih Çekirge gibi kişilere röportaj verdiniz. Bu yazılarda 'ben söylemedim' dediğiniz bir şey oldu mu?

Özkök: Fatih Çekirge, cumhurbaşkanlığı seçimi konusunu yanlış yansıtmıştı, uyarmam üzerine düzeltti. Bila ve Yetkin'de böyle bir şey olmadı.

Haşıloğlu: Bu yazılarla ilgili herhangi bir tekzibiniz oldu mu?

Özkök: Hayır.

Haşıloğlu: Genç subaylar tedirgin konusuyla ilgili beyanlarınızda, "demokrat olmak suç mu" ve "lanetliyorum" gibi ifadeler kullandınız. Bu beyanlarınızı biraz açar mısınız. Ne sebeple bu tabirleri kullandınız?

Özkök: Genelkurmay Başkanları tabii ki hükümete bağlı olur. Bu hep tenkit edildi. Ben, genç subaylar tedirgin konusunu Başbakan'a söyledim. Böyle bir tedirginlik yok dedim, darbenin lafı bile olmaz dedim.

Haşıloğlu: "Ben Başbakan'a genç subaylar değil, hepimiz tedirginiz dedim" ifadesini kullandınız. Bu genç subaylar sözü sizde neden bu kadar infial yarattı?

Özkök: 27 Mayıs'ta kullanılmış bir slogan olduğu için...

Haşıloğlu: "Genç subaylar daha demokrat" cümlesine vurgu yapıyorsunuz. "Tedirgin" başlığını bastırmak için mi?

Özkök: Hem onun için, hem de genç subaylar her zaman bizden daha iyi yetiştirilmiştir.

Haşıloğlu: Özden Örnek'in günlüklerini "görüş serdetmek" olarak nitelediniz. O görüşler toplantıda şu subaylar tarafından mı dile getirildi? (İsimleri sayıyor)

Özkök: Evet

Haşıloğlu: Günlükte kişilere isnat edilen belli sözler var, içerik olarak doğru mu?

Özkök: Mota mot değil ama bu konuşmalar yapıldı.

Haşıloğlu: Hurşit Tolon, "bu iktidarın ne olduğu belli oldu. Arkalarında AB-ABD var. Ortadoğu'yu yeniden şekillendirecekler. Bu konuyu muhalefete anlatmalı" diyor, doğru mu?

Özkök: O toplantıda Tolon'un olup olmaddığını hatırlamıyorum.

Haşıloğlu: Eruygur'un "her şey elden gidiyor" sözleri?

Özkök: Kelime kelime hatırlamam mümkün değil, tedirginliği hepimiz dile getirdik.

Haşıloğlu: Yine Şener Eruygur'un "Tablo kötü ama umutsuz olmaya gerek yok. Eylem planımızın tek zorluğu acaba toplum ne kadar farkında, halk daha hazır değil" sözleri?

Özkök: Benzer konuşmalar yapıldı ama mota mot hatırlamam mümkün değil.

Haşıloğlu: "Bu hükümet gitmeli ama demokratik yoldan gitmeli. Endişelerinize katılıyorum ancak muhtıra vermeye niyetim yok" demişsiniz...

Özkök: Evet, o sözlerin aşağı yukarı tamamını söyledim.

Haşıloğlu: Cumhuriyet Çalışma Grubu diye bir word belgesi var.Genelkurmay, evet bu belge TSK'nındır diyor. Belge, Aralık 2003'te istihbarat başkanlığına, içerik olarak da ilgili birimlere gönderilmiş. Siz 2003'te Genelkurmay Başkanı olarak "İstihbarat yönetim şube başkanlığı" diye bir birimin kurulduğu bilgisine sahip misiniz? (Belgeyi Özkök'e uzatıp incelemesini istedi)

Özkök: Jandarma Genel Komutanlığı'nın kendi başkanlıklarına dağıtımını yaptığı bir belgedir bu.

Haşıloğlu: Evet ama siz böyle bir birimin kurulduğuna tanık oldunuz mu?

Özkök: Çok birim kurulur. Ben böyle bir şeyi hatırlıyorum ama tam değil. Bana isim listesi sunulmaz.

Haşıloğlu: Mustafa Balbay'ın, sizin 17 yıl yurtdışında görev yaptığınız için tecrübe eksiğiniz olduğunu yazdığını söylediniz. Balbay bir düzeltme yaptı mı?

Özkök:Düzelt dediğimi hatırlamıyorum. Sitem ettim, en azından biyografime bakabilirdin dedim ama düzelt dediğimi hatırlamıyorum.

Haşıloğlu: Balbay'ın kaynağını tespit edebildiniz mi?

Özkök: Etmedim, araştırmadım da. Ama Balbay kaynağının güvenilir olduğunu söyledi bana.

Haşıloğlu: Size "Ekonomi batarsa batsın, Cumhuriyet elden gidiyor" diyen ve sizin "Benim cumhuriyetim seninki kadar derme çatma değil" cevabını verdiğiniz kişi kim?

Özkök: Buna cevap vermesem olmaz mı?

Haşıloğlu: Burada mı?

Özkök: Hayır

Haşıloğlu: (Tek tek sanık isimleri saydı)

Özkök: Hayır onlar değil.

Haşıloğlu: "Ekonomi batarsa batsın" sözü sizce ne ifade ediyor?

Özkök: Ben askerim. Hükümette kim olursa olsun ben iyi geçinmek zorundayım. Yoksa ekonomi ve halkımız zarar görür dedim. O arkadaş itiraz etti, ben de "Benim cumhuriyetim seninki kadar derme çatma değil" dedim.

Haşıloğlu: Özellikle bir gazetenin sizi yıpratmaya çalıştığını söylediniz, hangisidir?

Özkök: Cumhuriyet gazetesinde bir kaç yazı çıktı, hâlâ da çıkıyor. O gazete kendi okuyucularına böyle sunuyor olabilir, basın özgürlüğüdür. Üzüldüm, baskı altında kaldım ama yasal bir şey yapmadım.

Haşıloğlu: Sizin yıpratılmaya başlanmanız konusunda tespit ettiğiniz bir milat var mı?

Özkök: Milat olmayabilir ama şu var: Ben Kara Kuvvetleri Komutanı olana kadar kimseyle sorunum yoktu. Kara Kuvvetleri'nde Genelkurmay Başkanlığı'na geçerken bazı sıkıntılar başladı. Bu belki bir başlangıçtır.

Haşıloğlu: Doğu Perinçek sizin ABD'nin himayesinde Genelkurmay Başkanı yapıldığınızı iddia ediyor. Siz başarılı bir geçmişe dahip olduğunuzu söylediniz. Sizin Genelkurmay Başkanı olmanız sürecinde teamül dışı bir durum oldu mu?

Özkök: TSK'nın teamülleri bellidir. Genelkurmay Başkanı her kuvvetten seçilebilir ama en kıdemlileri karacılardır. Konumu gereği her kuvvet komutanı Genelkurmay başkanı olabilir. Şuraya bağlayacağım, benim orgeneralliğe terfi sıram 1'dir.

Haşıloğlu: Zamanı?

Özkök: 1996'da orgeneral oldum ama kanunen ben başka birini de önerebilirim. Genelkurmay Başkanı'nı hiç bir teklif olmadan Bakanlar Kurulu seçer. Beni Ecevit hükümeti Genelkurmay Başkanı yaptı, Bir yerden getirildiğim savı yanlıştır. Normal, rutin ve teamüllere uygun getirildim.

Haşıloğlu: Doğu Perinçek, Tuncay Özkan, Mehmet Haberal gibi sivil sanıkların Tolon ve Eruygur ile bir irtibatını tespit ettiniz mi?

Özkök: Tuncay Özkan ile görüşülmüş olabilir ama Perinçek ve Haberal konusunda bilgim yok.

Haşıloğlu: Tolon'da çıktığı iddia edilen opera son adlı belgede istifanızın sağlanması isteniyor. Size istifa edin yolunda telkin, tavsiye, baskı oldu mu?

Özkök: Doğrudan sivil veya asker kimse istifa et demedi ama basında çıkan bazı yazılarda beni istifaya mı zorluyorlar diye düşündüm.

Haşıloğlu: Üst rütbeli astlarınızdan dolaylı da olsa istifa baskısı geldi mi?

Özkök: Kuvvet komutanları benimle bazen farklı düşünürler. Dinlerim ama kararları ben veririm.

Haşıloğlu: Kıbrıs Büyükelçisi Ahmet Zeki Bulunç sizi ve hükümeti atlayıp Eruygur ile görüştü. Nedir bu konu?

Özkök: Bir çalışma yapılmasını ben istedim. Dört imzalı bir inceleme geldi. Askerlikte pek alışıldık bir durum değil. Yalman'ın tek imzası da olsa kabulümdü. Kendisine söyledim, haklısınız dedi tek imzayla gönderdi. Bulunç kuvvet komutanlarını etkilemeye çalışmıştı. Sayın Denktaş'a bu meseleyi söyledim. TSK'nın komutanı benim dedim. Anlaşıldı paşam dedi, sonra gidip Özkök bana kuvvet komutanlarını şikayet etti dedi. Oysa ben kuvvet komutanlarımı değil, kendi elçisini şikayet ettim.

Haşıloğlu: Aleyhinizde yayınları başka kimler yaptı?

Özkök: Hepsini izleyemem. Karargâh basın dosyası getirir. Tutumumu beğenmiyorlardı, onların görüşüdür. Demokrat olmak suç mu dedirtecek bir yaklaşımdı.

Haşıloğlu: Evden yemek getirme sadece belli bir dönemde mi oldu?

Özkök: Evet, belli bir dönemdi. İkinci yılım, 2004-2005

Haşıloğlu: Daha sonra terkettiniz?

Özkök: Evet. Sefertası filan da yoktu, evden paketle gelirdi.

Haşıloğlu: Balbay'a ait olduğu iddia edilen dijital dökümanlar var. "27 Kasım 2002..Kar-ku aradı" gibi ifadeler var. Orgeneraller tepki koymak için sizinle topluca görüşmek istedi mi? Siz de bir kişi gelsin dediniz mi?

Özkök: Hatırlamıyorum ama YAŞ öncesi bazen topluca gelirler.

Haşıloğlu: Balbay'ın notlarında, "Tüm orgeneraller Ankara'ya geliyor. Hepsi olmaz tek gelsinler" diyor. Hayır diyorlar" şeklinde ifadeler var. Balbay'a bilgi veren "Mehmet" adlı kişi astınız mı?

Özkök: Hatırlamıyorum.

Haşıloğlu: 11 Aralık 2002 tarihli notlarda Mehmet adlı kişinin üst düzey bir paşa olduğu belirtiliyor. Notlar şöyle: 9 Aralık'ta brifinge katılmışlar, bir kısmı uyumuş.Mehmet iki tokat atıp gönderdik dedi. Balbay, ifadesinde bu olayı hatırladığını, Özkök'e brifing verildiğini, onu yazdığını söyledi. Siz, "Bu çok ciddi bir durum, orduyu çatlatır" demişsiniz. Siz Büyükanıt'ın Balbay'la görüşmesini istediniz mi?

Özkök: Sayın Balbay'a söyleyin kendisini kullandırmasın dedim...

Haşıloğlu: İlker Başbuğ, 17 Mart 2004'te ABD'yi ziyaret etti mi?

Özkök: Evet, ikinci başkanlar eder , ben de ettim.

Haşıloğlu: Size sonuç arzetti mi, içerik bakımından?

Özkök: Evet, arzedildi. Ben de etmiştim.

Haşıloğlu: Rıfat Hisarcıklıoğlu ile astlarınız arasında bir görüşme yapıldı mı?

Özkök: Hayır.

Haşıloğlu: TSK içinde bir gün BÇG gibi bir grup kurup planlar hazırlandığına dair bilginiz var mı?

Özkök: Hayır böyle bir grup kurulduğunu bilmiyorum. TSK denildiği zaman jandarma da vardır. Jandarmada varsa benim bilgim dahilinde olmaz ama Jandarmada olduğuna dair de bilgim yok.

*************

Yukarıdaki soru-cevapların satır aralarına dikkatlice bakıldığında Özkök'ün mahkemenin işine yarayacak bütün doğrulamaları aslında yaptığı görülüyor. Özellikle Balbay'ın notları ve Özden Örnek'in günlüklerini bazı ufak düzeltmeler yaparak doğruluyor. İlginç bir yöntemi var. Soruya önce "Hayır" cevabını verdikten sonra "Ama " diyor ve devam ediyor.

Örneğin:

"Hayır, BÇG benzeri bir yapı kurulmadı ama TSK deyince jandarma da vardır, Jandarmada kurulmuş olabilir."

Özkök pek çok konuya bu şekilde karşılık veriyor. Önce "hayır" deyip, sonra adresi gösteriyor.

Tekrarlayacak olursak, Yargıç Sedat Sami Haşıloğlu'nun soruları ve Hilmi Özkök'ün yanıtlarıyla ortaya çıkarılan tablo şöyle bir tablodur:

"Darbe planlanmış, bu duruma karşı çıkan Genelkurmay Başkanı bertaraf edilmek istenmiştir. Darbenin yayın organı Cumhuriyet gazetesidir. Hükümetin ve Genelkurmay Başkanı'nın yıpratılmasına eş zamanlı olarak bir ekonomik kriz de çıkartılarak kaos ortamı yaratılmak istenmiştir. (Bkz. "Ekonomi batarsa batsın" diyalogu)

Şimdi Özkök'ün ifadelerinin bu çerçeveye oturmadığı, Demokrat Paşa'nın "silah arkadaşlarını satmadığı" söylenebilir mi?

Dikkat çeken bir başka nokta da Haşıloğlu'nun Özkök'e özellikle Fatih Çekirge, Fikret Bila ve Murat Yetkin'e verdiği röportajlarda gerçek dışı bir ifadenin yansıtılıp yansıtılmadığını sorgulaması ve röportajlardaki bütün bilgileri mahkeme huzurunda teyit ettirmesidir. Belli ki bu röportajlarda mahkemenin karara temel olacak tezlerini destekleyen içerikler var.

Dikkat çeken iki durumu daha kayda geçirelim:

-Haşıloğlu'nun sorularıyla, Özkök'ün ABD tarafından göreve getirilmiş bir Genelkurmay Başkanı olmadığı kanıtlanmak böylece kendisine yüklenmek istenen"demokrasi kahramanı" ünvanının üstündeki gölge güya kaldırılmak istendi. Ancak Özkök'ün 5 Mart tezkeresinin geçmesi için ABD'nin kendisinden hükümete baskı yapmasını istemesini ititraf edişi, yaratılmak istenen bu fotoğraf ile çelişti. ABD, Özkök'le arasındaki hangi hukuka dayanarak Patagonya Genelkurmay Başkanı'na bile teklif edilemeyecek böyle bir teklifi getirebiliyordu?

Duruşmada dikkat çeken bir diğer durum, Haşıloğlu'nun Özkök'e ısrarlı sorularla Danıştay cinayeti hakkkında bir şeyler söyletmeye çalışması oldu. Ergenekon davası ile birleştirilen bu cinayet hakkında Özkök'ün Genelkurmay içinde bir inceleme yaptırdığını söylemesini Haşıloğlu pek arzu etti. Ancak Özkök, bu topa girmedi ve olayın Genelkurmay'ı ilgilendiren hiç bir yönü olmadığını kesin bir dille ifade etti. Bu ısrarlı sorular karşısında bir hayli de gerildi ve canı sıkıldı Demokrat Paşa'nın..Acaba yapılan anlaşma Danıştay cinayetini kapsamıyor muydu?

Son bir not:

Cumhuriyet gazetesinin "Ergenekon'un yayın organı" ve darbecilerin işbirlikçisi olarak mahkeme kararına geçmesine sayılı günler kala, bu gazetenin avukatları hâlâ "müdahil" sıralarında oturmaktaydılar...

Balyoz davasında karar açıklandı
21 EYLÜL 2012

Balyoz darbe planı davasında mahkeme, dönemin 1. Ordu Komutanı emekli orgeneral Çetin Doğan, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına ve dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek için 20 yıl hapis cezası kararı verdi.
Fırtına, Özden ve Doğan hakkında mahkemenin "Darbeye eksik teşebbüs" suçundan ilk kararı ağırlaştırılmış müebbet hapis daha sonra 20 yıla indirildi.

Davada aralarında üst düzey komutanların da bulunduğu 250'si tutuklu 365 sanık yargılanıyor.
Kamuoyunda 'Balyoz davası' olarak bilinen Balyoz Güvenlik Harekat Planı davasında karar bugün akşam saatlerinde açıklandı.
Ceza kararlarının en üst sınırdan verilmesinin nedeni olarak sanıkların duruşmada iyi hal göstermemesi olarak açıklandı.
Eski MGK Genel Sekreteri emekli Orgeneral Şükrü Sarıışık, emekli Korgeneral Nejat Bek, emekli Koramiral Ahmet Feyyaz Öğütçü, emekli Korgeneral Engin Alan, emekli Koramiral Kadir Sağdıç, emekli Orgeneral Ergün Saygun, emekli Albay Cemal Temizöz, Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu, emekli Korgeneral Yurdaer Olcan ve YAŞ üyesi Orgeneral Bilgin Balanlı'ya ise 18 yıl hapis cezası verildi.
34 sanık beraat ederken 330 sanığa çeşitli hapis cezaları verildi.
Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz'ün dosyası ifade veremediği için ayrıldı.
Mahkeme, 250 tutuklu sanığın tutukluluk hallerinin devamına karar verdi.
Balyoz davası, komutanların yargılandığı davalar arasında, Ergenekon'dan sonra en önemli dava olarak biliniyor.
Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi’nin yanında bulunan büyük salonda bugün yapılan duruşmaya, Orgeneral Bilgin Balanlı, emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına, emekli Oramiral Özden Örnek, MHP milletvekili emekli Korgeneral Engin Alan ve emekli orgeneral Ergin Saygun'un da aralarında bulunduğu 248 tutuklu sanık katıldı.
Tutuklu sanıklar emekli Orgeneral Ergin Saygun, Albay Hakan Mehmet Köktürk ile 'Ergenekon davası'nda tutuklu yargılanan, bu davanın tutuksuz sanığı emekli Tuğgeneral Levent Ersöz ise duruşmaya katılmadı.
12 tutuksuz sanık ve 9 sanık avukatının da katıldığı karar duruşmasını izleyenler arasında CHP milletvekilleri Ali Özgündüz, Erkut Gündoğan ve MHP milletvekilleri Ruhsar Demirel ve Bülent Veren de vardı.
Son savunmalar
Davada karar, sanık sayısının fazlalığından dolayı bugüne ertelenmişti.
Dün yapılan duruşmada Mahkeme Başkanı Ömer Diken, "7 saat kadar üzerinde çalışmamıza rağmen hükmü tamamlayamadık, tam bir neticeye ulaşamadık. Malum sanık sayısı fazla... Hükmü açıklamak için duruşmayı yarın saat 14.00'e bırakıyoruz" demişti.

Dünkü duruşmaya katılmayan 4 tutuksuz sanığın son sözleri alındıktan sonra, mahkeme heyeti karar için duruşmaya bir süre ara verdi.
Özgür Ecevit Taşçı, dünkü duruşmada avukatının kendi adına son sözü söylediğini belirtti.
Berna Dönmez, Abdulkadir Eryılmaz, Erdem Ülgen ise "suçsuzum, beraatimi istiyorum" dedi.
Bazı sanık avukatları, Cumhuriyet Savcıları Savaş Kırbaş ve Hüseyin Kaplan’ın 920 sayfalık mütalaayı, dosyada bulunan delillerin değerlendirilmeden, bazı tanıklar dinlenmeden mahkemeye sunmasını protesto ederek duruşmalara katılmadı.
Nasıl başladı?
21 Aralık 2010'da başlayan Balyoz davasında 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan, Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek, eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına, eski Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) İstanbul Milletvekili emekli Korgeneral Engin Alan, emekli Orgeneral Ergin Saygun ve Orgeneral Bilgin Balanlı'nın da aralarında bulunduğu 250'si tutuklu 365 sanık bulunuyordu.
Sanıklar, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni cebir ve şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya teşebbüs ettikleri iddiasıyla yargılandı.
Balyoz davası, Taraf gazetesinin 20 Ocak 2010 tarihli haberinde açıkladığı 2003 tarihli "Balyoz Harekât Planı" başlıklı belgelerle gündeme gelmişti.
Taraf gazetesi muhabiri Mehmet Baransu'nun, elindeki beş bin sayfalık belgeleri İstanbul adliyesine teslim etmesiyle birlikte İstanbul savcılığı belgeler ile ilgili soruşturma başlattı.
Başlatılan soruşturma sonucunda, Çetin Doğan'ın da aralarında bulunduğu 194 kişi hakkında açılan dava, Eskişehir'de ele geçirilen belgelerle ilgili Orgeneral Bilgin Balanlı'nın da aralarında olduğu 28 sanık hakkında açılan dava ve son olarak Gölcük Donanma Komutanlığı'nda ele geçirildiği iddia edilen Balyoz belgeleri ile ilgili olarak aralarında Korgeneral Korcan Pulatsü'nün de bulunduğu 143 asker hakkında açılan üç ayrı dava birleştirilmişti.
BBCT

"Delilleri bile incelemediler"
22.09.2012



Mahkemenin verdiği Balyoz Davası kararının ardından Orgeneral Çetin Doğan'ın kızı Pınar Doğan, eşi Nilgün Doğan ve Emekli albay Dursun Çiçek'in kızı İrem Çiçek önemli açıklamalarda bulundular.

Balyoz Davasında mahkeme kararlarını açıkladı. Ağırlaştırılmış müebbet cezası alan ancak cezası 20 yıla indirilen emekli orgeneral Çetin Doğan'ın eşi Nilgün Doğan "Elimde gerekçeli karar var. Bu karar bana göre yanlız Türkiye'de değil bütün dünyada hukuk tarihine kara leke gibi düşecek" dedi. "Bizim eşlerim
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Cmt Eyl 22, 2012 11:56 pm tarihinde değiştirildi, toplam 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2356
Konum: Avustralya

MesajTarih: Pzr Ağu 26, 2012 12:39 am    Mesaj konusu: Tayyip Erdoğan İsrail’in taşeronu Alıntıyla Cevap Gönder

Tayyip Erdoğan İsrail’in taşeronu
31/08/2012



YENİÇAĞ’a konuşan AKP kurucusu Şener eski yol arkadaşı Başbakan’a çattı
Abdüllatif Şener’in çok konuşulacak şok açıklamalar

Şener: Erdoğan İsrail’in taşeronluğunu üstlendi

AKP’nin kurucu üyelerinden olan Abdüllatif Şener, Başbakan Erdoğan’ın İsrail’in güvenliğini sağlamak için BOP eş başkanlığı yaptığını söyledi.

Haber: Fatih Erboz

Kapanan Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın BOP eşbaşkanı olarak Orta Doğu’da görev yaptığını belirterek, “ Başbakan, İsrail’in Orta Doğu’da güvenlik içinde yaşaması için taşeronluk görevi üstlenmiştir” dedi. Yeniçağ’a konuşan Şener, kurucu üyesi olduğu eski partisi AKP’ye ve Başbakan Erdoğan’a sert eleştiriler yöneltti. Büyük Ortadoğu Projesi’nin 2004’te ABD’de yapılan G-8 toplantısında resmen açıklandığını belirten Şener, “Açıklanan demokrasi projesinde Libya ile Türkiye eş başkan seçildi. Başbakan da bu toplantıdaydı. Erdoğan da BOP’un eş başkanlığını üstlendi” diye konuştu. Projede demokrasinin bahaneden başka bir şey olmadığına dikkat çeken Abdüllatif Şener şöyle devam etti: Ne batının ne de İsrail’in bölgede demokrasi istediği söylenemez. Orta Ddoğu’nun en demokratik seçimleri yapıldığı halde seçimi kazanan Hamas’a bakış tarzları, meşru bir yönetime olan bakış tarzlarını yansıtmıyor.

Önemli olan İsrail

Demokrasi rüzgarının neden Suudi Arabistan’a ve Katar ulaşamadığını soran Şener, İsrail karşıtlarına bölgede hayat hakkı tanınmadığını anlattı. Şener, “Nüfusa oranladığınızda bu demokrasi dalgasında en büyük halk ayaklanması Bahreyn’de yaşanmıştır. 400 bin nüfuslu ülkede 50- 60 bin kişi günlerce gösteri yaptı. Oradakilerin özelliği; demokrasi istiyorlardı, evet ama İsrail karşıtı bir gruptu. Ancak talimatı verdiler, Suudi Arabistan askerleri girdi ve çok kanlı bir şekilde bastırdı orayı” dedi. Batı Orta Doğu’da her zaman demokrasiye değil, sömürecek kaynaklara ve İsrail’in güvenliğine baktığını kaydeden Şener. “Böyle bir amacın taşeronluğunu, eş başkanlığını üstlenmek başlı başına bir sorundur. Görüyoruz ki başbakan rolünü, görevini çok sıkı tutmuş, sürdürüyor” ifadesini kullandı.

Terör ve dış politika

Abdüllatif Şener, “Türkiye’de demokrasinin standardı düştü, özgür basın yok, gelişmiş sivil toplum yok, özgürce yazıp düşünen, menfaat ve korku endişesi taşımayan aydın yok. Türkiye’de neden demokrasinin standardı yükselmiyor da ülkemiz gittikçe antidemokratik görüntüler içine giriyor?” sorularının çok önemli olduğunu ifade etti. Türkiye’de kendi ayağına kurşun sıkan, ülkesinin aleyhine sonuçlar doğuracak bir dış politika uygulayan başbakan ve dışişleri bakanı olduğunu savunan Şener, terör ve dış politikanın bu hükümeti çok zora sokacağını ileri sürdü.


Türkiye Suriye’nin parçalanması için çalışıyor

AKP’nin kuruluşunda bulunduktan sonra uzun süre bakanlık ve başbakan yardımcılığı yapan Abdüllatif Şener, hükümetin Suriye’da yaşananları kamuoyuna yanlış aksettirdiğini söyledi. Şener, “Sorun Beşşar Esad’ın, yönetimden uzaklaştırılması gibi takdim ediliyor. Halbuki bununla hiçbir ilgisi yoktur. İlk günden beri Türkiye ve muhaliflerin destekçileri Suriye’nin parçalanması için çaba gösteriyor” dedi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Birleşmiş Milletler’da yaptığı konuşmada, Suriye’de uçuşa yasak bölge istediğine dikkat çeken Abdüllatif Şener, “Davutoğlu, burada tampon bölge istiyor. Halbuki biz daha önce bunu Kuzey Irak’ta gördük. Bu doğrudan doğruya Suriye’nin parçalanmasını istiyorum demektir” şeklinde konuştu. Türkiye’nin somut bir şekilde yönetimin değişmesini değil, Suriye’nin parçalanmasını isteyen projelerin peşinde koştuğunu anlatan Şener, “Sadece Suriye’yi değil, Suriye ile birlikte Lübnan’daki Hizbullah’ı da bitirmeye yönelik bir harekettir bu. Bu proje bir İsrail projesidir. Bu projenin içerisinde MOSSAD ajanları kaynaşıyor. Ama bu projenin en güçlü ayaklarından biri Başbakan, bunda bir terslik yok mu?” sorusunu sordu.

Abdüllatif Şener, Suriye’nin parçalanmasından en çok yararlanacak olan ülkenin de İsrail ile terör örgütü PKK olacağının altığı çizdi.

Kaaynak: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=72278

"Pes" Dedirten Yalakalık!
Açık İstihbarat
25/08/2012

"Ayşe geç de olsa gerçeği gördü" diyenlere küçük bir kronoloji:

-Kuddusi Okkır, çaresizlik ve umutsuzluktan öldüğünde Ayşe 41 yaşındaydı...

-İsmail Yıldız ve Kenan Temur akıl hastanesine yatırıldığında Ayşe 43 yaşındaydı...

-İlker Başbuğ, "Terör örgütü yöneticisi olarak TSK'ya sızmakla" suçlanıp tutuklandığında Ayşe 44 yaşındaydı...


******

Hürriyet gazetesinin kürtaj, ensest, meme, pedofili, iç çamaşırı ve Dubai geceleri yazarı Ayşe Arman, son günlerde Ergenekon kazanına atılmış kimi insanların "umudu" haline geldi.

Ayşe Arman'ın röportaj yapılacaklar listesine girmek, neredeyse Silivri'den kurtulmakla eş anlamlı algılanıyor. Ayşe Arman'a röportaj verme kuyruğuna girenler arasında maalesef duruşmalarda büyük siyasi savunmalar yapanlar, kamuoyunda iddialı imajlar bırakmış olanlar ve onların yakınları da var.

Bu noktaya nasıl gelindiği sorusunun cevabını tam anlamıyla verebilmek için Ayşe Arman'ın röportajlarını, bu röportajlarda tuhaf pozlar veren insanları bir süre daha izlemek ve belli ki bir kaç yazı daha yazmak gerekiyor. Ancak, röportaj verenlerin hepsinin ortak bir özelliği var:

2007 yılında ilk tutuklamaların yapıldığı günden beri verilen bütün mücadeleleri, bütün cesur çıkışları, yazılan yazı ve kitapları, ödünsüz karşı duruşları "etkisiz ve faydasız" görüp "miladı" Ayşe Arman'la başlatmak. Milyonlarca insanın "Ergenekon" konusunda Ayşe Arman'ın röportajları sayesinde uyanacağına inanmak...

Böyle savunuyorlar kendilerini... Hürriyet'in fotoğrafçısına verdikleri o komik pozları savunamayacakları için, "Röportajı 1 milyon kişi okudu. Böylece sesimizi milyonlarca insan duydu; ne kötülük var bunda?" diyerek kendilerince pragmatik savunmalar yapıyorlar.

1 milyon kişinin okuduğu röportajlardan sonra Ergenekon sürecinde neyin değiştiğini, Ayşe Arman sayesinde meseleye dahil olmuş bu "milyonlarca" kişinin dava üzerinde nasıl bir etki yarattığı sorusunu sormuyoruz. Her şey eski hamam, eski tas gidiyor çünkü..Değişen tek şey, ulusalcıların "Ayşe Arman sevdası" sayesinde cevap vermekte zorlanacakları bir tavrın daha ortaya çıkmış olması..

Geçmişi çarçabuk unutma tavrı bu. Hesap sormaktan nasıl kolay feragat edileceğinin, uzatılan her salatalığa nasıl tuzlukla koşturulacağının, haksızlıklara yıllarca susmuş olanların; kamuoyunu yıllarca karanlıkta bırakanların nasıl bir anda baş tacı edileceğinin tavrı bu...

"Ayşe Arman geç de olsa gerçeği gördü, artık mesleğini icra ediyor, bağrımıza basalım" diyenlerin unuttuğu iki şey var:

Birincisi, Ayşe Arman'ın kırk beş yaşında olması..

İkincisi; Aydın Doğan'ın işin içinde başka bir hesap olmadan durduk yerde Ergenekonculara, ailelerine ve o ucube fotoğraflara haftada iki gün tam sayfa yer ayırmayacağı...

"Ayşe geç de olsa gerçeği gördü" diyenlere küçük bir kronoloji:

-Kuddusi Okkır, çaresizlik ve umutsuzluktan öldüğünde Ayşe 41 yaşındaydı...

-İsmail Yıldız ve Kenan Temur akıl hastanesine yatırıldığında Ayşe 43 yaşındaydı...

-İlker Başbuğ, "Terör örgütü yöneticisi olarak TSK'ya sızmakla" suçlanıp tutuklandığında Ayşe 44 yaşındaydı...

Şimdi kırk beş yaşındaki Ayşe'ye "gerçekleri idrak etmeye başlayan kız çocuğu" muamelesi yapanlar, doğal olarak Ayşe Arman'ın bir sabah aniden "Ergenekoncular" adlı bir insan türü olduğunu, bunların beş yıldır Silivri'de öylece yattıklarını keşfettiğine de inanıyorlar..

Medya ve siyasetin elbirliğiyle hayatları karartılmış bu insanlar, Ayşe Arman'ın bu röportajlar serisine kendi başına karar verdiğini, işin içinde patronajın hiç bir hesabının bulunmadığını, bir editoryal bağımsızlık cenneti olan Hürriyet gazetesinin kamuoyunun duyarlılığını gözönüne aldığını düşünüyorlar...

(Satır arasında belirtmek isteriz ki, Ayşe Arman'a şimdiye kadar röportaj vermiş olanlardan Mustafa Balbay'ın eşi Gülşah Balbay ile Tuncay Özkan'ın kızı Nazlıcan Özkan'ı eleştirilerimizin dışında tutuyoruz. Gülşah Balbay, şimdiye kadar hep bir eş ve anne olarak kamuoyunun gündemine geldi, siyasi bir kimlik iddiasında bulunmadı. Nazlıcan Özkan da babasına yapılan haksızlığı hazmedemeyen bir evlat kimliğini korudu. Dolayısıyla, seslerini duyuracakları bütün araçları kullanmak istemeleri kendi bilecekleri bir şeydir. Buna rağmen, Ayşe Arman röportajlarına özgü abartılı pozları vermediler, şaklaban olmadılar.)

Bizim sözümüz, boyundan büyük siyasi kimliklere ve söylemlere soyunup da Ayşe Arman'a maskot olanlara, sağda solda Ayşe Arman'ın yaveri gibi dolaşmaya başlayanlara, Ayşe Arman gibilerin Ergenekon sürecine doğrudan ve dolaylı katkılarını unutanlaradır...

Arman'ın yazı arşivine şöyle bir baksınlar..

Kendilerini malzeme yapan röportajdan önce yazdığı yazının başlığı şu:

"Murat Boz'un memeleri"

Görüldüğü gibi Aydın Doğan, "Ergenekoncuları" magazin malzemesi yapmaya karar verirken, tercih hakkını Ahmet Hakan'dan yana bile kullanmadı. Kürtaj, don, jartiyer ve seks yazarından yana kullandı!

Acaba bundan sonra "gerçeği geç de olsa görme" ve Ergenekon sürecinin mağduru olmuş insanlar tarafından sorgusuz sualsiz bağıra basılma sırası kimde?

Tayyip Erdoğan'a ağır eleştiriler yöneltmeye başlayan 62 yaşındaki Ahmet Altan'da mı?

Yoksa, "AB konusunda kaygılı Kemalistler haklı çıktı" diyen elli dokuz yaşındaki Mehmet Altan'da mı?

.****

Bütün bu tartışmalar belli ki devam edecek. İlk anda Ayşe Arman'a bir umut gibi sarılmanın utancını yaşamaya başlayanlar da var, yüzsüzlüğe zirve yaptırıp Ayşe Arman'a tapınmaya başlayanlar da...

İkinci tavrın Odatv'den gelmesi bizi şaşırtmadı. Ergenekon mağduru kesimlerde Ayşe Arman rahatsızlığının belirmeye başlamasıyla birlikte, bu internet sitesi misyonuna yaraşır yazılara imza attı. Şaşırmadık. Benzer övgüleri katil Öcalan'a, Büşra Ersanlı'ya ve Nagehan Alçı'ya da yapmışlardı çünkü...

Ancak Odatv'nin "Ayşe Arman Gazetecilik Dersi Veriyor" başlıklı son yazısı yalakalık tarihine geçecek türdendir.

Yüzlerce yorumcudan geriye kalan on- on beş kişinin bile tepkisini çeken bu yazıyı -pek ihtimal vermiyoruz ama- ola ki hicap duygusu uyandırır da yayından kaldırılır diye, tarihin sayfalarına geçmesi için bir de biz yayımlıyoruz.

İşte "Odatv" imzalı o yazı:

 

"Ayşe Arman Gazetecilik Dersi Veriyor

Ayşe Arman unutulan gazeteciliği hatırlatıyor:

Soru soruyor…

Gidiyor, görüyor ve yazıyor…

Birileri diyor ki, (Örneğin Ahmet Kekeç) “niye soruyor, niye gidiyor ve niye gördüklerini yazıyor?”

İşte Türkiye’de gazeteciliğin geldiği yer burası.

İsteniyor ki, masabaşı gazeteciliği yapılsın.

İsteniyor ki, sadece sızdırılan yazılsın.

İsteniyor ki, soru sorulmasın.

İsteniyor ki, kuşku duyulmasın…

Ayşe Arman bu “tekdüze haberciliği” yıkıyor;

Gazeteciliği geröek kimliğine oturtuyor.

Israrla kuşkularının peşine düşüyor.

Israrla arıyor, kovalıyor.

Israrla soruyor.

Israrla sürüye katılmayı reddediyor.

Kafasında hiç dogma yok.

Kafasında otosansür yok.

Kafasında korku yok.

Kafasında sadece gerçekler var, hakikate ulaşmak var.

Evet, Ayşe Arman unutulan gazeteciliği hatırlatıyor.

Gazeteciliği düştüğü yerden kaldırmaya çalışıyor.

Arman tarih yazıyor…

İnadına…"

Odatv-11.08.2012-17:40"

Kaynak: http://www.acikistihbarat.com/

"Delilleri bile incelemediler"
22.09.2012



Mahkemenin verdiği Balyoz Davası kararının ardından Orgeneral Çetin Doğan'ın kızı Pınar Doğan, eşi Nilgün Doğan ve Emekli albay Dursun Çiçek'in kızı İrem Çiçek önemli açıklamalarda bulundular.

Balyoz Davasında mahkeme kararlarını açıkladı. Ağırlaştırılmış müebbet cezası alan ancak cezası 20 yıla indirilen emekli orgeneral Çetin Doğan'ın eşi Nilgün Doğan "Elimde gerekçeli karar var. Bu karar bana göre yanlız Türkiye'de değil bütün dünyada hukuk tarihine kara leke gibi düşecek" dedi. "Bizim eşlerimiz müebbet hapsi hakedecek ne yaptılar" diyen Doğan, "Senelerce dağda taşta bütün sevdiklerini ihmal ederek en zor görevleri hiç yüksünmeden yaptılar küçükcük maaşlarla. Biz onların yarısı kadar sıkıntı çektik. O nedenle eşler ve çocuklar yarı asker sayılır. Biz asker eşi olarak gerçekten yıkılmadık.

"HUKUK HERKESE LAZIM"

Çünkü böyle bir komik karar özel yetkili mahkemelere yakışırdı. Değişik bir şey beklemiyorduk. Bizi mahçup etmediler. Onun için mahkeme heyetine teşekkür ediyorum" diye konuştu. "Hukuk herkese lazım" diyen Doğan, "Yarın bütün dengeler değişir erkler değişir başka yerlere gelirsek ne olacak onu düşünsünler. Hukuk herkese lazım. Karşıya bir sürü mahkeme salonu yapıyorlar. Bir gün oraya kendilerinin düşmeyeceği garantisi var mı Türkiye'de? Bir kere sadece Balyoz davsında 350 kişi diğer askeri yargılamalarda onun yarısı kadar Ergenekon'dan da bir o kadar. Binlerce insan şu Silivri'de ömür çürütüyor. Bunlar ülkenin düzgün insanları. Onları kalktılar bu karanlık köşelere esir ettiler. Ne uğruna Türkiye'yi ne duruma getirdiler" şeklinde konuştu.

"DELİLLERİ BİLE İNCELEMEDİLER"

Doğan'ın kızı Pınar Doğan ise şunları söyledi: "Adli hukuki bir yargılama, söz konusu değildi mahkeme salonunda. Biz bunu duruşmalar başladıktan sonra bunu anlamıştık. Mahkeme bütün sahtecilikleri ortaya koyan delilleri incelemeyi reddetti, delilleri bile sanıklara geç zamanda verdi. Biz bunun gerçek yargılama olmadığını biliyorduk.
V

"Mahkemeden bir ceza çıkacağını biliyorduk. Özür dilerim mahkeme diyorum ama orada bir araya gelen topluluk diyeyim. Gerçeğin ortaya çıkmasını isteyen mahkemenin davranışlarından tamamen uzak bir tutum içerisindeydi mahkeme. "Bu balyoz mahkemesine adını veren balyoz belgelerinin olduğu cd’lerin sahte olduğu Türkiye’den Almanya’dan kişiler tarafından belirlendi. Mahkeme "hayır" dedi. Bu cd’lerin üzerindeki yazılar bile sahte. "Lütfen bunu inceletin" dedik. Mahkeme "hayır" dedi.

"Biliyorsunuz teşebbüs var, niçin teşebbüste kalmış. Çünkü Aytaç Yalman bunu önlemiş, iddianamede böyle yazıyor. Onun ifadesi bile alınmadı. Sanıklar, "Lütfen, Yalman'ı çağırın ifadesini alın" dedi, ama mahkeme "hayır" dedi."Sahte belgeleri üreten çete ve insan grubuyla iş birliği yapıyor durumuna düştü mahkeme. Mahkeme üyeleri tarihe çok kötü şekilde geçecekler. Herkesin başı dik. Burada şu anda üzülmesi gereken böyle bir kararın altına imza atabilmiş o insanlar grubudur."

"SABIRLA DEVAM EDECEĞİZ"

16 yıl hapis cezası alan emekli Albay Dursun Çiçek'in avukat kızı İrem Çiçek ise "Sadece müvekkilim olan babam değil bir çok sanık bunların içinde. Sıkıntılarını daha sert vuran oldu. Zaten karardan emin olan çok büyük bir çoğunluk olduğu için çünkü burada adaletsizlikten emin olanlar daha sabırlı duranlar oldu. Ama hepsinin söylediği bir cümle vardı. Biz haklıyız ve mücadelemize sonuna kadar devam edeceğiz. Sabırla devam edeceğiz" diye konuştu.

"Bu insanların hayatıyla oynamak bu kadar kolay değil" diyen Çiçek, ailelerinin "Sizde sabırlı olun" diyerek kendilerine seslendiğini söyledi. Çiçek şöyle devam etti : Önünüzde ucu bucağı belli olmayan bir adaletsizlik çuvalına girmişsiniz. Durmadan sesiniz kesiliyor. Her geçen gün üzerinizdeki baskılar artıyor.Talepler, konuşmalar kaldırıldı. Mikrofonlar kapatılıyor. Men cezası veriliyor. Bu Silivri mahkemesi öyle bir hal aldı ki biz hukuku adalet hakkı tanımayız burası ayrı özerk bir mahkeme... Hakikaten ayrı ve özerk bir mahkeme kurdular ama 2012 yılında Türk yargı sisteminin getirildiği bu durum içler acısı. bir hukukçu olarak bu tablonun içinde yer almaktan zul duyuyorum. Bazı sanıklar savunmalarını yapmadılar.

Biz avukatlar duruşmalara girmedik. Girmememizin sebebi de çok açıktı. Delilleri toplamadınız bilirkişi raporu almadınız. Aytaç Yalman ve Hilmi Özkök hani bu darbeyi engellemişti. Onlar bu davanın en temel delili. Fakat bunu bile yapmadınız. Dolayısıyla biz girmiyoruz dedik. Bazıları savunma yapmadı. Bazıları savunma yaptı. Savunma yapanlar iyi halden yararlandı. Yapmayanlar hakkında herhangi bir indirim kararı olmadı. Mahkeme burada iyi niyetli olmadığını ortaya çıkardı. Çünkü kimseyi savunma yapmaya zorlayamazsınız. Bunu da iyi hal kötü hal diye ayıramazsınız. 3 yıldır bu Silivri toplama kampının içindeyim. İlk geldiğimde böyle değildi. Benim saygı duyduğum yargıçların bu durumunu görünce umudum olduğunu söyleyemeyeceğim.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/21526008.asp


Tolga Örnek'e Açık Mektup : Her Sakallıyı Hacı; Her Üniformalıyı Amca Zannetme
Behiç Gürcihan
Açık İstihbarat
22 Eylül 2012



Sevgili Tolga;

Senle yıllar öncesinden tanışıyoruz.

Napoli günlerinden.

İtalya mafyasının "koruma parası" adı altında site aidatlardan para kestiği Pinetamare'de , İtalyan'lar ve ABD'li subaylarla beraber maaile kaldığımız o sitedeki kısa ama güzel gençlik günlerimizden.

Babalarımız NATO emrinde AFSOUTH karargahından Yugoslavya'yı parçalarken, bizim güle oynaya İtalya'nın nimetlerinin peşinde koştuğumuz günlerden.

O günler geride kaldı.

Hepimiz kendi yolunda büyüdük. Sen takdir edilecek bir şekilde, hayallerinin peşinden gittin ve sıfırdan başlayarak sinemacılık okudun ve o alanda bir yere geldin. Doğruyu söylemek gerekirse, çektiğin filmleri , hayallerini kovaladığın gerçeği kadar takdir edemedim ama bu ayrı bir konu.

Arada 1-2 kez daha sohbet etme imkanımız oldu sen ve kardeşin Burak'la. Sonra da uzaktan takip ettim sizleri. Çok farklı dünyalara yelken açışlarınızı ve katettiğiniz irtifayı.

Dün yine seni izledim televizyonda.

Babanın aldığı mahkumiyet sonrasındaki haklı feryadını.

Babası hapse düşmüş bir paşa çocuğu ile, bu gidişle 1-2 seneye kalmaz tekrar hapse girecek bir paşa çocuğu olarak hasbihal etmek istedim uzaktan da olsa.

Şapkayı öne koyup düşünme zamanı geldi Tolga.

Ekranda diyorsun ki;

"Bu benim için TSK'nın bittiği andır. Eski bir genelkurmay başkanı ve kara kuvvetleri komutanına amca dediğim için çok pişmanım"

Çok yanılıyorsun Tolga.

TSK'nın bittiği an, babanın mahkum edildiği an değildir.

Ben sana TSK'nın bittiği anları hatırlatayım...

Sizlerin o yere göğe sığdıramadığı, özel sohbetlerinizde çok büyük adam olarak lanse ettiğiniz Hilmi Özkök askerinin başına çuval geçiren ABD büyükelçisini ballı börekli Genelkurmay'da ağırladığı gün TSK bitti...

"Amca" dediğin Yaşar Büyükanıt, Bush'un konuşmasını dinlemek için Ortaköy'de Bush'un korumalarına elini açıp kontrol ettirdiği gün bitti...

Sizlere desteğini hiç bir zaman esirgemeyen Çevik Bir, bu ordu ile milletin arasına 28 Şubat'la Cumhuriyet tarihinin en karanlık perdesini çektiği gün bir kez daha bitti TSK

Tabi ki, TSK'nın bittiği anlar sizin "amca" dediklerinizin icraatleri ile sınırlı değil.

Fakat bugün babanızın, yarın ise benim ve eşimin mahkumiyeti ile sonuçlanacak bu sürecin müsebbibi sizin "amca" dediklerinizdir.

Ne yaman çelişkidir ki...

"Amca" dediğiniz Çevik Bir , Tayyip Erdoğan'I iktidara getiren 28 Şubatın mimarıdır...

Bir diğer "Amca"nız Hilmi Özkök, Tayyip Erdoğan'ın iktidarda önündeki pürüzleri temizlemiştir...

Ve son "Amca" Yaşar Büyükanıt'ta , Erdoğan'ın geri dönülmez şekilde iktidarda kalmasını garantilemiştir.

(Anayasa Mahkemesinde AKP lehine oy kullanan askeri üye ile Yaşar Büyükanıt'ın bağlantısını araştırırsan, yukarıdaki cümle daha bir anlam kazanır)

Ve "amcaların" sayesinde iktidarı pekişen Tayyip Erdoğan'dır; senin babanı mahkum eden mahkemenin savcısı.

Her gördüğün üniformalıyı "amca" zannedip, baban mahkum olunca şikayet etmek için ise çok geç sevgili Tolga.

Şapkayı önüne koy bir düşün...

"Ergenekon" dalgaları başladığında neredeydiniz...?

Arka planda yapılan konuşmaları bilmiyor muyuz zannediyorsun?

Geçenlerde babanın üniformasını taşıyan birinin, "kangren olan kolu keseceğiz" mealindeki sözlerin yıllardır TSK'nın koridorlarında sarfedildiğini bilmiyor muyuz?

Amcalarından bir tanesinin, asi gördüğü generallerine "Son Yeniçeri'ye Selamlar" imzası ile kitap imzalayıp gerekli mesajı verdiğini bilmiyor muyuz?

"Ergenekon'da" tutuklamalar geldikçe önü açılan bazılarının sevindiklerini bilmiyor muyuz?

Neticede, senin amcalar, AKP ile birlikte küresel plana uyumlu bir Vakay-ı Hayriye planladılar ve bu yolla TSK içindeki küresel planla uyumsuz generalleri ve subayları tek tek tasfiye ettiler. Bizim dangalak ulusalcılar da, Genelkurmay direniyor zannetti.

"Bu bir küresel devlet operasyonudur. Genelkurmay'da bu planın parçasıdır"

diyen bizleri komploculukla ve müzmin muhaliflikle suçladılar.

Bu yolda işler kontrolden çıktı ve amcaların attıkları bumerangı geri dönüşte sağlam tutamayınca bumerang size de çarptı.

Ve şimdi veryansın ediyorsun : "TSK Bitmiştir"

Günaydın Tolga.

TSK "biteli" 10 seneyi geçti.

Senin "amcalarının" yönettiği Genelkurmay'ın TSK'yı iyi yönetemediğini 2000'li yılların başından beri yazdığım için 3 kez 301. maddeden (TSK'ya hakaret) yargılandım. İkisinden beraat ettim, birinden hüküm giydim, hüküm ertelendi.

Tarihe; Genelkurmay'ın dava ettiği ilk paşa çocuğu olarak geçtim.

Genelkurmay'ın ihya ettiği paşa çocuğu olsaydım , sen de biliyorsun ki, bu tarihte bir ilk olmazdı.

O davalardan birinden hemen sonra Fenerbahçe orduevinde karşılaştığım amcalarından birinin yüzüne söylediğimi aynen tekrarlayayım :

"Sizin en büyük müttefikiniz ne ABD, ne İsrail; Türk milletidir."

Anlayacağın; ordusuna yapılan onlarca saldırıyı/hakareti sineye çeken Genelkurmay bizim gibilerle uğraşırken, kendisine yapılan esas büyük hakareti, kendisine kurulan esas büyük tuzağı görmedi.

Senin "amcaların", 90'ların ortasından beri, müttefiklerine güvenmemeleri, altlarının boşaltıldığı yolundaki onlarca uyarıyı gözardı etti. Uyarıları yapanları komploculukla suçladı.

O müthiş kibirleri ve özgüvenleri arkasında kendilerine bir şey olmaz zannettiler.

Gelinen nokta ortada. Sokaktan devşirilen bir adam, salonlarında enterne edilenleri tasfiye edip, küresel plana daha uyumlu olduğunu kanıtladı.

Sakın bu süreci "rejim değişiyor" gibi basma kalıplarla algılamayın.

Aksine bu ülkede değişen hiç bir şey yok; hizmet eden kadrolar dışında.Hizmet edilen odak ise aynı. Hizmet ederken giyilen gömlekler değişse de, hizmet edilen misyon aynı.

Rejimin adı da aynı : Küresel düzene hizmet rejimi

Küresel düzendeki değişime ayak uyduramayanların değişimi, rejimin değiştiği anlamına gelmiyor.

Yazının başındaki cümleyi tekrar hatırlatayım...

"Babalarımız NATO'nun emrinde Yugoslavya'yı parçalarken, biz İtalya'nın nimetlerinin peşinde koşan çocuklardır. "

O gün, babalarımızın komutanı kimdi?

Yaşar Büyükanıt.

Peki o günlerde Yugoslavya'yı parçalamak için NATO tarafından desteklenen ve oradaki iç savaşı körükleyen Kosova Kurtuluş Ordusu'na Türkiye'den akan silahların koordinasyonunu kim yapıyordu?

Ben bilmem; eminim Abdullah Gül biliyordur.

O bilmiyorsa İHH biliyordur. Hani şu "İslamcı", "sivil toplum" örgütü. Yersen!

O günde Türkiye küresel güçlerle elbirliği içinde yanıbaşındaki bir ülkeyi parçalamakla meşguldü.

O günlerde, senin amcaların "dincilerle" elbirliği ile içinde NATO'ya hizmet ediyorlardı.

Tesadüfe bak ki; yıllar sonra Yaşar Büyükanıt Genelkurmay Başkanı, Abdullah Gül ise Cumhurbaşkanı oldu.

Güzel ülkemiz, yine NATO'nun doktrinleri çerçevesinde, komşu ülkeleri parçalama planları içinde aktif oyuncu.

Senin "amcalar" devletin kendilerine verdiği görevi yapıp kenara çekildiler.

Senin paşa amcaların miadını doldurdu; artık zaman Rasim Ozanların, Mehmet Baransu'ların polis abilerinin zamanı.

Yeni Devlet'in yeni paşaları onlar.

...

Şimdi sana olacakları anlatayım Tolga.

Sizinkilere o kadar yüksek cezaları , sizi genel af sürecine destek vermeye ikna etmek için verdiler.

O çok da uzak olmadığınız AKP kazanının içinde , "Sivil Anayasa ile birlikte genel af" lafları kaynamaya başladı bile.

Seneler öncesinden yazdığımız, "Ergenekon süreci Öcalan'la af ile sonuçlandırılacak" uyarısını doğru çıkarmak için düğmeye basıldı. (Bkz: "Ergenekon'a" Saklanmış Öcalan Affı)

Sizler; bu süreçte bir çok kez sahte yalanlarla kandırıldınız. Erken tahliye hayalleri bile kurdurdular sizlere.

"Ergenekoncularla" aranıza mesafe koymanızı tavsiye edenlere uyup, "biz Ergenekon değiliz, biz Balyoz davasıyız" gibi duyanları gülümseten inciler bile döküldü Vardiya Bizde platformundan.

Bizler içeri atıldığımızda; kocalarının terfilerine halel gelmesin diye aile dostlarını aramaya korkanlar, kendi kocaları içeri atıldığında feryat figan ettiler.

Çelebi üsteğmen, teröristlere operasyondan dönüşünde helikopterinden iner inmez "terörist" diye içeri alındığında gıkını çıkarmayanlar, şimdi TSK'nın onurundan bahseder oldular.

TSK; teğmenini verdiği gün bitti Tolga, paşasını verdiği gün değil.

O yüzden şapkanı önüne koy ve düşün.

Hilmi Özkök-Yaşar Büyükanıt-Çevik Bir üçgeninde yelkenleri rüzgarla doldururken iyiydi...

AKP'ye yakın holdinglerle çalışırken iyiydi...

AKP'nin belediyelerine "kültür işleri" yaparken iyiydi...

ve babana mahkumiyet kararı çıktığı için TSK bitti öyle mi?

Hasbelkader beraat çıksaydı TSK bitmemiş mi olacaktı?

...

Sen yönetmensin.

Kadrajın da, kameranın da, flashback'in de ne olduğunu benden çok daha iyi bilirsin.

Ben bir gün bu büyük tuzağın filmini çekecek olsam şu sahne ile başlardım...

[ (İÇ; HOLDINGTE ŞIK BİR OFİS; GÜN)
FADE IN

Bir paşa çocuğu büyük bir holdingteki ofisine gelir. Bilgisayarını açar, çalışmaya başlar. Bu sırada o holdingin ağı üzerinden bilgisayarındaki bazı dosyalar bilgisayarın sahibinden habersiz gizlice çekilmeye başlanır.

Paşa çocuğunun telefonu çalar. Gözleri ışıldayarak açar:

"Amca, nasılsın"]

Bu senaryo parçasını belgesel mi, kurgu mu algılarsın bilemem.

Bildiğim tek bir şey var:

Her sakallıyı hacı , her üniformalıyı amca zanneden bizler bu ülkenin en son şikayet etmesi gereken çocuklarıyız.

Bu ülkenin ezilenleri arasında "paşa çocuğu" sınıfının en başlarda yeraldığını düşünmüyorsundur herhalde.

Biz üst düzeyde bir güç kavgası ve dönüşümünün yakın tanığıyız sadece. O kadar yakında durduğumuz için kavgada bir kaç yumrukta bize denk geldi; o kadar.

Merak etme.

Yeni Devlet, yeni paşalarının gazını aldıktan sonra eski paşalarını bir "Genel Afla" dışarı çıkartacak.

Bu noktada, tabi NATO/Gladio'nun teröristi Öcalan'ı da dışarı çıkaracaklar.

Küresel plan gereği maksat hasıl olmuş olacak.

Yugoslavya parçalanırken, İtalya'nın keyfini çıkaran biz paşa çocukları gibi..

Birilerinin çocukları da , Suriye ve sonra Türkiye parçalanırken keyif çatacak.

Dünyadan bi haber, kaderin ağlarının nasıl örüldüğünden bi haber.

Kimbilir kaç sene sonra kime "amca"/"abi" dedikleri için pişman olacaklar...

Ama çok geç olacak.


B.G.
Kaynak:http://www.acikistihbarat.com/haberdetay.aspx?id=10174


Balyoz davası nda dün açıklanan karara göre 20 yıl hapis cezası alan emekli orgeneraller İbrahim Fırtına ile Çetin Doğan , Ergin Saygun, Şükrü Sarıışık ve emekli oramiral Özden Örnek 'in madalya ve nişanları TSK'ya iade edilecek. Generallerin rütbeleri sökülecek, er statüsüyle emekli olmuş sayılacak. Ancak Emekli Sandığı tarafından ödenen maaşlarında bir değişiklik olmayacak. Hapis cezası alan general silahlarını da iade edecek. Tamamen sivil vatandaş sayılacak olan emekli generaller ve aileleri TSK'nın sağladığı lojman, orduevi gibi tüm sosyal haklarını da kaybedecek.

Economist: Türkiye'de tarihi dava
28 EYLÜL 2012

[img]http://wscdn.bbc.co.uk/worldservice/assets/images/2012/09/21/120921114150_silivri_304x171_afp_nocredit.jpg [/img]

İngiltere'deki Economist dergisinde 'Tarihi Bir Dava' başlığıyla yayımlanan yazıda, bir hafta önce sonuçlanan Balyoz davası ve toplumda yarattığı yankılar irdeleniyor.

Mahkeme kararlarının açıklandığı 21 Eylül'den bu yana "Adalet yerini buldu mu?" sorusunun gündemde olduğu belirtilen yazıda, Balyoz davasının "Türkiye'nin sendeleyen demokrasisi açısından tarihi bir dönüm noktası olarak görüldüğü" kaydediliyor.
İlk defa sivil mahkemenin, generallerin de aralarında yer aldığı yüksek rütbeli subayları yargılayıp suçlu bulduğunu belirten Economist, Balyoz davasında asıl amacın, adaleti sağlamanın ötesinde, "askeri darbeye girişmeyi düşünenlerin ne gibi sonuçlarla karşılacaklarını göstermek olduğu" belirtiyor.
Economist, bazı çevrelerin bu mahkemeyi, "ordunun eskiden beri siyasete müdahale etmesinin ve laik cumhuriyeti korumak adına, dindarlığını açıkça ortaya koyanları acımasızca bastırmasının bir intikamı" olarak değerlendirdiğini yazıyor.
Balyoz davasına, uydurma kanıtlar sunulduğu ve mahkemeye parti yandaşlığının egemen olduğu söylentilerinin yöneltildiğini belirten dergi, "davadaki birçok tutarsızlık, emekli Orgeneral Çetin Doğan'ın damadı ve Harvard Üniversitesi'nde Ekonomi Profesörü olan Dani Rodrik tarafından, yazdığı blogda belgelendi" diyor.
Gülen hareketinin yayılımı
Savunma makamının mahkemeye sunulan kanıtların, Fethullah Gülen hareketine bağlı kişlilerce değiştirilmiş olduğunu iddia ettiği aktarılan yazı şöyle sürüyor:
"Bunu kanıtlamak imkansız ama, Gülen yandaşlarının, on yıllardır peşlerini bırakmayan generallerin etkisini dengelemek için polis birimlerine sızdığı söyleniyor. Bundan da öteye, 2010 yılında AKP tarafından getirilen anayasal değişikliklerle, ordu, yargı üzerindeki hakimiyetini kaybetti. Savunma makamı, bunun sonucunda Gülen yandaşı yargıçların sayısı büyük artış gösterdiğini düşünüyor."
Bir Batılı diplomatın, "Türkiye'nin en önemli sorunlarından biri, yargının bağımsız olmadığı kanısıdır" dediğini aktaran Economist, Balyoz davasının henüz sona ermediğini, savunma makamının temyiz yoluna başvurabileceğini, o da sonuçsuz kalırsa Strazburg'daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gidilebileceğini belirtiyor.
Economist'teki Balyoz davası yorumunun sonunda, "Generallerin görülecek davada anlayışla karşılanıp karşılanmayacakları belirsiz" deniliyor ve söz konusu dönemde Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral Hilmi Özkük'ün "mahkemenin kararından üzüntü duyduğunu ama şaşırmadığını" söylediği aktarılıyor.
BBCT

Ergenekon Davası kapsamında tutuklu bulunan gazeteci Tuncay Özkan bir mektup yazdı
19 Ekim 2012



Mektubunda derdinin "cami avlusu örgütü Ergenekon"u bulmak olduğunu belirten Özkan, "Öyle hınzır hınzır gülmeyin. Siz de yardım edin. Ciddi ciddi arıyoruz. Devlet işi gücü bıraktı bu işin üstünde. Haydi boş durmayın, sorun soruşturun; Ergenekon Terör Örgütü’nü; bilenlerin, tanıyanların, insaniyet namına. Gülmeyin yahu; dört yıldır zindandayız; Ergenekon olmasa ne yaparız?…" dedi.


İşte Özkan'ın mektubu:

Polis kapımda. 23 Eylül 2008. “Ne var?” dedim. “Arama yapacağız” dediler. “İzin var mı?” dedim; “Var” dediler ve gösterdiler. “Suç neymiş?” dedim. Bir bayan polis vardı. Hani neredeyse üstüme atlayacaktı. Öyle yerinde duramıyor. Amirinden önce atıldı. Ağzını büzdü, kasıldı, kasıldı: “Ergenekoncuuuluk!…”

Gidinin dünyası… Şimdi hepiniz böyle bir suç olmadığını biliyorsunuz. Ama “Ergenekon” denince neyin ne olduğunu da biliyorsunuz. Leb, deyince “leblebi”yi biliriz biz. Ben 5. yılımda hâlâ bu örgütü arıyorum. Yani Ergenekonculuğa adını veren “Ergenekon Terör Örgütü”nü. Bunun gibi bir örgüt yeryüzünde yok. 2007 yılından bu yana bu örgütle ilgili iki bine yakın insan sorgulandı. Aralarında 17 yaşından 80 yaşına, pek çok mevki makam sahibinden, sahipsizlere kadar herkes vardı. Önce polis bu iki bin kişiye sordu:

“Ergenekon Terör Örgütü?…”

Yanıt tek oldu:

“Ben böyle bir örgüt bilmiyorum.”

Taraf yazarı dedi ya;

“Bu öyle bir örgüt ki; üyeleri dahi üye olduklarını bilmiyorlar.”

Peki, kim biliyor?

Hınzır hınzır gülmeyin: Dünyanın en gizli örgütü bu!

Duruşmada 22 ay sonra ifadeye çıktım. Yargıçlar ve savcılara sordum: “Bana suçumu söyleyin savunma yapacağım; çünkü dilekçede yazdım, iddianameye yazmamışsınız!”

Silivri Mahkemesi yargıçlarının, “Söyleyin Savcı Bey” demesi üzerine savcı sonunda:

“Efendim sanık suçunu en iyi kendisi bilmektedir…” dedi.

Hatta mahkemenin ısrarı üzerine suçumun söylenmesi için mehil (yani süre) talep etti.

Tanıyanlar bilir (bilirsiniz) biraz inatçı ve ısrarcıyımdır. Savcılık makamı ısrarım sonucunda; “Suçunun söylenmesi ihsası rey (kararın söylenmesi) olacağından, suçunun söylenmemesine…” diyerek cevap verdi.

Bu örgüt nerededir? Ne yer? Ne içer? Lideri kim? Kimler yönetir? Bilenler savcıya koşsun. Çünkü madara çıktı. 10 bin sayfa iddianamede, bir milyondan fazla ek dokümanda bunlar yok. Hatta “Biz itirafçı olacağız” diye mahpustan yırtmak için gizli tanık olanlar dahi “Biz örgütü bilmiyoruz ama duyduk ki…” diyorlar.

Ben de diyorum ki; benim örgütlerim belli! Üyesi olduğum Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Basın Konseyi, FİJ (Uluslararası Gazeteciler Sendikası)…

Ben yaptıklarımı biliyorum: Cumhuriyet mitingleri mi? Ben yaptım. Buradayım. Söyleyin suç ne? Neden bana bunu sormuyorsunuz? Muhalifim; neden sormuyorsunuz? İddianamedeki iddiaları neden sormuyorsunuz? Türk siyasal hayatının son 20 yılına damga vuran 2006-2007 yılları Cumhuriyet Mitinglerinde ben de vardım. Bunlar 6 mitingden oluşuyor. Bu mitingler demokrasinin gelişimi için organize edildi. Hepsi sivil toplum örgütlerinin katılımıyla gerçekleşti. 14 Nisan 2007 Ankara Tandoğan mitingine 1,5 milyon kişi katıldı. 28 Nisan Burhaniye mitingine 30 bin kişi katıldı. 29 Nisan İstanbul Çağlayan mitingine 3,5 milyon kişi katıldı. Ardından İzmir Gündoğdu meydanında yapılan mitinge 2 milyon kişi katıldı ve bu mitinglerin hiçbirinde olay çıkmadı. Mitinglerde ortak slogan; “Ne şeriat ne darbe tam bağımsız demokratik Türkiye” idi.

Ben mesleğimi ödünsüz yaptığım, özgür düşünme ve karşı çıkma hakkımı kullandığım için tutuklandım. 23 Eylül 2008′den bu yana suçumu söyleyin dedikçe “Sen suçunu biliyorsun” diyen savcılar ve tutukluluğu cezaya dönüştüren yargıçlarca cezaevinde tutuluyorum. Yıldırılmak, engellenmek ve yok edilmek isteniyorum. 442 gündür de hiçbir gerekçe olmaksızın tecrit hücresinde tutuluyorum.

2000 yılında Başbakan Erdoğan hakkında İstanbul Belediyesindeki yolsuzluk iddialarını gazetedeki köşemde yazdım ve kendisinin 1 milyar doları olduğuna dair müfettişlerce hazırlanmış raporları haber yaptım.[1] Başbakan bir konuşmasında; 1 milyar doları olduğunu söyleyenlerin Silivri’de tutulduğunu söyledi. Ben gerçeği yok etmek isteyenlere karşıyım. Cehalete karşıyım. İfade özgürlüğünü zindanlara doldurup, susturanlara karşıyım. Davanın adının Ergenekon veya KCK olması fark etmiyor; bağnazlığa karşıyım. Adalet arıyorum.

Türkiye’de mafya ve devlet destekli çetelere, yolsuzluklara karşı mücadele ettim. İlk faili meçhul cinayetleri ve bunların devlet destekli oluşunu belgeledim. Susurluk çetesinin ceza almasını sağlayan belgeler, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın kimliğini ben açığa çıkardım. 14 kitap yazdım, tamamında bunları anlattım.

“Bana Susurluk raporu neden senden çıktı? Yeşil’in kimlikleri neden sende?” diyorlar. “Arşivinde neden gizli raporlar var?” diyorlar. Gazetecide ne çıkacak?

Rüzgarlı sokakta 16 yaşımda, gazeteciydim. Ankara’nın gazetelerinin bulunduğu sokağın adıydı. Orada küçük bir gazetede her işi yapardık: kalıp bağlamadan, takvimden günün yemek tarifini yazmaya kadar. Akşamüzeri gazeteler çıkardı. Çocuklar alır: “Yazıyor, yazıyor!” diye bağırarak satardı. İddianame çıkınca, bağırasım geldi; “Yazıyorrr! Tuncay Özkan’ın CHP’yi nasıl ele geçireceği yazıyor!” Sabrettim, gıkımı çıkarmadım. Tam 22 ay sustum. Sonra ifademde, iddianamenin benimle ilgili bölümünün neredeyse dörtte üçünü kaplayan bu olayla ilgili bir tek soru bekledim. Sormadılar. Ne savcılar, ne de yargıçlar. “Bunu nasıl sormazsınız?” dedim. Sustular. İddianameye göre ben CHP’yi ele geçirmek için çalışıyordum. Genel Kurula gitmiştim. Alkışlanmıştım. Soruları kendim sordum yanıtladım: “Evet gittim ama gazeteci olarak”. Üç gün oradan canlı yayın yaptım. Bu Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın CHP’yle ilgili biriminden alınan belge. Bu CHP Genel Merkezi’nden alınan belge. Ben hiç CHP üyesi olmadım. İddianame benim CHP’ye genel başkan olacağımı yazıyor. Oysa CHP tüzüğü burada. Size veriyorum. CHP üyesi olmayanlar CHP’de kapıcı bile olamazlar. Ben CHP üyesi değilim. Her üye Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na bildirilmek zorundadır. Siyasi partiler kanunu böyle diyor. Yoksa parti kapatılır. Savcılar; Yargıtay’a sormamışlar. İşte belgeler ben CHP üyesi değilim. Dolayısıyla CHP’yi ele geçiremem. Üstelik benim CHP’de olmam orada siyaset yapmamdan savcılık neden korkuyor? Bu anayasal bir hak. Buna suç isnat eden savcılık hakkında suç duyurusunda bulunuyorum.

Şimdi bunları niye mi yazdım? Dört yıl geçti aradan. Hatırlayın diye. Ben Tuncay Özkan, bunlara, bir de Susurluk raporunun bende bulunması ile, MGK tutanakları ki en erken tarihlisi 1986, onların arşivimde yer almasının nedenlerine yanıt verdim. İşte bunlardan dolayı T-E-R-Ö-R-İ-S-T-İ-M. Hatta: E-R-G-E-N-E-K-O-N-C-U-Y-U-M. Arşivim, gazetecilik belgelerim suç sayılıyor. Evet, ben gazetecilik suçumu hep işledim. İşlemeye de devam edeceğim.

Susurluk yargılamalarında; benim ortaya çıkardığım belgeler nedeniyle 6 yıl hapis cezası alan İbrahim Şahin ile aynı örgütteyim.[2] Şahin de “ben böyle bir örgüt bilmiyorum” dedi ve ekledi: “Ama Tuncay Özkan benim yaşam boyunca düşmanımdır!”

Ve ben Susurluk Raporu arşivimden çıktığı için suçluyum…

Duruşma salonu çok renkli. Hepimiz aynı kazanda yalanlarla kaynayıp gidiyoruz işte.

Ben gazeteci değilmişim; iktidara göre!

Zırva tevil götürmez.

Evet, ben hiç iktidar gazetecisi olmadım. Gün gelince bunu diyenleri de karşıma alır, “Hodri Meydan” yaparız. Konuşur halleşiriz.

Şimdi benim derdim bu cami avlusu örgütü, Ergenekon’u bulmak.

Öyle hınzır hınzır gülmeyin. Siz de yardım edin. Ciddi ciddi arıyoruz. Devlet işi gücü bıraktı bu işin üstünde. Haydi boş durmayın, sorun soruşturun; Ergenekon Terör Örgütü’nü; bilenlerin, tanıyanların, insaniyet namına…

Gülmeyin yahu; dört yıldır zindandayız; Ergenekon olmasa ne yaparız?…

Ahmet Tuncay Özkan

Silivri 1 No’lu Cezaevi

B/3 Tecrit Hücresi”

Odatv.com

ABD Çağırdı, OdaTV Koşa Koşa Gitti
Açık İstihbarat
08.11.2012

Tayyip Erdoğan'ı Beyoğlu Belediye Başkanlığı sırasında keşfedip, bugünlere gelmesine önemli roller oynayan Morton Abramowitz gibi isimler bile AKP'nin işinin zorlaştığını belirten analizler yazıp, Türkiye'de yeni bir milliyetçi dalganın yükselmesi tehlikesinden bahsediyorlar.

Ulus meydan muharebesi sırasında, yükselen bu dalganın bir kaç "Kemalist" ve "ulusalcıdan" ibaret olmadığı net bir şekilde görüldü.

Ortada AB-D'nin ülkeye kurmak istediği bariyerlere ciddi anlamda baskı yapmaya başlayan bir dip dalgası yükselmekte ve bu dip dalgasının kontrol edilip, emin eller üzerinden ehlileştirilmesi gerekiyor.

Bu konuda yapılan bir çok hamle mevcut. OdaTV operasyonu bunlardan biri.

Ulusalcı kesimi arkasına taktıktan sonra, usul usul Kürtçü ve liberal sulara doğru dümen kırmaya başlayan bir yapı OdaTV.

"Ergenekon" sürecinde mağdur konumuna sokulduktan hemen sonra kaleme aldıkları meşhur; "Öcalan solun doğal lideridir" zevzekliğinden sonra, ulusalcı geçinen yazarları arasından Fetullah'a ince methiyeler düzenler, ABD için "büyük devlet" ifadesi kullananlar çıkmaya başladı.

İşte bu OdaTVsırtına yüklenen yeni misyonu gururla taşıyacağını bir kez daha ortaya koyan yeni bir "habere" imza attı.

ABD Büyükelçiliği, OdaTV'yi , "Uluslararası Gazetecileri Koruma Komitesi CPJ üyesi Kathy Morton" onuruna verdiği resepsiyona davet etti.

OdaTV bu gelişmeyi böbürlenerek duyurdu.

Edelman'dan bu yana "Ergenekon" sürecine bizzat tutuklanacak ulusalcılar listesi (Bkz: Edelman'ın 88 Ulusalcı listesi ve "Türkiye ile ABD'nin arasını açmak isteyenlerin çirkin başları ezilmeli" demeci) hazırlayarak katkıda bulunan ABD Büyükelçiliğinden gelen bu davete koşa koşa gitmek ezikliktir.

Bu davete çağrılıp, ABD'nin resmi propagandasını gazetecilik olarak yayınlamak ayrı bir ezikliktir.

ABD büyükelçisinin bir gazetecinin "Obama' mı Romney'mi?" sorusuna verdiği cevabı ve gazetecilere dağıttığı metni yayınlayıp, gazetecilik yapmış oldular.

Oysa, bu davete gidilmemesi gerektiğini söyleyenlere verdikleri yanıt,

"Orada gazetecilik yapacağız"

idi.

Yaptıkları gazeteciliği hep birlikte gördük.

Wikileaks belgelerini yayınlayanlar, o Wikileaks belgelerinde deşifre olduğu üzere ABD'nin "Ergenekon" sürecinde oynadığı rolü sorup, tatmin edici bir cevap almışlar mıdır acaba?

...

OdaTV'nin Amerikan-Türk dostluğuna sundukları bu değerli katkı unutulmayacaktır.

Silivri'den çıkar çıkmaz ABD'nin kollarına koşanlar listesine , Nedim Şener'den sonra adlarını yazmalarının elbet bir karşılığı vardır.

ABD bir kez daha küçük insanları ne kadar iyi tespit edebildiğini kanıtlamıştır.

Açık İstihbarat

Ergenekon"da Son Perde- Odatv Davası Aslında Ne Zaman "Çöktü"?-
Fatma Sibel Yüksek
Açık İstihbarat
27/11/2012


Odatv davası, soruşturmadaki "İsrail" boyutunun sümen altı edildiği gün "çökmüş" bir davadır.

Bu dava İsrail'e "elini gördüm" demek amacıyla,

Mavi Marmara'ya misilleme amacıyla açılmış bir davadır..

Hangi pazarlıklar sonuç verdi veya hangi mesajlar "yeterli" görüldüyse, "İsrail bağlantısı" iddianameden bir anda kuş olup uçmuştur!
**********************

Bu yazıyı yazmadan önce 13. Ağır Ceza Mehkemesi'nn Odatv davasının Ergenekon davası ile birleştirilmesine ilişkin vereceği kararı bekledim. Mahkeme, beklenen kararı dün açıkladı ve Odatv davasının Ergenekon ile "birleştiştirilmemesine" karar verildi.

Esasen, olayların gidişatı gözönüne alındığında ve Ergenekon sürecinin muazzam mantıksızlıklarından süzülüp gelen "mantığa" bakıldığında böyle bir sonuç tahmin edilmeliydi. Odatv sanıkları "Biz birleştirilmek istemiyoruz" şeklinde boşa feverân ettiler...(Belki de pek boşa feverân etmediler; çünkü şimdi ellerinde "mücadele sonucu" kazandıklarını düşünüp sevinecekleri bir netice var..)

Balyoz davasında delillerin değerlendirilmesi bölümünün atlanarak savcının mütalâ okumaya başlaması ve akabinde hükmün açıklanmasıyla birlikte Ergenekon davasının akıbeti de belli olmuştu. Balyoz'un arkasından Ergenekon'un da bitirileceğini bu sütunlarda yazmıştık (Bkz. "Hilmi Özkök'ün Katkılarıyla Ergenekon'da Sona Doğru" http://acikistihbarat.com/yazardetay.aspx?id=1034&authorID=13)

Dolayısıyla, "bitirilmesine" karar verilmiş bir davaya yeni bir dava eklemek istemeyecekleri belliydi. Son duruşmada Savcı Mehmet Ali Pekgüzel, esas hakkındaki mütalânın hazırlanması için dosyaların savcılığa gönderilmesini talep etti. Mahkeme de bu talebi kabul etti ve Ergenekon davasında karar prosedürüne girilmiş oldu.

Önümüzdeki dört-beş ay içinde sonucu çoktan belli olan bu davanın nihai kararını öğrenmiş olacağız. Mahkemenin bir "örgüt" tespit edememe olasılığı hiç yok. "Ergenekon örgütü" mahkeme kararıyla tescillenecek.

Sanıklar hakkında verilecek karara ilişkin ise iki yol görünüyor:

Ya Balyoz'daki standart karar burada da uygulanıp, herkes eşit hapis ve kadın sanıklara bile "babalık ve kocalıktan men" çıkacak;

Ya da kantarın topuzu Balyoz'daki kadar kaçırılmayıp, en azından sanıkların durumu tek tek değerlendirilmiş gibi yapılarak farklı ceza uygulamalarına gidilecek. Sanıkların bir kısmı hakkında da beraat kararı verilecek.

Odatv sanıkları ve sanık avukatları, kendi davalarınınn Ergenekon davası ile birleştirilmesine şiddetle karşı çıktılar ki bu karşı çıkışlarında teknik olarak haklıydılar. Her iki davada da nasılsa sona gelinmişti, birleştirme kararı sürecin içinden çıkılmaz bir şekilde uzamasından başka ne anlama gelebilirdi?

Yalnız bu itirazın sadece "usûl ekonomisi" ile ilgili bir itiraz olduğuna kendi adıma şüphelerim var...

Birleştirme kararına karşı çıkanlar, Odatv davasının bir "gazetecilik" davası olduğunu, yargılanan gazetecilerin üstün bir başarı ve cesaretle delilleri çürütmeye muvaffak olduklarını, bir "sembol dava" niteliği kazanmış olan bu davanın batı ülkelerinin de nazar-ı dikkatini celbettiğini, dolayısıyla bir takım "çete" davalarıyla karıştırılmaması vs. gerektiğini düşünen veya inanan insanlar..

Yani öyle VİP bir davayla karşı karşıyaydık ki "Ergenekon" a bulaştırılarak "avamlaştırılması" yazık olurdu...

Ruhların ve kişiliklerin üzerinden böylesine silindir gibi geçilen bir ortamda insanların kendilerini başkalartının üzerinden de olsa saygın, etkili ve muteber görmek istemelerini anlayışla karşılamak gerekir. Bırakalım, Odatv davasını bir takım "yürekli gazeteciler" çökertmiş olsun.

Fakat gerçek pek de öyle değilse ne yapacağız?

Bazı dostlarımızın bizden istediği gibi yazmayacak mıyız, susacak mıyız? Numara mı yapacağız? Bu sahte mutluluk dünyasına biz de mi kendimizi kaptıracağız?

Şüphelerimizi dile getirmeyecek miyiz?

Brecht'in oyunlarındaki züppe küçük burjuvalar gibi "Sevgili dostlar" filan diyerekten efemine yazılar mı yazacağız ?

..........
Odatv davası, öyle üniversitelerden getirtilen bilirkişi raporlarıyla çökertilmiş bir dava filan değildir.

Yanlış anlaşılmasın, sanıkların bilgisayarlarına virüs yoluyla belge iliştirildiğini kanıtlayan bilirkişi raporlarını küçümsüyor değilim. Söylemek istediğim, Ergenekon ve Balyoz davalarında yıllardır yüzlerce iddia çökertildi, yüzlerce "delil" çürütüldü. Hiç birisi bir sonuç doğurmadı ve "darbe girişimi" olarak adlandırılan seminere yurtdışında olduğu için katılmayan subaya bile 16 yıl ceza verildi.

Doğu Perinçek, "Ergenekon"un temel belgesi olduğu iddia edilen "Lobi" belgesini CİA'nin ilk kez Aslı Aydıntaşbaş'ın eline tutuşturduğunu kanıtladı da ne oldu?

Genelkurmay, MİT; MGK ve Emniyet Genel Müdürlüğü "Ergenekon adlı bir örgüte rastlanmamıştır" şeklinde görüş bildirdi de ne oldu?

Oktay Yıldırım, gecekondusu aranırken, daha ortada "Ergenekon'un" E'si olmadığı halde, arama yapan polislerin kendi aralarında "Ergenekonsa koy sepete" şeklinde muhabbet ettiklerini ses ve görüntü ile kanıtladı da ne oldu?

El konulan "suç delilleri" arasında savcının el yazısı çıktı da ne oldu?

İddianamede uzun uzun anlatılan "gizli toplantılara" suçlanan sanıkların katılmadığı baz istasyonu raporlarıyla kanıtlandı da ne oldu?

Savcılarla birlikte Ataşehir'de şehir turu yapan Osman'ım "Bana bombaları burada verdiler" dediği evi bulamadı, bunun üzerine savcılar "herhangi bir evi yazalım" dediler de ne oldu?

İnanın, iddianamelerdeki sayfa sayısı kadar uzatılabilir bu "Oldu da ne oldu"lar...

Sonuçta Ergenekon, Balyoz, Odatv gibi davalarda iddianame filan çökmez. İsterseniz, suçlandığınız olaylar gerçekleşirken "yaşamadığınızı" kanıtlayın yine çökmez...

O bakımdan, Odatv davasının bir "gazetecilik", bir "hukuk" mücadelesi sonucu Ergenekon'a bağlanmayıp sönümlenme aşamasına girdiğine inanan, bizi değilse de kendisini bir hayli kandırır.

Odatv davası, soruşturmadaki "İsrail" boyutunun sümen altı edildiği gün "çökmüş" bir davadır.

Bu dava İsrail'e "elini gördüm" demek amacıyla,

Mavi Marmara'ya misilleme amacıyla açılmış bir davadır..

Hangi pazarlıklar sonuç verdi veya hangi mesajlar "yeterli" görüldüyse, "İsrail bağlantısı" iddianameden bir anda kuş olup uçmuştur!

"İsrail'in arka odası" söylemleri bıçakla kesilir gibi kesilmiş, Şamil Tayyar bile Odatv davasında "haksızlık" yapılığını söyler olmuş, Odatv de Tayyar'ın bu "vicdani" yaklaşımını saygıyla sütunlarına taşımıştır.

Vakit gazetesinin azgın manşetleri bir anda sus-pus olmuştur.
İddianamenin en büyük lokması "İsrail" metinden çıkınca geriye haber toplantılarında yapılan geyikler, "Neyi manşet yapalım" tartışmaları, "Baykal İklim'i öptü mü" dedikoduları..

yani "gazetecilik" kalmıştır...

Daha önce de sorduk tekrarlayalım:

Rafael Sadi bağlantısının bu davanın dışında tutulmasını kim istemiştir?

Odatv iddianamesinin son satırında yer alan "Rafael Sadi hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir" ibaresi oraya kimin isteğiyle yerleştirilmiştir?

İfadesi bile alınmamışken, İsrail'e ifadesinin alınması için talep yazısı yazılmadan, hakkında kimseye tek soru sorulmadan "kovuşturmaya yer olmadığına" nasıl karar verilmiştir?

Zekeriya Öz'e bu davadan el çektirilmesinin, kendisinden beklenenin bu olduğunu zannedip "İsrail bağlantısının" üzerine bodoslama gidişinin de payı var mıdır?

Zekeriya Öz, Odatv soruşturmasının "İsrail bağlantısı" üzerinde derinleştiğini yandaş basına sızdırdıktan kaç gün sonra kendisini yapımı tamamlanmakta olan Çağlayan Adliyesi'nin şantiye şefi olarak bulmuştur?

Rafael Sadi'nin Odatv'ye ağırlığını koyması ve İsrail Büyükelçisi'nin Sözcü gazetesinin arka kapısından çıkarken görüntülenmesindeki eşzamanlılık tesadüf müdür?

İsrail Büyükelçisi'nin Sözcü gazetesi'nden gizlice çıkarken çekilen fotoğraflarını manşetten yayımlayan Vakit gazetesi, sonradan neden sus-pus olmuştur? Kimlerin talimatıyla yayınlarını geri çekmiştir?

İsrail'in "ulusalcı" ve "Kemalist" kesimlerle bağlantı kurup, bunu Tayyip Erdoğan'a karşı bir koz olarak kullandığı bilgisine sahip olan yargı, istihbarat ve siyaset yetkilileri, bu durumun üzerine gitmekten neden aniden vazgeçmişlerdir?

Ülke güvenliğini ilgilendiren bu durum da tıpkı Mavi Marmara'da şehit olan on vatandaşımız gibi bir "pazarlık kozundan" mı ibarettir?

Herşey bir oyun muydu "Van minüt"ten beri?

Herkesin rolünü başarıyla oynadığı...

bir yandan türübünlere kükrerken, diğer yandan kapalı kapılar ardında su bardağı-kadeh tokuşturulan;

bir yandan duruşmalarda masum bir çocuk gibi, "Neden herkes bize düşman? Sıra çocuklarımıza mı geldi" şeklinde retorik yaparken, diğer yandan sütunlardan hâlâ sinsi İsrail propagandası yapılan?
(Bkz. İsrailli Türkler Gazze Operasyonu Hakkında Ne Düşünüyor?-Odatv- http://www.odatv.com/n.php?n=israilli-turkler-gazze-operasyonu-hakkinda-ne-dusunuyor-2011121200)

Hepsi birer oyun muydu?...

Kaynak: http://www.acikistihbarat.com/

Deniz Harp Okulu'nda önce eylem sonra bildiri
12 Aralık 2012



Star gazetesinin haberine göre; 18 Kasım’da düzenlenen Deniz Harp Okulu ve Deniz Lisesi’nin kuruluş yıldönümü töreninde yapılan Balyoz gösterisinin ardından, genç subaylara, ‘darbe davalarına dur’ demeleri için 21 maddelik bildiri dağıtıldığı ortaya çıktı.

Deniz Harp Okulu ve Deniz Lisesi’nin kuruluşunun 239. yıldönümü kutlamaları sırasında yapılan Balyoz eyleminin ardından Deniz Harp Okulu (DHO) öğrencilerine 4 sayfa ve 21 maddeden oluşan bildiri dağıtıldığı ortaya çıktı. DHO’da “genç subaylar”a dağıtılan bildiride, TSK’nın komuta kademesi üzerinde baskı kurulması için çağrısı yapılıyor.

“Deniz Harp Okulu ve Deniz Lisesinin Değerli Mezun ve Mensupları” hitabıyla başlayan bildiride, darbe davalarında yargılanan subayların “kendi vatanlarında esir tutuldukları” savunuldu.

Davalarla Deniz Kuvvetleri’ndeki millileştirmenin engellendiği savunulan bildiride, “İlk zamanlar bu konuya şüpheyle yaklaşanların bu konuda artık şüpheden arınması” isteniyor. Bildiride “29 Ekim ve 10 Kasım törenlerinde bilinçli ve örgütlü derneklerin neler yapabileceği topluma gösterilmiştir” ifadelerine yer verildi.

"Sessiz kalan hain kadar suçlu"

Bildiride, Genelkurmay Başkanlığı’nın “hukuka saygılıyız” açıklamaları “oyalama taktiği” olarak değerlendirilirken, emekli Genelkurmay Başkanları da “görev süreleri boyunca durumu idare edip olaysız bir şekilde emekli olmayı tercih etmekle” suçlandı.

Bildiride “Ancak önümüzde olan dönemde ya bu personele çıkacağız, ya da ‘susanlar, sessiz kalanlar, dilsiz şeytandır’, daha açıkçası ‘hainler ve işbirlikçileri kadar suçludur ve vebal altındadır’ konumunda vicdanlarımız ile baş başa kalacağız” denildi.

“Bahriyeliler birbirlerini tanırlar”

“Bahriye herkesin birbirini tanıyacağı kadar küçük”, “evladını düşmana terk eden komutan” gibi ifadelerin yer aldığı bildiride şu cümleler dikkat çekti:

-Silahlı Kuvvetler komuta heyetine artık sessiz kalma lüksleri olmadığını hatırlatabilir, emekliliklerinde ne bizlerin ne de genç neslin yüzüne nasıl bakacaklarını sorgulayarak hareket etmeleri gerektiğini her fırsat ve ortamda hatırlatabiliriz.

-Dün ve bugün ‘dilsiz şeytan’ olanların akıbetinin yarın emekli olduklarında Silivri olacağını, oraya konulduklarında nasıl yalnız kalındığı da görüldüğüne göre askerlik yeminine sadık kalmaları gerektiğini her ortam, her fırsat ve her durumda hatırlatabiliriz.

-Silah arkadaşlığı kavramının yeminden mezara kadar uzandığını söylemeli, terfi etmek, sürekli yurtdışı göreve gitmek gibi şahsi menfaat beklentileri veya korkular ile bu kavramın ortadan kalkamayacağını genç meslektaşlarımıza her fırsat ve ortamda anlatmalı ve onları ikaz etmeliyiz.

-Türk bahriyesi bölgesinde büyük ve güçlüdür. Ama insan sayısı olarak da herkesin birbirini tanıyacağı kadar küçüktür.

Ölsen de lakabın arkadan gelir

-Bahriyede kazanılan iyi ve kötü nam/lakaplar bizler emekli olsak da, dünyayı tek edinceye kadar hatta terk etsek bile evlatlarımıza söylenerek peşimizden gelir.

-Tanrı kimseyi evlatlarını bile bile kurban veren baba, yaralı askerlerini harp meydanında düşmanın insafına terk eden komutan durumuna düşürmesin.

Bildiride,yapılması istenenler son maddede sıralandı.

Bildirinin 21. maddesinde sıralanan yapılacaklar listesi kısaca şöyle:

-Gidilen her aile ortamı veya toplantıda, orduevi veya yemek salonlarında konu anlatılıp kamuoyunun bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi istendi.

-Törenlerde darbe davalarıyla ilgili yargılamalardan duyulan rahatsızlığın emekli veya muvazzaf her silah arkadaşıyla paylaşılması istendi.

-“Susan, sessiz kalan, vicdanlarının değil korkularının esareti olan” şeklinde nitelenen yönetici ve komutanların ikaz edilmesi ve hakkın helal edilmeyeceğinin bildirilmesi istendi.

-Tutuklu ailelerinin organize ettiği Sessiz Çığlık etkinliklerine herkesin katılması ve katılımın teşvik edilmesi istendi.

-Poyrazköy duruşmaları, Ergenekon duruşmalarına organize bir şekilde gidilerek desteğin gösterilmesi istendi.

-Genç subaylar ve askeri öğrencilerden Hasdal, Maltepe ve Mamak askeri cezaevlerinde tutuklu bulunan muvazzaf sanıklarla rutin ve kayıt dışı görüşmeler yapmak için cezaevlerine gidip, sanıklara ‘yanınızdayız’ mesajı vermeleri istendi.

-Emekli askerlerden de darbe davalarında sanık olan tutuklu askerleri, Silivri başta olmak üzere yattıkları cezaevlerinde sık sık ziyaret edip moral vermeleri talep edildi.

"Geçen her komuta heyeti, gündemin 2 sene idare edilerek sorumlu oldukları dönemin bitmesi ile rahata kavuşacaklarını düşündü." denilen bildiride; muvazzaf personelin büyük çoğunluğunun korku içerisinde sanık ve sanık ailelerine destek hatta selam vermekten bile kaçındıkları iddia edildi.

Deniz Harp Okulu ve Deniz Lisesi’nin kuruluşunun 239. yıldönümü nedeniyle Tuzla’daki Deniz Harp Okulu yerleşkesinde yapılan kutlamalar sırasında bazı emekli subayların Balyoz eylemi yaptıkları ortaya çıkmıştı. 18 Kasım’da yapılan törende Deniz Harp Okulu’ndan mezun emekli askerler, Balyoz sanıklarının fotoğraflarını taşıyıp, sanıkların isimlerinin yazılı olduğu tişörtler giymişti. Askeri öğrencilerin arasında fotoğraf taşıyıp slogan atan emekli subaylara bazı öğrenciler de alkışlarla destek vermişti.

Kaynak: Star gazetesi
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Prş Arl 13, 2012 10:58 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2356
Konum: Avustralya

MesajTarih: Prş Arl 13, 2012 8:14 pm    Mesaj konusu: Ergenekon davası Alıntıyla Cevap Gönder

Ergenekon davasından sonuç çıkmadı!
13 Aralık 2012



Dört yılı aşkın süredir devam eden “Ergenekon” davasında hangi sanık için hangi cezanın talep edileceği duruşmada olaylar çıktı. Mahkeme önündeki kalabalığa gaz ve tazyikli suyla müdahale edilirken, duruşma salonunda da gerginlik yaşandı. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, salonu terk etti. Yeni taleplerde bulunan savcı mütalaa vermedi, sanıklar için ek süre verildi. Duruşma yarına ertelendi.

İşte dakika dakika yaşanan gelişmeler...

SAVCI BEKLENEN MÜTALAASINI SUNMADI



Ve gergin günün sonunda savcı beklenen mütalaasını sunmadı.
Esas hakkındaki mütalaanın açıklanması beklenen ''Ergenekon'' davasına giren savcılardan Mehmet Ali Pekgüzel, talepler ve dosyadaki eksikliklerle ilgili isteklerini açıkladı. Pekgüzel, TBMM'ye yazı yazılarak Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu'nun rapor ve eklerinin dosyaya gönderilmesini talep etti.

Yeni tanık dinlenilmemesini talep eden savcı Pekgüzel, ‘Darbe günlükleri' soruşturması kapsamında emekli generallerin verdiği ifadelerin bir örneğinin dosyaya eklenilmesini de istedi.

SAAT 15:20 SALON KARIŞTI

''Ergenekon'' davasında, üye hakim Sedat Sami Haşıloğlu'nun, birleşen dosyanın iddianamesini okuduğu sırada, sanık avukatlarının alkışlaması, masalara vurması ve sanıkların da ayağa kalkarak mahkemeye karşı konuşmaları karmaşaya neden oldu.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki öğleden sonra devam edilen duruşmada, Mahkeme Heyeti Başkanı Hasan Hüseyin Özese, avukat Vural Ergül'ün mahkemenin kararı üzerine salona girmediğini belirtti.

Ardından duruşmada, üye hakim Sedat Sami Haşıloğlu, birleşen dosyanın iddianamesini okumaya başladı. Ancak, sanık avukatları kendilerine söz verilmesi konusunda ısrar etti.

Başkan Özese, iddianame okunduktan sonra savcıya esas hakkındaki görüşü konusunda söz verileceğini ve daha sonra avukatlara beyanda bulunmaları için süre tanınacağını anımsattı.

Bu arada bazı avukatlar da Ergül'ün salondan robokoplar aracılığıyla ayrılmasına meslektaşları olarak izin vermediklerini belirterek, Ergül'ün mahkemenin talimatıyla değil, kendi isteğiyle salonu terk ettiğini söyledi.

Hakim Haşıloğlu'nun birleşen dosyanın iddianamesini okumaya devam ettiği sırada, itirazlarına devam eden avukatlar ısrarla kendilerine söz verilemesini istedi.



İddianame okunurken, Başkan Özese ile sanık avukatları arasında sözlü tartışma yaşandı.

Avukatlar, ayağa kalkıp Başkan Özese ile bağırarak konuşurken, salonda bulunan CHP'li vekiller de avukatları desteklemek amacıyla alkışladı.

-''İsteyen dışarı çıkabilir''-

Mahkeme Başkanı Özese, itirazların devam etmesi üzerine, ''Yargılamayı kesintiye uğratmayın. Dinlemek istemeyen dışarı çıkabilir. Söz vermiyorum'' diye uyarılarda bulundu.

Duruşmada 5 dakika söz verilen tutuklu sanık emekli Tuğgeneral Veli Küçük'ün avukatı olan kızı Zeynep Küçük, mahkemenin iddianamenin birleştirilmesi kararını kendisinin aldığını, taraflara söz vermediğini kaydetti.

Küçük, davada gelinen aşamadan sonra yeni bir iddianamenin birleştirilmesinin mümkün olmadığını ifade ederek, mahkemenin birleşme kararına karşı beyanlarda bulunulması için tanınan 7 günlük yasal süreye uymadığını söyledi.

Salonda avukatların ön tarafında jandarmaların yer almasını eleştiren Küçük, ''Duruşmada söz isteyen avukatlara, jandarmayla göz dağı veriyorsunuz. Avukatları, robokoplarla salondan atarak, dışarıdaki kalabalıktan korkarak, yüz binleri yok sayarak, nereye kadar gideceksiniz?'' diye konuştu.

Küçük'ün bu sözleri salonda bulunan avukatlar ve milletvekilleri tarafından alkışlanırken, avukatların masalarına elleriyle vurarak, heyeti protesto ettikleri görüldü.

-Salondaki karmaşa-

Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese, salondakileri sakin olması konusunda uyarırken, Zeynep Küçük'ün de mikrofonunu kapattırdı.

Salonda yaşanan karmaşa sırasında üye hakim Haşıloğlu, iddianameyi okurken yer yer ara vermek zorunda kaldı. Başkan Özese de sürekli ''Söz vermiyorum. Buyurun dinleyin. Dinlemek istemeyen çıkabilir. Sakin olun'' diye uyarılarda bulunarak, salondakileri yatıştırmaya çalıştı.

Bu sırada, salondaki sanıklar da ayağa kalkarken, tutuklu yargılanan eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, emekli Orgeneraller Hurşit Tolon ve Hasan Iğsız duruşma salonunu terk etti.

Başkan Özese de salondaki avukatların alkışladıkları, masalarına vurduklarını, bazı sanıkların da ayağa kalkarak mahkemeye karşı konuştuklarını tutanağa geçirdi.

Mahkeme Başkanı Özese, yaşanan bu karmaşa üzerine duruşmaya ara verdi.

SAAT 14:10 BAŞBUĞ SALONU TERKETTİ

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki ''Ergenekon'' davasında birleşen dosyanın iddianamesinin okunmasını avukatlar, alkışlarla ve oturdukları masaları yumruklayarak protesto ederken, tutuklu sanıklar eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, emekli orgeneraller Hurşit Tolon ve Hasan Iğsız da salonu terk etti.

SAAT 12:30 SANIKLAR SALONA ALINDI



''Ergenekon'' davasının esas hakkındaki görüşün açıklanması beklenen 270. duruşmasına, tutuklu sanıklar eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ ile CHP Milletvekili Mehmet Haberal uzun süreden sonra katılırken, tutuklu sanıklar CHP Milletvekili Mustafa Balbay ile gazeteci Tuncay Özkan, duruşma salonuna girerken izleyiciler tarafından alkış ve sloganlarla karşılandı.



İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşma başlamadan önce milletvekillerinin de aralarında olduğu izleyiciler, avukatlar ve gazeteciler salona alındı.

Aralarında Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan, genel başkan yardımcıları Umut Oran ve Gürsel Tekin'in bulunduğu 40'a yakın CHP milletvekilinin de izleyici olarak yerini aldığı duruşma salonunda, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Vedat Ahsen Coşar ve İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal da hazır bulundu.



Duruşmaya, Türkiye'nin kimi illerinden baro temsilcileri, gözlemciler ve sanık müdafilerinin de bulunduğu yaklaşık 200 avukat katıldı.

Halk müziği sanatçılarından Sadık Gürbüz de Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay'ın avukatı olarak duruşmaya geldi.

-''Adalet istiyoruz''-



Duruşmada, daha sonra sanıklar salona alındı. Bu sırada, izleyiciler sanıkları alkışlarken, ''Türkiye sizinle gurur duyuyor'' sloganı attı. Sanıklar da izleyicilere el sallayarak ve yumruk yaparak karşılık verdi.

Sanıklardan CHP Milletvekilleri Mustafa Balbay ve gazeteci Tuncay Özkan, duruşma salonuna girerken, izleyicilerin hepsi ayağa kalkarak alkışladı. El sallayarak izleyicilere hitap eden Tuncay Özkan, ''Adalet için, Türkiye için'' diye bağırdı ve izleyicilerin de bu şekilde bağırmasını istedi. İzleyiciler de ''Adalet için, Türkiye için'' şeklinde slogan attı.

Tuncay Özkan, izleyici ve milletvekillerine hitaben ''Adalet istiyoruz. İsteklerimizin hepsi Türkiye ve adalet için. Adalet meşalelerini her yerde yakın. Yurtseverlik için adalet. Burada hukuk yok. Burada, adalet istiyoruz. Bu dava açıldığı gün, cezalarımız verildi. Önemli olan halkın vicdanıdır. Kendimizi halkın vicdanına bıraktık'' dedi.

Mübaşirin, ''Tuncay Bey lütfen oturun'' diye uyarması üzerine de Tuncay Özkan, izleyicilere dönerek, ''Siz de bağırın Tuncay Bey diye'' şeklinde seslendi. Seyirciler de ''Tuncay bey'' diye sloganı attı.

-Mustafa Balbay'ın adalet çağrısı-

Tutuklu sanık CHP Milletvekili Mustafa Balbay, Tuncay Özkan ile birlikte duruşma salonuna girdi. Bu sırada, özellikle basın mensuplarının bulunduğu bölümdeki ön sıralarda bulunan CHP milletvekillerinin yoğun ilgi gösterdiği Mustafa Balbay, ellerini kaldırarak ''Adalet istiyoruz'' dedi.

Balbay, ''Biz Silivri arazisinde adalet terazisini yükselteceğiz. Burada çürümeyeceğiz. Adaleti sizinle yayacağız. Biz, Türkiye'nin yediveren gülleriyiz. Sizinle birlikte adalet arayacağız'' diye konuştu.

Seyirciler de ''Mustafa Kemal'in askerleriyiz'' ve ''Namus, ahde vefa, vatan'' şeklinde sloganlar attı.

Duruşmaya uzun zaman sonra katıldığı gözlenen tutuklu sanıklardan eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ ve CHP Milletvekili Mehmet Haberal'ın da izleyicilere el salladıkları görüldü.

Duruşmada İlker Başbuğ, emekli Orgeneral Hurşit Tolan ve Mehmet Haberal'ın, sanıkların bulunduğu alandaki en ön sırada oturdukları görüldü.

-Salon tamamen doldu-

Kapasitesi 350 kişi olan duruşma salonu tamamen dolarken, bazı milletvekilleri ve gazeteciler duruşmayı ayakta izledi. Gazeteciler ile izleyiciler arasında zaman zaman yer darlığı nedeniyle tartışma yaşandı.

Tutuklu sanıklardan Alparslan Arslan, duruşmaya katıldıktan kısa bir süre sonra salondan jandarma eşliğinde çıkarıldı. Tutuklu sanıklarla tutuksuz sanıklar arasına jandarma görevlilerinin yerleştirilmesi de dikkati çekti.

-3 savcı da katıldı-

Duruşmaya, İstanbul Cumhuriyet Savcıları Mehmet Ali Pekgüzel, Murat Dalkuş ve Nihat Taşkın da uzun zaman sonra bir arada katıldı.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Hasan Hüseyin Özese, duruşmadaki nizam kurallarını hatırlatarak, ''Herkes sorumluluğunu bilsin. Gerekirse seyircisiz duruşmaya devam ederiz'' diyerek, duruşmayı başlattı ve gelen evrakları okudu.

Kimi sanık avukatları tarafından, mahkeme heyetinde yer alan hakimler hakkında reddi hakim talebiyle ilgili sunulan reddi hakim talebinin, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilmediğini belirten Özese, Ankara Cumhuriyet Savcılığı'nca ifadesi alınan Susurluk davası hükümlüsü Ayhan Çarkın'ın ifadelerinin de mahkemeye gönderildiğini söyledi.

Başkan Özese'nin, MİT Müşteşarlığı'na yazılan yazılara cevap verildiğini ve bu yazıların dosyaya eklendiğini belirtmesi üzerine ayağa kalkan sanık avukatlarından Vural Ergül, ''Bu belgelerin tarihiyle birlikte açık şekilde okunmasını istiyorum'' dedi. Başkan da evrakı daha sonra inceleyebilecekleri cevabını vererek, Vural'dan oturmasını istedi.

-Sedat Peker hakkındaki dava-

Başkan Özese, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca Sedat Peker'in de aralarında bulunduğu 4 şüpheli hakkında, ''silahlı terör örgütüne yardım etme'', ''tehdit'' ve ''suç delillerini değiştirmeye teşebbüs etmek'' suçlarından hazırlanan iddianameyi kabul eden İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi'nin, dosyanın, bu dava dosyasıyla birleştirilmesi konusunda muvafakat istediğini de belirtti.

Bu talep üzerine çıkan tartışma sonrası Mahkeme Başkanı Özese, duruşmaya ara verdi.

SAAT 12:00 YİNE OLAY ÇIKTI

Ergenekon davasını izlemek için Silivri Cezaevi önünde toplanan kalabalık, duruşma salonuna ilerlemek isteyince jandarma müdahalede bulundu. Sanıklara destek vermek üzere Silivri'ye gelenler ile jandarma arasında arbede yaşandı. Jandarmanın kurduğu barikatın arkasında toplanan kalabalık içeriye girmek isteyince, jandarma cop ve biber gazı kullandı. Gruplar megafonlarla yapılan anonslarla sakinleştiştirildi. Bu sırada CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin'in de anons yaptığı görüldü. Tekin daha sonra gazetecilere yaptığı açıklamada, "Bu müdahale kabul edilemez" diye konuştu.

SAAT 10:30 GÜVENLİK ÖNLEMLERİ ALINDI

Duruşma salonu girişi ve çevre yollarda jandarma görevlilerince yoğun güvenlik önlemi alındığı görüldü.

Adliye giriş kapılarının zorlanması nedeniyle kimi zaman arbede yaşandı ve jandarma bu arbedeyi engellemeye çalıştı.

Bu arada, sanık avukatları, basın mensupları ve tutuksuz sanıkların mahkeme salonuna girişi için ayrı bir giriş kapısı açıldı.

Duruşmanın büyük salonda yapılabilmesi için KCK davasına bir gün ara verildi.

Siyasetçi, hukukçu, basın mensupları ve izleyicilerin ancak bir bölümü içeri alınacak. Duruşmaya katılım 347 kişilik izleyici bölümüyle sınırlı tutulacak.

SAAT 10:20 SALONDA TARTIŞMA ÇIKTI, DURUŞMAYA ARA VERİLDİ

Avukatlar söz isteyince duruşma salonunda tartışma çıktı. Gerginlik üzerine mahkeme heyeti duruşmaya ara verdi.

SAAT 09.30 BİBER GAZIYLA MÜDAHALE

Duruşmayı izlemeye gelen kalabalık salona girmek istedi. Jandarma ekiplerinin izin vermemesi üzerine arbede yaşandı.

Jandarma ekipleri, kalabalığa biber gazı ve tayzikli suyla müdahalede etti. Aralarında yaşlı ve kadınların da olduğu pek çok kişi gazdan etkilendi.

Olaylar sırasında jandarmanın kurduğu barikatlar da yıkıldı.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin, kısa bir konuşma yaparak sakin olunması konusunda uyardı.

SAAT 08:30 SİLİVRİ'DE TOPLANMAYA BAŞLADILAR

Türkiye'nin çeşitli illerinden sanıklara destek vermek üzere aralarında CHP, İşçi Partisi, Halkın Kurtuluş Partisi, Türkiye Gençlik Birliği ve Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerinin de aralarında bulunduğu grupları taşıyan otobüsler, sabahın erken saatlerinde Silivri'ye ulaştı.

Ellerinde Türk bayrağı, flamalar ve sanıkların fotoğraflarını taşıyan gruptakiler, ''Faşizme karşı omuz omuza'', ''Mustafa Kemal'in askerleriyiz'' şeklinde sloganlar attı. Gruplar, 10. Yıl Marşı ve Gençlik Marşı ile çeşitli marşlar ve şarkılar söyledi.

Cezaevi önünde bir araya gelen kalabalık, adeta bir miting görüntüsü oluşturdu. CHP otobüsünden bir kişinin ''Ergenekon'' davası sanıklarının adlarını tek tek sayması üzerine vatandaşlar da ''Burada'' diye karşılık verdi.

DAVADA NELER OLACAK?

Eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ, CHP milletvekilleri Balbay ve Haberal'ın da tutuklu sanıkları arasında olduğu davanın bugünkü duruşmasında savcılar, esas hakkındaki mütalaayı açıklayacak ya da mahkemeden ek süre talep edecek.

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, CHP milletvekilleri Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal'ın da tutuklu yargılandığı davanın bugünkü duruşmasında, savcının esas hakkındaki mütalaasını mahkeme heyetine sunması bekleniyor.

Duruşma salonu ve önünde büyük bir kalabalık oluşması beklenen dava için, gerekli önlemler alındı.

Duruşmanın büyük salonda yapılabilmesi için KCK davasına bir gün ara verildi.

Siyasetçi, hukukçu, basın mensupları ve izleyicilerin ancak bir bölümü içeri alınacak. Duruşmaya katılım 347 kişilik izleyici bölümüyle sınırlı tutulacak.
haber7

"Ergenekon" Tutanakları
(Yurdumdan Bir Ham Kesit Daha)

Açık İstihbarat
15.12.2012



Türkiye , mizahın ve edebiyatın düşmanı bir ülke. Gerçeği yorumlayarak hakikate dönüştüren bu sanatlar gerçeğin kuru ve sinematografik olmayan doğasını yorumlayıp, soslayıp tüketilebilir hale getirirler.

Vücudunda dört zehir çıkıp ta zehirlenilemeyecek tek ülke olan ülkemiz ise binbir garabeti ile; gerçeğin hiç bir yoruma, süslemeye, dramatizasyona ihtiyaç duymadan ham kesim hali ile izlenebileceği bir vatandır. Tanrı'nın hiç montajlanmaya ihtiyaç duyulmayan, "director's cut" ham kader filmi gösterilir topraklarımızda.

Savcının mütalaasının açıklanacağı gün olarak ilan edilen 13 Aralık günü "Ergenekon"''da duruşma salonunda yaşananlar buna güzel bir örnek. Doğal akışı içinde aşağıda dikkatinize sunuyoruz.

****************

Sanıklar, mahkeme salonunun dışında toplanan yoğun kalabalık nedeni ile salona zor girebildi. Bu kadar ciddi bir kalabalığı beklemeyen Jandarmanın gerekli tedbirleri almakta zorlandığı gözlendi. Türkiye Gençlik Birliği (TGB) üyesi gençler, yol üzerinde trafiği düzenlemeye çalıştı.

Duruşma salonunun hemen dışındaki bekleme salonunda, uzun süredir birbirini görmeyen tutuksuz sanıkların birbiri ile hasret gidermesi ve eski tutukluluk günlerini yadedmesi, "Ergenekon'un pilav günü" yorumlarına sebep oldu.

Günlerdir basın tarafından "karar günü" olarak lanse edildiği için ilginin yoğunlaştığı bugünde bir çok ünlü tanınmış simayı görmek mümkündü. "Ergenekon"'a son dönemde monte edilen Ayşe Arman'ın , en son yazısından anlaşıldığı üzere, "kaportayı cilalayıp, kocasına metres olmak" için Dubai'de olduğu için duruşmaya katılmadığı, o çok ihtiyaç duyulan manevi desteğini veremediği görüldü.

CHP geniş ve ilgili bir kadro ile temsil edilirken, MHP'nin varlığı Deniz Bölükbaşı'nın "buradayım ama çok da heyecanlı değilim" yüz ifadesi ile somutlaştı.

Duruşma başladığında, salona tutuklu sanıkların girmesi ile birlikte seyirci sıralarından alkışlamalar başladı. Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay ele ele tutuşarak seyirciyi selamladı. Bu sırada sanık ve seyirci sıralarından, "Adalet İstiyoruz" , "Türkiye sizinle gurur duyuyor" sloganları atıldı.

Balbay:

"Biz burada çürümüyoruz. Sizinle beraber adaleti tüm Türkiye'ye yayacağız"

Bu arada Yalçın Küçük'ün konuşma yapan ve slogan atan sanıkları zaman zaman eli ile ağızlarını kapatarak sakinleştirmeye çalıştığı dikkat çekti.

Savcılar ve mahkeme heyeti salona girdi.

Sanıkların mahkeme heyeti salona girdiğinde ayağa kalkmadığı görüldü.

Danıştay cinayetinden hüküm giyen Alparslan Arslan kolunda iki , çevresinde iki jandarma salona getirildi.Sanıklar alanında , diğer sanıklardan Danıştay hükümlüleri için ayrılmış özel alana getirildi. Alparslan Arslan'ın diğer duruşmalarda da olduğu gibi, yürümekte zorlandığı görüldü ve yoğun ilaç almış insanlarda görülen bir ifadeye sahipti.

Avukat sıraları tamamen doldu.

Duruşmayı mahkeme başkanı Özese açtı.

"Mütalaanın tamamlanmadığı , mahkemeye bir ön rapor verdiği görüldü"

Daha sonra mahkemeye gelen ve daha önce yazılan yazılara verilen cevapları okumaya geçen Özese 'nin, davayı başka bir dava ile birleştirdiklerini açıklayıp, birleştirdikleri davanın iddianamesini okunacağını açıklaması ile güne damgasını vuran olaylar silsilesi başladı.

Savcının mütalaa vermesini beklerlerken, birden yeni bir dava ile davalarının birleştirildiğini duyan sanıklar ve avukatlar mahkeme heyetine tepki verdi. Avukat sıralarından, kendilerine bu iddianamenin tebliğ edilmediği itirazları yükseldi. Özel yetkili mahkemelerin yapılan yeni yasal düzenleme ile yeni dava kabul edemeyecekleri, bu birleştirmenin kararının hukuk dışı olduğu sesleri yükseldi.

Özese avukatların sözlü itirazlarını yazılı dilekçe ile vermelerini istemesine rağmen , itirazlar sürdü. Avukatlar mahkeme heyetine savunmanın sözlü olması gerektiğini hatırlattı. Özese, gittikçe ısınan atmosferde ayağa kalkarak mahkeme heyetine itirazlarını sürdüren avukatları susturmayı başaramayınca duruşmaya ara verdi. Seyirci sıralarından yuh sesleri yükseldi.

Başladıktan çok kısa süre sonra verilen ara yaklaşık 2 saat sürdü.

Mahkeme heyetinin, ara karar vermeyeceği halde, bu kadar uzun süre ara vermesi, seyirciler arasında çeşitli yorumlara sebep oldu. Mahkeme heyetinin Ankara'dan talimat beklediğinden tutun da, dışarıdaki kalabalığın dağılmasının beklendiği için heyetin davayı uzatmaya çalıştığına kadar bir çok yorum yapıldı.

İki saat sonra tekrar tutuksuz sanıklar , seyirciler ve avukatlar salona alındı. Avukatlar, ilk celsede yaşananlar sonrasında, ortak bir tutum belirlemek için biraraya gelerek durum değerlendirmesi yapmaya başladı.

Avukatların toplu olarak salonu terketmek ile salonda kalarak savunmaya devam etmek seçeneklerini değerlendirdikleri öğrenildi. Avukatların değerlendirilmesi sonrasında, daha önceki duruşmalarda mahkeme heyeti ile yaşadığı tartışmalardan dolayı mahkeme tarafından duruşmalardan men edilen avukat Vural Ergül'ün salondan ayrıldığı görüldü. Vural Ergül'ün salondan ayrılmasına bir kısım avukat, "niye ayrılıyor, ayrılma kararı almadık ki, kim aldı bu kararı" şeklinde tepki gösterdi. Fakat bir kaç avukat dışında bütün avukatlar salonda kaldı.

Daha sonra tekrar salona dönen Vural Ergül konu ile ilgili mealen şu açıklamayı yaptı:

"Mahkeme heyetinden, içeriden talep geldi. Mahkeme heyeti , salondan çıkmazsam avukatlara söz hakkı verilmeyeceğini bildirmiş avukatlara. Ben de bunun üzerine, mahkeme heyetine bahane vermeyim diye ayrıldım. Fakat görüldü ki, benim ayrılmamın istenmesi bahane imiş, mahkeme heyeti yine söz vermedi"

Yaklaşık 2 saatlik aradan sonra mahkeme heyeti salona tekrar geri döndü. Daha önceki celsede, hiç bir avukata söz vermeyen mahkeme başkanı Özese, bu sefer duruşmaya bir avukata özellikle söz vererek başladı. Bu avukatıın, davaya dahil edilen iddianamedeki sanıkların avukatı olduğu anlaşıldı. Bu avukattan sonra diğer avukatların söz istemeye devam etmesi üzerine mahkeme başkanı sözlerini kesti. Avukatların seslerini yükselterek, ayağa kalkıp söz istemeye devam etmesi üzerine Özese'nin tutanaklara geçmek üzere

"avukatların taleplerinin olmadığı görüldü"

ifadesini kullanması salonda gülüşmelere sebep oldu ve avukat sıralarından protestolar arttı.

Bu aşamada salonda tam bir keşmekeş hakimdi. Bir yandan üye hakim Haşıloğlu, Özese'nin talimat ı doğrultusunda davaya yeni eklenen iddianameyi okumaya çalışırken, diğer yandan avukat sıralarından itirazlar yükseldi.

Sonunda mahkeme heyeti Özese avukatlar arasından, Veli Küçük'ün kızı av. Zeynep Küçük'e söz vermeye karar verdi.

Zeynep Küçük:

"Avukatlara gerekli söz hakkını vermeden iddianameye geçme kararı verdiniz.
Yeni yasa değişiklikleri ile ek iddianame ekleyemeyeceğiniz halde bu kararı verdiniz.
Avukatlara jandarma ile gözdağı vermeye çalışıyorsunuz

(Açık İstihbarat: İkinci celseye başlandığında, avukat sıralarının önünde bir dizi Jandarma , avukatlarla mahkeme heyeti arasına yerleşti)

Kamuoyunu yok sayarak, dışarıdaki yüzbinleri yok sayarak açık yargılama yaptığınızı iddia ediyorsunuz.
iddianame 2 gün önce sunulmuş, yasaya göre 7 günlük süreye uymuyorsunuz"

Özese:

Mahkeme heyeti kimseyi tehdit etmez.

Sanık sıralarından bir ses:

Nasıl etmez. Zekeriya Öz istediğimizi yapmazsan 1 saat içinde oğlunu tutuklatırım diye tehdit etti beni

Özese :

Dinlemek istemeyen avukatlar çıkabilir.

Seyirci sıralarından da protestoların yükselmesi üzerine Özese seyircilerin duruşma salonundan çıkarılması talimatını verdi. Salondaki karmaşa ortamı giderek arttı. Bütün bu karmaşa ortamında üye hakim Haşıloğlu iddianame okumayı sürdürmeye çalıştı.

Basın sıralarında oturan Süheyl Batum mahkeme heyetine seslendi:

"Sayın Hakim; siz kendi okuduğunuz iddianamei duyuyor musunuz? Sizin kararı önceden verdiğiniz belli"

Avukat sıralarından bir başka ses:

"Başkanım duyamıyoruz, daha sesli okuyun"

Salonda düzenin yine sağlanaması üzerine 1 saat geçmeden Özese yine duruşmaya ara vermek zorunda kaldı. Mahkeme başkanı ve üye hakim salonu terk ederken, kıdemli üye Haşıloğlu belli bir süre salonda oturmaya devam etti.

Milletvekilleri arada avukat Zeynep Küçük'ü , "kısa ama etkili konuşmasından" dolayı tebrik ettiler.

Sembolik bir diğer karede, sanık bölümünden biraz daha ileriye giderek kendisi ile tokalaşmak isteyenlere yaklaşmak istemesi üzerine, emekli Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'a görevli Jandarma yarbayı tarafından izin verilmedi.

Aradan sonra 3:17'de duruşmaya tekrar başlandı. Bu celse ile birlikte , tekerlekli sandalyesi ile emekli albay Arif Doğan'da tutuksuz sanıklar bölümündeki yerini aldı.

Mahkeme başkanı Özese, bu sefer celseye, Genelkurmay Başkanlığı'ndan disk incelemesi ile ilgili gelen bir yazıyı okuyarak başladı. Avukatlara bu yazınınn okunması sonrasında söz verileceğini açıkladı.

Avukatların söz alma ısrarı sürdü.

Özese:

Avukatlar her duruşmada konuşamaz.

Özese'nin hukuk tarihine geçecek bu sözleri sonrasında avukat sıralarından yine protesto sesleri yükselmeye başladı.

Özese :

Buyrun oturun, söz vermiyorum

Bir Avukat:

Siz izin vermiyorum diyorsanız. önce savcıdan mütalaa alın, sonra karar verin.

Bu arada savcı Pekgüzel söz almaya çalıştı. Başkan Özese , Pekgüzel'e de söz vermedi.

Özese :

Belgeler okunduktan sonra söz hakkı vereceğiz.

Özese'nin daha önceki celselerde , "yeni iddianameyi okuma" ısrarından vazgeçtiği görüldü.

15:28'de duruşmaya yine ara verildi.

Bu ara sırasında, seyirciler sırasında oturan CHP kadın kollarına üye bir kadın seyirciyi çıkarmak isteyen Jandarma üyeleri ile CHP'liler arasında sert tartışmalar yaşandı. Jandarma, celse aralarında seyircilerin dışarı çıkması kararı alındığı için CHP'li kadının çıkarılması konusunda ısrar ederken, CHP'liler bunun yasal olmadığını, böyle bir şey yapılamayacağını belirterek Jandarmayı engellediler. İlglii jandarma komutanının gelip duruma müdahale etmesi ile tartışma yaşandı ve CHP'li kadın üyenin salonda kalmasına izin verildi.

Ara verilen duruşmaya 4:21'de tekrar başlandı.

Özese :

Mahkemeye ulaşan belgelerin zapta geçmesinden sonra savcının mütalaası istenecek ve avukatlara söz verilecek.

Savcı Pekgüzel mütalaasına yeni birleştirilen davanın sanıklarına yeterli süre verilmesini talep ederek başladı. Pekgüzel savcılık makamı adına okuduğu mütalaasında , duruşmada tanık olarak dinlenemeyenlerin ifadelerinin okunmasının yeterli olacağı görüşünü savundu. Pekgüzel; daha önceki duruşma tutanaklarından bir dizi karar maddesi okuyarak , bu kararlar sonucu yazılan yazıların akıbetinin sorulmasına ve firari sanıkların yakalama kararlarının akıbetinin sorulmasını talep etti.

Pekgüzel'in mütalaasını okumasının ardından Avukat Celal Ülgen'e söz verildi:

Mahkemenize imzalanmış 5 adet dilekçe sunduk. Geldiğimiz aşamada toplanmamış kanıtlar olduğunu söyledik.

Bizler 1 nolu Ergenekon davasının delillerini, tutanaklarını inceleme olanağı bulamadık. Sanki biz incelemişiz gibi duruşmalar devam edildi. Öğrenin 1. Ergenekon davasında bir şema var. Tuncay Güney'in ifadeleri var. Bunları hiç değerlendiremedik.

Sonra bazı kısımları kapalı olarak bu şemalar bize verildi. Bu şema kanıtsa üstü neden ortuluyor? Mahkeme değer veriyorsa, bu ismi örtülen kişiler niye çağrılmadı.

Bu şema ile 2. Ergenekon davasının ne ilgisi var? Bunu bizim savcılarla tartışmamız, sizin bu tartışmada hakem olmanız lazım. Siz sentez makamınısınız, savcı değilsiniz.

1. Ergenekon davası sırasında dijital verilere ulaşmak çok hoyratça olmuştur. Delil sağlıkları ve bütünlüğü korunmamışsa bu delill değildir. Bunu huzurunuzda tartışmamız lazım.

Siz, avukatlar çok kalabalıksınız diye söz vermiyorsunuz bir söz verin bakın avukatlar kendi aralarında otokontrolü nasıl sağlayacak.

Av. Dizdar:

Bir takım arkadaşa söz verilmez. Herkesin söz alması lazım.

Çağrılan tanıklar var, eğer o tanıklardan vazgeçilmediyse o tanıkların dinlenmesi lazım.

(Tutukluluğun makul süresi konusunda AİHM kararlarından örnekler verdi.)

Tutukluluk bir tedbirse , bu tedbir gayeye erişti. Eğer davaları birleştirirseniz bu süre daha da uzar.

Av. Hüseyin Ersöz

Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu'nun 215. maddesini size hatırlatmaya gerek yok.

Delillerin tartışılması için makul süre talep ettik. 15 dk verdiniz.

1 müvekkilim de olsa, 10 tane de olsa 15 dakikaya sığdırmam istendi.

Bilirkişi talepleri , tanık talepleri istemiştik ama cevap verilmedi. Eğer red kararı bile verseydiniz, huzurda bulundurarak dinletecektim ama olmadı.

Levent Göktaş'ın ofisinde bulunduğu isnat edilen 51 nolu DVD'nin polis tarafından ofisine bırakıldığına tanıklık edecek bayan avukat dinlenmedi. Eski bir emniyet müdürünün eşi olan bu avukat , bu yönde bir konuşmaya bir resepsiyonda şahit olduğunu anlatacaktı.

Mehmet Çelebi teğmen gibi, Vural Vural'ın telefonuna da yasadışı yükleme yapıldığının tespitini istedik, kabul edilmedi.

Kameralarla dinleniyoruz mikrofonlarla dinleniyoruz, müvekkilimize vermek istediğimiz belgeler jandarma ve mahkeme heyetince kontrol ediliyor.

İddianamede Gizli Tanık 9'un ifadeleri , Osman Yıldırım'ın ifadelerini doğruluyor yazılmış. Sonra ortaya çıkıyor ki, 9 nolu gizli tanık aynı zamanda sanık olan Osman Yıldırım.

Bugün ayrıca mahkemenize 2008-2009'da ulaşan belgelerin dosyaya bugün konulduğunu öğreniyoruz. Benim de o belgeleri görmem ve değerlendirmem gerekiyor.

Bundan sonra aşamada mahkemenizin adil bir yargılama yapılacağı kanaatinde değilim.

Av. Dilek Helvacı (Haberal ve Hurşit Tolon'un avukatı)

Bu mahkemede, CMK ve AİHS'ne aykırı olarak savunmanın kısıtlandığını gördük.

Son yasa değişiklikleri ile, mahkemeniz geçici hale geldikten sonra, mahkemeniz sadece savunma hakkını kısıtlamıyor, aynı zamanda susturmaya çalışıyor.

İddia makamı ile özdeşleşmiş görüyoruz sizi.

Özese : İddia makamı ile özdeşleşmeyiz merak etmeyin

Bugün "robocoplarla" üzerimize saldırıldı.
Ayrıca bariyer koymanız CMK'ya aykırı. Jandarma ve mahkeme belgelerimizi inceleyemez.
Tavandan uzatılan mikrofonlarla bizi dinleyemez.

(Açık İstihbarat: Avukat, "Ergenekon" duruşmalarına özgü, dünyada hiç bir örneği olmayan , avukat ve sanık sıralarının üzerine tepeden sarkıtılan mikrofonları kastediyor. Toplam 14 tane mevcut. Bu söze Özese'nin verdiği aşağıdaki tepki, bu mikrofonların hangi amaçla kullanıldığını kanıtlıyor.)

Özese : Avukat hanım, zaten mikrofonlardan bir şey duyulmuyor. Zaten dinlemeye vaktimiz yok.

(Sanık ve seyirci sıralarından gülüşmeler)

Bir Başka Söz Verilen Avukat:

Taleplerimizi bile almıyorsunuz. Dosyaya ibraz edilen belgelerin 4 yıl boyunca saklanması hukuka aykırıdır. Saklanan bu yazıların MİT ve Genelkurmay'dan gelen belgeler olması ayrıca dikkat çekicidir.

CMK 177'e göre tanıkları reddediyorsanız bunu da bilmemiz lazım.

Başbakanın savcısı olduğu bu dava siyasi bir davadır.

Tutukluluklarla ilgili gerekçeleri hala sunmamanız baskı altında olduğunuzu gösteriyor.

Av. İlkay Sezer : (İlker Başbuğ - Hurşit Tolon avukatı)

Bizleri burada şeklen bulunuyormuşuz hissine kapılmamıza sebep olan uygulamalarınız var.

Silahların eşitliği ilkesini göremiyoruz bu salonda.

Siz bize taleplerimizi yerine getirme hakkı vermediniz.

Ankara Emniyeti ne dedi? - 125 tane CD buldum. Sonra ne oldu? 134 tane CD çıktı. Aradaki farkı araştırdınız mı?

Şu tanıkları dinleyelim dedik. Hangi tanıklarımızın dinlenmeyeceğini halen öğrenemedik.

Mikrofonlardan şikayet ettiğinizde sizin yanınızdaki üye bu mikrofonların aleniyeti sağladığını söylemedi mi?

Müvekkilim ile görüşmeme izin verilmiyor bu salonda. Hangi kanun maddesi ile yapıyorsunuz bunu söylemiyorsunuz.

Mahkemenin tavrının değişmesini bekliyorum. Ben bu yargılamanın parçası değilim ama tarihe not düşmek için buradayım.

Av. Ahmet Çörtoğlu (Tuncay Özkan avukatı)

Tanıkların dinlenmesi aşamasında biz bu yargılamanın parçası olarak hissetmedik kendimizi. Siz hiç avukatla müvekkili arasına sıralar, engeller koyan bir yargı gördünüz mü?

Eğer maddi gerçeği bulmak istiyorsanız, bu delilleri değerlendirmek zorundasınız.

Siz sadece eski davaları devam ettirmek için varsınız, yeni dava ile birleştiremezsiniz.

Vural Ergül burada otururken, içeriden haber gönderdiniz, Vural Ergül çıksın diye. Demekki içeriden izliyorsunuuz.

Bizden önce sanıklara söz vermeniz lazım. Esas olan sanıkdır.

***********************

Tanık olduğumuz kısmı itibarı ile yaşananları mümkün olduğu kadar birebir aktarmaya çalıştık.

Ülkenin üzerine çökmüş bu akılsızlık ve ahlaksızlık karabasanı bir gün kalkar da, bir nesil çıkar , bu kuru notlardan bir damla ders çıkar umudu ile not düşelim istedik.

Açık İstihbarat

Soner Yalçın: "Bu kötülük yolun sonuna gelmiştir"
27 Aralık 2012



Gazeteciler Nedim Şener, Ahmet Şık ve Soner Yalçın'ın sanık olarak yargılandığı Odatv davasının 15. duruşması başladı. Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’nda bulunan İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 3’ü tutuklu 13 sanıklı duruşmaya tutuklu sanıklar Soner Yalçın, Yalçın Küçük ve Hanefi Avcı getirildi.Çağlayan’daki Adalet Sarayı’ndaki duruşmaya Ahmet Şık, Nedim Şener, Doğan Yurdakul’un da aralarında bulunduğu 10 tutuksuz sanık katıldı.

"Başbakan'ı dinleyenleri biliyoruz"

Odatv davasında savunma yapan tutuklu sanık Soner Yalçın, Başbakan Erdoğan'ın ofisinde böcek bulunmasını örnek göstererek, ''Biz bu tertipçileri biliyoruz. Bu tertipçiler Baykal ve MHP'lilere kaset komplosunu yapanlardır. Bu tertipleri bildiğimiz için bize komplo kurdular'' dedi.

ODATV davasının 15’inci oturumu yine gergin başladı. Adliyedeki görüntü sistemlerinin yenilenmesi çalışması kapsamında daha önceki duruşmaların yapıldığı büyük salondaki görüntü sistemleri de değiştirildiği için duruşma yaklaşık 30 kişilik olan küçük salonda yapıldı. Salonun küçük olması nedeniyle her sanık için bir avukatın alınacağı belirtildi. Bunu protesto eden sanık avukatları duruşma başlayınca salona girmedi.

Daha sonra tutuklu sanık Yalçın Küçük’ün savunmasına geçildi. Küçük’ün sözlerine başlamasından yaklaşık 10 dakika sonra da avukatlar salona geldiler. Küçük’ün avukatı Hasan Fehmi Demir, sanık avukatlarının salona giremediğini söylemesi üzerine Başkan Ekinci, “”Nasıl giremiyor?” diye sordu. Avukat Demir, “İsterseniz kalkıp bir bakın. Güvenlik görevlilerine bir liste verilmiş. Avukatların isimleri var. Listede benim adım yok” diye tepki gösterince başkan Ekinci de “Olur mu öyle şey?” dedi. Avukatların kendilerine ayrılan bölüme oturmasının ardından Yalçın Küçük sözlerine devam etti.

“Bu kötülük örgütlüdür ve ne yazık ki devlet içinde yuvalanmıştır"

Küçük’ün ardından tutuklu sanık Soner Yalçın savunma yaptı. Türkiye’de zalim bir kötülüğün yapıldığını, bu kötülüğün memlekete ihanet ettiğini belirten Yalçın, “Bu kötülük örgütlüdür ve ne yazık ki devlet içinde yuvalanmıştır. Düzenlediği tertiplerle insanları itibarsızlaştırmakta, hapse attırmaktadır. Fakat hesaplanmış bu kötülük yolun sonuna gelmiştir. Artık açığa çıkmaktadır" dedi.

"Başbakan bile kendisinin dinlendiğini açıkladı"

Savunmasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ofisinde bulunduğu belirtilen böceklere değinen Soner Yalçın, “Baksanıza Başbakan Erdoğan bile kendisinin dinlendiğini, ofislerinde dinleme cihazı böceklerin bulunduğunu açıkladı. Şimdi sıra bu böceği yerleştiren kötülük merkezini ortaya çıkarmaya geldi. Buradan açıklıyorum, biz bu tertipçileri biliyoruz. Yazdık. Ve 2 yıldır da bu mahkeme salonundan haykırıyoruz. Bu tertipçiler: Deniz Baykal'a kaset komplosu yapanlardır. Bu tertipçiler: Bir değil, üç değil, beş-yedi değil 10 MHP'liye kaset komplosu kuranlardır. Bu tertipçilerin kim olduğu bellidir. Komplo yapacağı kişinin telefonunu dinleyecek, adım adım takip edecek, gizlice evlere girip kamerayı yerleştirecek, görüntüleri kaydedecek, montaj yapacak, yurtdışından internete sızdıracak ve hiç yakalanmayacak! Böylesine bir tertibi kim yapabilir? Sırtını devlete dayamadan; devletin istihbarat olanaklarına sahip olmadan bu tezgah kurulabilir mi, yapılabilir mi? Türkiye'nin merakla aradığı asıl derin devlet işte budur. Evet, biz bu tertipçileri biliyoruz; bunları yazdığımız için bize de komplo kurdular; bilgisayarlarımıza virüslü word dosyaları yükleyip bizi hapse attırdılar" diye konuştu.

"Bu kötülük merkezi hükümet tarafından da biliniyor"

Bu kötülük merkezinin hükümet tarafından bilindiğine dikkat çeken Soner Yalçın, “Tek eksik olan Türkiye'de bunları ortaya çıkaracak siyasi iradeye sahip olup olmamasıdır. Ama sanıyorum düğmeye bastılar. Çünkü biliyorlar ki, bu tertipçilerin şimdiki yeni hedefi Başbakan Erdoğan olduğu gün gibi açıktır. Bilinmez midir; kötülük sırtını mutlaka ihanete dayar. Devlet içindeki bu güç-iktidar çatışması kaçınılmazdır. Bu yaranın irini mutlaka yakında patlayacaktır" dedi.

"Bize yapılan bu kirli oyunu, pis entrikayı bir gün mutlaka ortaya çıkaracağız"

Sadece başarıya odaklı gazetecilik yaptıklarını belirten Soner Yalçın, “Bizi iddianamelerde terörist yapan silah-bomba değildir; bilgilerimizdir, yazdıklarımızdır. Gazetecilikteki kararlılığımızdır. İş gerçeğe dayanırsa buradaki her gazeteci kimseye acımaz mutlaka yazar. Yazdık. Ve hapsedildik. Fakat hapse atılacağız, Silivri'de esir tutulacağız diye düşünmeyecek, araştırmayacak ve yazmayacak değiliz. Bugün dünden daha da kararlıyız, bu iki yıllık zorlu süreç irademizi çelikleştirdi. Erdemi bir zırh gibi kuşandık. Bu sebeple, bize yapılan bu kirli oyunu, pis entrikayı bir gün mutlaka ortaya çıkaracağız. Kimse merak etmesin, endişelenmesin, daha hapiste yatabiliriz ama herkes şundan emin olsun ki, biz bu tertipçilerle hesaplaşacağız. Devletin hangi makamında otururlarsa otursunlar; hangi karanlık-izbe yerlerde saklanırlarsa saklansınlar bu tertipçileri ortaya çıkaracağız, adaletin önüne getirilmelerini sağlayacağız.

Korku insanı yozlaştırarak esir alır

Korku insanı yozlaştırarak esir alır bu nedenle TÜBİTAK'ta çalışan o üç kişinin varsayımlarına yanıt vermeye gerek duymuyorum artık. Bunları konuşmak abestir. Sözüm ona kendilerine bilirkişi diyenler bilime ve kendilerine ihanet etmişlerdir. Sayın heyetinizden bir tek talebim var, sahte delil üreten devlet içindeki bu örgütlü kötülüğün ortaya çıkarılmasına yardımcı olunuz. Bilgisayarlara virüslü word dosyaları gönderen şebekenin ortaya çıkarılması için savcılığa suç duyurusunda bulununuz” ifadelerini kullandı.


"Emniyet müdürleri Hanefi Avcı'ya kendi içlerinden yapılan bu tertibi ortaya çıkarmazlarsa onlara da yuh olsun"

Savunmasında MİT ve Emniyet'e seslenen Yalçın, “Eğer bu ülkenin istihbarat örgütü MİT, komplo sonucu hapse atılan ve cezaevinde yaşamını kaybeden meslektaşları Kaşif Kozinoğlu'na yapılanların hesabını sormazsa yazıklar olsun onlara. Kozinoğlu'na yapılan tertibi açığa çıkarmazlarsa tarih önünde hep suç ortağı olarak anılacaklardır. Türk Polis Teşkilatı, bir kitap yazdı diye hayatı felaketlerle didik didik edilen emniyet müdürleri Hanefi Avcı'ya kendi içlerinden yapılan bu tertibi ortaya çıkarmazlarsa onlara da yuh olsun. Tarih onları da suç ortağı olarak yazacaktır. MİT'e, Emniyet'e sesleniyorum, bu iftiralar komplolar, tertipler atölyesini ortaya çıkarmak boynunuzun borcudur" ifadelerini kullandı.

Soner Yalçın’ın savunmasının ardından salonda bulunan izleyiciler bir süre alkışladı.

"Soner Yalçın’ın oy çokluğu ile tahliyesine"

ODA TV davasının sabah gergin başlayan 15’inci oturumu akşam saatlerinde bitti. Mahkeme heyeti 3’üncü yargı paketinde yapılan değişikliği de dikkat çekerek, 14 Şubat 2011’de tutuklanan gazeteci Soner Yalçın’ın oy çokluğu ile tahliyesine karar verdi. Mahkeme heyeti Hanefi Avcı ile Yalçın Küçük’ün ise üzerlerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, evlerinde ve iş yerlerinde ele geçirilen deliller ve bu delillere ilişkin bilirkişi raporlarının birlikte değerlendirilmesiyle iddia olunan Ergenekon silahlı terör örgütünün yöneticisi olmak, örgüte yardım suretiyle örgüt üyeliği suçlarıyla ilgili olarak kuvvetli suç şüphesinin devam ettiği gerekçesi ile tahliye taleplerini reddetti.
haber1001

Başbuğ, Paksüt'e 'AK Part'yi kapatmayın'' dediği için mi tutuklandı!
Ergun Babahan
28 ARALIK 2012

İsrail'in Hakan Fidan'ın MİT Müsteşarı olmasından en çok rahatsız ülke olduğu aşikar çünkü açık açık, en yetkili ağızlardan söylediler. Dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, Fidan'ı Batı'nın sırlarını İran'a vermekle suçladı.

Takvim Genel Yayın Yönetmeni Ergün Diler son dönemlerde bu kavgaya ilişkin çok çarpıcı yazılar kaleme alıyor. Bugün yine öyle yapmış.
Diler, Taraf Gazetesi'nde yayınlanan İlker Başbuğ-Osman Paksüt görüşmesinin doğru kamuya yansıtılan içeriğinin ise yanlış olduğunu belirtiyor. Diler, Orgeneral Başbuğ'un Paksüt'e ''AK Parti'nin kapatılmasının ülkeye neler kaybettireceğini'' anlattığını vurgulayıp 6-5 sonuçlanan oylamanın sonucunu değiştiren oyun Kara Kuvvetleri kontenjanından gelen üye tarafından verildiğini hatırlatıyor.

Yani, Başbuğ'un o basına sızdırılan görüşmede, AK Parti'nin kapatılmaması kulisi yaptığını ve başarılı olduğunu yazıyor.

Diler, şu anda Ankara'da dönen dolapları, kapalı kapılar ardından döndürülen dolapları en yakından bilen isimlerden biri.

Özellikle istihbarat alanında yaşanan kavganın farklı yüzlerini kaleme alıyor.

Amacın AK Parti'yi kapatmak çok Erdoğan'ı siyaset sahnesinden silmek olduğunu iddia eden Diler, aynı kavganın bugün de farklı boyutlarda sürdürüldüğünü yazıyor.

Diler'in yazdığı doğruysa insanın aklına şu soru takılıyor: İlker Başbuğ, AK Parti'nin kapatılmasını engellediği için mi 'terör örgütü' başı olarak tutuklanarak cezaevine konuldu?

O kulisin cezası mı ödettiriliyor kendisine Jamestown Vakfı tarafından...

Kaynak: http://ebabahan.blogspot.com/

TSK: Balyoz davasıyla ilgili ortaya atılan "Belgelerin aslı Genelkurmay'da" iddiaları asılsız
08 Ocak 2013

Genelkurmay Başkanlığı, basın yayın gazetelerde yer alan Balyoz Davası'yla ilgili "Tüm delillerin asılları Karargah'ta ve sanıkların, sahte olduğunu iddia ettikleri belgelerin orijinallerini Genelkurmay Başkanlığı Mahkemeye gönderdi" iddialarıyla ilgili açıklama yaptı.

Genelkurmay'dan yapılan açıklamada "İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine, Genelkurmay Başkanlığının 22 Şubat 2010 tarihli yazısı ile, 1'nci Ordu Komutanlığında yapılan Plan Seminerinin "Balyoz Güvenlik Harekat Planı" adlı bir bölümünün veya ekinin mevcut olmadığı; ayrıca, "Oraj" ve "Suga" isimli eylem planlarının ise bulunmadığı bildirilmiştir" denildi.

Açıklama şöyle devam etti: "Mahkemenin gerekçeli kararında ise; 'Gölcük Donanma Komutanlığı ve Eskişehir'de sanık Hakan Büyük'te ele geçirilen dijitallerde bulunan taranmış belgelerin asıllarının ilgili birliklerde mevcut olduğu, Genelkurmay Başkanlığınca Mahkememize bildirilmiştir' ibaresine yer verilmiştir. Bu ibareden yola çıkılarak, dava konusu tüm delillerin asıllarının bulunduğu ve Genelkurmay Başkanlığınca Mahkemeye gönderildiği şeklinde basında yer alan iddialar asılsızdır."
netgazete

Belge saklayan Ergenekon hakimine soruşturma talebi
16.01.2013



Ergenekon mahkemesinde görev yapan hâkimlerin cezalandırılması için Hâkimler Savcılar Yüksel Kurulu’na başvuru yapıldı. Başvuru sahibi olan İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Avukat Mehmet Cengiz, “hakimler 4 yıl boyunca kritik belgeleri sakaladı, soruşturma açılmalı” dedi.

İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Doğu Perinçek’in avukatı Mehmet Cengiz, “Ergenekon Davası”na bakmakta olan 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin başkan ve üyelerinin, müvekkilleri lehine olan belgeleri gizlemelerinden ve karartmalarından dolayı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na suç duyurusunda bulundu, soruşturulmalarını ve cezalandırılmalarını istedi.

Konuya ilişkin bir basın toplantısı düzenleyen Cengiz, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkan ve üyelerince sanıklar lehine olan bazı belgelerin yaklaşık 4,5 yıldır sanıklardan, avukatlarından ve kamuoyundan gizlendiğini, bunun Mahkeme üyelerince tutulan tutanaklarla itiraf edildiğini belirterek, hâkimlerin bu eylemlerinin görevin açıkça kötüye kullanılması olduğunu söyledi.
Bu suçun failleri olan hâkimlerin adil bir yargılama yapmasına olanak kalmadığını ifade eden Cengiz, suçları sabit olan, daha hangi kanıtları saklamakta ve karartmakta olduğu bilinmeyen bu heyet hakkında Savcılar Yüksek Kurulu’na suç duyurusunda bulunarak soruşturma açılmasını ve cezalandırılmalarını talep ettiklerini söyledi.
İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Doğu Perinçek’in avukatı Mehmet Cengiz’in Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na verdiği dilekçeyi ekte sunuyoruz.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanlığı’na

Şikâyet Eden : Doğu Perinçek

Vekili : Av. Mehmet Cengiz
Atatürk Bulvarı No: 46/20, Sıhhiye / Ankara

Şikâyet Edilenler : 1) 20909 sicil nolu Hâkim Köksal Şengün
2) 28298 sicil nolu Hâkim Hasan Hüseyin Özese
3) 32346 sicil nolu Hâkim Hüsnü Çalmuk
4) 37266 sicil nolu Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu
5) 39995 sicil nolu Hâkim Ercan Fırat
6) 40244 sicil nolu Hâkim Mehmet Uslu
7) 41981 sicil nolu Hâkim Nihat Topal

Konu : Kovuşturma aşamasında delilleri saklayan ve karartan
hâkimler hakkında şikayetlerimizdir.

Açıklamalar :

Şikâyet edilenler, Silivri’de görülmekte olan “Ergenekon Davası”na bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görev yapan Mahkeme başkanı ve üyeleridirler.
Müvekkillerin yargılandığı 2008/2009 E. sayılı bu davada, çeşitli tarihlerde talebimiz üzerine alınan ara kararları uyarınca yazılan müzekkerelere verilen cevaplar, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin şikâyet edilen başkan ve üyelerince yıllarca saklanmıştır:
- Davanın temel dayanağı olan ve Tuncay Güney'in anlatımlarına göre MİT tarafından hazırlanan rapor ve şemanın gönderilmesi istemiyle 20 Haziran 2008 tarihinde Başbakanlığa yazılan yazıya, 2 Temmuz 2008 tarihli yazıyla -yani yaklaşık 4,5 yıl önce- yanıt verilmiş olmasına rağmen, bu yanıt ve ekleri saklanmış, 23 Kasım 2012'de dava dosyasına konulmuştur (Ek-1).
- Genelkurmay Başkanlığı'na aynı konuda yazılan 27 Kasım 2008 tarihli yazıya, 16 Ocak 2009 tarihli yazıyla -yani yaklaşık 4 yıl önce- yanıt verilmiş olmasına rağmen, bu yazı ve ekleri de saklanmış, 23 Kasım 2012'de dava dosyasına konulmuştur (Ek-2).
- Keza MİT Müsteşarlığı'na yazılan 27 Kasım 2008 ve 15 Aralık 2008 tarihli yazılara cevaben gönderilen 30 Aralık 2008 tarihli yanıt ve ekleri 30 Kasım 2012 tarihine kadar - yani yaklaşık 4 yıl boyunca- saklanmıştır (Ek-3).
Bunlardan 16 Ocak 2009 tarihli Genelkurmay yazısı, işin önemine ve aciliyetine binaen özel kurye ile elden getirilerek, 28 Ocak 2009 günü saat 10.20’de bizzat mahkeme başkanına teslim edildiği halde (Ek-4) bu belge, yıllarca tutulmuş, ancak 23 Kasım 2012 günü dosyaya konulmuştur.
MİT’ten gelen yazılarda hâkim havalesi dahi yoktur. Yazıların gönderildiği 2008/209 E. sayılı dava, aynı mahkemede görülmekte olan 2009/191 E. sayılı dava ile birleştirilmiş ve esası kapatılmışken, bu yazılar yıllarca dosya dışında tutularak saklanmıştır. Bu, reddedilen hâkimlerin, belgeleri baştan beri gizleme kastı olduğunu gösterir.
Üstelik yıllarca saklanan bu belgelerden "Ergenekon Şeması"nda yer alan isimlerin çoğunun üstünü kapatarak deliller karartılmıştır. Çünkü bu şemadaki isimlerin üstü açılırsa, dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un “saçma sapandı” dediği özelliği bir kez daha açığa çıkacaktır.
Örneğin, MİT Müsteşarlığı’nın 30 Aralık 2008 tarihli cevabi yazısı (Ek-3) ve ekleri 4 yıl boyunca saklanmıştır. İşçi Partisi’ne ait arama tutanaklarında bulunmadığı halde dosyaya sonradan konulduğu anlaşılan CD’lerden biri olan “NATO CD’si” hakkında, talebimiz üzerine 25 Kasım 2008 tarihli celsede alınan karar uyarınca yazılan yazıya verilen cevapta; İşçi Partisi’ne ait olmayan ve bir PKK militanından ele geçirilen bu CD’nin:
. “’Tuncay Yılmaz’ gönderici adı kullanılarak, 14.05.2007 ve 01.06.2007 tarihlerinde İstanbul’dan postaya verilmek suretiyle” MİT’e intikal ettirildiği; ihbar mektubunda, “NATO Hava Unsur Komutanlığı’na eylem yapmak üzere İP Genel Başkanı Doğu Perinçek liderliğindeki ekibin kurmuş olduğu örgütün eylem planları ve örgüte yardım edenlerin kimlik/adres/iş bilgileri”nden söz edildiği belirtilmiş ve şu değerlendirme yapılmıştır:
“Bugüne kadar şiddet eylemine karışmamış ve böyle bir eyleme tevessül edebilecek potansiyeli de bulunmadığı düşünülen İP’nin, NATO’ya yönelik olarak planlanan eylemle ilişkilendirilmeye çalışılması; dezenformasyon amaçlı bir yönlendirme faaliyeti olabileceği ihtimalini de akla getirmesi bakımından önemli görülmüştür”.
3070 kişilik isim /adres listelerini içeren diğer CD ile ilgili olarak MİT’in değerlendirmesi ise şöyle:
“Bir kısmı aynı zamanda İP üyesi olan öğretim üyesi, yazar, gazeteci, sanatçı, avukat, doktor, mühendis vb. camialardan şahısları kapsayan listenin, çeşitli etkinliklere çağırılmak ya da taban kazanma faaliyeti çerçevesinde kullanılmak üzere oluşturulduğu izlenimi edinilmiştir”.
İddianamede birçok yerde tekrarlanan ve ısrarla vurgulanan bir iddiayı çürüten ve bunu “dezenformasyon amaçlı bir yönlendirme faaliyeti” olarak niteleyen bu MİT raporu, niçin 4 yıl boyunca gizlenmiştir?
5 yıldır tutuklu bulunan müvekkillerin tahliyesine ilişkin istemlerimizi reddederken ileri sürülen temel gerekçeler; "delillerin henüz toplanmamış olması" ve " delillerin karartılma olasılığı"dır.
Oysa şimdi görüyoruz ki, toplanmış delilleri yıllarca saklayan ve üstünü kapatarak karartan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi başkan ve üyeleridir.
Dosyaya koyduğunuz 23 Kasım 2012 ve 30 Kasım 2012 tarihli "Tutanak"larda ikrar edilen bu eylemlerle ortaya çıkan somut durum, yargı görevinin kötüye kullanılmasıdır ve suçtur.
Bu suçun faili olan hâkimlerin adil bir yargılama yapmasına olanak yoktur. Daha hangi kanıtları saklamakta ve karartmakta olduğunu bilmediğimiz bu heyete güvenilemeyeceğinden, 27.12.2012 günlü celsede belirttiğimiz bu gerekçelerle İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve arkadaşlarının müdafii Av. Hasan Basri Özbey tarafından reddi hâkim talebinde bulunulmuşsa da, bu talep incelenmeksizin, reddi istenen heyetçe geri çevrilmiştir. Bununla da yetinilmemiş, suçu dile getirip reddi hâkim isteyen Av. Hasan Basri Özbey hakkında suç duyurusunda bulunularak savunma hakkı hiçe sayılmıştır.

Sonuç ve İstem : Açıklanan nedenlerle; şikâyet edilen hâkimler hakkında soruşturma açılarak cezalandırılmalarını talep ediyoruz. 16.01.2013

http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/belge-saklayan-ergenekon-hakimine-sorusturma-talebi-h8255.html

Ergin Saygun'a tahliye
08 Şubat. 2013
ntvmsnbc



Balyoz Davası hükümlüsü emekli Orgeneral Ergin Saygun'un hapis cezasının infazı, sağlık sorunları nedeniyle ertelendi.

İSTANBUL - Balyoz Planı davasında yargılanan ve 18 yıl hapis cezasına çarptırılan emekli Orgeneral Ergin Saygun'un, sağlık sorunları nedeniyle tahliyesine karar verildi.

Mehmet Akif Ersoy Hastanesi'nde tedavi gören Ergin Saygun, dün açık kalp ameliyatı olmuştu.

Saygun'un kalp kapakçığı, yaklaşık 9 saat süren başarılı bir ameliyatla değiştirilmişti.

Adli Tıp'ın Saygun hakkında "cezaevinde kalamaz" yönünde görüş bildirmesinin ardından gözler mahkemeye çevrilmişti.

Mahkemeden beklenen karar gece saatlerinde geldi. İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, Ergin Saygun'un hapis cezasının infazının durdurulmasına ve tahliyesine hükmetti.

Balyoz Davası kapsamında yargılanan Eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Ergin Saygun hakkında İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi 18 yıl hapis cezası vermişti.

365 sanığın yargılandığı davada 330 sanık ceza almış, 34 sanık beraat etmişti.

SAYGUN'DAN SİTEM MEKTUBU
Babasının ameliyatı sırasında Twitter üzerinden acil taze kan ihtiyacı çağrısı yapan Ece Saygun, gün içerisinde babasının kaleme aldığı bir mektubunu da paylaştı.

Ergin Saygun, "Sevgili dostlar, iyi insanlar" diye başlayan mektubunda hastanenin kapakçık sorunları nedeniyle "hastanede kalması uygun değildir, enfeksiyon kapabilir" şeklinde rapor verdiğini ancak mahkemenin raporu dikkate almayarak tutuksuz yargılamayı kabul etmediğini yazdı.



Türkiye'nin çözemediği sorun: Uzun tutukluluk süreleri
8 ŞUBAT 2013
Rengin Arslan
İstanbul



Ece Saygun 6 Şubat'ta sosyal paylaşım sitesi twitter'daki hesabından yazdı:
"Babamdan haberler kötü. Aldığı enfeksiyon kalbine yerleşmiş. Antibiyotik ile de geçmesi mümkün değil. Ameliyat diyorlar."

Ece Saygun, Balyoz davasında 18 yıla mahkûm edilen emekli Orgeneral Ergin Saygun'un kızı.

Verdiği bu ilk haberden sonra kan aranmaya başlandı. Kan bulundu.
Ergin Saygun dün, 8,5 saat süren bir ameliyatın ardından yoğun bakıma alındı. Ameliyattan çıktığından beri uyutuluyor.

Ameliyat olduğu sırada, Ergin Saygun'un cezasının ertelenmesine ilişkin karar verildiği söylendi ancak bu haber doğrulanmadı.

Mahkemenin kararı gece yarısından sonra geldi. Ergin Saygun'un tahliye kararı verildi.

Ergin Saygun Silivri'deki koğuşunda fenalaşmasının ardından 21 Temmuz 2012'de hastaneye kaldırılmıştı. Hastanedeki "mahkum" odasında gözetim altında tutulan Saygun'un hastanede kalması da sakıncalı bulunmuştu.

ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone

"Çok uzun süredir hapiste olan milletvekilleri var, bazıları belirsiz suçlarla hapiste tutuluyorlar. Kendilerine ülkeyi koruma görevi verilen askeri liderler, sanki teröristmiş gibi hapisteler."

Tedavi altında olduğu Mehmet Akif Ersoy hastanesinin verdiği rapora göre, Saygun'un "hastane enfeksiyonlarına maruz kalmaması" gerektiği belirtiliyordu.

Silivri'nin 'hastaları'

Ergenekon davasında tutuklu yargılanırken sağlık durumunun kötüleşmesinden sonra tahliye edilen Kuddusi Okkır, Silivri'den hayatını kaybeden ilk kişi oldu. 'Akciğer kanseri, beyin ve kemik metastası' tanısı konulan Okkır, tedavi gördüğü Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 6 Temmuz 2008'de hayatını kaybetti. Eşi ölümünün ardından, "Eşimi benden ilaçsız aldılar, komada verdiler," demişti.

Odatv davasından tutuklu bulunan Kaşif Kozinoğlu hakim karşısına çıkmadan hayatını kaybederken, Ergenekon davasından tutuklu yargılanan Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu ve Prof. Dr. Mehmet Haberal'ın sağlık durumları da ciddi.

Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Özdemir Aktan, "Fatih Hilmioğlu'nun cezaevinde kalamayacağı herkes tarafından bildirildi," diyor. Türk Tabipleri Birliği bağımsız bir kurumla birlikte Fatih Hilmioğlu'nu muayene etmek üzere bir kurul oluşturduklarını ve Adalet Bakanlığı'na başvurduklarını, ancak uzun süre geçmiş olmasına rağmen yanıt alamadıklarını kaydediyor.

Aktan ayrıca "Şu anda hapishanelerde tutuklu ve hükümlü olan sağlık sorunu yaşayan yeterli sağlık hizmeti alamayan ve bundan mahrum bırakılan çok geniş bir kitle" olduğunu söylüyor.

Uzun tutukluluk süreleri

Sağlık durumu ciddi olan tutuklular bir yana; toplumun neredeyse bütün kesimleri ve uluslararası kuruluşlar Ergenekon, Balyoz ve KCK davalarındaki uzun tutukluluk sürelerinin yargıya güveni zedelediği görüşünde.
Erdoğan Ocak ayının sonunda yaptığı bir açıklamada, "3. Yargı Paketi'nde gerekeni yaptık, adli yargıda üst sınırı kaldırdı, buraya bir rahatlık getirmek istedik. Tutuksuz yargılamayı mümkün hale getirdik. Adli kontrol de uygulayarak tutuksuz yargılama mümkün hale geldi. Buna rağmen işler bu kadar seri yürümüyor, yürümeyişinde işler ciddi sıkıntıya sokuyor. Temennim yargı sürecini daha da hızlandırsın ve bir an önce adımlar atılsın," demişti.
Bir hafta önce bir televizyon programında yaptığı açıklama ise, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un tutukluluğuna değinmişti: "Biz bu süreç içerisinde başta Genelkurmay Başkanım olmak üzere diğer generallerimizin hiçbirisine, İlker Başbuğ'a kalkıp da alışılmış anlamda bir 'terör örgütü mensubu' demek çok ciddi bir yanlıştır. Bu affedilemez."

ABD Büyükelçisi'nden eleştiri

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ise birkaç gün önce gündemdeki davalara değindi ve askerden, akademisyene, öğrencilere kadar pek çok kişinin tutuklu bulunduğuna dikkat çekti. Francis Ricciardone çok tartışılan açıklamasında, "Çok uzun süredir hapiste olan milletvekilleri var, bazıları belirsiz suçlarla hapiste tutuluyorlar. Kendilerine ülkeyi koruma görevi verilen askeri liderler, sanki teröristmiş gibi hapisteler," demişti.

Ricciardone ayrıca, "Harçları protesto için barışçı gösteri yapan öğrenciler hapiste. Eğer bir yargı sistemi bu sonuçları doğurursa ve bunun gibi insanları teröristlerle karıştırırsa, Amerikan ve Avrupa Mahkemeleri'nin buna karşılık vermesi zor olur," diyor.

Hükümetten sesler

Başbakan'ın açıklamalarının ardından hükümetten pek çok bakan da "adaletin tam olarak uygulanmadığı" konusunda düşüncelerini dile getirdi.
Bursa'da konuşan Arınç, partisinin ismine atıfta bulunarak, "Kalkınmamız çok iyi, ama adaletin biraz da desteğe ihtiyacı var," dedi.

"Adaletin saraylarını yaptık, ama adaletin kendisini biraz arıyoruz, bulmaya çalışıyoruz," diyen Arınç sözlerini şöyle tamamlamıştı: "Adalet kutup yıldızı gibi, insan yolunu kaybetse, ona bakıp yolunu bulacak. Adalet de tam olacak inşallah."

Adalet Bakanı Sadullan Ergin ise, 5 Şubat'ta düzenlenen Türkiye'de İfade ve Medya Özgürlüğü başlıklı konferansında, "Demokrasi korkuların değil hürriyet şarkılarının rejimidir. Biz bu şarkı bitmez diye yola çıktık. Türkiye ifade özgürlüğü alanında daha müreffeh gelecek için adımlarını atacak," dedi.

Ergenekon'un tutukluluk bilançosu

Hızlı ve tutuksuz yargılama esas olmasına rağmen özellikle Ergenekon davasındaki uzun tutukluluk süreleri dikkat çekici. AKP'nin "tutuksuz yargılamayı" öne alan 3. yargı paketi pek çok dava için uygulanmış olsa da Ergenekon, KCK ve Balyoz davalarının tutuklu sanıkları bu paketten faydalanmadı.

Gazeteci Mustafa Balbay üç yıldan uzun süredir, Tuncay Özkan beş yıldır, Yalçın Küçük iki yıldır tutuklu. Bunlar kamuoyunun yakından takip ettiği davanın öne çıkan isimleri. Ama yalnız değiller.

Özgür Radyo Yayın Koordinatörü Füsun Erdoğan, 7 yıldır hakkında bir hüküm verilmeden tutuklu yargılanıyor.
BBCT

Siz Hiç Ömür Boyu Babanızı Özlediniz Mi?
Müyesser Yıldız
9 Şubat 2013

Kalemlerinden kan damlayan bazı kalemşörler Ece Saygun’un ölüm döşeğindeki babası için çırpınmasına, "hastalık gerekçesiyle tahliyeyle kurtuluş yolu" dedi... "Örtülü kızlara çektirilen çilelerin" hesabını sordu...

Normaldir, acıları ve zulümleri yarıştıranlara yakışır!..

İyi ama bize ne oldu da Başbakan Erdoğan telefonla aradı, hastaneye Ergun Paşa’yı ziyarete gitti diye Ece’ye taarruz ediyor, küçücükk omuzlarındaki ağır yükün üstüne tonlar ekliyoruz? Ece’den hangi sıfatla neyin hesabını soruyoruz?

Merak etmeyin, Erdoğan’ın "vicdan" atağı hakkındaki duygu ve düşüncelerimi bilahare paylaşacağım. Bundan önce Ece’yi eleştirip mutluluğunu kursağında bırakanlara bir çift lafım var.

Yok niye telefonuna çıkmış, yok niye Erdoğan’ı karşılamış, gülücükler saçmış!..

CHP Malatya Milletvekili Veli Ağababa anlatmıştı. Silivri’de Mustafa Balbay’ı ilk ziyaretinde burnuna tuhaf bir koku gelmiş. Soramamış Balbay’a. Ankara’ya dönene kadar o kokuyu düşünmüş, sonra bulmuş:

"Mustafa Balbay nem kokuyordu"!..

Sizin hiç cezaevi neminden burnunuzun direği sızladı mı?

29 Ocak’ta Ankara Adliyesi’nde emekli Gazi Üsteğmen Serdar Öztürk’ün davası vardı. 3.5 yıldır Silivri’de olan hem asker hem de hukukçu bir kahraman o. Ucunu yakaladığı devlet içindeki "çete"yi, savunmasında anlattığı için hakkında hakaret davası açılmıştı. Kendisini getirmediler, ama ailesi oradaydı. Anası Başak Öztürk beni görünce ne yaptı biliyor musunuz? Boynuma sarıldı, "Gel seni bir koklayalım; Silivri’nin, oğlumun kokusunu duyayım." dedi.

Siz hiç sırf evladınızın kokusunu duyma umuduyla 7 ay önce o cezaevinden çıkan birisinin boynuna sarıldınız mı? Cezaevi kokusunu ciğerlerinize çekmek istediniz mi?

Bugün Ankara Sakarya Meydanı’nda pembe anoraklı bir kız çocuğunun küçücük ellerinde şöyle bir pankart vardı:

“Ben hayatta en çok babamı sevdim”

Sen de 8, ben diyeyim 10 yaşında; Hayatta en çok sevdiği kişi hapiste.

Asker çocukları neredeyse ömür boyu hep baba hasreti çeker. Ancak emekliliklerinde kavuşurlar, doymak isteseler de doyamazlar ondan sonra da.

Siz hiç bir ömür boyu yaşayan babanıza hasret kaldınız mı?

Hele de "tam buldum" derken hasta hasta cezaevine konmuş, ölüm döşeğine yatırılmışsa!..

İşte Ece Saygun bunların hepsini iliğine, kemiğine kadar yaşadı, yaşıyor. Babasına aşık bir kız çocuğu panikle, el yordamıyla ne yaparsa, onu yapmaya çalışıyor.

Ey Ece’ye kızanlar, onu kınayanlar ya şunları biliyor musunuz?

Ergin Paşa’nın o hali karşısında anne Neriman Saygun’un psikolojik Alzheimer’a yakalandığını, birçok şeyi unuttuğunu, sürekli ağladığını... Ergin Paşa ağır bir ameliyat geçirdi, solunum cihazından çıkarıldı, Başbakan Erdoğan onu gördü; ama Neriman Hanım'a henüz göstermediler bu yüzden.

Ama Ergin Paşa’nın ikinci gün Ece’ye ilk sorusu, "Annen nerede?" oldu.

Solunum cihazını ilk çıkardıklarında Ergin Paşa nefes alamadı, burnundan kanlar geldi. Babasını bu halde gören Ece düşüp bayıldı, haberiniz oldu mu?

Ece devlet protokolünden, adap işlerinden anlamaz; alışkın değil. Ayrıca haldır huldur bir genç kadın.

Ama "Erdoğan’ı karşılamak izin hazrola geçti" demiş birileri. Acaba öyle mi, söz savunmanın:

"Kantinde oturmuş, çay içiyordum. Hastaneden arayıp: 'Gelir misiniz.' dediler. Elimde sigara yürüyordum, bir yığın polis gördüm. Sonra Başbakan geldi. Benden önce doktorla konuşmuş: 'Hocaya sordum, babanız uyanmış.' dedi. 'Evet.' cevabını verdim, o kadar. Başbakan'la babamın yanına girdiğimizde protokol filan demeden koştum, boynuna sarıldım, elini öptüm. Yok Başbakan’a hayran hayran bakmışım, yok gülmüşüm... Evet güldüm. Babam ölümden dönmüş, kalp pili takılması bile riskli bulunmuşken açık kalp ameliyatı geçirmiş; böbrek yetmezliğine girmek üzere. Ama solunum cihazından çıkmış, elimi tutmuş, benimle konuşmuş. Babama kavuşmuşum, ben gülmeyeyim de kim gülsün. Değil gülmek, halay çekerim!.."

Madem bu kadar acılı, ikide bir Twitter’a ne diye mesaj yazıyorun dedikodusu da yapılmış.

Arayanlardan telefonu kilitlendiği, herkesin haber beklediğini bildiği için... O telefon trafiği kesilsin, hastaneden aradıklarında ulaşabilsinler diye.

Başbakan Erdoğan’ın ziyaretiyle ilgili elbette benim de öğrenmek istediklerim vardı, açıkça sordum Ece’ye.

Mesela: "Düne kadar baban dahil, hepimize 'terörist, darbeci' diyen Başbakan Erdoğan’ın aramasını ve ziyaretini neye yoruyorsun?" dedim. İşte cevabı:

"Bilemiyorum, benim de kafamda bu soru gidip, geliyor. Yaşanan hukuksuzluklar, adaletsizlikler babamın üzerinden çok gün yüzüne çıktı. Herkeste, "bu kadar da olur mu ya" duygusu yarattı. İlk kez herkes insani ve vicdani bir noktada buluştu. Belki ondandır!..”

"Senin baban için çırpınman ona babalığını, kendisinin de evlâtları olduğunu mu hatırlattı acaba?" diye de sordum. "Eğer çırpınmam, çaresizliğim böyle bir şeye vesile olduysa, onu motive ettiyse sadece mutlu olurum." dedi.

Ece’nin avukatlığına soyunmuş değilim... Neticede insanız ve hepimiz madden, manen çok ağır sınavlardan geçiyor, bir o kadar ağır bedeller ödüyoruz. Hata, yanlışlık olmaması mümkün mü? Ama bu zulmü yapanlardan her gün, her fırsatta yeterince dayak yerken bir de bizler birbirimizi dövmek, eleştirmek, kınamak için adeta fırsat/bahane aramayalım. Anlatmak istediğim sadece bu.

Silivri, Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Sincan ve Mamak’a kucak dolusu sevgiler...

Sahte Kahramanlar Galerisinde Bir Şımarık Subay Kızı
Fatma Sibel Yüksek
Açık İstihbarat
11.02.2013

Emekli Orgeneral Ergun Saygun'un Balyoz davasından aldığı cezanın infazının "sağlık sebebiyle" ertelenmesi, siyasi ve magazin boyutuyla bir hayli yankı buldu.

İstenen de zaten buydu. Olayın, kamuoyunun zihnine siyasi bir projeksiyon olarak yerleştirilmesinde Tayyip Erdoğan her zamanki gibi başrolü üstlendi.

"Magazin" boyutunda ise Ergun Saygun'un kızı, rolü kimselere kaptırmadı.

Ergenekon ve
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Pts Şub 11, 2013 9:12 pm    Mesaj konusu: Sahte Kahramanlar Galerisinde Bir Şımarık Subay Kızı Alıntıyla Cevap Gönder

Sahte Kahramanlar Galerisinde Bir Şımarık Subay Kızı
Fatma Sibel Yüksek
Açık İstihbarat
11.02.2013



Emekli Orgeneral Ergun Saygun'un Balyoz davasından aldığı cezanın infazının "sağlık sebebiyle" ertelenmesi, siyasi ve magazin boyutuyla bir hayli yankı buldu.

İstenen de zaten buydu. Olayın, kamuoyunun zihnine siyasi bir projeksiyon olarak yerleştirilmesinde Tayyip Erdoğan her zamanki gibi başrolü üstlendi.

"Magazin" boyutunda ise Ergun Saygun'un kızı, rolü kimselere kaptırmadı.

Ergenekon ve Balyoz davaları, özü itibarıyla zaten bir sahne tasarımından ibaret. Usta işi sahne dekorunun önünde rol yapanların "yaratıcılığı" ise giderek alkışlanacak bir zenginliğe ulaşıyor.

Sahnenin bir tarafından "sanık" olarak girip, diğer tarafından "gizli tanık" olarak çıkabildikleri gibi,

"Darbelerle mücadele eden cesur siyasetçi" kostümüyle işe başlayıp, "Haksız tutukluluklara isyan eden vicdan sahibi Başbakan" kostümüyle devam edebiliyorlar.

Ne yapsalar, kendilerini alkışlayacak bir seyirci bulmakta sıkıntı yok nasılsa...

Ergun Saygun meselesinin siyasete ve magazine tahvil edilmesinde Tayyip Erdoğan ve Ece Saygun iyi iş çıkardılar. Kendilerini tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz. Tabii medya olmasa, bu başarı taçlandırılamazdı; bu vesileyle medyayı da hararetle tebrik ediyor ve saygılarımızı sunuyoruz.

Hint melodramına çevrilen bu olayda, Ergenekon ve Balyoz süreçlerinin mağduru olmuş kesimlere mensup kimi şahısların naifliği, öngörüsüzlüğü, boş kafalılılığı ve ahmaklara özgü duygusallığı ise ayakta alkışlanacak kıvamdadır.

Tabii, "insani asgari müşterekte buluşmak" adı altında, genel af sürecinin altına odun süren "ulusalcı kesim" görevlilerinin durumunu ayrı ele alacağız..

"Ece Saygun, babasına düşkün bir kız çocuğu. Ziyaret konusunda asıl Tayyip Erdoğan'ı eleştirmek lazım"

diyenlerle başlayalım:

Ergun Saygun'un kızını eleştirenler sanki Tayyip Erdoğan'ı eleştirmiyormuş gibi bir çarpıtma var bu yaklaşımda. Tayyip Erdoğan'ı eleştirme konusunda kendimizi kanıtlamaya girişecek değiliz; kaldı ki lütfedip kabul ederlerse, bu konuda Tayyip Erdoğan'ı değil, Ece Saygun'u eleştireceğiz.

Çünkü Tayyip Erdoğan bu sürecin başından sonuna kadar siyasi rolü üstlenmiş bir baş aktördür.

Dün, meydanlarda çıkıp yargılanması devam eden askerler hakkında "Ülkeyi kana bulayacaklardı" diye bağırırken de vazifesini yapıyordu, bugün "Komutanlarımız haksızlığa uğradı, savaşa gönderecek asker bulamıyoruz" derken ve Ergun Saygun'u ziyaret edip elini tutarken de görevini yapıyor.

İki tavır arasındaki farkı ve çelişkiyi, "Vicdanı en sonunda harekete geçti" veya "Biz kazandık, pes ettiler; şimdi kaçacak delik arıyor" şeklinde okumak ise bir zekâ sorunudur.

"Ece, küçük bir kız çocuğu" şeklinde söze başlayıp, konuyu Tayyip Erdoğan'ın "insaniliğine", "nezaketine" getirenler ise ya olayları okuyamayan sıfır numara salak, ya da Atatürkçü-ulusalcı kesimi "barış ve genel af" sürecine monte etme operasyonunda görev üstlenmiş vazifelilerdir.

Kimsenin vicdanı harekete geçmiş filan değildir. Pes eden de yok. "Barış" fotoğrafına sizi de monte etmeye çalışıyorlar hepsi bu. Bunu yaparken de hiç bir engelle karşılaşmıyorlar sayenizde.

Rütbesi itibarıyla, Türk Ordusu'nu temsil etmek konumunda bulunan, en azından yurtsever kesimlerce böyle algılanmak istenen bir askerin kızından ciddi ve dik duruş beklemek, çok şey mi istemektir?

Lafı bu kadar dolandırmaya hiç gerek yok aslında, onurlu olmak bir bakıma kolaydır.

"Sayın Başbakan görüşmek istiyor"

şeklinde bir telefon aldığınızda,

"Kusura bakmayın, babamın getirildiği noktada Sayın Başbakan ile paylaşacak bir durum göremiyoruz"

deyip, telefonla görüşme talebini geri çevireceksiniz.

Emri vâki yapıp hastaneye geldiğinde ise bırakın binanın dışına kadar çıkıp karşılamayı, yoğun bakım odasının kapısına yatıp

"Babam kimseyle görüşemez, hele de kendisini bu hale getirenleri karşısında görürse sağlık durumu iyice kötüye gidebilir"

diyeceksiniz...

Bunları yapacak cesaretiniz, basiretiniz, karakteriniz yoksa; hiç değilse yoğun bakımda tamamen steril şartlarda tutulmak durumunda olan babanızın odasına fotoğrafçısıyla, korumasıyla dalınmasına "sağlık sebebiyle" karşı çıkacaksınız.

Buna izin veren hastane yetkililerinden hesap soracaksınız.

Sonra da aşağıya inip sizden ne istendiğini ve sizin ne cevap verdiğinizi basına anlatacaksınız...

Aşağıdaki sorunun cevabı Ece Saygun'da var mı...
Allah korusun, babası ameliyattan sağ çıkamasaydı ..

O zaman da, Tayyip Erdoğan'ın cenazesine katılmasına izin verecek miydi?
Dedik ya onurlu ve dik durmak bir bakıma kolaydır.

Siz ne yaptınız?

Daha dolaşık yollara saptınız.

İpe sapa gelmez açıklamalarda bulundunuz. Sevindirik oldunuz,

"Kadir Topbaş öyle bir çiçek gönderi kiiiii!! Yatarım üstüne, babama da vermemmmm!"

şeklinde şımarık tweetler attınız.

Bu önemli sınavı şımarıkça elinize yüzünüze bulaştırmanızı eleştirenlere, sizin adınıza utananlara yüklenmeye kalkıştınız.

"Tahliye zaferi, Ece'nin sosyal medyada başlattığı mücadelenin sonucudur"

lafı da koca bir yalandır, propaganda ürünüdür haberiniz olsun. Eğer bu projeye denk düşen bir konumda olmasaydınız, kıçınızı yırtsanız yok sayılırdınız haberiniz olsun.

Kuddusi Okkır'ın eşinin çırpınışı kimin umurunda oldu?

Hiç kimsenin..Neden? Çünkü bu hazin ölümün konjonktür itibarıyla "siyasi bir değeri" yoktu.

Hakkında gözaltı kararı çıkınca yurtdışındaki görevinden izin alıp teslim olan ve Silivri'den cenazesi çıkan Kâşif Kozinoğlu da "konjonktürü" kaçıranlardandı. İnsan, şöyle "genel af" ve "yeni anayasa" sath-ı mailine girilmişken ölür, öyle değil mi?

Neymiş, "Herkes susarken, Ece cesaretle tweet yazmış", onun için kendisini eleştiremezmişiz!

Kim susmuş?

Ergenekon soruşturmaları ne zaman başladı?

2007'de..

Ece Saygun, ne zaman "tweet mücadelesi" başlattı?

2012'de!

Kuddusi Okkır ölürken babası ve Ece'si neredelermiş diye sorarız...

Nerede olduklarını söyleyelim.

Baba, Genelkurmay Karargâhında ABD'ye yakın gazetecilerden Aslı Aydıntaşbaş'a kivi ikram ediyor, kızı da yurtdışında tatlı hayat yaşıyordu.

(Bkz: Aslı Aydıntaşbaş : Ankara'da Bir Kolonoskopi Uzmanı)

Ergenekon sürecini başlatanlar, sayacı sıfırladı ve "mücadele" Ece'nin "tweetleriyle", "haksızlığı giderme sürecini de" Tayyip Bey'in "Komutanlarımıza haksızlıklık yapılıyor" açıklamasıyla başlatıldı.

Şimdi, koskoca bir toplumu aptal yerine koyanlar, bizleri de "insani asgari müştereklere taş koyan, arıza insanlar" ilan etmeye kalkışıyorlar.

Hastane ziyaretinin samimi yurtseverler ve muhalifler nezdinde yarattığı büyük rahatsızlığı Odatv gibi süreçte aldığı rol artık ifşa olmuş mecralar vasıtasıyla bastırmaya çalışıyorlar...

Neymiş?

"Kalemşörlük" yapıyormuşuz..

"Biz hiç babamızı özlemiş miyiz?"

"Oturduğumuz yerden yazıyormuşuz.."

O "kalemşörlük" lafını kol böreği yapıp yediririz adama..

"Siz hiç babanızı özlediniz mi?"

şeklindeki romantik züppeliklerinizi de süreçte rol kapma azminizin dizi film safhasına saklayın.

Bir evladın babasının sağlık durumundan endişe duymasına, bunun için mücadele etmesine söz söyleyen yok burada.

Mercimek kadar beyninizle olmayan poziyonlar üretip, ileride milletvekili olma hayallerinize bizi alet etmeye kalkışmayın.

Türk Milleti, terör örgütüyle eşitlenmeye çalışılan ordusunun tutuklu- tutuksuz askeriyle, oğlu, kızı, anası, danasıyla dik durmasını istiyor.

Celladın önünde eğilmemesini, hesap soracak cesarete sahip olmasını istiyor.

Türk Ordusunu temsil konumunda bulunan komutanların, evlatlarını "sosyal medya" züppeleri olarak değil; bilinçli, cesaretli, akıllı yurttaşlar olarak yetiştirmelerini istiyor.

Çakalın önünde düğme iliklemesinler istiyor..

O bakımdan kimse, orta yaşı geçmiş 35 yaşındaki bir kadını "zayıf omuzlarında yük taşıyan kız çocuğu" ilan edip şımarık subay kızlarından ""kahraman" yaratmaya kalkışmasın.

Esas o "zayıf omuzlar" böyle sahte bir kahramanlığı taşıyamaz.

Taşıyamadı nitekim...

Ne demiş Ece Saygun, Odatv'ye yaptığı açıklamada:

"Bilemiyorum, benim de kafamda bu soru gidip, geliyor. Yaşanan hukuksuzluklar, adaletsizlikler babamın üzerinden çok gün yüzüne çıktı. Herkeste, "bu kadar da olur mu ya" duygusu yarattı. İlk kez herkes insani ve vicdani bir noktada buluştu. Belki ondandır!..”

İstenen tam da buydu işte.

"Herkes insani ve vicdani bir noktada buluştu"

dedirtmek..

Hakikaten, "Bu kadar olur mu ya"?

Ece Saygun böyle bir açıklama yapmasa, hem de bu açıklama Odatv'ye yapılmasa şaşardık zaten..

Geçiş sürecinin aktör ve aktrist kadrosu hazır.

Birinci şart, cezaevinden çıkar çıkmaz Ayşe Arman'ın kucağına oturup sıska kıçınızla şuh kadın pozu vermek,

İkinci şart, cezaevinden çıkar çıkmaz, "davet üzerine" ABD Büyükelçiliği'nin resepsiyonuna koşmak,

Üçüncü şart, "Öcalan şu anda hangi kitabı okuyor" şeklinde teröristi meşrulaştırıcı haberler yapmak, "Siz hiç babanızı özlediniz mi" şeklinde yazılarla ucuz devrimci romantizmine yatmak..

Dördüncü şart, bütün turuncu devrimlerde olduğu gibi mücadeleyi "sosyal medya" boyutunda sürdürmek.."Babammm yaa..Öptüm yaa!!" şeklinde cıvıklılar yapabilmek..

Ayşe Arman'ın tornasında şekil aldıktan sonra bu aşamalardan geçmemek imkansızdır.

Onun için dedik size, Ayşe Arman bu sürece bilinçli olarak dahil edilmiştir. Ergenekon sanıklarını magazinleştirerek karamelize edecekler, sonra da 'barış sürecinde' rol verecekler" diye..

Bundan sonraki vazifenizi de yazalım:

Tayyip Erdoğan ile "insani noktada" buluştuktan sonra, bu kirli işbirliğine karşı çıkanlara ortak cephe alacaksınız.

Gücünüz yeterse şayet, bizleri neredeyse Ergenekon sürecinde yaşanan hukuksuzlukların, haksızlıkların, insanlık dramlarının sorumlusu;

yeni partneriniz Tayyip Erdoğan'ı da "bu zulmü ve haksızlığı durdurmaya çalışan adam" ilan edecekseniz..

Biz bu oyuna gelirsek tabii..

Dedik ya, "kalemşör" lafını kol böreği yapıp yediririz diye..

"Ziyaret meselesi, ulusalcıları birbirine düşürdü. Birbirimizi eleştirir konuma düşmek iyi olmadı"

diyenlere de bir çift söz söyleyerek bitiriyorum.

İyi olmadığı doğru..

Ama şayet, Tayyip Erdoğan'ın siyasi amaçlı bu ziyaretine fırsat verilmeseydi, böyle bir ayrılık da ortaya çıkmazdı.

Yani Ece Saygun'u kimse "Neden izin vermedin, Başbakan'a neden nezaketsiz davrandın" diye eleştiremeyeceğine göre, ikilik çıkmasının sorumlusu da bu basireti gösteremeyenler ve bu basiretsizliği "devlet terbiyesi" diye yutturmaya çalışanlardır...
http://www.acikistihbarat.com/

Erdoğan'ın Saygun ziyaretinin sembolik önemi
12 Şubat 2013



Financial Times gazetesinin İstanbul muhabiri Daniel Dombey, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Balyoz davasında tahliye olan emekli Orgeneral Ergin Saygun'u tedavi gördüğü hastanede ziyaret etmesini değerlendiren bir yazı kaleme almış.

"Ziyaretin sembolik anlamını gözden kaçırmak mümkün değil" diyen Dombey, Başbakan Erdoğan'ın Ergin Saygun'u ziyareti sırasında çekilen fotoğrafı özetle şöyle tarif ediyor:

Solda, Türkiye tarihinde darbe üstüne darbe yapan generallerin diğer herhangi bir başbakandan daha fazla önünde eğilmelerini sağlayan Erdoğan; sağda ise hükümete karşı darbe planlamaktan 18 yıl hapis cezasına çarptırılan emekli orgeneral Ergin Saygun el ele tutuşuyorlar.
Erdoğan'ın hafta sonunda yaptığı bu ziyaretin fotoğrafının Türkiye'de hala gündemde olduğunu belirten Financial Times muhabiri, Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in, ziyarete sahip olduğundan daha büyük bir anlam yüklenmemesi yolundaki sözlerini de aktarıyor.

Başbakanın TSK kapasitesi kaygısı

Ziyaretin, özellikle hassas bir döneme denk geldiğini belirten Dombey, Türkiye-Suriye sınırında dün patlayan bombanın, ülkenin tehlikeli bir bölgede olduğunu hatırlatan ölümcül bir gelişme olduğunu ve Erdoğan'ın böyle bir dönemde subayların cezaevine konmasının ordunun kapasitesini zayıflattığı yolundaki kaygılarını dile getirdiğini de ifade ediyor.

Donanma Komutanı Oramiral Nusret Güner'in, 330 subayın mahkum edildiği davalar nedeniyle geçen ay istifa ettiğini de hatırlatan Financial Times, Güner'in "kendisine karşı komplo kurulmadan istifa etmeyi seçtiği" açıklamasını da aktarıyor.

110 savaş uçağı pilotunun istifa ettiği yolundaki haberlerin Türkiye savunma bakanlığı tarafından reddedilmediğini de belirten gazete, Erdoğan'ın binlerce kişinin tutuklu yargılandığı davalar konusunda sabırsız bir hale geldiği yorumunu da yapıyor.

Dombey, geniş şekilde tanımlanan terörizm suçunun tanımının daraltılmasının Türkiye'nin PKK ile çatışmasının düzeyini de düşürebileceğini ifade ediyor.

Bunun başlıca nedeni ise KCK davalarında terörizm suçu ile yargılanan 8 bin kadar kişinin olması.

Financial Times muhabiri son olarak, Erdoğan'ın bu yöndeki hamlelerinin, etkili Müslüman vaiz Fethullah Gülen'in takipçileriyle arasını açabileceğini de belirtiyor.

Gazete, Gülen'in takipçilerinin darbe döneminin sona erdiğini düşünmediklerini ve toplumun korunması için Ergenekon ve Balyoz davalarının sonuçlarına vardırılması gerektiğine inandıklarını da aktarıyor.
BBCT

Dokuz soruda Ergenekon davası
17 ŞUBAT 2013
Rengin Arslan
İstanbul



Türkiye’nin gündemine yıllardır damgasını vuran Ergenekon davasında, yargılamanın son aşamalarına gelindi.

Artık savcının esasa ilişkin mütalaasını vermesi bekleniyor. Bu, savcının dosyayı ve delilleri yeniden değerlendirerek, dosya hakkında görüşünü belirtmesi anlamına geliyor.

Rakamlarla Ergenekon

Ergenekon davasında yargılanan sanıkların ve avukatlarının yaptığı ortak çalışma sonucunda, Kasım 2012’de açıkladıkları raporda yer verilen rakamlar şöyle:
100.000’den fazla telefon izlendi.
60.000 telefon dinlendi.
3.000 kişi hakkında takip yapıldı.
1.360 kişi ifade verdi.
588 kişi tutuklandı.
71 sanık tutuklu yargılanıyor
Dava 6 yıldır devam ediyor.
7 sanık ifadesini veremeden öldü.
7 sanık kansere yakalandı.
Cezaevi revirinde ve hastanelerde tedavi gören 10 sanık bulunuyor.
19 iddianamenin toplam sayfa sayısı 17.000’i aştı
Davanın ek klasör arşivi 5 terabayt büyüklüğüne ulaştı. Bu ise toplam 9.000.000 sayfa doküman demek.
Davada 44 gizli tanık var.
01.11.2012 tarihi itibari ile 19 iddianame ile ilgili 600’ü aşkın duruşma yapıldı. Bu, Türk Yargı Sisteminde yaklaşık 150 yıllık ağır ceza yargılamasına denk geliyor.

Peki Ergenekon davası neydi? Ne zaman başlamıştı? Kimler yargılandı? Neler iddia edildi?

1. Soruşturma nasıl başladı?

Ergenekon soruşturması, o dönem adı konmamış olsa da, 12 Temmuz 2007'de Ümraniye'de bir gecekonduda bulunduğu söylenen 27 el bombasıyla başladı. Emekli Astsubay Oktay Yıldırım'ın bu bombaların sahibi olduğu iddia edildi.
27 Temmuz 2007'de, daha sonra gelen gözaltı ve tutuklama dalgaları nedeniyle birinci dalga olarak adlandırılan bir operasyonla Oktay Yıldırım'ın yanı sıra Türk Ortodoks Kilisesi sözcüsü Sevgi Erenerol, Avukat Kemal Kerinçsiz, gazeteci yazar Güler Kömürcü, Sedat Peker, Taner Ünal, Fuat Turgut, Sami Hoştan ve daha pek çok kişi gözaltına alındı.
Bu dalgalar kısa aralıklarla toplumun pek çok farklı kesimini kapsayacak şekilde genişledi.

2. Ergenekon iddianameleri

Ergenekon davası kapsamında 20 civarında dosya birleştirildi. Ancak ana davaya ait üç iddianame bulunuyor. Bunlar, birinci, ikinci ve üçüncü Ergenekon iddianamesi olarak geçiyor.
İlk iddianame 14 Temmuz 2008'de, soruşturmanın başlamasından yaklaşık bir yıl sonra 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne sunuldu. 25 Temmuz 2008'de mahkeme tarafından kabul edildi. İlk duruşma 20 Ekim 2008'de yapıldı. İlk iddianame yaklaşık 2500 sayfaydı.
İkinci iddianame 25 Mart 2009'da kabul edildi ve Ergenekon ana davasıyla birleştirildi. Ağustos ayında ise birleştirme talepli üçüncü iddianame ana davaya eklendi.

3. İddianameye göre Ergenekon ne?

İlk iddianamede Ergenekon, "terör örgütü" olarak tarif edildi ve "üyeleri ve yöneticileri" darbe teşebbüsüyle suçlandı:
"Ergenekon terör örgütü en başta, 'derin devlet' ifadesi ile anılan, ülkemizde birçok kanlı eylemler gerçekleştiren, gerçekleştirdiği bu eylemlerle ciddi kriz, kargaşa, anarşi, terör ve güvensizlik ortamı oluşmasını amaçlayan ve bunu kısmen de olsa başararak ülkemizin gelişme ve kalkınmasının önünde engel olan bir örgüttür," denildi.

4. İddianameye göre Ergenekon'un amacı ne?

"Ergenekon terör örgütünün, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine karşı halkı silahlı isyana tahrik ettiği gibi, cebir şiddet kullanmak sureti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini cebren ortadan kaldırmaya teşebbüste bulunduğu, amaçlarına ulaşmak için kontrolü altında bulunan medya ve sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla ülkede kaos ve iç çatışma ortamı oluşturmaya çalıştıkları, oluşacak gerginlik ortamından faydalanarak, görevde bulunan hükümetleri çalışamaz hale getirip, nihai olarak ordu içerisinde kendilerine destek vereceklerini umdukları askeri şahısların yardımı ile yönetimi değiştirmek amacıyla hükümeti yıkmaya teşebbüs ettikleri (...)"

5. Başka hangi iddianameler birleştirildi?

Davada birleştirilen iddianameler sadece üç iddianameyle sınırlı değildi. İrticayla Mücadele Eylem Planı Davası, Şile Kazıları, İnternet Andıcı Davası, İlker Başbuğ Davası, Danıştay Saldırısı Davası, Cumhuriyet Gazetesi Molotof Davası başta olmak üzere 20 civarında iddianame Ergenekon davasıyla birleştirildi.

6. Kimler yargılanıyor?

İlk gözaltıların ardından gelen dalgalar dikkat çekici isimleri bu davaya dahil etti: Emekli Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur, emekli 1. Ordu Komutanı Org. Hurşit Tolon, Cumhuriyet Gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, Sedat Peker, Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz, gazeteciler Tuncay Özkan, Hikmet Çiçek, Deniz Yıldırım, İşçi Partisi Genel Başkanı
Doğu Perinçek, İlhan Selçuk, İnönü Üniversitesi eski rektörü Fatih Hilmioğlu yargılanan yüzlerce kişiden bazıları.

7. Dava sürecinde neler oldu?

Toplumun farklı kesimlerinden pek çok isim, hatta daha önce birbirlerini tanımadıklarını söyleyen pek çok isim aynı örgütün üyesi veya yöneticisi olarak aynı davada yargılandı.
Türkiye’yi sarsan faili meçhul cinayetlerle Ergenekon arasında bir bağlantı olup olmadığı sık sık araştırıldı.
Savcılığın ve savunmanın talep ettiği ortak tanıklar bir yana, sadece savunmanın talep ettiği ve mahkeme tarafından tanık olarak dinlenmesine karar verilen tanık sayısı düşük seviyelerde kaldı.
Gizli tanıkların kim oldukları ve “gizli tanık” ifadelerinin davanın seyrini değiştirmesi sıkça eleştirildi. PKK itirafçısı Şemdin Sakık örneğinde olduğu gibi bazı gizli tanıkların kimliği tartışma yarattı. Şemdin Sakık kendi isteğiyle mahkemede kimliğini açıklamıştı.
Uzun tutukluluk süreleri, sağlıksız yaşam koşulları, cezaevindeki olumsuz şartlar kamuoyunda en çok eleştirilen noktalar oldu.

8. Davada neler olmadı?

Türkiye’deki “derin devlet” olarak işaret edilen Ergenekon “terör örgütünün” bir terör olayıyla bağlantısı ortaya çıkmadı. Cumhuriyet gazetesine yönelik saldırı ve Danıştay saldırısı dosyaları bu davayla birleştirildi ancak aralarında Cumhuriyet gazetesi yazarlarının ve yöneticilerinin de bulunduğu Ergenekon davası açısından bu birleştirme kamuoyunda sıkça eleştirildi.
Delil değerlendirme aşaması yargılama sürecinde tamamen atlandı. Savunma makamının “sahte olduğunu veya hiç olmadığını” söylediği delillere ilişkin bir araştırma ve inceleme yapılmadı. Özellikle dijital verilere yönelik güvensizlik bu davalara damgasını vurdu.
Ergenekon’un MİT’te olduğu öne sürülen şemasının varlığı, dönemin MİT müsteşarı tarafından reddedildi. Bu bağlamda dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un mahkemede tanık olarak dinlenmesi talepleri reddedildi.

Savunma makamına bugüne kadar üç ayrı oturumda 15’er dakika süre verildi. Bazı avukatların birden fazla müvekkili olması durumunda süre değişmedi. 5 müvekkili olan avukatın savunma süresi yine 15 dakika olarak kaldı.

9. Şimdi ne olacak?

Ergenekon davası savcısı Mehmet Ali Pekgüzel esasa ilişkin mütalaasını verecek. Bu aşamada savcı dosyadaki bütün delilleri değerlendirip dosyaya ilişkin görüşünü söyleyecek. Mütalaanın tamamının sanıkların yüzüne okunması gibi bir usul bulunmuyor. Bunun yerine sadece sonuç bölümü okunabilir veya yazılı olarak mahkemeye sunulabilir. Ergenekon davasının dosya boyutları göz önüne alındığında binlerce sayfalık bir mütaala sunulması bekleniyor.
Savcı esasa ilişkin mütalaasında ceza taleplerinde bulunacak. Savcı aynı zamanda tutuksuz yargılanan sanıkların tutuklanmasını talep edebilir.
BBCT

Nefes Alan Paşa; Nefessiz Vatan
Fatma Sibel Yüksek
Açık İstihbarat
15.02.2013



"Babamın bir hayali vardı, buradan ailecek elele çıkacağız ve biz bunu yapacağız. Babam iyileştiğinde, buradan aile olarak elele çıkacağız.

Babam nefes alıyor. Bundan daha önemli hiç bir şey yok benim için. Benim için tek önemli şey, babamın nefes alması...Babam nefes alsın yeter"

Ece Saygun, bunca tartışmanın üstüne en son Ahmet Hakan'ın Tarafsız Bölge programında bunları söyledi.

Şunları da ekledi:

"Ne yaşadıysak, herşeyi twitterdan duyurduk. Ben buna online yaşama savaşı diyorum. Abimle birlikte herkese, her yere dosyalar gönderdik, inanılmaz bir emek verdik. Biz babamız için savaşan bir aileyiz. Her aile bunu yapamaz. Başbakan'ın ziyareti siyasi mi değil mi bilemem. Ben siyasetçi değilim, pazarlama müdürüyüm..."

"Dilerim Başbakan'ın ziyareti vesile olur ve herkes tahliye olur; bundan sonrakilerin serbest kalması için bir vesile olur..."

***

Giderek içinden çıkılmaz bir vehamet kazanan bu konuşmaları, "Babasını çok seven bir genç kızın samimi çırpınışları" olarak algılamaya devam etmek isteyenlere hayatta başarılar dileriz.
Yine de fazla dizi film izlemesinler deriz. Yaprak Dökümü'ndeki Ali Rıza Bey ve ailesi ile Ergin Saygun Bey ve ailesinin birbirinden çok farklılık arzettiğine dikkat çekmek isteriz.

Yazdıklarımızdan rahatsız olan, pembe dizilerinden kopmak istemeyen, "mücadeleye zarar verdiğimizi" (Ece Saygun'un şahsı üzerinden nasıl bir "mücadele" veriliyorsa..) düşünenleri de bize "üslup"" ayarı vermeyi bırakıp hakikatlerle yüzleşmeye davet ederiz.

Biz burada güzel yazı yarışması yapmıyoruz; yüreği dayanamayan okumasın. Siniri bozulanlar varsa, bu işlere biraz ara verip edebiyata yönelsinler, Oscar Wilde filan okusunlar...

Sakın ha Charles Bukowski okumasınlar, narin psikolojilerini örselemesinler..

Sonra, kimin kime "yazarlık" dersi, gazetecilik dersi, "üslûp" dersi verecek durumu var, öyle değil mi?

Dönelim Ece Saygun'un sözlerine...

Dostoyevski'nin "suçu kazıyın, altından insan çıkacaktır" sözünü ödünç alıp "Babasını seven bir general kızını kazıyın, altından suç çıkacaktır"a dönüştürebilir miyiz acaba?

Yukarıdaki sözler sarfedilmeden önce Ece Saygun kimilerinin savunduğu gibi "Bilinçsiz, apolitik, genç, babasına çok düşkün, acı çekmiş, yıpranmış, yalnız kalmış, kendince bir mücadele vermiş, duygusal, tecrübesiz..." kapsamında ele alınıp olay belki geçiştirilir ve tartışma konusu olduğuyla kalırdı.

Ya da Ergin Saygun'un "Türk Ordusu'na Balyoz" kitabındaki aşağıdaki cümle, Genelkurmay'ın "celladına(ABD-AB) aşık", kurmay aklının sıradan tezahürlerinden biri olarak algılanabilirdi.

"AB karşıtı değilim. Devletin 50 senelik politikasına karşı çıkmanın bir alemi ve anlamı yoktur. Hiç bir ülkeyi veya kuruluşu Türkiye karşıtı politikalarından ötürü suçlayamam. Herkes kendi menfaati neyi gerektiriyorsa onu yapmaktadır." (Syf:18)

Ama "masummuş" gibi görünen yukarıdaki sözleri kazıdığımızda, altından "şımarıklığın" çok ötesinde bir tablo çıkıyor.

Ergin Saygun'un ve çocuklarının "suçu", babalarınıve silah arkadaşlarını "darbeci ve terörist" olarak damgalayıp PKK'lı gizli tanıkların ifadesiyle hapse attıran küresel plan taşeronunun kollarına atılmaktan ibaret değilmiş meğer...

"Abimle birlikte herkese, her yere dosyalar gönderdik, inanılmaz bir emek verdik.Biz babamız için savaşan bir aileyiz..."

Kimlere ve nerelere dosya gönderdiler acaba?

Başka hangi namertten medet umdular?

Kimlerin kapısında bekleyip, arkalarına bakarak geri döndüler?

Hangi taşeronun, vatan haininin egosunu şişirdiler?

Başka kimlerden aman dilediler?

Babalarının Türk Ordusu'nu temsil eden bir general olması vasfını kapının arkasına asıp,başka kimlerin eline hastalığından dolayı acze düşmüş, zavallı bir ihtiyar fotoğrafı tutuşturmaya kalkıştılar?

Bütün kapılardan geri çevrilip de bir tek Tayyip Bey'in ilgi ve merhametine mazhar kalabildikleri için mi bunca sevindirik oldular?

Böyle kazanılmış bir "özgürlük" özgürlük müdür ki, siz kalkıp "Buradan ailecek el ele çıkacağız, Boğaz'da çay içeceğiz" diyebiliyorsunuz?

Koskoca Paşa'nın "yatmayı bilmek" konusunda bir Sedat Peker kadar, bir Sami Hoştan kadar dirayeti yok muydu?

Haydi onlar "mafyacı" oldukları için yatmaya alışkın diyelim, herkes tarafından unutulmuş bir kadın olan Sevgi Erenerol kadar,

"Deli" olduğu söylenip dalga geçilen Fatma Cengiz kadar dirayeti yok muydu?

"Babam nefes alsın yeter.."

Türk Ordusu'nun itibarı beş paralık olmuş,

Yıllardır Silivri zindanında onurunu çiğnetmeden yatan yüzlerce insan demoralize olmuş,

Türkiye'yi etnik bir federasyona dönüştürmek için son adımları atmaya hazırlanan, bu uğurda Türk ordusunu düzmece davalar ve iftiralarla bitirmiş olan adam, kendi politik hesapları için hastane kapısına dayanmış..

"Bunların hiç birisi bizim umurumuzda değil.."

Nedir sizin umurunuzda olan?

"Babamız nefes alsın yeter!"

Nefes alan Paşa, nefes alamayan vatan..

Alın size "Online yaşam mücadelesi"...

Bununla bitse iyi...

Hani "Mücadelem sürecek" demişti ya Ece hanım, "mücadelesinin" yol haritasını da açıkladı Ahmet Hakan'ın programında, o da şu:

"Dilerim Başbakan'ın ziyareti vesile olur ve herkes tahliye olur; bundan sonrakilerin serbest kalması için bir vesile olur..."

Bize sunduğu "kurtuluş formülü" bu...

Yani, önce hasta olacağız;

Sonra kapı kapı dolaşıp merhamet dileneceğiz;

Başbakan'ın nazar-ı dikkatine celbedebilirsek ne mutlu, gerisini ona bırakacağız..

O yüce şahsın gücü, etkisi ve merhameti "vesile olacak" ve hepimiz kurtulacağız..

Aman twitter'ı boş bırakmayın!

Aman "online yaşam mücadelesinden" kopmayın!

Aman Tayyip Bey'den umudu kesmeyin!

Bu bayan demek ki boşuna demiyor

"Ben siyasetçi değil, pazarlama müdürüyüm"

diye...

Yalnız, bütün bu olanlardan daha trajikomik bir şey var ki, o da bütün bu yalakalığın boşa gitmiş olması..

Biz de çenemizi fazla yormayalım, yorgan gitti kavga bitti çünkü..

Şöyle ki:

Ankara'da uzun bir süredir sessiz ve derinden, "tutuklamasız" giden 28 Şubat soruşturması, Tayyip Bey'in Ergin Bey'i ziyaret etmesiyle birden bire altına odun atılmış soba gibi yeniden harladı..

Bir grup üst düzey subay alelacele tutuklandı..

Oysa, Tayyip Bey'in o meşhur ve meş'um ziyareti, "temiz sayfa" açmak şeklinde yorumlanmak istenmiş, bu uğurda Ergin Saygın Bey ve aileleri ile Tayyip Bey ve destekçileri kendi cenahlarından gelen eleştirileri ayrı ayrı göğüslemek zorunda bile kalmışlardı..

Fakat o ne?!

Yargıda Tayyip Bey'in pek de borusu ötmüyormuş meğer!

Daha doğrusu, sadece Tayyip Bey'in değil başkalarının da borusu ötüyormuş...

Ankara'daki bu tutuklamalar, yoğun bakım odasında paşa eli tutan Başbakan'a "Biz senin gibi düşünmüyoruz" demek değil de nedir?

Tayyip Bey'in vidaları gevşetme politikasıne benimsemeyeler, sonuna kadar gitmek konusunda azimli olanlar var demek ki..

Ne demişti Başbakan, MİT Müsteşarı'nı karakola çekmeye yeltenenlere?

"Alacaksanız beni alın!" demişti..

Var mısınız, Ergin Paşa ile Tayyip Paşa'yı birlikte alsınlar...

Ortaya çıkan bu yeni vaziyet, Ece hanımın Tayyip Bey umudunu yerle yeksân etmez mi?

"Dilerim, ziyareti vesile olur da diğerleri de tahliye olur" diyen Ece hanım, acaba beygiri yanlış direğe mi bağladı?

Biz de umutlanmıştık oysa, "Mücadelem sürecek" dediğinde..

Sonra, Ece hanımın unutmaması gerekir ki babasının "tahliye" kararında, "Sağlık durumunun takip edilmesi, tedavi süreci izlenerek cezanın infazının devamına karar verilmesi.." diye bir hüküm var..

28 Şubat soruşturmasını alevlendirip Tayyip Bey'e meydan okuyanlar, Paşa'yı her an yeniden alabilirler, hiç şakası yok..

Çetin Doğan kaç kez serbest bırakılıp geri tutuklandı, sayısını unuttuk.

O bakımdan Ece hanım, "Dileriz bu ziyaret vesile olur da diğer tutuklular da kurtulur" derken ve bir "pazarlama müdürü" olarak Fatih Hilmiooğlu'nun kardeşi Hayati Hilmioğlu'na akıl verirken iki kez düşünsün...

Anlaşılıyor ki Ergenekon ve Balyoz davaları üzerinde kimsenin tek başına hakimiyeti yok artık.

İktidar içi savaş bizim üzerimizden sürüyor.

Birinin himmetiyle "özgürlüğümüze kavuşmak", diğerinin hiddetiyle yeniden içeri atılmamak anlamına gelmiyor.

Bu kaos böyle giderse, genel aftan medet umanlar bile hayal kırıklığına uğrayabilir.

Böyle bir "iç savaş," AKP'nin "genel affı" eline yüzüne bulaştırmasına neden olabilir çünkü..

Bu vesile ile konuyla ilgili daha önceki yazılarımız karşısında Ergin Paşa'ya kendini siper eden Hayrullah Mahmud Özgür'e de değinmeden olmaz .

Belirgin bir adresi olmadığı için yazılarını düzenli okuyamıyorum. Okuyabildiklerimi de anlayabildiğimi söyleyemeyeceğim, kendisi kadar zeki olmadığıma saysın. Bir zihin karmaşası içinde olduğu anlaşılıyor

Mesleğinden koptuktan sonra büyük bir yalnızlığın içine düşen Hayrullah Mahmud için üzülüyorum. Bu nedenle kendisini fazla hırpalamak istemiyorum ama sırça köşkte oturan birisi başkalarına taş atmamalı öyle değil mi?

Hayrullah Mahmud'un kırılgan ruhunu incitme pahasına "Paşa'sını" üzmeye maalesef devam edeceğiz..

Balyoz davasına konu olan kasetleri Aytaç Yalman'a Tayyip Erdoğan'ın verdiğini neden tutuklanıp hüküm giydikten sonra kamuoyuna açıkladı acaba?

Neden bunca sene bekledi?

AKPnin kendisini Genelkurmay Başkanı yapacağını mı umuyordu?

Bu soruyla başlayabiliriz mesela paşamızı "üzmeye"..

Ya da Ahmet Takan'ın "Fotoğrafa bir de bu açıdan bakın " adlı makalesinde paylaştığı bilgilerin doğruluğunu sorabiliriz..

Gönüllü basın müşavirlerinin, "MİT’in yalanları" diyerek geçiştirebileceği konulara pek benzemiyor bunlar.

Hayrullah Mahmud'a selam ediyorum, esenlikler diliyorum...
Kaynak: http://www.acikistihbarat.com/

Silivri'nin Bastil'den farkı yok!
Barış Terkoğlu



Ergenekon ve Balyoz davalarıyla gündeme gelen Silivri Cezaevi’nde bir görevli infaz memurunun 2010 yılının Mart ayında Hantavirüs nedeniyle ölmesi Yoğun Bakım Dergisi’nin son sayısında ele alındı. Dergide 22 yaşındaki infaz memurunun ailesinin izniyle ilk kez fotoğrafı da yayınlandı.
Aşırı yorgunluk, yaygın ağrı, bulantı, kusma, genel durum bozukluğu şikayeti ile Silivri Cezaevi’ne kaldırılan infaz memuru, şikayetlerin devam etmesi üzerine Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne kaldırılmıştı. İnfaz memuru birkaç gün içinde iç organlarında başlayan kanamalarla hayatını kaybetmişti. Gizlenen olay ABD’de yayınlanan “Centers for Disease Control and Prevention” dergisinde Türk bilim adamlarının 2011 yılının Mart ayında yazdığı makaleyle ilk kez ortaya çıkmıştı.

GÜNEŞ ALMAYAN HAVALANDIRILMAYAN

20 Aralık 2012 tarihinde çıkan Yoğun Bakım Dergisi’nin 210-216 sayfalarında “Hantavirüs Renal Sendromlu Hemorajik Ateş: Olgu Sunumu ve Derleme” başlıklı makalede söz konusu infaz koruma memurunun durumu ele alındı. GATA doktorlarından Yunus Oktay Atalay, Kamer Dere, Hüseyin Şen, Zafer Küçükodacı, Yalçın Önem, Sezai Özkan, Güner Dağlı imzalı makalede Silivri Cezaevi ve infaz memuru “İstanbul il merkezinin 67 km batısında ormanlık alanda ve yeterince güneş almayan, iyi havalandırılmayan bir kurumda güvenlik görevlisi olarak çalışan 22 yaşındaki erkek hasta” ifadeleriyle tanıtıldı.

FARELERDEN BULAŞIYOR

Söz konusu makalede hastalığın farelerden bulaştığı şöyle anlatıldı: “Hantavirüs, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığına neden olan Bunyaviridiae ailesine mensup RNA virüsleridir. İnsana bulaş diğer bunyaviridae ailesi virüslerden farklı olarak artropodlarla değil kemiricilerledir (rodent). Rodentin infekte tükürük veya çıkartılarıyla bulaşmış gıdaların alınması, infekte materyalle temas veya idrar, dışkı ve salyalarıyla infekte partiküllerin solunması sonucu hantavirüs infeksiyonu ortaya çıkabilmektedir. Rodentler arasında ve rodentten insana bulaşta en sık sorumlu yol aerosollerdir. İnsanlar rodent ısırması sonucu da infekte olabilmektedirler.”
Hastalığın neden Silivri Cezaevi’nde görüldüğü ise söz konusu makalede şöyle anlatıldı: “Bu rodent daha çok meşe, kayın ağaçlarının bulunduğu ormanlık alanlarda yaşamaktadır. Geriye dönük yaptığımız araştırmada olgumuzun çalıştığı iş yerinin (Silivri Cezaevi) bulunduğu mevkinin yakınlarında, meşe ağaçlarından zengin ormanlık alanların bulunduğu öğrenildi.”

KIRIM KONGODAN DAHA TEHLİKELİ

Konu üzerine görüşlerine başvurduğumuz makalenin yazarı Doktor Yunus Oktay Atalay hastalığın nedenine ilişkin şöyle konuştu: “Tam kesin bir şey söylemek mümkün değil. Mevcut hastalığa ilişkin farelerden şüphe edilebilir. Cezaevinin yeterince güneş almaması, iyi havalandırılmaması hastalığı hazırlamış olabilir.” Makaleyi Türkiye’de söz konusu vakayla tekrar karşılaşacak doktorlara deneyim olması için yazdıklarını söyleyen Atalay, kendilerinin hastaya izole odalarda baktıklarını, hastanın yaşadığı yerlerde virüsün bulaşma riskine karşılık önlem alınması gerektiğini söyledi.
Hantavirüsler üzerine çalışan Böcek Uzmanı ve Ziraat Yüksek Mühendisi Derya Ulaşoğlu, Hantavirüsün Kırım Kongo ile aynı aileden olduğunu söyledi. Ulaşoğlu, “kanamalı ateşe neden oluyor. Kemirgenlerin ısırması dışında hava ve toz yoluyla da bulaşıyor. Daha tehlikeli olmasının nedeni bu. Hastalığın yayılmasında Silivri Cezaevi’ndeki hijyenik olmayan şartlar da etkili” ifadelerini kullandı. Ulaşoğlu hastalığın önlenmesi için yapılması gerekenleri şöyle anlattı: “Profesyonel olarak plastik kaplarla fare kontrolü yapılmalı. Temizlik işini profesyonel şirketler devralmalı. İstenirse alınması gereken tedbirleri hiçbir karşılık beklemeden gider raporlarım.”

Odatv.com

'Ergenekon'da 20'den fazla müebbet istemi
18 MART 2013



Türkiye'de Ergenekon adıyla anılan davada, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, emekli Orgeneral Hasan Iğsız, Orgeneral Nusret Taşdeler, gazeteci Tuncay Özkan'ın da aralarında bulunduğu 20'den fazla sanığın ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmasını istendi.
Ergenekon davasında, iddia makamı esas hakkındaki mütalaasını mahkemeye sundu.

Mütalaayı okuyan savcı Mehmet Ali Pekgüzel, ''Ergenekon terör örgütünün varlığının sabit olduğu anlaşılmıştır'' dedi.

Savunma avukatlarından Hüseyin Ersöz, savcılığın, mütalaasını Darbeleri Araştırma Komisyonu raporuna dayandırdığı suçlamasını getirdi.

Savcı Pekgüzel, Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, İnönü Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu, İP Genel Başkanı Doğu Perinçek, emekli Orgeneral Hasan Iğsız, Prof. Dr. Erol Manisalı, Prof. Dr. Kemal Gürüz, Orgeneral Nusret Taşdeler'in de aralarında bulunduğu 20'den fazla sanığın TCK'nın 312/1'inci maddesi uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmasını istedi.

Savcı, gazeteci Tuncay Özkan için de ağırlaştırılmış müebbet cezası talep etti.
Arslan'a 4 kez müebbet istemi

Savcı, bunun yanı sıra 2007'de Ergenekon soruşturmasının başlatan, Ümraniye'de bombaların bulunduğu evde oturan Ali Yiğit'in ve sonradan Ergenekon davasıyla birleştirilen Danıştay saldırısıyla ilgili tutuksuz sanıklar Süleyman Esen ile Salih Kunter'in beraatini istedi.

Savcı ayrıca, Sedat Peker, Semih Tufan Gülaltay, Mehmet Bora Perinçek, Ali Yasak, Emin Şirin, Güler Kömürcü Öztürk ve Tanju Güvendiren'in de aralarında bulunduğu 96 sanığın “Ergenekon terör örgütüne üye olmak” suçundan 7.5 yıldan 15'er yıla kadar hapisle cezalandırılmalarını talep etti.

Danıştay saldırısının faili Alparslan Arslan'ın "darbeye teşebbüs" ve "kasten adam öldürmek" suçlarından 2'şer kez olmak üzere toplam 4 kez müebbet hapsi istendi.

Bedrettin Dalan ve Turan Çömez'in de aralarında bulunduğu 5 firari sanığın dosyalarınınsa ayrılması talep edildi.

Savunma avukatı Hüseyin Ersöz'ün tepkisi

Burada asıl vahim olan konu ne yazık ki savcılığın 'Ergenekon terör örgütü' noktasında bir değerlendirme yaparken, görüşlerini yasama organı tarafından ve yürütme organının da içinde temsilcilerinin bulunduğu Darbeleri Araştırma Komisyonu'nun raporuna dayandırması. Bu çok vahim. Yürütme erkinin tamamen siyasi saiklerle yapmış olduğu bir değerlendirmenin baz alınması hukuk devletlerinde pek eşine rastlanabilecek bir durum değil. Biz iddia makamının esasa ilişkin mütalaasını hazırlarken çok sağlam hukuki argümanlar sunacağını düşünmüştük. Aynı zamanda kamuoyunda Ergenekon davasıyla ilgili çok ciddi eleştirilere yanıt olan bir mütalaa bekliyorduk... Savcılığın, iki yıldır kaçmamış, duruşmalara gelmiş, taleplerde bulunmuş kişiler hakkında yakalama kararı talep edilmesinin Ceza Muhakemeleri Kanunu'na pek uygun düşmediğini belirtmem gerekiyor.
BBCT

Mütalaadan Sürpriz Çıkmadı: Yazarlarımıza Hapis İsteği
Açık İstihbarat
19/03/2013

Mütalanın en dikkat çeken özelliği, 2008 yılında yazılan iddianamenin hemen hemen aynısı olması. Yani, 5 yıllık yargılama sonucunda, savcıların hiç bir olay ve kişi hakkında görüşü değişmedi, hiç bir delil ve hiç bir savunma en küçük bireysel suçlarda bile savcıların kanaatlerini değiştirmelerinde etkili olmadı.

Yazarlarımız Behiç Gürcihan ve Fatma Sibel Yüksek hakkında da değişik hapis cezaları istendi.

***********

5 yıldır süren "Ergenekon" davasında savcılar dün esas hakkındaki mütaalayı açıkladı. Sahte deliller, gizli tanıklar, savunmanın engellenmesi, sanık delillerinin dikkate alınmaması ve tutuklululuğun cezaya dönüşmesi ile geçen 5 yılın sonunda savcılar, "Ergenekon" adlı bir terör örgütü bulunduğu kanaatına vardılar.

Mütalanın en dikkat çeken özelliği, 2008 yılında yazılan iddianamenin hemen hemen aynısı olması. Yani, 5 yıllık yargılama sonucunda, savcıların hiç bir olay ve kişi hakkında görüşü değişmedi, hiç bir delil ve hiç bir savunma en küçük bireysel suçlarda bile savcıların kanaatlerini değiştirmelerinde etkili olmadı.

Savcılar, yıllardır tartışılan ve attığı iftiralar sayesinde AKP'den milletvekilliği kapan Şamil Tayyar'ın bir zamanlar isim loto oyunu haline getirdiği meşhur "1 numarayı" da açıklamadılar.

"Örgüt adına TSK'ya sızmak" suçlamasıyla tutuklanan eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ hakkında "örgüt yöneticisi" suçlamasından son dakikada vazgeçildiği, Başbuğ'a "darbeye teşebbüsten" müebbet istenmesine karar verildiği, mütalaa okununca anlaşıldı. Böylece, 1 numara koltuğu yine boş kaldı.

Bir zamanların büyük tartışma konusu olan ve "Ergenekon örgütünün" en temel dayanağı olarak gösterilen meşhur şemanın da esamisi okunmadı.

"Ergenekon terör örgütü"nde silahlı ve kanlı eylem boyutunun eksik kaldığı anlaşıldıktan sonra davaya eklemlenen Danıştay Davası'nın önemli sanıklarından Osman Yıldırım'a da ağırlaştırılmış müebbet, yargılandığı konudan değil, sürpriz bir maddeden geldi. Savcıların "Osman'ım" diye hitap ettiği Osman Yıldırım, İlker Başbuğ ve diğer üst düzey askerlerle birlikte "darbeye teşebbüsten" suçlı görüldü! Yıldırım hakkında "Danıştay ve Cumhuriyet gazetesinin bombalanması olayında sanıkları vazgeçirmeye çalıştığı" gerekçesiyle beraaat istendi. Mahkemenin Yıldırım hakkındaki "darbe" suçlamasını "mesnetsiz" bulması ve bu sanığın beraat etmesi bekleniyor.

Aralarında asker, sivil, gazeteci, yazar, hukukçu ve öğretim üyesinin bulunduğu 96 kişi hakkında da 5 ilâ 15-20 yıl arası hapis cezası istendi.

Bu kapsamda, sitemizin sahibi ve daha önce aynı dava kapsamında 1 yıl cezaevinde yatan Behiç Gürcihan hakkında 7.5 ilâ 15 yıl arası ceza istenirken;

Hiç gözaltına alınmamış ve mahkeme tarafından henüz sorgusu yapılmamış olan yazarımız Fatma Sibel Yüksek hakkında "örgüt üyeliği" iddiası ile 5 ilâ 10 yıl hapis cezası istendi.

Açık İstihbarat

“Mirzabeyoğlu ve Hilmioğlu ölüme gidiyor”
26 Mart 2013



CHP MALATYA MILLETVEKILI VELI AĞBABA, İBDA-C DAVASINDAN HAPISTE BULUNAN SALIH MIRZABEYOĞLU VE ERGENEKON’DAN TUTUKLU FATIH HILMIOĞLU’NUN ÖLÜME GITTIĞINI SÖYLEDI.

CHP Malatya Milletvekili ve Meclis Cezaevlerini Araştırma Komisyonu Üyesi Veli Ağbaba, katıldığı programdacezaevlerindeki muamele ve yaşam koşullarına dair önemli açıklamalarda bulundu.
Vali Ağbaba, CNN TÜRK’te yayınlanan ‘Aykırı Sorular’ programında, Türkiye’de cezaevlerinde yaşananları değerlendirdi. Cezaevlerinde kalan yüzlerce tutuklumahkumla görüşen komisyonda görev yapan Ağbaba, cezaevlerindeki muamele ve yaşam koşullarına dair önemli açıklamalarda bulundu.
Ağbaba en ilginç açıklamalarıysa çocuk mahkumlara yapılantecavüz iddialarıyla gündeme gelen ve kapatılan Pozantı Cezaevi hakkında yaptı. Cezaevinde kalan çocuklara işkence, taciz ve tecavüzde bulunulduğunu belgelerle ortaya çıkardıklarını belirten Ağbaba, görev yapan cezaevi görevlilerinin bu soruşturma neticesinde hiçbir ceza almadığını aksine müdürlerin terfi ettirildiğini söyledi.
Hizbullah, Ergenekon, Balyoz, İBDA-C ve DHKP-C gibi çeşitli davalardan mahkum ya da tutuklu durumda olan, siyasi fark gözetmeksizin herkese ulaşmaya çalıştıklarını söyleyen Ağbaba, bazı mahkum ve tutuklulara dair çarpıcı örnekler verdi.
İBDA-C davasından hapiste bulunan Salih Mirzabeyoğlu’nun ölüme gittiğini belirten Ağbaba, Ergenekon’dan tutuklu Fatih Hilmioğlu’nun da aynı durumda olduğunu dile getirdi. Meclis Cezaevlerini Araştırma Komisyonu Üyesi Veli Ağbaba, lösemi hastası bir yabancı mahkumun, raporlara rağmen ülkesine iade edilmeyip cezaevinde öldüğünü, şizofreni hastalığı 11 raporla kanıtlanmış bir mahkumun da hala cezaevinde tutulduğunu söyledi.
http://www.iha.com.tr/mirzabeyoglu-ve-hilmioglu-olume-gidiyor-268959-haber

Balyoz'da bir tutuklama daha: Emekli Albay Ahmet Gökhan Rahtuvan tutuklandı
02 Nisan 2013
Balyoz davası kapsamında,dosyası ayrılan ve hakkında yakalama emri çıkarılan emekli Albay Ahmet Gökhan Rahtuvan tutuklandı.

İstanbul 10'uncu Ağır Ceza Mahkemesi'nde açılan ara celseye katılan Rahtuvan'a, hakkında 15 Şubat 2012'de çıkarılan yakalama emri okundu.

Ahmet Gökhan Rahtuvan ilgili duruşmayı bugün öğrendiğini belirtti ve savunma yapabilmesi için 2 gün süre talebinde bulundu.

Ancak mahkeme heyeti, suçun vasıf ve mahiyeti, dosyadaki delil durumu, kuvvetli suç şüphesi gerekçesiyle Rahtuvan'ın tutuklanmasına karar verdi.

Ana davadan ayrılan dosya kapsamında 31 Ocak 2013'te yapılan ilk duruşmada, emekli Albay Ahmet Gökhan Rahtuvan ile birlikte diğer firari sanık Yüzbaşı Ali Göznek'in yurt dışına çıktıkları bildirildiğinden, haklarında kırmızı bülten çıkartılarak aranmalarına hükmedilmişti.
TRT

Madem güçlüsünüz, bu korku niye?
Can Dündar
09.04.2013



Madem iktidar partisi sürekli oyunu artırıyor, madem muhalefetin esamesi bile okunmuyor, madem halk, hükümetten memnun, yakınmıyor, o halde niye en küçük eleştiriye karşı bu tahammülsüzlük?

“Sinemam yıkılmasın” diyene, adalet isteyene bu gaddarlık niye?
Yaşlı genç, çoluk çocuk demeden, her itirazı olanı biber gazına, tazyikli suya boğmak niye?
Madem işler yolunda, bu korku niye?
Haksızlığın öfkesi, hesap sorulur korkusu olmasın bu?

* * *
Günlerdir “Ergenekon” davasının “Esas Hakkında Mütalaa”sını okuyorum.

2271 sayfa... Oku oku bitmiyor.

20 yerde adım geçiyor, örgütle ilgili ilk kitabı yazdığımızdan bahsediliyor.

“Ergenekon” kitabında adını koyduğumuz örgüt, davanın iddianamesinde de kitaptakine benzer ifadelerle suçlanıyor:

“Ergenekon terör örgütü en başta, ‘derin devlet’ ifadesi ile anılan, ülkemizde birçok kanlı eylemler gerçekleştiren, gerçekleştirdiği bu eylemlerle ciddi kriz, kargaşa, anarşi, terör ve güvensizlik ortamı oluşmasını amaçlayan ve bunu kısmen de olsa başararak ülkemizin gelişme ve kalkınmasının önünde engel olan bir örgüttür”.
İddianamenin üzerinden 4,5 yıl geçti, o arada birbiriyle alakasız 20 dosya birleştirildi, sonunda savcı müjdeyi verdi:

“Ergenekon’un varlığının sabit olduğu anlaşılmıştır.”
Ne beklersiniz?

Bizim kitapta yaptığımıza benzer bir tarihçe vermesini, örgütün dış bağlantılarını göstermesini, ne zaman, nasıl, nerede kurulduğunu ortaya sermesini, örgütün lider kadrosunu ve finans kaynaklarını belgelemesini değil mi?

Ama yok.

Kim kime telefonda Başbakan’ı kötülemiş, kimler hükümeti devirmeye niyet etmiş, bunlar var; ama örgütün lideri de yok, iddianamede bahsedilen “kanlı eylemleri” de...

Türkiye’yi darbeye sürükleyen 16 Mart, Balgat, Bahçelievler katliamları yok mesela; Doğan Öz, Abdi İpekçi, Kemal Türkler cinayetleri yok.

Öldürülen Kürt işadamları, yakılan köyler, faili meçhul cinayetler, derin devletin suikast işi verdiği tetikçiler yok.

Susurluk yok.

Bir tek faili belli Danıştay saldırısı var; o kadar...
Okudukça, “İnsanlar bu suçlamalardan mı yıllardır tutuklu tutuluyor” diye soruyorsunuz.

* * *
Nerede hukuk bu kadar çiğnense, nerede adalet bunca gecikse, nerede bir dava bu kadar politikleşse orada insanlar ayağa kalkar.
Haklı da olurlar.

Bu tepkiyi anlamak, davayı hızlandırmak, sanıkları tutuksuz yargılamak yerine tepki gösterenleri polisle, askerle dövmeye, suya, gaza boğmaya kalkarsanız öfkeyi ve cepheyi büyütür, “Ölmek var, dönmek yok” noktasına getirirsiniz.

Dün olan budur.

Biber gazının adaletsizliğe iyi geldiği tarihte görülmemiştir.
Mahkeme ne derse desin, bu dava vicdanlarda kaybedilmiştir.

* * *
Orada yargılananların bir kısmının suçsuzluğuna kalben inandığım gibi, bir kısmını da daha önceki yazılarımda çokça suçladığım sır değil.

Muhtemelen onların arasında da zamanında elinde tuttuğu kudretle başı dönenler, o kudret ilelebet sürecek zannedenler, en küçük eleştiriyi şiddetle ezenler olmuştur.

Ama bakın, gün geldi, kudret bitti, hukuk onlara da gerekti.

Adalet, bugünün kudretlilerine de lazım olur bir gün...

Siyasi adalet başka, ilahi adalet başka yazılıyor çünkü..
Milliyet

Eski istihbaratçı Sabri Uzun, Ergenekon, Balyoz, Oda TV davalarının “fos”
11.04.2013



TBMM Telekulak Komisyonuna bilgi veren Emniyet İstihbarat eski Başkanı Sabri Uzun, Ergenekon, Balyoz, Oda TV gibi davaların ‘’Fos olduğunu’’ Tuncay Güney’in emniyet ifadesine eklemeler yapıldığını öne sürdü. Uzun, Türkiye’deki yasa dışı dinlemelerin de devlet görevlilerince yapldığını iddia etti.

‘’Hırsız içerdeyse kilit işe yaramaz’’ sözünü tekrar eden Uzun, Şemdinli’de Umut kitapevine atılan bombanın ardından, iki Astsubay ve bir itirafçının yakalanması üzerine, Meclis Şemdinli Komisyonuna bilgi vermiş ve “Örgütün üstlenmediği eylemler, meçhul bir şeydir. Başka bir güç bu anormalliği yapıyor demektir. Hırsız evin içinde olursa, kilit işe yaramaz” demişti.

Uzun, Telekulak Komisyonunda da benzer tanımlamalar yaptı. Yasa dışı dinlemelerin tamamının devlet görevlilerince yapıldığını iddia ederek, ”Ben karaktersizsem yasa dışı dinleme yapılır. Başbakan’ın odasına böcek konur. Ama karakterliysem kimse koyamaz ve faili meçhul de kalmaz. İlker Başbuğ, Işık Koşaner ve Hakan Fidan’ın konuşmaları da internetten yayımlandı. Bu nasıl oldu? Bu güç bende değil ve bunu yakalayamıyoruz. Bu bir utançtır, ayıptır” dedi.

TUNCAY GÜNEY’İN İFADESİ

Uzun, 2001′de İstanbul’da gözaltına alınan Tuncay Güney’in Ergenekon hakkında bilgi verdiğini, ifadenin değiştirilip, bu kişiye bazı sanatçıların da isimlerinin söyletildiğini, bunların CD’ye yüklenerek bir kamu kurumuna gönderildiğini iddia etti.

Uzun, 2005-2006’da ihbarların başladığını, ihbar mektubunu yazan ile bunu inceleyen müfettişlerin ortak bir üst iradeye bağlı olduğunu söyledi ve ”Bu, devlet iradesi de siyasi irade de değil’’ dedi. 14 Haziran 2001′de İstihbarat Daire Başkanı olduğunda önüne bir şema geldiğini de belirten Uzun şunları söyledi:

”Bu şema bulunursa, Ergenekon, Balyoz, Oda TV gibi davaların hepsinin fos olduğu ortaya çıkar. Şemanın en üstünde Çetin Doğan vardı. 22 ya da 25 kişiydi. Tuğgeneral rütbesinin altında kimse yoktu. Bu şemaya esas teşkil eden Tuncay Güney’in ifadesiydi. Namusum üzerine söylüyorum ki şemada olan hiçbir isim o ifade tutanağında yoktu. Şema İstanbul’dan geldi. İstanbul’daki İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler’e sordum. ‘Biz göndermedik’ dedi. Sonra baktım, bu ifadeyi veren Tuncay Güney’in Hasdal Kışlasında astsubaylıktan subaylığa geçmiş Murat isimli kişiyle özel ilişkileri var. Tuncay Güney’in özel hayatıyla ilgili yasa dışı dinlemeler yapılmış, elde edilen bilgiler şantaj unsuru olarak kullanılmış.”
Kaynak; Yurt Gazetesi

Başbuğ'dan Bir Teşbih Hatası; Bir Taktik Hamle
Açık İstihbarat
13.07.2013



İlker Başbuğ, tutsak olduğu Silivri'den bir mektup yazdı kamuoyuna açık.

Kendisini Mithad Paşa ve yargılanmasını Mithad Paşa'nınki ile kıyaslayan bu mektup medyada yer bulsa da; Arabesk filmindeki Şener Şen'in sürekli tekrarladığı "terkedildim" serzenişinden öte bir anlam ifade etmeyen, "haksızlığa uğradık" boyutunun ötesinde ele alınmadı.

Halbuki bu mektubun en önemsiz boyutu ; "Ergenekon"'daki hukuk katliamını tarihteki bir örneği ile karşılaştırması idi.

Hukuk tarihimiz "Ergenekon"'daki hukuk katliamı ile boy ölçüşebilecek yüzlerce dava ile dolu.

Bu açıdan yaklaşırsanız kendinizi İskilipli Atıf Hoca'dan , Deniz Gezmiş'e ; Malta sürgünlerinden, Adnan Menderes'e; Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'den Nazım Hikmet'e kadar bir çok tarihi şahsiyetle özdeşleştirebilirsiniz.

Başbuğ'un bu kadar olası seçki içerisinde Mithad Paşa ile özdeşleştimesi aynı anda hem manidar, hem de talihsiz bir seçimdir.

Başbuğ'un bu tercihi bilinçli ise vahimdir, bilinçli değilse daha da vahimdir.

Tarihi, lise tarih kitaplarındaki klişelerden üzerinden okuduğunuz noktada, Abdülhamid "gerici" , Mithad Paşa "ilerici"'dir ve , Abdülhamid "istibdat" yönetimi peşindeyken, Mithad Paşa, "anayasa" peşindedir.

Halbuki; gerçek resim bu klişelerin ötesinde bir derinliğe sahip ve bir ülkenin Genelkurmay Başkanlarının da, Başbakanlarının da bu derinliğe hakim olmasını bekleme hakkımız var.

Başbuğ'un kendisini Mithad Paşa'ya benzetmesindeki çarpıklıklara gelirsek:

1) Mithad Paşa, İngiltere-Fransa ekseninde, Batı'ya hizmet seviyesinde angaje olmuş, günümüzün Batı vesayeti altında palazlanan siyasetçi tiplemesinin birebir örneğidir.

2) Mithad Paşa; yine bu Batıcı vesayetin en vücud bulmuş şekli olan komplocu şebeke Masonluğun üyesidir.

3) Mithad Paşa; aynen bugünkü Türkiye'yi bölünme sürecine sokan zamane "AB-açılım" süreçlerinin baş hamilerindendir.

4) Harp okullarına Rumların alınması için çabalamıştır.

5) Yargılanacağını öğrenince sığınmak için önce İngiliz, sonra Fransız konsolosluğunun yolunu tutmuştur.

Diyeceksiniz ki; Başbuğ değil midir, Harp Okullarında yaptığı konuşmada AB'yi savunmak adına..

"İstediğimiz zaman geri alabileceksek ; egemenliğimizin bir kısmını devretmeyi tartışabilmeliyiz"

cümlesini kuran.

Bu yönü ile Başbuğ; Mithad Paşa'nın Batı'dan medet uman tarihsel miyop zihniyetinin doğal uzantısıdır.

Ama Başbuğ, her halükarda Mithad Paşa'dan daha onurlu bir adamdır ki, tutuklanacağını bile bile hiç bir yere sığınma ihtiyacını hissetmemiştir.

Başbuğ'un teşbihindeki bir diğer sakınca, kendisini Mithad Paşa'ya benzetirken, Tayyip Erdoğan'ı Abdülhamid ile aynı kefeye koyma hatasına düşmesidir.

Abdülhamid'i yeniden okuma gereği, onu yüceltme veya şeytanlaştırmanın ötesinde, bütün siyasi kerteriz noktaları birbirine girmiş Türk siyasi hayatının kodlarını yeniden mantıki bir çerçeveye oturtmak için şart.

Abdülhamid'i yeniden okumak; İslamı ahlaksızlıklarına kılıf yapanların aynı şekilde Osmanlıyı ülkeyi satışlarına kılıf yapmalarına engel olmak için şart.

Abdülhamid'i yeniden okumak; Türkiye'de siyasetin matematiğini de, ruhunu da paçozluktan kurtarıp, tarihsel tutarlılığı ve sürekliliğe sahip bir zemine oturtmak için şart.

Abdülhamid'i yeniden okumak; Tayyip Erdoğan'ı Abdülhamid, kendini Mithad Paşa zannetmemek için şart.

Zira Türkiye'yi parçalama sürecinin baş mihmandarı Tayyip Erdoğan ile , imparatorluğu birarada tutma çabasının stratejisti Abdülhamid'in uzaktan yakından alakası yoktur.

Başbuğ'un bu mektupla tarihi bir teşbih hatası yaptığı tezini bir kenara bırakıp, bu mektupla bir başka taktik amacı olduğu tezine yöneldiğimizde ise karşımıza mektuptaki şu cümle çıkıyor:

"Midhat Paşa’ya yurt dışına çıkması tavsiye edildi. II. Abdülhamid’in padişahlığa getirilmesinde başrol oynayan Paşa, Padişahın kendisine bir kötülük yapabileceğini düşünemiyordu."

Başbuğ'un Abdülhamid yerinde koyduğu Tayyip Erdoğan'a mesajı açık:

"Senin iktidarını pekiştirmene destek verdim ama sen beni sattın.Bana bu kötülüğü nasıl yaptın"

Halbuki aynı Başbuğ, bir kaç ay önce bir televizyondaki röportajdaki sözleri nedeni ile teşekkür etmişti.

Bu teşekkür mektubundan bugüne ne değişti de, Başbuğ tarihi bir teşbih üzerinden Erdoğan'a sitem ve hatta uyarma noktasına geldi.

Anlaşılan; Erdoğan'ın altındaki zeminin kayması ile birlikte, Erdoğan'ın verdiği sözleri yerine getirememe riskinin arttığını gören Başbuğ, Erdoğan'ı uyarma ihtiyacı hissetti.

Bu mektuptaki mesaj ; Erdoğan'ın ve Başbuğ'un ne kadar yakın çalıştığını bilenler için daha bir anlamlı.

Fidan'ın gözaltına alınması çabasını kendisine karşı bir tehdit olarak gören Erdoğan'ın bundan önce aynı tehlikeyi Başbuğ gözaltına alındığında hissettiğini bilenler için de bu mektuptaki mesaj çok anlamlı.

Erdoğan yolun, Başbuğ sabrının sonuna geldi.

Başbuğ'un elinde Erdoğan'a karşı oynayabileceği çok fazla koz olmadığı kanaatindeyiz. Fakat Erdoğan'a karşı cephenin genişlediği bir ortamda, Başbuğ'un mektubu aynı zamanda bu odaklara Erdoğan cephesini terk etmeye hazır olduğunun bir işaret fişeği.

Belki bu bağlamda, İngiltere'nin adamı Mithad Paşa benzetmesinin bir anlamı var.

Ağustos şurası öncesinde, Necdet Özel'in karargahtaki kuşatılmışlığını/yalnızlığını , Erdoğan'ın devletin tepesindeki kuşaltılmışlığı/yalnızlığı ile paralel düzlemde okursak; Başbuğ'un bu mektubu tarihi teşbihte bir hata yapıyor olsa da, taktik olarak kendi açısından doğru bir hamleye denk düşüyor.

Başbuğ Mithad Paşa'ya benzemediğinin farkında mı..

Sanmıyoruz...

Bu tarihsel resimde Mithad Paşa'ya benzeyen biri var ise o da Tayyip Erdoğan.

Tayyip Erdoğan Abdülhamid'le uzaktan yakından olmadığının farkında mı...

Sanmıyoruz...

Devlet'in tepesini ayrıştırıp birbirine düşürenlerin Abdülhamid'in tarihte nereye , Mithad Paşa'nın nereye denk düştüğünden haberleri var mı?

Kesinlikle..

Açık İstihbarat

TGB Başkanı gözaltına alındı
03 Ağustos 2013



Türkiye Gençlik Birliği (TGB) Başkanı Çağdaş Cengiz, evinde süren yaklaşık 10 saat aramaların ardından gözaltına alınarak emniyete götürüldü. Gözaltına alınmanın sebebebinin Ergenekon davasının karar duruşması öncesine denk gekmesi dikkat çekti

Çağdaş Cengiz 'in polisler eşliğinde elleri kelepçeli olarak evinden çıkartılışı sırasında Çağdaş Cengiz 'e destek olmak için evinin önünde toplanan yaklaşık TGB 'li grup ile polis arasında kısa süreli arbede yaşandı.

Çağdaş Cengiz polis aracına bindirildiğinde grup, polis aracını yumruklayarak ve tekmeleyerek tepki gösterdiler. Çağdaş Cengiz'in evinde saat 06.30 sıralarında başlayan aramalar, saat 16.30 sıralarında son bulurken, gözaltına alınan Cengiz, Vatan Caddesi'ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü.
haber1001

Balyoz: Yargıtay generallerin cezasını onadı
Sinan Onuş
Ankara
9 EKİM 2013



Temyiz incelemesini tamamlayan Yargıtay 9. Ceza Dairesi, "Balyoz Planı Davası'na ilişkin tarihi kararını açıkladı.

Gerekçeli kararını öğleden sonra yayımlayan Daire, eski Hava Kuvvetleri Komutanı Halil İbrahim Fırtına, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek ve eski 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan'ın da aralarında bulunduğu 361 sanıktan 237'sinin cezalarının "düzeltilerek onanmasına" karar verdi.

Cezası onanan kişiler arasında MHP Milletvekili Engin Alan da yer aldı.

Alan'ın hakkındaki kararın kesinleşmesiyle birlikte milletvekilliği de hukuken düştü.

Yargıtay'da görülen ve ilk darbeye teşebbüs davası olan Balyoz Planı Davası için sabah saatlerinden itibaren Güvenpark ve Vekâletler Caddesi çevresinde yoğun güvenlik önlemleri alındı.

Tarihi davayı izlemeye gelen çok sayıda sanık yakını ve basın mensubu Yargıtay önünde hazır bulundu.
Duruşma salonuna girmeden önce avukatlara beyaz, basına sarı, sanık yakınlarına da mavi renkli, üzerinde Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası ve barkod bulunan yaka kartları dağıtıldı. Yaka kartı olmayanlar ise duruşmaya alınmadı.

Ekrem Ertuğrul başkanlığındaki 9. Ceza Dairesi heyetinin TSİ 10.10'da yerini almasıyla birlikte salonda heyecanlı bekleyiş başladı.

Başkan Ertuğrul, iki sayfalık karar metnindeki sanık isimlerini tek tek okumaya başladı ve öncelikle 36 sanık için yerel mahkemenin verdiği beraat kararının onandığını açıkladı.

Ardından yine isimlerini tek tek okuduğu 25 sanık için "cezalandırılmasında yeterli, her türlü kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı" gerekçesiyle kararın bozulduğunu bildirdi.

63 sanığın eylemlerinin ise "Suç için anlaşma suçu kapsamında kaldığı ve ceza verilmesine yer olmadığı" gerekçesiyle bozulduğunu, tutuklu bulunanların da tahliye edilmesine karar verildiğini ifade etti.

Haklarındaki mahkumiyet kararı bozulan toplam 88 sanık için İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yeniden yargılama yapılacak.

Ayrıca yine bu 88 sanık arasında tutuklu bulunanlar serbest bırakılırken haklarında yakalama kararı çıkarılanların da yakalama kararları geri alınacak.
Kısa süreli sevinç yerini tepkiye bıraktı.

Balyoz davasının ana hatları

Dava, 20 Ocak 2010’da Taraf gazetesinin bir haberiyle gündeme gelmişti.

Haberde İstanbul'da iki camiye bombalı saldırı düzenlenmesi ve Yunanistan'ın bir Türk uçağını düşürmekle suçlanmasının planlandığı ileri sürülüyordu.
İlk duruşma 16 Aralık 2010'da yapıldı.

250'si tutuklu 365 sanığın yargılandığı dava bir buçuk yıldan fazla sürdü.

Bugünkü temyiz duruşmasında 361 sanıktan 237'sinin cezaları onandı. 36 sanık beraat etti. 88 sanık hakkında verilen kararlar bozuldu.

Eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek, eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan'a verilen 20 yıl hapis cezaları onandı.

MHP Milletvekili Engin Alan hakkındaki 18 yıl hapis kararının kesinleşmesiyle birlikte milletvekilliği de hukuken düştü.

İlk kararların "bozma" şeklinde olması salonda kısa süreli sevinç yarattı.

Ancak Başkan Ertuğrul aralarında eski 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek, eski Hava Kuvvetleri Komutanı Halil İbrahim Fırtına'nın da bulunduğu 237 sanık için verilen kararın onandığını açıklayınca sevinç bir anda yerini hüzne bıraktı.

Salonda ağlayanlar dikkat çekerken kimi sanık yakınlarının da mahkeme heyetini yuhalayarak, "Allah belanızı versin. Sizin çocuklarınız da inşallah bir gün 16 yıl aldığınızı görür" diye bağırdıkları işitildi.

Yargıtay binası önünde toplanan yaklaşık 100 kişi ise kararın açıklanmasının ardından "Hainler Meclis'te komutanlar hapiste", "Kahrolsun AKP diktatörlüğü", "Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek" sloganları attı. Grup daha sonra olaysız bir şekilde dağıldı.

Sanık avukatlarından Hüseyin Ersöz de Twitter'dan hayal kırıklığını yansıtan bir mesaj yayımlayarak, "Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru hakkımızı kullanacağız ama hukuka olan inanç ciddi anlamda sarsılmıştır" dedi.
Nasıl başladı?

"Balyoz Darbe Planı" ilk kez 20 Ocak 2010'da Taraf gazetesinin "İstanbul'da iki camiye bombalı saldırı düzenlenmesi ve Yunanistan'ın bir Türk uçağını düşürmekle suçlanması suretiyle darbe ortamı yaratılacağı" gibi iddialar içeren haberiyle gündeme gelmişti.

Haberde yer alan iddialar üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca soruşturma başlatılmıştı.
Hazırlanan iddianame İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmiş, ilk duruşma ise 16 Aralık 2010'da yapılmıştı.

250'si tutuklu 365 sanığın yargılandığı dava bir buçuk yıldan fazla sürdü.

21 Eylül 2012'de biten davada, 325 sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edilmiş ancak "eksik teşebbüs" gerekçesiyle cezalarında indirime gidilmişti.
Mahkeme, eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek, eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan'a ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermiş ancak gerekçeyle birlikte cezalarını 20 yıla indirmişti.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından bugün mahkumiyet kararları onanan çok sayıda sanık ise yerel mahkeme tarafından 13 yıl 4 aydan 18 yıla kadar hapis cezalarına çarptırılmıştı.
BBCT


En son Ekim tarafından Çrş Ekm 09, 2013 10:35 pm tarihinde değiştirildi, toplam 6 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Pts Mar 11, 2013 8:42 pm    Mesaj konusu: Jandarma, Mahkeme heyeti önünde avukatları darbetti Alıntıyla Cevap Gönder

Ergenekon davasında jandarma, mahkeme heyeti önünde avukatları darbetti
11 MART 2013



BBC'den Rengin Arslan'ın haberi:

Ergenekon'da gergin duruşma

Ergenekon davasının Silivri'de bugün yapılan duruşmasında, mahkeme salonunda avukatlara yönelik fiziki müdahale gerçekleşti.

Jandarmanın mahkeme başkanı Hasan Hüseyin Özese'nin emriyle dışarı çıkarmak istediği avukat Celal Ülgen, tansiyonunun yükselmesi nedeniyle rahatsızlanırken, İzmir Barosu'ndan avukat Murat Ergün de benzer nedenle ambulansta müşahede altında tutuldu.



Mahkeme heyeti ve avukatların arasındaki tartışmanın nedeni ise, mahkeme heyetinin, avukatlardan 120 milyon sayfalık belgelerle ilgili görüşlerini 15 dakikada sunmalarını istemesi.

Darp edildiklerini söyleyen avukatlar Celal Ülgen ve Hüseyin Ersöz, mahkeme heyetinin emriyle ve onların huzurunda jandarmaların ve çevik kuvvet görevlilerinin avukatlara müdahalede bulunduğunu söylüyor.

Ülgen, "Mahkeme, 120 milyon sayfa belge için 15 dakikada görüşünüzü açıklayacaksınız dedi. Bu imkansızdır. Bize 94.000 sayfa belge 15 gün önce teslim edildi. Bunun bu sürede incelenmesi de mümkün değil. Ama mahkeme bugüne kadar gelen bütün belgeler için söz verdiğini söyledi" dedi.



Ülgen bunun üzerine mahkemenin süreyi esnetmesi halinde avukatların buna saygı duyacağını söylemek üzere "usül hakkında" söz istediğini aktarıyor.

Ancak Ülgen söz istedikten sonra konuşma fırsatı tanınmadığını ve bu tür bir uygulamanın hukuka aykırı olduğunu belirtiyor.

"Bir avukat özellikle usul hakkında söz istediğinde hiçbir mahkeme, 'ben söz vermem' diyemez. Bu arada askerlere 'Celal Ülgen'i dışarı çıkarın' dendi" dedi.
Celal Ülgen bunun üzerine revire kaldırıldı.

Ergenekon davasında darp edilen bir başka avukat Hüseyin Ersöz de mahkeme heyetinin CMK 216. madde uyarınca avukatlara söz verdiğini açıkladığını söylüyor.

Bu maddeye dayandırılan gerekçe; dosyanın tamamı hakkında, delillerin tartışılması kapsamında söz verilmesi anlamına geliyor.
Ersöz, avukatlar Celal Ülgen ve Murat Ergün çıktıktan sonra da olayların devam ettiğini aktarıyor.

Ersöz, "Murat Ergün'ün stajyer avukatı duruşmaya ara verildiği sırada ipad'iyle görüntü aldığı iddiasıyla jandarma tarafından dışarı çıkarılmak istendi."

Ersöz, "İlk kez mahkeme heyeti salondayken çevik kuvvet görevlilerinin içeri girdiğini, stajyer avukatı almak için avukatlara müdahale ettiğini" söylüyor.
Hüseyin Ersöz, "Mahkeme başkanının bizzat isim vererek kimlerin zorla dışarı çıkarılması gerektiğini söylediğini" aktarıyor.

Darp edilen avukatlar fiziki müdahale ile ilgili rapor aldıklarını ve Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunacaklarını söyledi.
Ersöz'ün aktardığına göre, bugün duruşmadaki olayların ardından sanıklar da, "delillerin tartışılması için verilen 15 dakikalık sürenin yeterli olmadığı ve sözlerini delillerin tartışılması aşaması kapsamında dile getirmedikleri" beyanında bulundu.

Balbay'ın mikrofonu kapatıldı

Bu arada sanıklardan, Cumhuriyet gazetesi yazarı, CHP izmir Milletvekili Mustafa Balbay konuşurken, mikrofonu mahkeme başkanının talimatıyla kapatıldı.

Balbay tanık talebiyle ilgili söz verdiğini söyleyen Mahkeme Başkanı Özese'ye "Ben şu anda delillerle ilgili talepte bulunuyorum. Delillerin hukuka aykırılığı konusunda tanık dinlenilmesini talep ediyorum" dedi.
Özese'nin sözlerine kesmesi üzerine Balbay "Şu anda burada hukuk ayaklar altına alınıyor, milli irade ayaklar altına alınıyor" diye tepki gösterdi.
Başkan Özese, Mustafa Balbay'ın mikrofonunu kapattırdı.

Behiç Gürcihan'a Hatırlatma : "12 Eylül" ve Amcalarınız
Serdar Ant



Behiç Gürcihan’ın “Tolga Örnek'e Açık Mektup: Her Sakallıyı Hacı; Her Üniformalıyı Amca Zannetme” (Açık İstihbarat, 22.9.2012) başlıklı yazısını kâh içim burkularak kâh gülümseyerek okudum.

Öncelikle belirtmeliyim ki Behiç Gürcihan’ı tanımam. Bir kere bile olsa bir araya gelip konuşmuşluğumuz, herhangi bir tanışıklığımız yok. Açık İstihbarat isimli sitede yayınlanan yazılarını okurum ara sıra… Gazeteci Fatma Sibel Yüksek ile evli olduğunu, Ergenekon davası kapsamında bir ara gözaltına alınıp bir süre tutuklu kaldığını, ama şu anda tutuksuz yargılandığını biliyorum, o kadar… Onun Tolga Örnek’le olduğu gibi, kendisiyle bir ortak geçmişimiz de yok tabii…

Benim de babam bir askerdi, ama ben “paşa çocuğu” değilim. Geçmişte babamın görevi nedeniyle yurtdışında, mesela Napoli’de bulunma imkânına sahip olamadığım için, “İtalya’nın nimetlerinin peşinden koşma” gibi bir durumum da olmadı hiç… Ama çocukluk ve gençliğimin tamamı Gölcük gibi bir ortamda geçtiğinden askeriyeyi biraz da olsa bilirim. Bu bağlamda Tolga Örnek’i ve ailesini, uzaktan da olsa tanıdığımı söyleyebilirim.

Behiç Gürcihan, Tolga Örnek’e açık mektubunu yazarken Napoli günlerinden ve eski Yugoslavya’nın parçalandığı dönemden bahsediyor.

Öyle anlaşılıyor ki tanışmaları ve arkadaşlıkları o yıllara dayanıyor. Yani 1990’lı senelere… O yılları 20’li yaşlarda delikanlılar olarak yaşamış olmalılar. Gürcihan,

“Babalarımız NATO emrinde AFSOUTH karargâhından Yugoslavya'yı parçalarken, bizim güle oynaya İtalya'nın nimetlerinin peşinde koştuğumuz günler…”

dediğine göre, o dönemde dünyada olan bitene karşı kaygısız kaldıklarını, daha doğrusu bugün olduğu gibi bir bilince sahip olmadıklarını da itiraf etmiş oluyor bir bakıma. Bir tür özeleştiri yapıyor kendince… Bunu eleştirmek için yinelemiyorum.

Ama çocukluk ve gençlik yıllarımızda hangimizin dünya umurundaydı ki? Hele ki “İtalya’nın nimetleri” ayaklarınızın altına serilmişken kim takar Yugoslavya’yı? Babanız Washington’da askeri ateşe ise, Türkiye’de olup bitenler sizi çok mu ilgilendirir sanki? Neyse…

Benim Tolga Örnek’i ve ailesini “tanımam” ise daha eskiye dayanıyor.

1970’li yılların ikinci yarısı, 1980’lerin başına… 12 Eylül öncesi ve sonrasının karanlık yıllarına yani… Aslında buna “tanımak” denilebilir mi, bilmiyorum. Tolga Örnek daha kısa pantolonla dolaşırken, aynı mahallede ve aynı apartmanda oturmuştuk Örnek ailesiyle… Ben ve kardeşim, Tolga ve Burak’tan 5-6 yaş kadar büyüktük, ama aynı okula aynı askeri servislerle gittik, Yüzbaşılar Mahallesi’nin sokaklarında koşturduk durduk, bağlardan kiraz aşırdık, 8. Sokak’ın o ünlü deresinde oyuncak “kayık” yarıştırdık. Dünyadan bîhaber olduğumuz çocukluğumuzun o avare yıllarında, yaşamımız kısa bir dönem de olsa çakıştı Tolgalarla...

Özden Örnek, daha o yıllarda parmakla gösterilen bir subaydı.

Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, o seneler binbaşı ya da yarbay idi galiba, ama geleceğin Deniz Kuvvetleri Komutanı olacağı söylenirdi hep… Öyle derlerdi, biz çocuklar da büyüklerimizin konuşmalarından duyardık bu lafları. Kimi günler, gecenin bir saatinde apartmanın kapısı önünde bir askeri aracın durduğunu ve o saatte Özden binbaşıyı alıp gittiğini görürdük. Kısacası parlak bir subaydı, soyadı gibi “örnek” bir askerdi.

Eşi “Sevil teyze” de anımsayabildiğim kadarıyla “burnu Kaf dağında” bir insan değildi. Sonradan bu alçakgönüllü yapısı değişti mi, bilmiyorum. Ama askerlerin dünyasında subay ve astsubay aileleri arasında nasıl bir “uçurum” olduğunu o ortamda yaşayanlar gayet iyi bilirler. Buna rağmen benim anımsadığım “Sevil teyze” böyle bir insan değildi. Annemlerle görüşürler, karşılıklı ev gezmelerine gelip giderlerdi. Bayramlarda ziyaretimize de gelirlerdi, aradaki rütbe farkına falan bakmadan…

Biz çocuklar, böyle bir ortamda büyüdük işte… Türkiye kan ve ateş denizinde çalkalanır, her gün 15—20 kişi “anarşi ve terör” ortamında can verirken, bizler böyle bir sahte cennette yaşıyorduk.

Ne “sağ”dan haberimiz vardı, ne “sol”dan…

Hatta Türkiye’de olup bitenleri bile bilmezdik. Hem yaşımız böyle şeyleri anlamak için çok küçüktü, hem de yaşadığımız ortam bunların bize ulaşmasını engelliyordu.

Türkiye’nin içine sürüklendiği bu batağın, Behiç Gürcihan ve Tolga Örnek’in babalarının 1990’larda “NATO emrinde AFSOUTH karargâhından Yugoslavya'yı parçalarken” yaşananların bir ön habercisi, belki de bir provası olduğunu o yıllarda nereden bilebilirdik ki?

Türkiye’nin bir “istikrarsızlaştırma operasyonu” ile nasıl faşizme sürüklendiğini, generallerin müdahale için koşulların olgunlaşmasını nasıl sabırla beklediklerini, 12 Eylül darbesiyle olacaklardan, darbenin gerçekleşmesinden çok önce Amerikan askeri kaynaklarında nasıl bahsedildiğini yıllar geçtikten sonra öğrenebildik ancak…

Behiç Gürcihan, Tolga Örnek’e yazdığı açık mektupta “TSK'nın bittiği an, babanın mahkûm edildiği an değildir” diyor ve ekliyor:

“Ben sana TSK'nın bittiği anları hatırlatayım. Sizlerin o yere göğe sığdıramadığı, özel sohbetlerinizde çok büyük adam olarak lanse ettiğiniz Hilmi Özkök, askerinin başına çuval geçiren ABD büyükelçisini ballı börekli Genelkurmay'da ağırladığı gün TSK bitti... "Amca" dediğin Yaşar Büyükanıt, Bush'un konuşmasını dinlemek için Ortaköy'de Bush'un korumalarına elini açıp kontrol ettirdiği gün bitti... Sizlere desteğini hiç bir zaman esirgemeyen Çevik Bir, bu ordu ile milletin arasına 28 Şubat'la Cumhuriyet tarihinin en karanlık perdesini çektiği gün bir kez daha bitti TSK…”

İnsan, şu satırları okuyunca sormadan edemiyor:

Bu kadar basit mi?

Behiç Gürcihan, bugün, 1990’larda olduğu gibi “İtalya’nın imkânlarının peşinde koştuğu” yıllarda değil artık. Dediği gibi, “o günler geride kaldı.” Belki o yıllarda, bugün olduğu kadar bilinçli ve duyarlı bir insan değildi. Ama bugünkü Behiç Gürcihan için aynı şey söylenebilir mi?

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 12 Eylül’de nasıl bir rol oynadığını görmezden gelerek “TSK "biteli" 10 seneyi geçti” şeklindeki sığ bir değerlendirmeyle gelişmeleri açıklamaya çalışmak, Tolga Örnek’a “açık mektup” yazan Behiç Gürcihan’ı inandırıcılıktan yoksun kılar, o kadar...

Hatta ne 12 Eylül’ü, TSK’nın bitiriliş öyküsünü çok daha gerilere uzatmak da olasıdır. Ve eminim ki bu sürecin dönüm noktalarını Behiç Gürcihan da en az benim kadar iyi bilmektedir.



Dünya askeri darbeler literatürüne “bizim çocuklar” (our boys) olarak geçen 12 Eylül’ün faşist generalleri kimi temsil ediyorlardı ki?

12 Eylül akşamı ABD Başkanı Carter’ı arayan Dışişleri Bakanı,

“Mr. President, Türk Ordusunun komuta heyeti Ankara’da yönetime el koydu. Herhangi bir kaygıya gerek yok. Kimler müdahale etmesi gerekiyorsa onlar müdahale etti”

derken, kimi kastediyordu acaba?

6 Kasım 1983 seçimlerinden hemen önce Türkiye’ye gelen ABD Dışişleri Bakanı Alexander Haig, Org. Evren ile 14 Mayıs 1982’de yaptığı görüşmede

“Türkiye, NATO’nun ötesinde bir önem taşır. İyi bilirsiniz ki, Washington’da dostlarınız vardır. Başkan Reagan durumu gayet iyi kavramıştır. Başarınız için her desteği verecek. Sizin başarınız bizim de başarımız sayılır”

derken ne demek istiyordu acaba?

ABD Başkanı Jimmy Carter’ın, 1985’in Temmuz ayında Cumhuriyet muhabiri Ufuk Güldemir’e söylediği

“Asıl zorlandığım konu, Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına entegrasyonunu sağlamak olmuştu. Gerçi bu sorun sonraları daha kolay çözüldü. Biraz General Rogers sayesinde. Sayın Evren ile çok yakın dosttu. Sayın Evren’in, çok takdir ettiğim bu güçlü liderin, iyi niyetli yaklaşımı olmasaydı, bu sorun çözülemezdi. Yıllarca uğraşıp, vaatler yapıp, telkinlerde bulunup başaramamıştık, ama dostlukla oldu. 1980 Harekâtı olmasaydı, bu mümkün olmazdı”

şeklindeki sözleri, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ne zaman bitirildiği konusunda bir fikir vermiyor mu acaba?

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bitirilmesi ve “milletin ordusu” olmaktan çıkıp bir “NATO kuvveti” haline gelmesini içeren süreçte, Behiç Gürcihan için 90’lı yıllar öncesinin bir önemi yok mu peki?

Tolga Örnek’e seslenirken Hilmi Özkök’ten, Yaşar Büyükanıt’tan, Çevik Bir’den bahsediyor ve bu generallerin oynadığı rolü eleştiriyor. İyi de bu paşalar 90’lı yıllar öncesinde ne yapıyorlardı? Ay’da mı yaşıyorlardı!

12 Eylül döneminde Yaşar Büyükanıt, Genelkurmay Harekât Başkanlığı’nda çalışıyordu. Ne yapıyordu orada?

Darbenin nasıl yapılacağı, kimlerin gözaltına alınacağı, nerelerde işkence tezgâhları kurulacağı, kimlerin vatandaşlıktan çıkarılacağı, milletin anadilinin nasıl yasaklanacağı ve daha böyle bir sürü “ince” işin planlamasıyla mı ilgileniyordu acaba?

“Bizim çocukların” lideri Kenan Paşa, yıllar sonra gazeteci Yavuz Donat ile yaptığı söyleşide Yaşar Büyükanıt hakkında şunları söylüyordu:

“Henüz ihtilal yapmamıştık... Ben Genelkurmay Başkanıydım... Yaşar Paşa, yarbay rütbesi ile Genelkurmay Harekât Başkanlığı'nda çalışıyordu... Dikkatimi çekti... Ve yanımdaki komutanlara dedim ki: Bu yarbaya dikkat edin... İstikbal vaat ediyor... İleride büyük komutan olacak."

[img]http://4.bp.blogspot.com/-ejXsz1M2bm4/UF7w09nBeRI/AAAAAAAACKY/myMOxd19OgQ/s640/evren-bir.jpg [/img]

Kenan Paşa’nın, Behiç Gürcihan’ın hedef tahtasında olan Hilmi Özkök için verdiği referans da sağlam:

“1980'de biz ihtilali yaptığımızda, Hilmi Paşa, yarbay rütbesindeydi... Milli Güvenlik Kurulu'nda görev yaptı. Çok sevdiğim bir komutan... Çalışkan, bilgili... İyi yabancı dili var. Deneyimli.”

Çevik Bir’e ise hiç değinmiyorum. 12 Eylül döneminde Kenan Evren’in yaveri olarak görev yaptığını gösteren fotoğrafları daha birkaç ay önce basında hepimiz gördük.



Behiç Gürcihan Tolga Örnek’e yazdığı mektupta, 1990’lı yılları kastederek “Babalarımız NATO emrinde AFSOUTH karargâhından Yugoslavya'yı parçalarken” diyor… 1990’da bunları yapan babalarınız, 1980 darbesinde neler yapıyordu peki?

Behiç Gürcihan, bu konuda bir açıklama yapar mı bilmiyorum, ama 12 Eylül öncesi ve sonrasında, örneğin Özden Örnek’in hangi görevlerde bulunduğunu özgeçmişinden öğrenebiliyoruz:

“1978'den itibaren iki yıl süre ile Donanma Komutanlığı Harekât ve Eğitim Şube Müdürü olarak çalıştı. 1982'de ABD Deniz Komuta Kolejinden mezun oldu. 1982'de yılında Albay olan Örnek, aynı yıl Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Harekât Şube Müdürlüğüne atandı.”

Hiçbir yorum yapmıyorum!

Bugün Balyoz operasyonu ve davası ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nde bir temizlik yapıldığından ve “Mustafa Kemal’in askerleri”nin Türk ordusundan tasfiye edildiğinden, “kangren olan kolun” kesildiğinden bahsediliyor. Gel de sorma şimdi:

Kimdir bu “Mustafa Kemal’in askeri” olanlar?

12 Eylül döneminde Yaşar Büyükanıt, Hilmi Özkök, Çevik Bir gibi geleceğin “parlak” subaylarıyla beraber aynı kurmay kadrosunu oluşturanlar mı?

ABD’nin “bizim çocuklar” (our boys) olarak tanımladığı beş generalin, 12 Eylül faşist darbesi sırasında gözü kulağı, eli ayağı değil miydi bu kişiler?

Balyoz davasında yargılananların ya da 1990’larda “NATO emrinde AFSOUTH karargâhından Yugoslavya'nın parçalanmasında” görev alanların, 12 Eylül döneminde nerelerde, neler yaptığına bir bakılsa, oldukça çarpıcı sonuçlara ulaşılır herhalde…

Örneğin, birkaç yıl önce Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda oturan Org. Işık Koşaner’in 1978’de Kara Harp Akademisi’nden mezun olduktan sonra Özel Kuvvetler Komutanlığı emrinde kurmay subay olarak çalışması gibi…

Ne ilginçtir ki, 12 Eylül ve darbe soruşturması yapanlar, Işık Paşa’nın o yıllardaki deneyimlerine ve tanıklığına başvurmuyorlar nedense…

Bugünlerde bir “Mustafa Kemal’in askerleri” lafıdır gidiyor.

İyi de “Mustafa Kemal’in askeri” olarak tanımlanan bu generallerin ağzından en son ne zaman “ya istiklal ya ölüm” sözünü duydunuz?

Bu paşaların görev yaptıkları süre içinde, Anadolu’nun göbeğine kurulmuş Amerikan üslerine karşı en ufak bir tepkisi oldu mu?

“NATO’ya karşı en ufak bir eleştirileri oldu mu?” diye sormuyorum, çünkü hepsi NATO karargâhlarında görev yaparak, ABD’deki Askeri Kolejlerde ya da Kraliyet Akademilerinde eğitim alarak yükseldiler ordu içinde…

Türkiye’nin AB’ye üye yapılacağı masalıyla ekonomide, siyasette, hukukta, dış politikada, kısacası yaşamın her alanında ödün üstüne ödün vererek AB kapısında uşak yapılmasına karşı en ufak bir karşı çıkışı oldu mu, bu “Mustafa Kemal’in askerlerinin”?



Türkiye ekonomisi Dünya Bankası memurlarına teslim edilip IMF reçetelerinin uygulanması sonucu milyonlarca insan açlık ve sefalet denizinde kulaç atar hale düştüğünde, başta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ana ikmal kaynağı olan TÜPRAŞ olmak üzere kamu varlıkları bir avuç asalağa peşkeş çekilirken bu paşaların aklına “Mustafa Kemal’in askeri” olmanın gerektirdiği sorumluluk geldi mi hiç?

MGK toplantılarında bu konularda eleştirel tek söz ettiler mi mesela?

OYAKBANK satılırken bile susulmadı mı?

“Mustafa Kemal’in askeri” olanlar, silah arkadaşları Org. Bitlis’in kuşkulu bir kaza ile yaşama veda etmesine hiç tepki gösterdiler mi?

Muavenet batırıldığında neden mezar gibi sessizdiler? Kuzey Irak’taki kukla devleti kuran Çekiç Güç, Anadolu’nun göbeğinde konuşlandığında, her 6 ayda bir, bu emperyalist kuvvetin görev süresinin uzatılması için MGK’da onay verenler bu “Mustafa Kemal’in askerleri” değil miydi?

Türk askerinin terörist yatağı Kuzey Irak’a adımını atması yasaklanmışken, Afganistan’dan Lübnan’a kadar uzanan coğrafyada ABD’ye taşeronluk yapmasını sineye çekenler kimlerdi?

Bugün Türk Silahlı Kuvvetleri’nde bir tasfiyeden bahsediliyor.

Peki, 12 Eylül döneminde, Atatürkçü ve solcu kaç subay atıldı TSK’den?

Bugün gerçekleşen tasfiyeyi şimdi birileri nasıl seyrediyorsa, Yaşar Büyükanıtlar, Hilmi Özkökler, Çevik Birler de 12 Eylül döneminde Atatürkçü ve solcu subay kıyımını seyretmediler mi?

Büyük bir ihtimalle o listelerin hazırlanmasında bile rol oynamışlardır!

İşte şimdi tasfiye edilenler de, 12 Eylül’de Özköklerin, Büyükanıtların silah ve dönem arkadaşı olan kurmaylar değil miydi? Bugün de tasfiye edenler tasfiye ediliyor!

Kısacası sustunuz, sıra size de geldi en sonunda!

Ve bütün bu olanlara rağmen, Behiç Gürcihan “TSK "biteli" 10 seneyi geçti” diyor!

Hangi 10 sene? Bilgi dağarcığınızda ve belleğinizde “12 Eylül” diye bir olay yok mu sizin?

Atatürk,

“Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ordusu, istilâlar yapmak veya saltanatlar kurmak için şunun, bunun elinde ihtiras aleti olmaktan münezzehtir. İnsanca ve müstakil yaşamaktan başka gayesi olmayan milletin aynı ideale bağlı ve yalnız onun emrine tabi ve sadık öz evlâtlarından mürekkep muhterem ve kuvvetli bir heyettir”

diyordu. Oysa artık Yugoslavya’dan Afganistan’a, Lübnan’a kadar uzanan coğrafyada emperyalizme hizmet sunan Türk Silahlı Kuvvetleri, sadece son 10 yıldır değil, çok daha uzun bir süredir milletin ordusu değildir ne yazık ki…

“İstilâlar yapmak veya saltanatlar kurmak için şunun, bunun elinde ihtiras aleti” haline getirilmiştir.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “milli ordu” olmaktan çıkışı, Behiç Gürcihan ile Tolga Örnek’in “İtalya yıllarının”da, hatta benim çocukluk dönemimin de gerisine uzanır.

Ama bugünkü iktidar savaşını yerli yerine oturtmamızı sağlayacak bu arka planı görmezden gelir ve hikâyeyi sadece 10 yıl öncesinden başlatırsanız, sonunda “amcalarınıza” tepki göstermenin de ötesine geçemezsiniz! Oysa bütün o “amcalar”, ABD’nin “bizim çocuklar” takımının üyesidirler.

Madem babalarınızın Yugoslavya’nın parçalanmasında rol oynadığını kabul edecek kadar gerçekçi bir bakışa eriştiniz, o zaman o “amcalar” ve 12 Eylül döneminde silah arkadaşı olan günümüzün “Mustafa Kemal’in askerileri”(!) o dönemde neler yaptıklarının, daha doğrusu ne tür olayların yapılmasına tanık ve aracı olduklarının da hesabını versinler.

http://www.acikistihbarat.com/haberdetay.aspx?id=10175

Rengin Arslan Silivri'den bildiriyor: Ellerinde bayraklar
8 NİSAN 2013



Konuştuğum kişilerden biri üniversitede öğrenci, birisi emekli öğretmen, bir başkası ev hanımı... Biri "yurtseverler hapiste, devlet teröristle görüşüyor" diyor; bir başkası, "Bu barikat kim için kuruldu? Elimizde taş mı var sopa mı?" diyerek tepkisini gösteriyor.
Silivri en gergin günlerinden birini yaşıyor. Öğleden önce göstericilere sıkılan biber gazının fiziksel etkisi esen rüzgar sayesinde azalsa avukatlar, milletvekilleri ve tabii ki göstericilerin "ruh hali" üzerindeki etisi sadece bugün değil, uzun süre kalacak gibi.



Silivri duruşma yerleşkesinin dışında geceden kurulan barikatların arkasında kalan kalabalığın tek bir talebi var. Silivri'de yıllardır görülen ve çok sayıda sanığın tutuklu yargılandığı davaya yönelik tepkilerini dile getirmek.



Sabah yediden itibaren Silivri Yerleşkesi önünde toplandılar. Üzerlerindeki naylon yağmurluklar, hava koşullarından çok "TOMA koşullarına" yönelik gibiydi. Silivri'de daha önce de kitlesel eylem yapan göstericeler biber gazı ve tazyikli suya maruz kalmıştı ne de olsa...

'O Duvarınız'

Barikatların arkasında ise hem jandarma hem polis var. Barikatın önünde ise kurulmuş bir kürsüde konuşmalar yapılıyor. Sık sık "İmralı" kelimesi geçiyor konuşmalarda. MİT ve İmralı'da hapis PKK lideri Abdullah Öcalan arasında yapılan görüşmelere tepkiler var.

Sık sık slogan atıyor binlerce kişi. "Kahrolsun Amerikan emperyalizm" en çok atılan sloganlar arasında. Bazen şiir okunuyor, bazen türküler söyleniyor hep bir ağızdan.



Kürsüden biri Nazım Hikmet'in "O Duvar" isimli şiirini okutuyor kalabalığa. "O duvar o duvarınız vız gelir bize vız" en yüksek sesle söylenen dizesi oluyor. "Ankara'nın taşına bak" türküsü söyleniyor hep bir ağızdan.

Duruşma öncesinde görece sakin olan meydanda, İstiklal Marşı okuyor kalabalık. Barikatın arkasındaki, dinlenmek için oturmuş birkaç jandarma var. İstiklal Marşı okunmaya başlayınca onlar da fırlayıp kalkıyorlar ayağa.
Bundan yaklaşık bir saat sonra duruşma salonunda ve barikatların arkasında aynı anda başlayan "gerginlik" bütün atmosferi değiştiriyor.
Mahkeme salonunda CHP milletvekilleri ve Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı Atilla Sertel, gazetecilere ayrılan bölüme gazetecilerin ve milletvekillerinin geçişine izin verilmemesine tepki gösteriyor.

Mahkeme salonu

Sertel sık sık, "Sayın başkan" diye söze başlayarak talebini dile getiriyor. CHP milletvekili Mahmut Tanal, pek çok sanık yakını, avukat ve gazetecinin dışarıda kaldığını, boş sıralara oturmalarına izin verilmesini istediğini söylüyor.

CHP milletvekili Bülent Tezcan Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese'ye, "Bu adalet bir gün size de lazım olacak" diyor. Mahkeme salonundaki izleyiciler bu konuşmaları sık sık alkışlıyor.

Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese ise bugün böyle bir düzende karar kıldıklarını söylüyor. Tartışma sona ermiyor.

Bu sırada dışarıdan gelen gaz kokusu binanın içine sızıyor. Duruşmaya ara veriliyor.

Barikatlara biber gazına maruz kalan göstericiler ise yıkılmış barikatların arkasında sloganlar atmaya devam ediyor. En önde gençler var, kolları kenetli. Karşılarında ise gaz maskelerini takmış jandarma.

Protestolar

Konuşmalar yapılıyor. Kararlılık, "hukuksuzluğa karşı tepki" dile getiriliyor.
Toplu şekilde açıklama yapan avukatlar ise savunmanın daha adil ve daha özgür bir ortamda yapılmasının savunma aşamasındaki mahkeme süreci için elzem olduğunu söylüyor.

Ankara Barosu yönetim kurulu üyesi Erol Aras yaptığı açıklamada, bugüne kadar avukatların bu dava sürecinde çok kez aşağılandığını, geçen duruşmada tartaklandığını söylüyor; başka davalarda yargılana avukatları hatırlatıyor.

Davayı izleyenler arasında çok sayıda CHP milletvekili, Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Ercan İpekçi, İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal, İstanbul Barosu eski Başkanı Turgut Kazan da bulunuyor.

11 Nisan Perşembe günü yapılacak duruşmada neler olacağı bilinmiyor ama bugünün etkisi hem içeridekilerin hem dışarıdakilerin öfkesini biraz daha bilediği kesin...
BBCT

Yargıtay'ı Beklerken
Y. Ziya Toker
16.04.2013

Merhabalar,

Silivri’nin demir parmaklıklarının ardından, beton duvarlarının içinden MEMLEKETİM Polatlı Ankara’ya kucak dolusu selamlar.

1980 yılında Hava Harp Okulundan, 1992 yılında Hava Harp Akademisinden mezun oldum. TSK ve NATO’ da çeşitli görevlerde çalıştıktan sonra 2006 yılında kendi isteğimle emekli oldum. Dedem; 7 yıl Birinci Dünya Savaşında Arabistan cephesinde ve İstiklal savaşında savaştığı için madalyalı İstiklal Savaşı gazisi, Babam; Kunuri savaşında katılmış madalyalı Kore gazisi, ben de Bosna Savaşının icra edildiği İtalya’da NATO Hava Harekat Merkezinde görev yaptım ama 11.02.2011 tarihinden beri kendi ülkemde tutsak edildim.

Asrın dijital komplosu “Balyoz”davasından tam 2 yıldır tutukluyum. 2003 yılında Kurmay Albay rütbesinde ve Hava Harp Akademisi Plan Program Şube Müdürü olarak, Akademi ders plan ve programlarını, giriş sınavlarını hazırlamaktan sorumlu Şube Müdürü olarak görev yapmaktaydım.

Harp Akademilerinden; Kara Harp Akademisi ve Deniz Harp Akademisi Komutanı hariç, Komutan ve komuta kademesinin tamamı, Öğretim Elemanları ve öğrencilerden 25 karacı, 8 denizci, 15 havacı subay, 1 bayan sivil memur yargılanmış ve cezalandırılmıştır.

VARSAYIMLARA BAĞLI ASRIN DİJİTAL KOMPLOSU

İnsanlık tarihi boyunca unutulmayan büyük davalar vardır. Sokrates davası (M.Ö. 400 yıllarında), Galileo’nun yargılanması (1633 yılında), Dreyfus Davası (1894-1906 yılları) bunların en ünlüleridir.

Bu davalarda suçlananların uğradıkları haksızlıklar ve yaptıkları savunmalar, insanlık tarihinin belleğinde birer hukuk abidesi olarak yer almıştır. Onları suçlayan savcılar ve onları mahkûm eden özel mahkemeler ise olumsuz yönleriyle ve yaptıkları haksızlıklar ile ibret hikayesi olmuşlar ve lanetlenmişlerdir.

Türk adalet tarihinde hukuk dışı uygulamaları ile yerini alan Balyoz davası; bu davaları çağrıştırmakta ama bana göre en çok Dreyfus davasına benzemektedir. İmzasız sahte düzmece ve kendine gösterilmeyen bir belgeye dayanarak davanın açılması, özel yetkili mahkemede yargılamanın yapılması, bilirkişi heyetlerinin incelemesi, basının, devletin kurum ve yöneticilerinin tutumları karşılaştırılabilecek özellikleridir.

Dreyfus Davası

1894-1906 yılları arasında, Fransız kamuoyunun ikiye bölünmesine neden olan, hukuka aykırı siyasal bir davadır. Fransız gizli haber alma servisinin; çift taraflı ajan olarak çalışan bir bayanın, Paris’teki Alman askeri ataşesinin kâğıt sepetinde yaptığı öne sürülen bir araştırmada, “Fransız Milli Savunmasına ait gizli belgelerle ilgili imzasız bir mektup bulunduğunu”açıklamasıyla başlamıştır.

Bir Fransız binbaşı konuyu araştırmakla görevlendirilmiş ve emrine “el yazısı” uzmanı iki kişi görevlendirilmiştir. Bu uzmanlar mektuptaki el yazısının “Dreyfus”un el ürünü” olduğuna dair rapor vermişlerdir.

Bu imzasız kâğıttaki yazının, el yazısına benzerliği iddiasıyla Fransız ordusunda subay olan Yüzbaşı Dreyfus casuslukla ve vatana ihanetle suçlandı.

1894’te Dreyfus’un rütbesi söküldü ve cezaevine konuldu. Genelkurmay Askeri Mahkemesi’nde yargılanan Dreyfus, kendisine gösterilmeyen belgelere dayanılarak ömür boyu hapisle cezalandırıldı ve bir adaya sürgüne gönderildi.

Ünlü Fransız yazarı Emile Zola, 1898 yılında Fransız Cumhurbaşkanı’na hitaben “Suçluyorum”başlığıyla yazdığı mektubu L’Aurore adlı gazetede yayımladı.

Zola, kamuoyuna açık bu mektubunda, Dreyfus’u kanıt olmaksızın mahkûm ettiği için Genelkurmay Askeri Mahkemesi’ni ağır bir dille suçluyordu. Kamuoyunun baskısı sonucu Dreyfus’u suçlayan belge yeniden teşkil edilen bilirkişi heyetine gönderildi ve Dreyfus davasının esasını oluşturan, imzasız belgenin sahte olduğu ispatlandı.

Bu sahte belgeyi düzenleyen Albay dayanamayıp intihar etti. Yargıtay davanın yeniden bakılmasına karar verdi.

1899’da Dreyfus, Harp Divanı’nca yeniden yargılandı. Bu kez hafifletici sebeplerle, ömür boyu hapis cezası 10 yıl hapse çevrildi. Kamuoyu baskısıyla kısa bir süre sonra serbest bırakıldı, ancak hâlâ suçlu sayılıyordu.

Fransa devleti Dreyfus’ a “AF”önerdi. Dreyfus kabul etmedi.

Mahkemede aklanmak istediğini söyledi. Aydınların baskısı devam etti.

1904’te Dreyfus davasının yeniden bakılması kararlaştırıldı ve 1906’da Fransız Yargıtayı tarafından Dreyfus’u mahkûm eden ilk karar iptal edildi. Dreyfus aklandı, bütün hakları iade edildi, yeniden orduya alınarak “Legion D’honneur”nişanı ile ödüllendirildi.

Bu davaya bakan ve Dreyfus’u haksız yere mahkûm eden mahkeme heyeti, sahte belgeyi düzenleyenler, taraflı bilirkişiler ve bilerek doğruyu söylemeyenler bütün dünyada lanetlendi.

Balyoz Davası

Bu dava; uzun saçlı kendisini emekli vatansever bir subay olarak tanıtan ancak kim olduğu araştırılmayan meçhul birinin bir bavulla bir gazeteye “darbe belgeleri”getirdiği iddiası ile başlamıştır.

Söz konusu gazete, 20 Ocak 2010 tarihinde “Fatih Camii Bombalanacaktı”, “Kendi Jetimizi Düşürecektik”manşeti ile belgelerin doğruluğunu araştırmadan kamuoyuna kara propagandayı başlatmıştır.

29 Ocak 2010 tarihinde bu gazetede çalışan bir gazeteci söz konusu belgeleri bavulla özel yetkili savcılığa teslim etmiş ve savcılık soruşturması başlamıştır.

Emniyet ve TUBİTAK’tan alınan teknik bilirkişi raporları eksik ve yanıltıcı olmasına rağmen, 20 Şubat 2010 tarihinde canlı TV yayını eşliğinde TSK personelinin evlerine, işyerlerine 20-25 kişilik polis baskınları yapılmıştır.

Dalga-dalga tutuklamalar birbirini takip etmiş, taksit-taksit iddianameler hazırlanmıştır.

“Geç gelen adalet, adalet değildir” özdeyişinin tam terside doğru çıkmış, “Hızlandırılmış adalet te, adalet olmamıştır”. Tamamen uydurma ve düzmece imzasız dijital verilerin dayanak yapılmasına, yeni görevlendirilen bilirkişilerin “bu dijital veriler sahtedir, 2003 yılında hazırlanması mümkün değildir” raporlarına, sanık ve tanıkların gazetede yayınlanmadan yani 2010 yılından önce “balyoz”diye bir plan duymadık demelerine rağmen yargılama tutuklu olarak devam etmiştir.

Yargılamanın çok önemli bir safhası olan delillerin değerlendirilmesi safhası atlanarak 325 kişiye 16-18-20 şer yıl cezalar verilmiştir.

Delillerin değerlendirilmesi safhası atlanmıştır, çünkü değerlendirilecek delil yoktur. Hatta söz konusu gazetenin basıldığı günkü birinci sayfada yayımladığı ve 2003 yılında bombalayacaklardı dediği camii ile ilgili bastığı şema 2007 programı ile hazırlanmıştır.

Temel İddialar

1 inci İddia; Sözde Darbe planları (BALYOZ, SUGA, ORAJ, SAKAL, ÇARŞAF, ORAK, TIRPAN, TESTERE) Ankara’daki Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıklarının haberi olmadan bir kısım Kara, Deniz, Hava, Jandarma personeli tarafından hazırlanmıştır.

Hazırlanan bu planlar CD-11 ve CD-17 ye seminerden önce ( 5 Mart 2003) kayıt edilmiştir ve bir daha değişiklik yapılmamıştır.

2 inci İddia; Hazırlanan söz konusu darbe planları 1nci Ordu Komutanlığında 5-7 Mart 2003 yılında yapılan seminerde üstü örtülü olarak görüşülmüştür.

Hüküm; İmzasız dijital veriler karara esas alınmıştır. Bu iki iddia ispatlanmak zorunda değildir. Dijital deliller hiçbir şekilde çürütülemez. Tüm mahkum olan sanıklar darbe planları ve sonuçlarından haberdardır.

Yani; sanık 365 kişi, mahkum 325 kişinin “ilk defa 2010 yılında basında çıkınca darbe planlarını duydukları” yönündeki emniyet ve savcılıkta verdikleri ifadeleri anlamsız, mahkemede sundukları deliller ve savunmaları itibarsız, 31 tanığın ifadelerini lüzumsuz, yurt içi ve yurt dışından aldıkları 26 adet bilirkişi raporlarını geçersiz sayılmış, seminer ses kayıtlarını duymazdan hazırlanan yansıları görmezden gelinmiştir.

Seminerin yapıldığından haberi olmayan hatta çoğunluğu 1 nci Ordu Karargahına hayatı boyunca gitmemiş 273 kişi (ceza verilen kişilerin % 83 ü) seminerden önce BALYOZ, SUGA, ORAJ, ÇARŞAF, SAKAL gibi sözde planları hazırlayıp 1nci orduya gönderiyorlar ama seminere katılmıyorlar.

Bunun yanı sıra, seminere katılan 110 kişi sözde darbeden bilgisi olmadan başka bir şey tartışıyor zannı ile seminerde fikir beyan etmiş, tartışmalara iştirak etmiştir. Hatta, seminerin bütün planlamasını yapan, ses kasetlerini dinleyip, sonuç raporunu hazırlayan plan subayları ve sivil bilgisayar memurları bile işin farkına varamamışlardır.

Örnek verirsek; 162 kişi spor salonuna gidiyorlar; 52 kişi basketbol maçı seyrederken aynı yerde bulunan 110 kişi futbol maçı seyrediyor zannıyla tartışmalara katılmıştır.

2007 yılında kurulan bir takımın maçını 2003 yılında izlediklerini iddia edenlerden de hiç bahsetmeye gerek yok burada.

Bu 2 iddia doğru kabul edilerek;

Uydurma olarak hazırlanan sahte planların ek, lahika veya cetvellerinde imza satırında ismi olanlar, içerisinde ismi geçenler, oluşturan, değiştiren, son kayıt eden, dosya adı gibi üst verilerinde ismi veya soyadı veya eşinin adı olanlar suçlu yapılmış ve TSK’ nın emekli ve muvazzaf personelinden 325 masum personeli en üst sınırdan cezalandırılmışlardır.

Ancak ismi olanların tamamı suçlu yapılmadığı gibi bir kısmının hiç ifadesine bile başvurulmamıştır.

Aynı hukuki duruma haiz sanıkların bir kısmı cezalandırılmış, bir kısmı beraat etmiş bir kısmının bu olaylardan haberi bile olmamıştır.

Yani, Anayasa’ nın eşitlik ilkesi, Hukuk devleti olma ilkesi, Hukuk’un; Kesin delil ilkesi, şüpheden sanık yararlanır ilkesi, masuniyet karinesi ilkesi sadece görmezden gelinen temel ilkelerdir.

Mahkeme heyetinin “cami bombalanması” ve “ uçak düşürülmesi” ile ilgili tek soru sormayacağına dair duruşmalardan önce diğer dava arkadaşlarımla iddiaya girdim ve ben kazandım.

Bu konularda “tek soru” sormadılar, soramadılar!

Çünkü iddiaların saçma ve düzmece olduğu çok belliydi.

Örneğin; Camilerin keşif planı olduğu ve 2003 yılında hazırlandığı öne sürülen belgede; camii etrafında 2006 yılında belediye meclisi kararı ile verilen sokak adları kullanılmış, 2007 yılında çıkan bilgisayar programı ile şema çizilmiş, olmayan yere metro hattı ve durağı konulmuş, 2010 yılında kullanılmaya başlanan emniyetli cep telefonunun kullanılması planlanmıştı.

Gerçeklerin üstü örtülemez.

Çanakkale savaşında öleceğini bile bile vatanını korumak için taarruz eden Mehmetçik gibi, emekli ve muvazzaf TSK personeli suçsuzluğuna o kadar inanıyordu ki tutuklanacağını bile bile Avrupa’dan, Asya’dan Afrika’dan Avustralya’dan kısaca dünyanın 4 kıtasından ilk uçakla mahkemeye geldi.

Tutuklandılar da… Daha da acı olanı tutuklanma gerekçelerinde “kaçma şüphesinin”de bulunmasıydı.

Türk milleti tarafından gerçeğin öğrenilmesi amacıyla yargılamanın TV’lerde yayınlanmasını mahkemeden talep ettik ve imza kampanyaları yapıldı. Ancak yayınlanma izni alınamadı.

Kamuoyu; gerçekleri dürüstçe yazan cesur birkaç gazeteci ve mahkemeye gelen dinleyiciler ile yavaş yavaş öğrenmeye başladı. Gerçekleri görenler gün gün çoğaldı. Görmek istemeyenlerin gözlerine ise sanki mil çekilmişti.

TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonuna “Balyoz Darbe Planının”da araştırılması için dilekçe verdik. Ancak kabul edilmedi. Hatta Komisyon üyesi olan bir milletvekilinin, eski bir Hava Generali olmasına rağmen.

Üstelik söz konusu generalin 2003 yılında üs komutanı olduğu hava üssünde görevli 3 havacı kurmay pilot albayın; sözde ORAJ Hava Harekat Planı faaliyetleri nedeniyle 16 şar yıl hapis cezası almasına rağmen. Üs Komutanından habersiz 24 saat birlikte olan astları; üste yeni bir filo kurup, darbe planları yapabilir mi?

Veya Kara Harp Akademisi komutanının haberi olmayan darbe planından, kaleminden başka silahı olmayan öğrencilerin haberi olması mümkün müdür?

Ya da akademide sivil bayan bilgisayar memurunun haberdar olup bu çalışmalara katılması mümkün müdür?

Yoksa böyle bir plan yeryüzünde yok mudur…

Türkiye’de ve Dünya’da tarafsız olanlar artık bu “davanın sahte ve 2007 yılından sonra hazırlanmış imzasız dijital verilere dayandığı” ve TSK’ nin ülke mukadderatında etkisizleştirildiği ve bir bölüm iyi yetişmiş yüksek eğitimli personelin tasfiye edildiği konusunda hemfikirdir.

Davanın başından beri savunma hakkımızın yok sayıldığı, adil yargılamanın yapılmadığı ve hukuki hiçbir talebimiz karşılanmadığı bu yargılamada, Avukatlarımız da çaresiz kalmış 3 Mart 2012 tarihinden itibaren duruşmalara katılmamışlardır.

Bunun yanı sıra; hukuku cesurca savunan başta İstanbul Barosu ve İzmir Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleri gibi memleketimizde hukuk devletine inanan, adaleti sağlamaya çalışan hukukçuların da olduğunu burada anmak istiyorum.

Bizler tarafından iğne ile kuyu kazılarak suç isnat edilen elektronik dijital verilerde 1957 adet hatalı, tutarsız, çelişkili zaman, mekan, olay ve kişi olgusu ortaya çıkarılmıştır.

Dijital verilerin sahteliği konusunda, ABD ve Almanya adli bilişimcilerinden ve yurdumuzun saygın üniversitelerinden alınan yeni bilirkişi raporları mahkemeye sunulmuş ve iddiaların tamamı bilimsel olarak çürütülmüştür. Ama adalet, matematiksel gerçekleri ve bilimi dikkate almamıştır.

Diğer taraftan; 1nci Ordu Komutanlığından çalınan ve içinde gerçek savaş planlarını, devlet sırlarını barındırdığı bilinen ve bugüne kadar tahkikat açılmayan CD’ler vardır. Bu CD’leri kimler çalmıştır?

Gazetede çoğaltılmış mıdır? Su anda kimlerin elindedir?

İstanbul ve İzmir’de “casusluk”adıyla bilinen davalar açılmasına rağmen aynı araştırma bu dava için neden yapılmamıştır?

Sözde BALYOZ Güvenlik Harekat Planı

Davaya adını veren “Balyoz Güvenlik Harekat Planı”nın bizzat kendisi Microsoft Office 2007 özelliklerine sahip programla yazılmıştı. Yani 2007 yılında icat edilen programla yazılan bir planın 2003 yılında hazırlanıp görüşülmesi mümkün değildi.

Sözde darbe ile ilişkilendirilen belgelerin yaklaşık yarısı olan 76 adeti “CALİBRİ”ve “CAMBRİA” yazı tipi ile yazılmıştır. Gerekçeli karardan sonra 7 Şubat 2013 tarihinde alınan yeni bilirkişi raporu eski raporları desteklemekte ve “ sahtecilik yapılmadan bu dosyaların 2003 yılında mevcut olmayan 2007 yazı tiplerini ihtiva etmesi mümkün değildir”.

Demektedir. Ayrıca, diğer 16 CD’nin aksine CD-11 ve CD-17 nin üzeri el yazısı ile değil makine ile yazıldığı bilirkişilerce tespit edilip mahkemeye sunulmuştur. Ancak bu gibi gerçeklere itibar edilmemiştir.

Planın içeriği de sahteciliği kanıtlamaktadır.

Örneğin sahte Balyoz Güvenlik Harekât Planının 5’nci maddesi "b" fıkrasında “Yedek Muhabere vasıtası”olarak Kral TV Mesaj Bant Sisteminin kullanılacağı belirtilmiştir.

Oysa "Kral TV Mesaj Bant Sistemi 2006 yılında faaliyete geçmiş olup, bu hususu kanıtlayan belge ilgili kurumdan alınarak mahkemeye sunulmuştur.

Gerçek askeri bir planda özel sektöre ait bir TV istasyonunun kullanılamayacağının ötesinde, olmayan bir sistemin yedek muhabere sistemi olarak, bir askeri plana yazılması ve 2003 yılında görüşülmesi mümkün değildir.

Sözde Balyoz davasının ek ve cetvellerinde 2003 yılında olması mümkün olmayan hatalı 2004 ila 2009 yıllarına ait çelişkili binlerce bilgi mevcuttur.

Bu bilgilerin bir kısmı 2003 yılından önce olmuş, bir kısmı ise hiç olmamış veya 2004-2009 yılları arasında meydana gelmiş olayları kapsamaktadır.

CD-11’ e en son kayıt edilen bilgi 2009 yılında Trakya Üniversitesine kayıt olmuş bir öğrenciye aittir.

Sahte ORAJ Hava Harekat Planı

“Balyoz Güvenlik Harekat Planı” sahte olunca zaten onun türevleri otomatik olarak sahtedir. “Ağacın bir meyvesi zehirli ise bütün meyveleri zehirlidir.”

“ORAJ Hava Harekat Planı” nın da bizzat kendisi Microsoft Office 2007 özelliklerine sahip programla yazılmıştı. Yani 2007 yılında icat edilen programla yazılan bir planın 2003 yılında hazırlanıp görüşülmesi mümkün değildir.

Sahte ORAJ Hava Harekat Planında ve onunla ilişkilendirilen lahika ve cetvellerde adı olan toplam 43 havacı personel yargılanmıştır. Bir emekli kurmay albay yaşananlar sonucunda kendi hayatına son vermiştir.

42 kişi ise 16-20 yıl ceza almıştır. Havacıların 17 kişi General rütbesinde ve çoğunluğu Hava Kuvvetlerinin geleceğinde söz sahibi olacak kurmay pilot albaylardır.

Hava Kuvvetlerinde cezalandırılan 2 kişi hariç her personele birer adet 2-3 satırlık sahte dijital veri konulmuştur.

Farklı şehirlerde, ayrı kişilerce, değişik bilgisayarlarda hazırlandığı öne sürülen dijital veriler birbirinin virgülüne, noktasına kadar aynıdır. Bilirkişiye bile gerek yoktur. Üst üste koyup, cama tutup baksanız tek bilgisayarda hazırlandığını ve sahte olduğunu anlarsınız. Her bir suçlanacak personelin adına üretilen birer adet sahte dijital veriye ilave olarak bazılarının adları 2 ayrı listede de yazılmıştır.

Hava Kuvvetleri personelinden 36 kişinin adı soyadı sicili rütbesi ve görevini ihtiva eden basit bilgilere sahip 2 Liste “COK GİZLİ”gizlilik derecesinde ve listenin başlıkları çok özeldir.

1. 1nci Ordu Komutanlığı Sorumluluk Sahası Hava Kuvvetleri Personeli Özel Görev Yeri,

2. Sıkıyönetim Görevlerinde Kullanılacak Personel Listesi.

197 kişinin adı olan birinci listeden 21 kişi, 90 kişinin adı olan 2 nci listeden 15 kişi yargılanıp cezalandırılmıştır.

Aslında bu 2 listede adının geçmesi de önemli değildir. Çünkü bu 2 listede de adı geçmeyen 6 kişi de cezalandırılmıştır. Listelerde adı olup ta ifadesi dahi alınmayan 244 kişi eğer merak edip listelere bakmamışsa darbeden hala haberi yoktur!

Söz konusu birinci liste “CAMBRİA”, diğer liste “CALİBRİ”yazı tipi ile yazılmıştır. Bu iki yazı tipi 2003 yılında henüz yoktu ve 2007 yılında icat edilerek kullanılmaya başlandı. Yani; 2007 yılında trafiğe çıkan bir otomobil ile 2003 yılında kaza yapıp cezalandırılmanız gibi bir durumla karşı karşıyayız.

Karşı delillerimiz bunlarla da sınırlı değildir.

Listeler incelenince içeriğinde 2003 yılında olması mümkün olmayan bilgilerin kullanıldığı görülmektedir.

2003 yılından sonra gerçekleşen olayların kullanılması planların düzmece olarak yapıldığının en önemli kanıtlarıdır. Örneğin “Devralınacak kamu kuruluşları” sayfasında adları bulunan havacı subayların 2006, 2007 ve 2009 yılında meydana gelen sınıf değişiklikleri 2003 yılında olmuş gibi gösterilmiştir. Düzmece ve çelişkili bilgilerle dolu sözde “el konulacak üniversiteler” sayfasını inceleyelim;

Listede 1995 yılı Hava Harp Okulu mezunu olan ve sınıfı ve rütbesi Mühendis Üsteğmen olarak yazılan bir kişinin sınıfı 2003 yılında “Piyade”dir. Üniversitede gördüğü öğrenim sonrası 19 Ağustos 2009 yılında ise sınıf değiştirerek “Mühendis”sınıfına geçmiştir. Üniversitede öğrenim görerek 2009 yılında Mühendis sınıfına geçen birisinin 2003 yılında aslında var olmayan sınıfını yazmanın bir tek açıklaması vardır. Söz konusu personel listesi sahte olarak en erken 2009 yılında üretilmiştir. Örnek bir tane değildir. Yani sehven yapılmamıştır.

Listede sınıf ve rütbeleri Mühendis Üsteğmen olarak yazılan; Hava Harp Okulu 1995 mezunu Havacı Üsteğmenler;

Birisinin sınıfının 2003 yılında Uçak bakım olduğunu 2009 yılında ise sınıf değiştirerek Mühendis sınıfına geçtiğini, Diğerinin sınıfının 2003 yılında İkmal olduğunu 2006 yılında ise sınıf değiştirerek Mühendis sınıfına geçtiğini, Bir diğerinin sınıfının 2003 yılında Uçak bakım olduğunu 2007 yılında ise sınıf değiştirerek Mühendis sınıfına geçmiştir.

Yani bu planları hazırlayan komplocular tarafından 2006, 2007, 2009 yıllarında doğan çocuklara 2003 yılında nüfus kâğıdı çıkarılmıştır.

Bu bilgiler; Sözde ORAJ personel listelerinin 2003 yılından sonra üretildiğinin sayısız kanıtlarından birisidir. Eğer güncellenseydi söz konusu kişilerin rütbelerinin Üsteğmen değil Binbaşı olması gerekirdi. Doğru olsaydı 2003 yılında sınıflarının “mühendis”değil “Piyade, Uçak bakım, İkmal” olması gerekirdi.

Diğer taraftan söz konusu listelerde adı geçen 287 kişinin rütbe ve garnizonları 2003 yılı bilgilerine aittir. Yani güncellenmemiştir. Halbuki ortalama olarak her yıl personelin %25 inin rütbesi terfi nedeniyle bir üst rütbeye yine %25 tayin nedeniyle garnizonun değiştiği bilinen bir gerçektir.

Yine söz konusu listede 2003 yılında Balıkesir ve Bandırmadaki Büyük Alışveriş Merkezlerinin Kontrolü ve Denetimi için personel planlaması yapılmıştır. Ancak 2003 yılında Balıkesir ve Bandırmada henüz büyük alışveriş merkezi açılmamış durumundadır. Balıkesir’deki büyük alışveriş merkezinin birisi 2010, diğeri 2011 yılında açılmış, Bandırma’da ise büyük alışveriş merkezi 2011 yılında açılmıştır.

Sayı olarak 1-2 tane değil 287 kişilik 2 Liste de 55 adet rütbe, ad, soyadı ve garnizon adı hatası tespit edilmiştir. Harekat planı hazırlayanların hele bir kurmay albayın 287 kişilik bir listede bu kadar çok hata yapması bununla da darbeye teşebbüs edilmesi mümkün değildir.

Hava Kuvvetleri personeli ile ilgili söz konusu listelerde; TSK’lerinde eğitimi en zor olan, zaman alan ve milletin kıt kaynakları ile yetiştirdiği, F-16, F-4 pilotları, kurmay subayları; İDO (İstanbul Deniz Otobüsleri), İMKB (İstanbul Menkül Kıymetler Borsası), Cezaevleri, Alış veriş Merkezleri, Üniversiteler, Tren İstasyonları, Oteller, Defin İşlemleri gibi uzmanlık alanları ile ilgisi bulunmayan havacıların fiilen yapmadığı, yapamayacağı görevlere adları yazılmıştır.

Yine ilginç olan Hava Harp Akademisinde görevli bilgisayarda yazı yazmaktan sorumlu Sivil Kadın Memuru da 16 yıl ceza almıştır.

1nci Ordu Komutanlığının seminerde görevli plan subayları, CD’lerin hazırlandığı, arşivlendiği ve çıkarıldığı öne sürülen yerde görevli bilgisayar memurları darbeden haberdar olmayıp sanık olmazken Hava Harp Akademisinin bilgisayar memurunun darbeden haberdar olup cezalandırılması da ilginçtir.

Yine tek sivil Mühendis havacılıkla ilgili olsa gerek HAVELSAN Genel Müdürü de 13.4 yıl ceza almıştır.

BALYOZ davasının tarihe geçecek en önemli boyutları

Balyoz davasının tarihe geçecek birçok hukuksal, siyasal, askeri ve kişisel boyutu vardır. Kanımca, gelecekte bugünlerin tarihini yazacak tarihçiler, hukukçular, siyaset bilimciler, askerler davanın çeşitli yanlarını inceleyeceklerdir. Bunlar;

· Sahte CD’ler ve içerisindeki imzasız delillerle varsayımlara dayalı yargılama yapılması,

· Bilirkişi raporlarındaki eksik, yetersiz ve çelişkili hususların çokluğu,

· Gerçek seminer bilgileri ve diğer belgeler kullanılarak, sahte planların hazırlanması ve harmanlanarak mahkemeye sunulması, mahkemenin ise delilleri değerlendirmemesi,

· Dalga-dalga tutuklamalar, taksit-taksit iddianameler, paket-paket yargı düzenlemeleri,

· Polis tutanaklarının hiç değişmeden iddianame ve iddianamenin de hüküm olması,

· En basit hukuk kurallarının uygulanmaması, bir gecede 163 TSK personelinin tutuklanması ve dünyanın 4 kıtasından uçarak gelenlerin dahi tutuklanarak, kaçacaklar diye hapse atılması,

· Tutuklanan subay sayısı dalga-dalga artırılarak bir daha bırakılmaması

· Genelkurmay Başkanı Orgeneral I.KOŞANER’in; çağdaş hukuk kurallarına uygun yargılama yapılmaması ile personelin hak ve hukukunu koruyamadığı gerekçesi ile istifa etmesi ve daha sonra Genelkurmay Başkanlığının olayları büyük bir sessizlik ve dikkatle televizyondan seyretmesi,

· TSK’nin 325 personeline yasanın belirlediği en üst sınırdan cezalandırılması, hatta babalık ve kocalık haklarının alınmasına yönelik hususların hükümde yer verilerek mahkemede özellikle okunması,

· TSK’lerinin kalifiye personelinin itibarsızlaştırılması ve tasfiye edilmesi, Hava Kuvvetlerinin pilotsuz, Deniz Kuvvetlerinin kaptansız bırakılması, Kara ve Jandarmanın kalifiye insan gücünün tasfiye edilerek, TSK’nın etkinliğinin ve bölgesindeki caydırıcılığının zayıflatılması,

· İstanbul Barosunun hukuk mücadelesi,

· Basının hukukun yanında yer alanlar ya da intikam alanlar olarak ikiye ayrılması,

· Ailelerin her türlü zorluklara rağmen asla mücadeleden vaz geçmemesi,

· Ama hukuki ve insani olarak en önemlisi davanın sanıkları olan hiçbirimizin suçu kabul etmemesi, mahkeme önünde diz çökmemesi ve boyun eğmemesidir. Çünkü masumduk. 16-18-20 yıl ceza almamıza rağmen İstiklal marşını, Harbiye marşını söyleyerek mahkeme salonundan ceza evine gittik. Bu husus en önemli olgu olarak tarihe geçecektir.

Türk hukuk tarihine geçen bu davadan kuşkusuz çıkaracağımız dersler vardır. Bunlar;

· Gerçeklere gözünüzü kapatamazsınız. Geçmişi bugünden geriye bakarak hatasız olarak kuramazsınız. Her geçen gün yalanın boyutları ortaya çıkar.

· Avrupa Birliği, Almanya, ABD dahil pek çok ülkenin adalet ile ilgili kuruluşlarının hazırladığı raporlarda “deliller şüpheli”görülmesine rağmen mahkemenin bu şüpheyi görmemesi,

· Özel yetkili mahkemeler, her türlü cezayı verebilirler ama haksızlık yaptıkları için vicdanlar bu cezaları kabul etmez. Sokrates’in, Galilei’nin, Dreyfus’ün, mahkemeleri gibi...

· Haksızlığa uğrayan masumlar, fütursuzca yargılananlar hukuk tarihinin başköşelerinde yerlerini alırlar.

· Sadece kanun yapmak yetmez, esas olan kanunların uygulanış biçimidir.

· En çok aileler mağdur olmuş, en büyük zararı TSK görmüş, en büyük yarayı adalet sistemi almıştır.

Devletin yöneticileri, kurumları ve yetkili kişilerin tutumları olumlu veya olumsuz olarak milletçe değerlendirilmiştir. Test edilmiştir. Bir bölümü ölmeden mezara gömülmüştür…

Selam ve saygılarımla.

Y.Ziya TOKER

5 No.lu CİK. C-10

S İ L İ V R İ

Kaynak: www.acikistihbarat.com

CİNLER...
Fatma Sibel Yüksek
Açık İstihbarat
26/04/2013



27 Mayıs tutuklamaları ve Yassıada duruşmalarına ilişkin bazı belgesel dökümanları incelerken, ızdırap verici insan öykülerinin yanı sıra, ibretlik benzerlikler ile güç ve iktidarı tek merkez olarak alıp şekil değiştiren karakterler dikkatimi çekti.

Örneğin, devrin 'matbuatı' 1960 Ocak ayı nüshalarında Başbakan Adnan Menderes'e ölçüsüz övgüler düzüyor. Menderes'in, İstanbul Belediye Başkanı Kemal Aygün'ün kızının nikahına katılması günün manşetidir. Bu nikahta Menderes ve Refik Koraltan, genç çiftin nikâh yüzüklerini takarken görüntülenmiş. Etraflarında yüzlerce gazeteci birbirini eziyor, "Sayın Başvekil Adnan Menderes Beyefendi hazretleri o gün pek şıktılar" şeklinde devrin 'haber üslûbuna" uyduğu anlaşılan yayınlar yapılmış.

1960 Şubat'ının gündem maddelerinden birisi de Londra'da yapılan Kıbrıs konferansıdır. Malûm matbuat, aynı şekilde bu kez de Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'nun etrafında pervanedir. En 'objektif' haber dilinde bile kendisinden "Dış İşleri Nazırımız" diye bahsedilmekte ve Londra'da dünya basınının "âlâkasına" nasıl "mazhar oldukları" anlatılmaktadır.

Mart ayının ortalarında gazete sayfalarını süsleyen 'havadis' ise İstanbul Operası'nın açılışıdır. Açılış, "Reis-i Cumhur Hazretleri Celal Bayar" tarafından yapılmış, sanatkârlar ve bilhassa seçkin davetliler, kendisini yakından görmek için izdiham yaratmışlardır...

Bu tarz dalkavukluk örneklerinden tam iki ay sonra, yani 27 Mayıs darbesi gerçekleşince, basın birden bire ağız değiştirir. Artık manşetlerde "Demokrasinin nasıl kurtarıldığı" anlatılmaktadır.

Duruşmaların başlamasıyla birlikte basının yalakalığı da iğrenç bir hâl alır.

Size, Yüksek Adalet Divanı Başkanı Salim Başol'u kamuoyuna tanıtmayı amaçlayan bir 'haber'den bir paragraf aktarayım:

"Yüksek Adalet Divanı Başkanı Salim Başol, meslektaşları arasında çok sevilmiş, dürüstlüğü ile şöhret yapmış kıymetli bir adliyecidir. Çöp atlamayan bir dikkati vardır. Kendisi nazik olduğu kadar karşısındakinden de nezaket bekler. Bunu bulamazsa hatırlatmayı ihmal etmez. Daha ilk duruşmada adalete karşı büyük bir itimat havası uyandırdı..."

Nihayet karar tesis edilir, idam cezaları tatbik edilir. Menderes ve bakanları 1961 yılının 16 Eylül'ü 17 Eylüle bağlayan gecesinin sabahında darağacına çıkarılır. Daha 1,5 yıl önce 'başvekil hazretleri' ve 'reis-i cumhur hazretlerine' övgüler düzen basın, bu kez idamları ballandıra ballandıra anlatır. İnsan halinin en rahatsız edici detaylarına girilir,ölüme giderken kimlerin korkuyla titrediği, kimlerin metin durmaya çalıştığı detaylı haberlere konu olur.

Seçimlerden sonra basının yeni mâbedi, doğal olarak yeni iktidar sahipleridir. Cemal Gürsel'in sıradan bir ev kadını olan eşi Melahat Gürsel'den "Çankaya'nın yeni hanımı, ideal Türk kadınının bütün meziyetlerini şahsında toplamaktadır" şeklinde bahseden yazı dizileri yayımlanır. Gürsel çiftinin "şeref, haysiyet ve vatan sevgisi ile dolu" hayatları tefrika edilirken, "Cemal Aga"nın gençliğinde ne de "yakışıklı" bir subay olduğundan dem vurulur. Oysa hiç de yakışıklı değildir Paşa hazretleri...

Yassıada mahkemesi de tıpkı Silivri'deki Ergenekon mahkemesi gibi geride büyük bir hukuk katliamı bırakarak tarihteki yerini almış görünüyor. Tıpkı Balyoz davasında olduğu gibi mahkûmiyetlerin pek çoğu hukuki olmayan gerekçelere dayandırılmıştır. Sanıklar lehine tanık beyanları ve savunmalar dikkate alınmamış, özel hayatlar hunharca ihlâl edilmiş, ailelere zulüm çektirilmiştir.

Gaddar uygulamaların ise sadece basına yansımış olanlarını biliyoruz. Örneğin, tutuklu kadın milletvekili Necla Tekinel'in nezaret altına alındığı sırada hamile olduğu anlaşılmış, doğuma yakın Kasımpaşa Deniz Hastanesi'ne kaldırılmıştır. 9 Şubat 1960'ta bir erkek çocuk dünyaya getiren Tekinel'in bebeği, anne sütü içmesine dahi izin verilmeyerek babasına emanet edilmiş, Tekinel tekrar cezaevine gönderilmiştir. Yassıada belgeleri arasında daha sonra Necla Tekinel'i bir başka erkek hükümlüye kelepçeyle bağlanmış halde, yaka paça Kayseri cezaevine sevkedilirken görüyoruz.

İnsan portesi, şekil ve mekân bakımından da Yassıada ve Silivri arasında büyük benzerlikler göze çarpıyor. Misal, Refik Koraltan'ın aynı zamanda avukatı olan kızı Ayhan Timurtaş, ne kadar da Zeynep Küçük'ü hatırlatmaktadır.. Dolmabahçe rıhtımında Yassiada'dan haber bekleyen ailelerin üzgün ve endişeli yüzleri, Silivri cezaevi önünde çadır kuran tutuklu yakınlarının yüzüne ne kadar benzemektedir.

Karar duruşmasında mahkeme salonunu gösteren fotoğraflar ile Balyoz davasının karar duruşmasından yansıyan salon fotoğrafı neredeyse bire bir aynıdır!

Peki Yassıada ile Balyoz kararlarının hemen hemen aynı tarihte çıkmasına ne demeli? Eylül 1961'de Yassıasa Mahkemesi hükmü tesis ederken, Eylül 2012'de Balyoz davasının kararı açıklandı. Sanırım bu ayrıntıyı hepimiz atladık ama delillerin değerlendirilmesi gibi usûl açısından zorunlu safhaların büyük bir aceleyle es geçilmesinde, kararı Eylül ayına yetiştirmek ve böylece Yassıada ile sembolik bir benzerlik kurmak amacı güdülmüş olabilir mi?

Sonuç olarak bunlar siyasi davalardır ve bir siyasi hesaplaşmalar cenneti (daha doğrusu cehennemi) olan güzel ülkemizde, bu tür davalardan "adalet" beklemek safdillik olur.

Dolayısıyla, bu kadar tecrübeli bir ülkenin siyasi tutukluları, günler süren hukuki savunmalar yapmak lüksüne sahip değillerdir. Hüküm baştan verilmiştir çünkü. Bizden sonraki nesillerin siyasi hesaplaşma kurbanlarına, naçizâne olarak gerek Emniyet'te, gerek Savcılık'ta, gerekse hakim ve mahkeme karşısında on cümleyi geçmeyen konuşmalar yapmalarını tavsiye ederim. Verilmiş olan karara hiç bir etkiniz olmayacaktır çünkü..Kendimizi aptal yerine koydurmanın âlemi yok.

Bu gerçeği, 2008 yılında ilk duruşmalar yapılırken hissetmeye başladım. 2009 yılında davaya dahil edildiğimde ise siyasi davalardan 'hukuk' ve 'adalet' çıkmayacağına artık emindim.

O yüzden avukat tutmadım. Bırakın avukat tutmayı, iddianamede hakkımda ne yazıldığını bile doğru düzgün okumadım. Savunma sıram geldiğinde el yazımla tek sayfalık bir dilekçe verdim, mahkeme heyeti önünde de toplam 6 dakika süren bir savunma yaptım.

Tabii, diğer sanıkların ve avukatların iddianameyi bir paçavraya çeviren hukuki savunmalarını da saygıyla karşılıyorum. Bu rezalet gelecek nesillere gösterilmeliydi ve gösterildi de.

Geçen süreç içerisinde bir sanık olarak Ergenekon davasının hem hukuki, hem de siyasi yönüne olan ilgi ve âlakamı neredeyse tamamen kaybetmiş bulunuyorum.

Bu tarihsel olayın başka 'saikleri' ilgimi çekmeye başladı...

Bütün televizyon kanallarında sabahtan akşama kadar boy gösterip sanıkların gıyabında linç yapan yandaş tiplemelerini izliyorum. Ne kadar da benziyorlar, Melahat Gürsel'e övgü düzüp, Adnan Menderes'in zina dedikodusunu yapanlara. Demek ki her hesaplaşmada güçlü taraf, kendisine böyle soysuzlar bulmakta sıkıntı çekmiyor...

Peki insanoğlu nasıl bu kadar gaddar olabiliyor? Vicdan nasıl bu derece devreden çıkabiliyor ve bu tipler, hiç tanımadıkları insanlara karşı nasıl böyle bir kin duyabiliyorlar?

Çifte standart nasıl bu kadar utanmazca savunulabiliyor? Nasıl böyle şımarılabiliyor?.. Haksızlığın ve zalimliğin uşağı olmaktan nasıl hicap duyulmuyor?

Örneğin, daha bir yıl önce ekranlarda PKK'nın "Ergenekon'un bir uzantısı" olduğunu, "Ergenekon" adlı çatı örgütün PKK, DHKPC, Hizbullah gibi birbirinden farklı örgütleri yönetip yönlendirdiğini, kanlı eylemler yaptırdığını savunanlar; bugün PKK'nın Kürt halkının siyasi temsilcisi olduğunu söyleyip, Öcalan katilini Mustafa Kemal ile mukayese ediyorlar...

Böyle bir kişilik bölünmesi, insan bünyesi için fazla ağır değil mi?

Bu histeriyi sadece ideoloji, inanç, iktidar kavgası, korku, menfaat, ikbal beklentisi vs. gibi kavramlarla izah edebilmek mümkün mü?

Dostoyevski'nin Cinler romanı, gelmiş geçmiş en büyük siyasi roman olarak değerlendirilir. Cinler'e "siyasi roman" payesi verilmesindeki en önemli etken, dönemin Rusya'sında batılılaşma yanlıları ile Rus milliyetçileri arasında yaşanan rekabettir. Romanındaki Stefan Trofimoviç karakterinin batılılaşmacıların önde gelen kalemi İvan Turgenyev'i temsil ettiği, olgunluk döneminde katı bir Rus milliyetçisine dönüşen Dostoyevski'nin, canice eylemler yapan nihilist hücreyi tasvir ederken, nihilizm ve sosyalizm gibi batı kaynaklı siyasi akımların Rus toplumuna nasıl zararlar vereceğini işlediği savunulur.
Cinler'i gençlik dönemini geride bırakmaya başlamış biri olarak yeniden okuduğumda, bu argümanın romana "yeryüzünde yazılmış en büyük siyasi roman" derken doğru fakat yetersiz bir argüman olduğunu düşündüm. Bu genel değerlendirme, en basitinden romanın adının neden "Cinler" olduğunu açıklamıyordu çünkü...

Romanın sırrı, karakterlerin karanlık ve tehlikeli kişiliklerinde saklıydı aslında. İnsanlığa ve topluma daha iyi bir yaşam düzeni önermek adına yola çıkan idealler nasıl kanlı bir cinayetler ortamına, acımasızlığın, adaletsizliğin, yok etmenin kol gezdiği vahşi siyasi savaşlara dönüşebiliyordu? İnsan bir noktadan sonra cinayeti de, komployu da, iftirayı ve zalimliği de nasıl mübah saymaya başlıyordu?

Dostoyevski'nin verdiği mesajdan, iktidar savaşı veren insanın bir noktadan sonra, kötü güçlerin etkisi altına girdiğini ve şeytana hizmet etmeye başladığını; ancak bunu yaparken de kendisini hâlâ "yüce değerlere" bağlı zannettiğini anlıyoruz.

Tanrı ile şeytan arasındaki en büyük rekabet alanı "iktidar" olduğuna göre şeytanın, bu savaşın aciz birer piyonu olan insanı en çok "inandığı şeylerle" etkilemeye çalışacağı muhakkaktı. Kendinizi "müslüman" zannederken hırsızlık yapabilir, cinayet işleyebilir, korkunç komplolor organize edebilir, masum insanların hayatını zindana çevirebilir, ülkenizin varlıkların peşkeş çekebilir, şehit mezarı çiğneyebilirsiniz...

Rehmetli Hugo Chavez, sapkın bir Evangelist olan George Bush Irak savaşı sırasında her sabah 6'da uyanıp "Tanrı ile konuştuğunu" söylediğinde,

"Sen Tanrı ile değil şeytanla konuşuyorsun, haberin yok" demişti.

Şeytan, Tanrı kılığına da girebilir, "demokrat" kılığına da.

Yeter ki sizin yaradılışınızın alt yapısında kin, komleks, kibir ve öfke olsun...

Küçük bir Rus kasabasında geçen Cinler romanı, aslında dünyadaki bütün tutkulu iktidar arzularının bir modelidir. "İnanç" ve "ideal" olduğuna inanılan şey, iktidar bağımlılığından başka bir şey değildir .Ve bu uğurda her şey yapılır...

Romanın baş kahramanı, örgüt üyelerinin kendisine hayran olduğu, aynı zamanda korkutucu bir hücre lideridir. İradesi, herkesin iradesinden üstündür. Bir inanca bağlanma ihtiyacı içinde olanlar için "Tanrıyı" temsil eder. Kararları tartışılmazdır, insanları en sapkın düşüncelere inandırabilir, en sapkın eylemleri yaptırabilir

Baskıcılık, belagat ve rüşvet başlıca silahıdır. Ve öyle bir ruh ikiliminin içine girerler ki 'amaç' için artık her yol mübahtır. Çelişki ve çifte standarta karşı gözlere mil çekilmiştir. En inançlı dindar cinayet işleyebilmekte, en ateşli sosyalist toplumun malını çalabilmektedir. Bu çelişkiden rahatsızlık duymazlar, çünkü beyinleri kara bir perde tarafından örtülmüştür.

Taha Akyol'un bahsettiği "kara büyü" bu olsa gerektir...

O bakımdan, yüksek kürsülerde haşmetli cüppeleri ile otururken insanlığın gözünün içine baka baka hukuk katliamı yapan "adalet" adamlarını veya televizyonlarda kan dökücü terör örgütlerine övgüler düzüp, şehitlere olmadık hakaretler eden saçı başı ağarmış kadın ve adamları gördüğümüzde onların hepsinin sadece menfaat peşinde koştuklarını düşünmeyelim.

İçine düştükleri sapkınlığı idealleri zannetmektedirler, "Kara büyünün" etkisindedirler...

Ve uyanış an'ı felakettir...

Geride bırakılan yıkım ve günahlar, vicdanı cehennem ateşi gibi kavurur.

Bu dünyada uyanma fırsatı bulamayıp da günahlarını diğer tarafa taşıyanların durumu ise daha fecidir; ruhları sonsuz bir ateşte yanacak demektir.

Kutsal inançlar, onun için acı ve ızdırap çekmeyi yüceltirken; zenginlik, sefahat, iktidar ve azgınlığı şeytanın kozları olarak kötü görmektedir.

Herkes, günahlarından hiç değilse bu dünyada uyanmak için dua etse iyi olur...

Ne kadarını telaffi etsek kârdır çünkü...

twitter.com/fasibel
fasibel@gmail.com

Teğmene 16,5 yıl, sehven yüklemeye takipsizlik
06/08/2013



Telefonuna polis tarafından 'yanlışlıkla' numara yüklenen teğmen Mehmet Ali Çelebi Ergenekon davasında 16 yıl 6 ay hapis cezası aldı.

İSTANBUL - Pilot Teğmen Mehmet Ali Çelebi Ergenekon davasında terörist olduğu iddiasıyla tutuklandı, 3 yıl Silivri ’de hapis yattı. Hakkındaki suçlamalardan birisi, “Örgüt adına Hizbut Tahrir örgütü içine sızarak, faaliyetlerde bulunduğu” iddiasıydı. Bunun “delili” de Çelebi’nin cep telefonunda Hizbut Tahrir üyelerine ait 139 telefon numarasının yer almasıydı.

Sözkonusu numaraların Çelebi’nin telefonuna Emniyet’te gözaltındayken yüklendiği duruşmalar başladıktan sonra anlaşıldı. Emniyet’ten Mahkemeye gönderilen yazıda, “139 telefonun Çelebi’nin telefonuna sehven kopyalandığı” bildirildi.

'SEHVEN YÜKLEME'YE TAKİPSİZLİK

Ergenekonun sanığı Teğmen Mehmet Ali Çelebi'nin cep telefonuna emniyette 'sehven' yükleme yapıldığı iddiasına ilişkin yürütülen soruşturmada polislere takipsizlik verildi.
(Cumhuriyet)

İlker Başbuğ neden mahkûm oldu?
10.08.2013
İsmet Berkan

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ başlangıçta ‘internet andıcı’ adı verilen belge nedeniyle suçlanıyordu.

Daha sonra bu suçlamaya ‘İrticayla mücadele eylem planı’ adı verilen belge de eklendi.
Yine başlangıçta İlker Başbuğ’un da aralarında bulunduğu bir grup için bu sözünü ettiğim suçlamalarla ayrı bir dava açılmıştı. Ama bu dava gitti Ergenekon ana davasıyla birleşti. Ve birden bire İlker Başbuğ kendini Ergenekon davasının içinde buldu.
Ergenekon davası, biliyorsunuz Bayramın hemen öncesinde sonuçlandı, geçen pazartesi günü mahkeme sanıklarla ilgili kararları açıkladı.
İlker Başbuğ’la ilgili verilen kararda şöyle deniyordu:
“Sanık, Mehmet İlker Başbuğ hakkında TCK 314/1. ve 312/1. maddeleri gereğince ayrı ayrı cezalandırılması talebi ile Kamu davası açılmış ise de, sanığın eylemleri bir bütün halinde TCK 312/1. maddesindeki suçu oluşturduğu anlaşıldığından, sanığın eylemine uyan, ‘cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasın


En son Ekim tarafından Çrş Ekm 09, 2013 7:34 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2642
Konum: Kanada

MesajTarih: Pzr Ağu 04, 2013 10:54 pm    Mesaj konusu: Ergenekon davasında karar açıklandı Alıntıyla Cevap Gönder

Ergenekon davasında karar açıklandı: Mahkeme sanıklara ceza yağdırdı
5 AĞUSTOS 2013



BBCT'nin haberine göre; 5 yıldır devam eden Ergenekon davasında kararını açıklayan mahkeme heyeti aralarında eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un da bulunduğu üst düzey generallerle milletvekillerinin de bulunduğu çok sayıda sanığı ağır cezalara çarptırdı.

Ümraniye'deki bir gecekonduda bulunan el bombalarıyla altı yıl önce başlayan soruşturma ve sonrasında başlayan Ergenekon davasının yerel mahkeme aşaması bugün sona erdi.



Mahkeme heyetinin iki saatten uzun sürede okuduğu kararlara göre, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ müebbet hapse mahkum edildi.

Davanın öne çıkan isimlerinden emekli orgeneral Şener Eruygur ve gazeteci Tuncay Özkan ağırlaştırılmış müebbet cezası alırken, emekli Orgeneral Hurşit Tolon, emekli Orgeneral Hasan Iğsız ve emekli Orgeneral Nusret Taşdeler de müebbet hapis cezasına çarptırıldı.



CHP'nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise yargılamayı yapan özel yetkili mahkemenin "siyasi gücün emrinde" olduğunu iddia etti.

"Demokrasilerde insanlar, siyasi otoriteye bağımlı özel yetkili mahkemelerde değil; bağımsız, hukukun üstünlüğüne inanan normal mahkemelerde yargılanırlar. Bu nedenle özel yetkili mahkemelerin verdiği kararlar hukuken, siyaseten ve ahlaken meşru kararlar değildir" diye konuşan Kılıçdaroğlu, verilen kararların "gayrimeşru" olduğunu öne sürdü.

Milletvekilleri de ceza aldı



Eski İşçi Parti Genel Başkanı Doğu Perinçek de ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırılan isimler arasında. Perinçek'e ayrıca 34 yıl 4 ay hapis cezası da verildi.



Danıştay saldırısının faili Alparslan Aslan iki kez ağırlaştırılmış müebbet, ayrıca 90 yıl 3 ay hapis cezası hapis cezasına çarptırıldı.

Susurluk skandalında da adı geçen emekli tuğgeneral Veli Küçük iki kez müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
''İrticaya karşı eylem planı'' olarak bilinen soruşturmayla bilinen emekli Albay Dursun Çiçek de ömür boyu hapis cezasına çarptırılan isimler arasında.

Yazar Yalçın Küçük ise 22 yıl 6 ay hapis cezası aldı.
CHP İzmir Milletvekili ve Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Balbay, 34 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılırken, CHP Ankara Milletvekili Sinan Aygün 12 yıl 6 ay, CHP Zonguldak Milletvekili Mehmet Haberal da 12 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Haberal, aldığı ceza ve tutuklu bulunduğu süre dikkate alınarak tahliye edildi.

Mahkeme, eski Türk Metal İş Başkanı Mustafa Özbek'i de müebbet hapis cezasına çarptırdı.

Mahkeme Haberal'in yanısıra Genelkurmay eski Adli Müşaviri Hıfzı Çubuklu ve emekli koramiral Mehmet Otuzbiroğlu'nun tahliyesine karar verdi.

Tahliye edilen isimler arasında İsmail Hakkı Pekin, Cemal Gökçeoğlu, Erkan Ayyıldız, Fatma Cengiz, Hüseyin Yanç, Hulusi Gülbahar, İbrahim Özcan, Kenan Özay, Mehmet Perinçek, Mehmet Bülent Sarıkayha, Sedat Özüer, Selçuk Özkan, Ziya İlker Göktaş da var.

Mahkeme hapis cezalarına çarptırılan eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu, eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç, eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur ve akademisyen Yalçın küçük'ün de aralarında bulunduğu 15 sanık hakkında yakalama kararı çıkarttı.

21 sanığa beraat

Davada 21 sanık hakkında beraat kararı verildi. Beraat eden sanıklar arasında Danıştay saldırısı ve Cumhuriyet gazetesini bombalamakla suçlanan Osman Yıldırım, Ali Yiğit, gazeteci Caner Taşpınar, Salih Kunter ve Danıştay saldırısı sanığı Süleyman Ezen de yer aldı.

Hayatını kaybeden İlhan Selçuk ve Kuddusi Okkır'ın da bulunduğu sanıklar hakkındaki davalar da düştü.
Firari sanıklar Bedrettin Dalan ile Turhan Çömez hakkındaki dava dosyaları da ayrıldı.

Ergenekon davası ceza listesi



Ergenekon davasının karar duruşmasında, yargılanan birçok isme ağırlaştırılmış müebbet, müebbet ve çeşitli hapis cezaları verildi.

İki saatten uzun sürede okunan cezaların listesiyse şöyle:

Müebbet hapis cezaları

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ: Müebbet
Danıştay saldırganı Alparslan Arslan: İki kez ağırlaştırılmış müebbet ilave 90 yıl
Emekli Tuğgeneral Veli Küçük: İki kez ağırlaştırılmış müebbet
-İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek: Ağırlaştırılmış müebbet
- Eski Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur: Müebbet
- Eski 1. Ordu Komutanı Orgeneral Hasan Iğsız: Müebbet
- Emekli Orgeneral Hurşit Tolon: Müebbet
- Emekli Orgeneral Nusret Taşdeler: Müebbet
- Emekli Albay Dursun Çiçek: Ağırlaştırılmış müebbet
- Emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin: İki kez ağırlaştırılmış müebbet ile 117 yıl hapis
- Gazeteci Tuncay Özkan: Ağırlaştırılmış müebbet ve 15 yıl ilave hapis
- Dursun Ali Özoğlu: Ağırlaştırılmış müebbet
- Emekli Albay Fikri Karadağ: Ağırlaştırılmış müebbet
- Avukat Kemal Kerinçsiz: Ağırlaştırılmış müebbet
- Türk Ortodoks Patrikanesi sözcüsü Sevgi Erenerol: Müebbet
- Hasan Ataman Yıldırım: Ağırlaştırılmış müebbet
- Sendikacı Mustafa Özbek: Müebbet
Hapis cezaları
- Eski Genelkurmay Adli Müşaviri Hıfzı Çubuklu: 9 yıl 6 ay hapis
- Eski Genelkurmay Adli Müşaviri Erdal Şenel: 7.5 yıl hapis
- Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç: 13 yıl 2 ay hapis
- Emekli Orgeneral Kemal Yavuz: 7 yıl 6 ay hapis
- Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz: 22 yıl 6 ay hapis
- Emekli Tuğamiral Alaattin Sevim: 10 yıl hapis
- Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin: 7.5 yıl hapis
- Emekli Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu: 20 yıl 6 ay hapis
- Emekli Albay Arif Doğan: 47 yıl 3 ay
- Albay İlyas Çınar: 12 yıl 2 ay hapis
- Emekli Albay Levent Göktaş: 23 yıl 9 ay hapis
- Emekli Albay Hasan Atilla Uğur: 29 yıl 3 ay
- Emekli Yarbay Mustafa Dönmez: 49 yıl 2 ay hapis
- Emekli Binbaşı Fikret Emek: 41 yıl 4 ay hapis
- Teğmen Noyan Çalıkuşu: 8 yıl 6 ay
- Teğmen Mehmet Ali Çelebi: 16 yıl 6 ay hapis
- Emekli Astsubay Mehmet Demirtaş: 22 yıl hapis
- Emekli asker ve Avukat Serdar Öztürk: 25 yıl 6 ay
- Emekli Astsubay Zekariya Öztürk: 19 yıl 6 ay
- Gazeteci Mustafa Balbay: 34 yıl 8 ay hapis
- Yazar ve akademisyen Yalçın Küçük: 22 yıl 6 ay hapis
- Eski Özel Harekat Daire Bşk. Vkl. İbrahim Şahin: 49 yıl 4 ay
- Eski Emniyet Müdürü Adil Serdar Saçan: 14 yıl 5 ay hapis
- CHP Milletvekili Sinan Aygün: 13 yıl 6 ay
- Gazeteci Adnan Bulut: 6 yıl hapis
- Eski Aydınlık Yayın Yönetmeni Serhan Bolluk: 7 yıl 6 ay hapis
- Gazeteci Vedat Yenerer: 7 yıl 6 ay hapis
- Gazeteci Ünal İnanç: 19 yıl 1 ay hapis
- Cumhuriyet Gazetesi saldırısı faili Bedirhan Şinal: 18 yıl 8 ay hapis
- Eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu: 15 yıl 8 ay
- Eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz: 13 yıl 11 ay hapis
- Eski İnönü Üniversitesi Rektörü Fatih Hilmioğlu: 23 yıl hapis
- Eski 19 Mayıs Üniversitesi Rektörü Ferit Bernay: 10 yıl hapis
- Eski Rektör Mustafa Yurtkuran: 10 yıl hapis
- Mehmet Haberal: 12 yıl 6 ay hapis
- İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ferit İlsever: 15 yıl hapis
- Akın Birdal Suikasti azmettiricisi Semih Tufan Gülaltay: 12 yıl hapis
- Sedat Peker: 10 yıl hapis
- Mehmet Perinçek: 6 yıl hapis
- 'Drej Ali' adıyla bilinen Ali Yasak: 6 yıl 3 ay hapis
- Ferda Paksüt: 2 yıl 6 ay hapis
- Danıştay sanığı Osman Yıldırım: 8 yıl 9 ay hapis
- Ergun Poyraz: 29 yıl 4 ay hapis
- İşçi Partisi'nin avukatı Emcet Olcayto: 13 yıl 2 ay hapis
- Prof. Dr. Erol Manisalı: 9 yıl hapis

- Firari sanıklar Bedrettin Dalan ve Turan Çömez'in dosyaları ayrıldı

- Bekir Öztürk:12 yıl
- Turan Özlü: 9 yıl
- Güler Kömürcü: 7 yıl 6 ay
- Özlem Konur Usta: 6 yıl 3 ay
- Fatma Cengiz: 11 yıl hapis
- Eski Esenyurt Belediye Başkanı Gürbüz Çapan: 1 yıl 3 ay hapis
- Adli Tıp Enstitüsü'nden Doç. Dr. Ümit Sayın: 4 yıl hapis
- İşçi Partili Hikmet Çiçek: 21 yıl 9 ay hapis
- İşçi Partisi yöneticisi Hayrettin Ertekin: 12 yıl hapis
- Eski Ülkü Ocakları Başkanı Avukat Levent Temiz: 10 yıl hapis
- Boğaç Kaan Murathan: 17 yıl hapis
- İşçi Partisi Yöneticisi Adnan Akfırat: 19 yıl hapis
- İbrahim Özcan: 12 yıl hapis
- Aydınlık Dergisi Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım: 16 yıl 10 ay hapis
- İbrahim Özcan: 14 yıl 8 ay hapis
- Avukat Nusret Senem: 20 yıl 3 ay hapis
- Evinde mühimmat bulunan Oktay Yıldırım: 33 yıl 10 ay
- Sami Hoştan: 10 yıl hapis
- Kemal Aydın: 20 yıl 8 ay

Beraat edenler

- Ali Yiğit
- Süleyman Esen
- Salih Kunter
- Caner Taşpınar
Tahliye edilenler
- Eski Genelkurmay Adli Müşaviri Hıfzı Çubuklu
- Mehmet Haberal
- Orhan Yıldırım
Hakkında yakalama kararı çıkanlar
- Eski Jandarma Komutanı Orgeneral Şener Eruygur
- Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç
- Eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu
- Yalçın Küçük

İlk değerlendirmeler


7 sanık ifade veremeden öldü, 1,360 kişi ifade verdi, 588 kişi tutuklandı, 71 sanık tutuklu yargılandı, toplam 17 bin sayfalık 19 iddianame..

Bahattin Yücel (Eski Bakan ve Başbakan Yardımcısı ): "Balyoz ve Ergenekon mahkumiyetleri, bugünden başlayarak, PKK ve Öcalan'ı da kapsayacak bir genel af tartışmasının yolunu açar.
Başbuğ silahlı terör örgütü yöneticiliği yaptığı gerekçesiyle ömür boyu hapis cezası aldıysa,TSK'nın terör örgütü olduğu tartışması başlar.
Büyükanıt yargılanmadığına göre,Başbuğ onun emekliliğinin ardından silahlı terör örgütü kurmuş olmalı."

Eyüp Can (Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni - Twitter): ''Tek tek isimler üzerinden söylenecek çok şey var fakat mesele yargılananların gazeteci ya da general olup olmaması değil. Ergenekon davasında bir zihniyeti mi yargılıyoruz yoksa kriminal eylemleri mi? Meşru hükümete karşı illegal plan yapan-darbe girişiminde bulunanlar mı yargılanıyor yoksa... ulusalcı zihniyetle irtibatlı olduğu iddia edilen ‘muhalifler’ mi? Ergenekon davası her türlü illegal yapılanmayı mahkeme önüne çıkarmayı hedefleyen ‘hukuki bir hesaplaşma’ mı, yoksa.. illegal yapılanmayla zihinsel anlamda bağı olan herkes ve her şeyle ‘ideolojik bir hesaplaşma’ mı? Maalesef torbaya dönüştürülen Ergenekon davasında bugün çıkan ağır kararlar bu ayrımların yapılmadığını gösteriyor.''

Can Dündar (gazeteci): ''Bu dava da Ergenekon davası değil. Bu dava, Erdoğan Hükümeti'ni devirmeye teşebbüs davası...

Mahkum olanlar arasında mafyatik ilişki içinde olanlar, darbeciler, Jitemciler olabilir. Ama ne kirli cinayetler, ne faili meçhuller, ne Jitem faaliyetleri aydınlatıldı.

Ağırlıkla, hükümete karşı, miting yapanlar, parti kurmaya kalkanlar, yazı yazanlar yani demokratik haklarını kullananlar, çete mensubu gibi gösterilerek mahkum edildi.

Bu durum, davayı ve kararları tamamen hukuksuz kılıyor. Evrensel hukuk, bu siyasi kararı yırtıp atar. Ve gün gelir, gerçek Ergenekon da yargı önüne çıkar.''

Çetin Bayramoğlu: "Anayasaya göre mahkemeler herkese açık olmalı ve mahkeme kararı Türk milletine açık olarak duyurulmalı. Şimdi ise değil millet, sanık yakınları ve avukatlarına bille yasak bir duruşma ile açıklanacak."

"Dursun Çiçek'in kızı (İrem Çiçek): buradaki savcıların hakimlerin adını ömrüm boyunca unutmayacağım, unutturmayacağım."

haber1001

Gareth Jenkins: 'Ergenekon davasının kurbanı iki grup var'
Rengin Arslan
İstanbul
4 AĞUSTOS 2013



Gareth Jenkins gazeteci. Binlerce sayfayı bulan Ergenekon iddianamelerini okuyan nadir isimlerden. “Gerçek ile Fantezi Arasında: Türkiye’nin Ergenekon Soruşturması” isimli raporun yazarı.
Jenkins’a bundan altı yıl önce başlayan Ergenekon soruşturmasını, Türkiye’de değiştirdiklerini, “derin devlet açığa çıkarıldı” iddialarını, dünyadaki örnekleri sorduk.

SORU: Dava için soruşturmanın açılmasının üzerinden 6 yıl geçti. Siz Türkiye için bu 6 yılı nasıl değerlendiriyorsunuz? Dava ülkenin siyasi iklimine nasıl yansıdı? Neleri değiştirdi?

GARETH JENKINS: Ergenekon soruşturması ilk başladığında pek çok kişi soruşturmayı yürütenlerin iddialarını ön kabul yoluyla algılamaya hazırdı. Türkiye komplo teorileri ile dolu ve derin devlet olarak bilinen Gladyo tarzı bir ağ Türkiye’nin modern tarihinin bir gerçeği.
Dolayısıyla insanlar yerleşik fikirlerini Ergenekon soruşturmasına yansıttı. Pek çoğu dosyanın kendisine bakmadı. Bununla birlikte, yıllar geçtikçe hem Türkiye içinde hem Türkiye dışında davaya yönelik algı büyük ölçüde değişti. Şimdilerde davada, en azından derin bir çatlak olduğunu bilmeyen birini bulmanız çok zor. Sanırım pek çok kişi artık davanın siyasi motivasyonla üretilmiş olduğunu anladı.
Ergenekon soruşturması, şu an Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile bir iktidar mücadelesine girmiş olan Fethullah Gülen hareketinin üyeleri tarafından yürütüldü. Yine de Ergenekon davası, hukukun üstünlüğünün nasıl görmezden gelinebileceğini ve Türkiye basınının baskı, kibir ve bazı mensuplarının ilkesizliği nedeniyle nasıl kontrol altına alınabileceğini göstererek Erdoğan’ın gittikçe otoriterleşen yönetim biçiminin temellerini attı.

'Böyle bir örgüt yok'

Eğer insanlar Ergenekon davasının başında, davanın gerçeklerine bakmayı başarsalardı ve hukukun üstünlüğü ve aynı fikirde olmadıkları insanların hakları için ayağa kalksalardı, bugün Ankara’da böylesine otoriter bir rejim ile karşı karşıya olmazdık.
Yüzlerce sanığı ve bu kadar sıra dışı iddia ve suçlamaları içeren her dava, hem davanın taraftarlarını hem de ülkenin hukuk sistemini yargılamakla son bulur. Bu Türkiye ve Ergenekon soruşturmasının taraftarları ve destekçilerinin kötü şekilde başarısızlığa uğradığı bir sınav.

SORU: Sizce Ergenekon Terör Örgütü adında bir örgüt yapılanması var mı?

GARETH JENKINS: Ergenekon iddianameleri, her siyasi şiddet eyleminden sorumlu olan hiyerarşik, merkezi olarak idare edilen ve Türkiye’nin modern tarihindeki her militan grubu yönetmiş; aynı zamanda nükleer, kimyasal ve biyolojik silahları uluslararası piyasaya satmaya hazırlanan bir örgüt suçlamasına yer veriyor. Tabii ki böyle bir örgüt yok.
Ergenekon iddianameleri çok uzun, muhtemelen kasten böyle. Sağduyusunu yitirmemiş, iddianameleri okuyup böyle bir örgütün gerçekten var olduğuna inanan herkese karşı bunu savunurum.

'Derin devletle hesaplaşma'

SORU: Ergenekon davası geniş bir kesim tarafından derin devletle hesaplaşma olarak görüldü, görülüyor. Sizce dava bunu başardı mı?

GARETH JENKINS: Derin devlet Türkiye modern tarihinin bir gerçeği. Ergenekon soruşturması başladığından beri, davayı destekleyenler, bunun derin devleti hedef aldığı iddia etti. Ancak Ergenekon iddianamelerini okuduğunuzda, niyetin bu olmadığı açık olarak ortaya çıkıyor. Derin devlet özerk ve yarı özerk çete ve grupların dokunulmazlık içinde faaliyet yürütmesiydi. Bu da Ergenekon soruşturması başlayana kadar hemen hemen ortadan kalkmıştı.

Ergenekon davasının kurbanı iki grup var. Gruplardan biri soruşturmayı yürütenler tarafından doğrudan hedef alınanlar; özellikle açık şekilde absürt suçlamalar ve üretilmiş “delillerle” suçlanan ve tutuklananlar. Diğer grup ise gerçek derin devletin kurbanlarından oluşuyor.
Örneğin 1990’lı yıllarda Güneydoğu’da binlerce kişi ölüm mangaları tarafından öldürüldü. Onlar ve aileleri için adaleti sağlamak üzere hiçbir girişimde bulunulmadı. Ergenekon soruşturmasının en korkunç taraflarından biri de gerçek derin devletin bu kurbanlarının, davayı kendi siyasi amaçları için yürütenler tarafından kullanılmasıdır.
Bu aynı zamanda, sevmedikleri insanları hedef aldığında Ergenekon davasını destekleyen ve arkadaşlarını hedef aldığında eleştiren; fakat gerçek derin devlet tarafından işlenen suçlar yüzünden adalet bekleyen insanlara hiçbir ilgi göstermeyen “liberal entelektüellere” de uzanıyor.

SORU: Ergenekon’da toplumun farklı kesimlerinden, farklı düşüncelere sahip kişiler yargılandı. Sizce bu isimlerin ortak bir noktası nedir?

GARETH JENKINS: Ergenekon davasında yargılananların paylaştıkları tek özellik, hepsinin Gülen hareketinin gerçekten veya öyle algılanan karşıtları veya rakipleri olması. Davayı kimin yürüttüğüne işaret eden başka pek çok kanıt var ama sadece suçlananların isimlerine bakmak da yeterli.
Farklılıklar, benzerlikler
Solculara yönelik kötü muameleyle ünlü sağcı eski emniyet müdürü Hanefi Avcı ile sosyalist gazeteci Ahmet Şık’ın aynı örgüte ait olabileceğini düşünen herkesin bir daha düşünmesi gerekir. Ama tabii ki, Avcı ve Şık, Gülen hareketi üyelerinin emniyet ve yargı sistemine nüfuz etmelerini ayrıntılandıran kitaplar yazmışlardı.

SORU: Dünyada derin devlet ile hesaplaşmayı, darbe anlayışını yargılamayı hedefleyen diğer davalar ile Ergenekon davası arasında benzerlikler ve/veya farklılıklar neler?

GARETH JENKINS: Ergenekon soruşturması, diğer ülkelerdeki (İtalya’daki Gladyo gibi) gizli örgütlerin veya darbe ve askeri yönetim dönemlerinin samimi bir şekilde araştırılması yönündeki girişimlerin tam tersi yönden başladı.
Samimi bir girişim, detaylı ve kapsamlı araştırmalarla başlayan Güney Afrika’daki Hakikat ve Uzlaşma Komisyonuna daha yakın olurdu. Samimi soruşturmalar sonuçlara dayanır ve sabit gerçekler üzerinden hareket eder. Ergenekon davası bir paranoya ve soruşturma üzerindeki siyasi saiklerle şekillendi. Çıkarımsal değil, izdişümsel bir soruşturmaydı.
BBCT

Sami Selçuk: "Ergenekon'u Yargıtay da çözemez; bir af yasasıyla bu işi bitirmeli"
08 Ağustos



Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, "Hem kutuplaşmayı ortadan kaldırmak hem de barış ortamını yaratmak için bir af yasasıyla bu işi bitirmeli. Ergenekon'un içinden yargıçlar da çıkamaz" dedi.

Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, Ergenekon kararını ve bu aşamadan sonra yapılması gerekenleri değerlendirdi. "Ergenekon dosyasının Ceza Genel Kurulu’nun önüne getirilmesi gerektiğini" savunan Selçuk, "Yargıtay’da bir daire 5 kişiden oluşur. Yargıtay 5 kişiyle bu davayı çözmemeli. Bunun için 9. Ceza Dairesi’nin önüne gelen davada mutlaka Yargıtay Başsavcılığı itiraz yoluna başvurmalı ve dosya Ceza Genel Kurulu’nun önüne getirilmeli" dedi.

"Ergenekon dosyasının hukuksal olarak çözümlenmesinin insan beyninin gücünü aştığına" dikkat çekerek "Kararlardan kuşkuluyum" diyen Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, "Bazı yerlerde gömülen silahlar olmuş. Her zaman fail suçu işlemekten vazgeçebilir. Onun dışında o hazırlıkta belki bir örgüt suçu olabilir, hükümeti devirmeye teşebbüsle ilgili değil de bir suç işlemek için eylem olabilir. TCY’nin 314. maddesini ilgilendiren bir durum ortaya çıkar. Ama bunun da cezalandırılması için hazırlık davranışlarının o suçu işlemeye elverişli olması gerekiyor. Bu bakımdan kararlardan kuşkuluyum" ifadesini kullandı.

Sami Selçuk, Ergenekon dosyasının ancak afla “temizlenebileceğine” vurgu yaparak “Ben bunu, sanıklar için, yargılananlar için istemiyorum. Hem kutuplaşmayı ortadan kaldırmak, hem de barış ortamını yaratmak için bir af yasasıyla bu işi bitirmeli. Böylece yargının da yükünü kaldırmış olursunuz. Yargıtay’ın da bu konuda sağlıklı bir karar verme olanağı olmadığı kanısındayım” yorumunu yaptı.

İlhan Taşçı'nın Cumhuriyet'te yer alan haberine göre Eski Yargıtay Başkanı, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sami Selçuk’un Ergenekon davası kararı ve bu karardan sonra yapılması gerekenlere ilişkin değerlendirmeleri şöyle:

Bu suç oluşmamış: Gerekçeyi görmeden eleştirmek yanlış. Basına yansıyan kadarıyla bu suçlara teşebbüs olmaz. Fakültelerde öğrencilere okutulur, “bazı suçlar teşebbüse elşverişli değildir” diye. Bu da onlardan biri.

Niye öne alınmış, teşebbüste kalan suç daima eksik bir suçtur. Suçun adı hükümeti yıkmaya teşebbüstür. Bunların literatürdeki adı oluşumu öne alınmış suçtur. Dolayısıyla bu suçlara teşebbüs olanaksızdır. Eksik, tam teşebbüs yapılmış. Yeni Ceza Yasası’nın kaldırdığı ayrım bunlar.

Kanıtları hukuka uygun mu, değil mi ayrı bir sorun. Bunu Yargıtay tartışacak. Diyecek ki, “Bu dosyaya yansıyan bilgilere göre bu kanıt hukuka aykırı elde edilmiş ya da edilmemiştir”. Deniyor ki, bazı hazırlıklar yapılmış, şu yapılmış, bu yapılmış. Hayır bunların hiçbirisi bu suçun maddi öğesini oluşturamaz. Çünkü ya maddi ya manevi açıdan, dış dünyaya yansıyan somut bir zor olacak, şiddet olacak. Bu olmadıkça bu suç oluşmaz.

Bazı yerlerde gömülen silahlar olmuş. Her zaman fail suçu işlemekten vazgeçebilir. Onun dışında o hazırlıkta belki bir örgüt suçu olabilir, hükümeti devirmeye teşebbüsle ilgili değil de bir suç işlemek için eylem olabilir. TCY’nin 314. maddesini ilgilendiren bir durum ortaya çıkar. Ama bunun da cezalandırılması için hazırlık davranışlarının o suçu işlemeye elverişli olması gerekiyor. Bu bakımdan kararlardan kuşkuluyum.

Başbuğ’un durumu sorunlu: Bir başka nokta İlker Başbuğ’un yargılanması sorunu. İddia şudur: “İşte yetkisini aşmıştır, çizmeyi aşmıştır dolayısıyla suçludur, Yüce Divan’da yargılanamaz.” Hayır. Başbuğ Genelkurmay başkanıdır. İddiaya göre, asker sıfatıyla Türkiye’deki bazı eylemleri gözeterek ve kendisine verilen yetkiyi aşarak suç işlemiştir. Dolayısıyla kesinkes bu bir görev suçudur. Yüce Divan’da yargılanması gerekir.

Yargıçlar içinden çıkamaz: Kanıtların toplanması aşamasında, sözgelimi iddianamenin düzenlenmesi, çok sayfalı olması, bu nedenle özetinin okunması.. Özet okumak diye bir şey söz konusu değil. Tamamı okunmak zorunda. Buna benzer, yargılamaya ilişkin hukuka aykırılıklar söz konusu.

Bunları gözeterek, bütün bunları ve bu davanın hacmini, karışıklığını, karmaşıklığını bir insan beyni, kafasında birlikte tutarak bir senteze gidemez, zor bir olaydır. Kendimi yargıç arkadaşların yerine koyduğumda tüylerim diken diken oluyor. Böyle bir davada yanlış yapmamak hemen hemen olanaksız.

Dosya afla temizlenir: Benim kanımca tek yapılacak olan bir af yasasıyla bu işleri temizlemek. Af kutuplaşmayı da ortadan kaldıracaktır. Ben bunu, sanıklar için, yargılananlar için istemiyorum. Hukukun durumuna bakarak, yargılamanın durumuna bakarak bir yurttaş olarak siyasi bir değerlendirme yapıyorum.

Hem kutuplaşmayı ortadan kaldırmak hem de barış ortamını yaratmak için bir af yasasıyla bu işi bitirmeli... Böylece yargının da yükünü kaldırmış olursunuz. Yargıtay’ın da bu konuda sağlıklı bir karar verme olanağı olmadığı kanısındayım.

Milyonlarca sayfalık bu davanın içinden çıkabilir misiniz? 100, bilemediniz 200 sayfalık davalar gördük; onlarda bile çok bocaladık. Böyle bir dava insanın beyin gücünü, yeteneğini aşıyor, bunu temizlemek lazım.

Yargıcın işi ülke kurtarmak değil: Davanın niteliği siyasi olabilir, siyasi sonuçlar da doğurabilir. Ama yargıç bunlarla ilgili değildir. Yargıç sadece ceza hukuku açısından eylemi değerlendiririr, gerisi beni ilgilendirmez. Yargıcın ülkeyi kurtarma diye bir görevi yok. O siyasetçinin işi, beni hiç ilgilendirmiyor. Ben sadece yasaya ve dosyaya bakarım.

Ceza Genel Kurulu baksın: Yargıtay’da bir daire 5 kişiden oluşur. Yargıtay 5 kişiyle bu davayı çözmemeli. Bunun için 9. Ceza Dairesi’nin önüne gelen davada mutlaka Yargıtay Başsavcılığı itiraz yoluna başvurmalı ve dosya Ceza Genel Kurulu’nun önüne getirilmeli. Ceza Genel Kurulu’nda bütün ceza dairelerinden üyeler katılır. Belli sayıda da başkan katılacak. Böylece daha çok insan hukuki değerlendirme yapabilecek. Bu imkân mutlaka açılmalı.
gazeteport

Economist: Ergenekon davası adalet mi intikam mı?
9 AĞUSTOS 2013



Haftalık yayınlanan Economist dergisi, bu hafta sona eren Ergenekon davasıyla ilgili bir değerlendirme yazısına yer veriyor bugünkü sayısında.
Dergi yazıya "Türk demokrasisi için ileriye doğru atılmış, geri dönülmez bir adım olacaktı. Ancak beş yıl süren ve aralarında ordu mensupları ve onların işbirlikçisi olduğu iddia edilen 275 sanığın darbe komplosu kurmakla suçlandıkları Ergenekon davasında 5 Ağustos'ta verilen ağır cezalar, pek çok kişinin, aksi yöne gidildiği inancını pekiştirdi" sözleriyle başlıyor.

'Adalet değil intikam'

Dergi "Saygı gören eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve diğer 18 sanığa, ılımlı İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi'ni devirmek için komplo kurmaktan ömür boyu hapis cezası verildi" derken aralarında avukatların, gazetecilerin ve akademisyenlerin de bulunduğu diğer 256 sanıkta. 21'inin beraat ettiğini belirtiyor.

Ergenekon davasının, ordudaki generallerin, AKP'nin itibarını düşürmek için bir 'kirli işler' birimi kurduğu savına dayadığını yazan Economist, hazırlandığı iddia edilen komplo çerçevesinde camilerin bombalanmasının ve Hıristiyanlar'ın öldürülmesinin planlandığının iddia edildiğini aktarıyor.

Dergi "Ordunun muhalif Kürtler'in topluca öldürülmesine ve diğer 'devlet düşmanlarının' işkence görüp cezaevine atılmasına verdiği destekle dolu siciline bakıldığında bu iddialar inandırıcı gelebilir" yorumunu yapıyor.
'Tarih affetmeyecektir'

"Generalleri saf dışı bırakma Erdoğan'ın bugüne kadar elde ettiği en büyük başarı" diyen Economist, bu hafta verilen cezaların, gelecekte benzer planlar yapacak kişilere de açık bir mesaj verdiğini belirtiyor.

Ancak, bu dava için özel inşa edilen duruşma salonunda yapılan yargılamanın, başından beri tartışma yarattığını vurgulayan dergi, 2007'de ordu tarafından devrilmek istenen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bile dava ve yargı süreci konusunda bazı endişeler dile getirdiğini hatırlatıyor.

Dergi yazısını, "Bu endişeler, hükümetin Kürtler'le siyasî bir çözüm arayışına destek veren Başbuğ'un 2012'de tutuklanmasıyla arttı" diyen dergi Erdoğan da yakın zamanda "Başbuğ'a terör örgütü üyesi diyenleri tarih affetmeyecektir" dedi. Başbuğ'un kızı Feride davayı 'komedi' diye nitelerken, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise savcıların 'adalet değil intikam' peşinde olduğunu savundu" sözleriyle sürdürüyor.

Savunma avukatlarının uzun süredir, müvekkilleri aleyhindeki kanıtların ya uydurma ya da tahrif edilmiş olduğunu söylediğini aktaran Economist, davayı izleyen Batılı diplomatların da, 'davanın geçerliliğine gölge düşürmeye yetecek kadar çok açık olduğu' görüşüne katıldığını belirtiyor.

Erdoğan, 'Gülen kadrosunu' temizlemek istiyor
Economist, "Kimileri de bu davada, Amerika Birleşik Devletleri'nde sürgünde yaşayan Fethullah Gülen ve ona bağlı hareketin parmağı olduğunu düşünüyor" diyor ve ordunun peşini hiç bırakmadığı Gülen hareketinin AKP iktidarında canlandığını vurguluyor. Dergi, "Gülen hareketinin polis güçlerine ve yargı kadrolarına o kadar büyük sayılarla sızdığı söyleniyor ki, bunu kendisine bir tehdit olarak gören Erdoğan, bu kadroları temizlemek istiyor" saptamasında bulunuyor.

"Eğer Erdoğan'ın giderek artan baskıcı yönetimi olmasaydı, kamuoyu, bu davayı olumlu bir ışık olarak görebilirdi" diyen Economist, binlerce kişinin yaralanmasına beş kişinin de ölümüne neden olan Haziran ayındaki protesto gösterilerine hükümetin verdiği sert yanıtın, tüm dünyada imajını zedelediğini belirtiyor.

Dergi, "Bunu hiç umursamayan Erdoğan, Yahudileri kastederek, bir faiz lobisinin ve onların piyonlarının, Türkiye'yi zayıflatmak ve AKP'yi devirmek için bu protestoları planladığını söylemeye devam ediyor" diyor ve yazısını şöyle noktalıyor:

"Türkiye'nin en büyük sanayi kuruluşu Koç Holding, İstanbul'daki otellerinin kapılarını polis vahşetinden kaçan protestoculara açtığı için hedef alınırken Erdoğan, Divan Oteli'nin suçlulara yardım ve yataklık ettiğini söyledi. 24 Temmuz'da polis destekli vergi müfettişleri, aralarında Tüpraş'ın da bulunduğu, Koç Holding'e ait şirketlerin merkezlerine baskınlar düzenledi. Baskın haberinin ardından, Koç'un İstanbul Borsası'ndaki hisselerinin fiyatları dibe vurdu. Şirketin bir gündeki kaybının 1,8 milyar lira olduğu söyleniyor.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, bu teftişlerin rutin çalışmalar olduğunu söyledi. Ancak İstanbul merkezli bir büyük işadamı, "Bunlar, baskı ve korku salma taktikleri. Rutin olan asıl bu" diyor".
BBCT

Hurşit Tolon: "Bu karar askerimizin başına Kuzey Irak’ta çuval geçirilmesine karşı, ABD’de bunu protesto edip Türkiye’ye dönmemin intikamıdır"
10 Ağustos 2013



Hürriyet'tten Eyüp Serbestin haberine göre; CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan, Silivri Cezaevi’nde yatan CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay, gazeteci Tuncay Özkan, Genelkurmay eski Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ ve emekli Orgeneral Hurşit Tolon’a bayram ziyaretinde bulundu. Emekli Org. Hurşit Tolon karara ilişkin olarak 'Bu askerimizin başına Kuzey Irak’ta çuval geçirilmesine karşı, ABD’de bunu protesto edip Türkiye’ye dönmemin intikamıdır' dedi.

Bülent Tezcan 6 saat süren ziyaret sonrası yaptığı açıklamada şunları söyledi:

BERAAT YERİNE CEZA

“Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’ın aldığı cezalara baktığımızda bunlar çok ağır cezalar. Beraat etmesi gereken sanıkların bu cezaları alması gerçekten vicdanları kanatan bir durum. Örneğin, kişilere ait bilgileri ele geçirmek ya da devlete ait bilgileri ele geçirmekten ceza alan Mustafa Balbay, daha önce bunların tamamını kitaplarında yazmış. Yani tamamı gazetecilik faaliyeti. Gazetecilik faaliyetinden örgüt üyesiymiş gibi hüküm giymiş olmalarını kabul edemiyorlar.

KİTAPTAKİ BELGELER

Tuncay Özkan ‘22 tane kitap yazdım’ diyor. ‘O kitapların içerisinde sayfa sayfa bu belgeleri kullandım ve bunlar yayınlandı. Hâlâ yayınlanıyor, yasaklanmadı. Ama ben bunlarla ilgili devleti yıkmaya teşebbüsten, hükümeti yıkmaya teşebbüsten, örgüt üyeliğinden, örgüt yöneticiliğinden cezalandırıldım’ diyor. Yine Mustafa Balbay da bunlarla ilgili cezalandırılıyor. Bu konuda ısrarla üzerinde durdukları, gizli belge dedikleri belgeler sanıklara verilmiyor. Düşünebiliyor musunuz? Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası veriyorsunuz. 30 yıl hapis cezası veriyorsunuz. ‘Seni gizlediğin belgeler nedeniyle cezalandırdım’ diyorsunuza ama bu belgeleri savunma için bile vermiyorsunuz. ‘Bunlar devletin gizli belgesi sana veremem’ diyorlar. Demokrasilerde bunu kabul etmek mümkün değil.

TOLON’DA İLAVE 3 CD

Hurşit Tolon gözaltına alındığında 129 CD’ye el konuluyor evinde. Bunlardan 111 tanesi iade ediliyor. Resmi soruşturma kayıtlarına göre 18 CD olması lazım ama 21 tane CD var. 3 tane CD ilave edilmiş. Bu 3 CD Elba marka CD’ler. Hiçbir arama tutanağında yok. Müebbet hapis cezasına çarptırıldığı bilgilerin bu CD’lerde ele geçtiğini iddia ediliyor. Hurşit Tolon diyor ki ‘Bende bulmadıkları sahte CD ile beni müebbet mahkum ettiler.’ ‘Bu askerimizin başına Kuzey Irak’ta çuval geçirilmesine karşı, ABD’de bunu protesto edip Türkiye’ye dönmemin intikamıdır’ diyor. ‘Ben Türk askerine çuval geçirildiğinde ABD’deydim. Burada ilk tepkiyi gösteren ve geri dönen komutandım. Bunun bedelini, hesabını böyle sordular’ diyor. Diyor ki ‘Ben ayakta ölmeye ant içtim. Ben diz çökerek ölmeyeceğim. Bu mahkemelere, bu adaletsizliklere diz çökmeyeceğim’

ASKERLERİN GÖZLERİ DOLDU

Sayın İlker Başbuğ ise genel olarak Hürriyet Gazetesi’ndeki açıklamayı tekrar etti. ‘Genelkurmay Başkanı olarak sadece ben değil, tüm komuta karargâhım yargılanmıştır. TSK bu kararla bir suç örgütü gibi, bir terör örgütü gibi gösterilmiştir’ diyor. ‘Beni atayan Başbakan’a ve Cumhurbaşkanı’na sesleniyorum’ diyor. ‘Ben böyle bir suç örgütünün başındaysam ortada devlet yoktur. Ortada devlet kalmamıştır. Beni atayanların siyasi sorumluluğu ne olacak?’ diyor. Kararın açıklandığı andaki bir anısını da şöyle paylaştı: ‘Karar açıklandı. Salondaki uzman çavuşlar yanıma geldi. Gözleri dolu dolu. ‘Komutanım sağlığınıza dikkat edin’ dediler. Boğazları düğümlendi. En çok bundan etkilendim. .’

HÜKÜMETE ÇAĞRI

Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarını dinliyoruz. Sayın Cumhurbaşkanı karardan rahatsız olduğunu ve üzüldüğünü söylüyor. Sayın Başbakan eski, 6 ay önce söylediği ‘TSK’nın genel kurmay başkanına terörist demeyi tarih affetmez’ diyor. Başbakan, Cumhurbaşkanı ve parlamentoda çoğunluğu elinde bulunduran iktidar partisi eğer bu adaletsizlikleri görüyorsa, eğer başından bu yana devam eden haksızlığı görüyorsa çözüm çok basittir. Parlamento olaya el koyar. Parlamento idaresi Meclis’i toplar. Bu adaletsizliği ortadan kaldıracak yasal düzenlemeleri yapar ve bitiririz. Şimdi yol yakınken bir kere daha çağrıda bulunuyorum. Bu adaletsizliği ortadan kaldıracak nokta, parlamentonun hukuka ve adalete sahip çıkacak bir karar almasıdır.”

haber93

Başbuğ'un suçunu cemaatin belge hamalcısı yazdı
11.08.2013



Derginin adı Chronicle.

Cemaatin "özel işleri"ni yapan yayınlardan biri.

Taraf nasıl bir iş bölümüne hizmet ediyorsa Chronicle da başka bir iş yapıyor.

Daha çok aile araştırmaları yapıyor.

Veli Küçük'ün Doğu Perinçek'in aslında Ermeni olduğunu, Paşalar'ın ve örneğin Yahudi kökenli olduğunu yazıyor.

Kullandığı kaynaklar tartışmalı.

Ancak yöntem Yaşar Büyükanıt'tan Bekir Kalyoncu'ya kadar her dönem YAŞ öncesinde yapılan fişlemeyi hatırlatıyor.

Aklınızdadır, Yaşar Büyükanıt adına açılan ve genelkurmay başkanlığını önlemek için ortaya atılan soy araştırması Utah'tan servis edilmişti. Olayın arkasında hangi cemaatin olduğu malumunuz.

Neyse biz konumuza dönelim...

İşte o Chronicle dergisinin başındaki isim Tuncay Opçin diye belki de adını hiç duymadığınız bir isimdi.

Opçin, denizci kökenli eski bir asker.

Belgelerle arası çok iyi.

Sık sık ABD'ye gidip geliyor.

Valizinde ne taşıyor bilemiyoruz.

Ancak Opçin'in adına önce Nokta'da sonra Chronicle'da sonra Mehmet Baransu'yla yazdığı kitapta ve nihayetinde cemaatin Bugün gazetesinde rastlıyoruz.

Neyse, bu ismi bir kenara yazın biz devam edelim...

Bilmem farkında mısınız son dönem Bugün gazetesinde ilginç bir değişim var.

Zaman'dan, Aksiyon'dan kısacası cemaatin yayınlarından isimler istifa ederek Bugün'e geçiyorlar.

Herhalde cemaat görev kaydırması yapıyor. Yoksa bir şirketten başka bir şirkete transfer olduklarını düşünmek komik olur.

Anlaşılan Bugün gazetesi cemaatin Taraf'tan başka yeni bir merkezi oluyor.

Cemaatin işbölümünde ona da Zaman'dan farklı işler düşecek.

İşte Bugün'ün sürmanşetinde bugün Tuncay Opçin'in ilginç bir analizi var.

Opçin, Ergenekon davasında müebbet hapse mahkum edilen eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un "gerçek" suçlarını yazmış.

"Gerçek" suçları diyoruz çünkü bunların birçoğu iddianamede yazmıyor.

Elbette en büyük suçu yazının başlangıcında aktarıldığı gibi Makedonyalı bir aileden olmak.

Opçin, cemaatin arşivini açmış ve diyor ki aslında 28 Şubat'ın beyni İlker Başbuğ'du.

Peki neymiş Başbuğ'un bu beyin görevi: MGK Genel Sekreterliği Başyardımcılığı.

Bir Başbuğ hikayesi böyle başlıyor ve ardından Taraf gazetesinin Başbuğ döneminde yaptığı haberler arka arkaya sıralanıyor.

“Meğer karakol baskınlarından TSK'nın haberi varmış”tan “İrticayla Mücadele Eylem Planı”na kadar bir Başbuğ portresi çiziliyor.

Başbuğ, Koşaner'e bir enkaz bıraktı deniliyor.

Ancak biz metni başka türlü okuyoruz.

Anlaşılan İlker Başbuğ cemaatte büyük bir rahatsızlık yaratmış.

Ve portreden de açıkça görülüyor ki cemaat de Başbuğ'a Taraf üzerinden yayınladığı belgelerle cevap vermiş.

Ergenekon mahkemesinin verdiği karar aslında cemaatin Başbuğ'a son balyozundan başka bir şey değil.

Yoksa İnternet siteleriymiş filan bunlar gerçekten hikaye.

Başa dönersek, Başbuğ'un suçu cemaate karşı olması.

Görevi boyunca kendisine saldırılmasının nedeni de bugün aldığı müebbetin de sebebi bu.

Bunu söylemek bugün Bugün gazetesinin, cemaate belge yetiştiren yazarına düştü.
Odatv.com

Cezaevinden çıkan bir “Paşa” ilk nereye gider?
Selcan TAŞÇI
11 Ekim 2013
selcantasci@gmail.com



Hiç uzun uzun yazmaya, çizmeye, dil dökmeye lüzum yok. Bazen bir tek fotoğraf karesi özetlemeye yeter anlatmak istediğiniz her bir şeyi.
Çoğunuzun “Yörük Ali Paşa” namıyla tanıdığı Balyoz Davası sanığı emekli Tuğgeneral Ali Aydın, Yargıtay’ın hakkındaki beraat kararıyla tahliye olduktan, 32 ay tutuklu kaldığı Silivri Cezaevi’nden çıktıktan sonra nereye gitmiş olabilir sizce?
a-Elbette evine.
b-Adanalı bir Yörük çocuğu olarak ete zaafı malum; kesin kebap yemeye.
c-Türkiye’nin dört bir yanından kendisini karşılamaya gelen eşi dostuyla sohbete.
d-Hiçbiri.
Cevap veriyorum:
Hiçbiri!
Yörük Ali Paşa, Silivri’den çıktı ailesiyle birlikte dosdoğru Eyüp’e gitti.
Peki, “trafik saati, geç oldu, dinlen yarın gidersin” lere kulak asmadan koştur koştur yapılan bu ziyaretin sebebi neydi?
a-Piyer Loti’de çay içmeyi özlemişti.
b-Canı Haliç’e karşı balık-ekmek çekti.
c-Kestane kebap, horoz şekeri, macun tezgahlarıyla bezeli dar sokaklarda dolaşıp nostalji turu yapmak istedi.
d-Hiçbiri.
Cevap veriyorum:
Hiçbiri!
Yörük Ali Paşa Eyüp’e, Eyüp Sultan’da namaz kılmak için gitti!
İşte size “Cuma namazında Cami bombalayacak olan ‘dinsiz’, ‘kitapsız’, ‘imansız’, ‘Allahsız’” askerlerden sadece biri!
İçiniz “cız” etti mi şimdi?
Bu da son sorum:
Atı alan “Peygamber Ocağı”nı talan ettikten sonra neye yarar peki?

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=28423

Genelkurmay Başkanı Özel'den Balyoz açıklaması
21 Ekim 2013



Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, Balyoz davasıyla ilgili eleştirilere yazılı bir açıklamayla yanıt verdi.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, Balyoz davasıyla ilgili eleştirilere yazılı bir açıklamayla yanıt verdi.

Necdet Özel, tutuklu olan TSK personeli ve ailelerinin üzüntüsünü ailesiyle birlikte yüreğinde hissettiğini belirterek, bir taraftan asli görevlerinin ifası için gayret sarf ederken diğer taraftan da yine yasal görev ve sorumluluğu ile Türk Silahlı Kuvvetlerinin örf ve adetleri gereği mensuplarıyla ilgili yürütülen bütün soruşturma ve davalarla yakından ilgilendiğini, günlük olarak bilgilendiğini, halen de ilgilenmeye ve bilgilenmeye devam ettiğini bildirerek, Yargıtay 9'uncu Ceza Dairesinin temyiz kararını açıklamasının ardından şahsına yönelik sözlü ve yazılı eleştiri ve saldırıların olduğunu hatırlattı.

"Kurban Bayramı'nı idrak ettiğimiz günlerde bayramın kutsiyetine olan inancım ve yüce Türk milletine olan saygımdan dolayı cevap vermek istemedim" ifadelerini kullanan Özel, şunları kaydetti:

'Onların acısını ailemle birlikte yüreğimizde hissediyoruz'
"Ancak yıkıcı ve mesnetsiz olduğunu düşündüğüm eleştiri, tahrik ve saldırıların dozajının artması üzerine iddialara cevap olarak kamuoyunun bilgilendirmenin yararlı olacağını değerlendiriyorum. Öncelikle tutuklu olan personelimizin ve onların değerli aile bireylerinin acısını ve üzüntüsünü ailemle birlikte hep yüreğimizde hissettiğimizi vurgulamak istiyorum. Görevimi devraldığım zaman 'Balyoz' adı verilen davada, deliller toplanmış, tutuklamalar yapılmış, soruşturma tamamlanmış, savcılık iddianamesi hazırlanmış, iddianame yetkili mahkeme tarafından kabul edilmiş ve yargılama süreci başlamış bulunuyordu.

Görevim boyunca bir taraftan asli görevlerimizin ifası için gayret sarf ederken, diğer taraftan, yine yasal görev ve sorumluluğum ile Türk Silahlı Kuvvetlerinin örf ve adetleri gereği mensuplarımız ile ilgili yürütülen bütün soruşturma ve davalarla yakından ilgilendiğimi, günlük olarak bilgilendiğimi ve halen de ilgilenmeye ve bilgilenmeye devam ettiğimi, Anayasamızda belirtilen 'Demokratik hukuk devleti' ilkesine, mevcut yasal mevzuata ve yargının ayrı bir 'erk' olarak bağımsız ve tarafsız olması gerektiğine olan inancım çerçevesinde, arkadaşlarımın durumuna hukuki çözümler aradığımı ve bu yöndeki düşüncelerimi ilgili ve yetkili olduklarını düşündüğüm makam sahipleri ile paylaştığımı, tutuklu olan personelimizin, hiçbir ayrım yapılmadan, tamamen yasal mevzuat içerisinde kalınarak, düzenli olarak ziyaret edilmesini, istek ve ihtiyaçlarının tespit edilerek karşılanmasını, savunmalarına yardımcı olacak bilgi ve belgelerin kendilerine ve/veya avukatlarına zamanında ulaştırılmasını, ayrıca TSK'nın geleneksel aile yapısı nedeniyle aile bireyleri ile ilgilenilmesini sağladığımı bilginize sunmak istiyorum."

Hasdal ziyareti

Görevi devraldıktan birkaç ay sonra gerek insani gerekse yasal görev ve sorumluluğunun gereği olarak Ekim 2011'de Hasdal Askeri Cezaevinde ziyaretlerde bulunduğunu hatırlatan Özel, açıklamasına şöyle devam etti:

"Ziyaretimin amacı, sorumlu ve vefalı bir kişi olarak arkadaşlarımı dinlemek, onlar için hukuken ve idari olarak ne yapabileceğimi belirlemek ve her şeyden önemlisi moral vermekti. Bu ziyaret esnasında bazı arkadaşlarıma, 'Suçun şahsiliği prensibine karşın, yürütülen davanın aynı zamanda TSK'nın kurumsal kimliği ile de yakından ilgili olduğunu, davayı yakından takip ettiğimi, TSK'nın kurumsal yapısını, emir-komuta sisteminin işleyiş tarzını ve iddialarla ilgili mevcut bilgileri yetkili ve ilgili kişilerle diyalo kurarak yüz yüze görüşeceğimi, bu konuda basın-yayın yolu ile bilgilendirme yapmayı düşünmediğimi' belirttim."

Genelkurmay Başkanı Özel, Balyoz davası kararına ilişkin, "Karar sonrası tahliye edilen arkadaşlarımın çoğunluğunun Kara Kuvvetleri Komutanlığı mensubu olduğu ifade edilerek Türk Silahlı Kuvvetleri içinde ayrımcılık yapma, nifak sokma ve huzur bozmaya yönelik girişimleri kınıyorum" değerlendirmesinde bulundu.

'Genelkurmay Başkanı neden konuşmuyor?'

Orgeneral Özel, yaptığı yazılı açıklamada, son zamanlarda sık sık "Genelkurmay Başkanı neden konuşmuyor?" sorusuyla karşılaştığını belirtti.

Genelkurmay Başkanının, devlet sorumluluğu bulunan, görev ve yetkileri yasalarla belirlenmiş, Türk Silahlı Kuvvetlerinin komutanı ve bir kamu görevlisi olduğunu ifade eden Orgeneral Özel, kamu görevlisinin, konuşacağı konuyla ilgili, yeri, zamanı ve muhataplarını doğru analiz etmesi gerektiğini bildirdi.

Bu nedenle mümkün oldukça konuşmamaya ve gündemde olmamaya gayret sarfettiğini, TSK ile ilgili haberlerin de internet ortamında kamuoyuyla paylaşılmasını yeterli gördüğünü ifade eden Özel, "Son Balyoz temyiz kararından sonra da bazı sanık ve yakınları tarafından konuşmamam konusunda yoğun eleştiriler olduğunu gördüm. Kurumsal kimliğim nedeniyle, yargıya intikal etmiş konularla yargı kararları üzerine yorum ve değerlendirme yapma hakkına sahip olmadığımı ve düşüncelerimi basın yolu ile kamuoyu ile paylaşmayı doğru bulmadığımı düşünüyorum. Ancak, bireysel olarak düşüncelerimi ilgililerle serbestçe paylaştığımın da bilinmesinde yarar görmekteyim" değerlendirmesinde bulundu.

Tarihi davalarla ilgili verilen yargı kararlarının; ihtisas sahipleri tarafından tartışılmasının, sonuçlarının yürütme ve yasama organları tarafından değerlendirilmesinin ve vicdani muhasebesinin de yüce millet tarafından yapılmasının daha doğru olduğunu düşündüğünü vurgulayan Orgeneral Necdet Özel, açıklamasında şunlara yer verdi:

"Diğer taraftan, karar sonrası tahliye edilen arkadaşlarımın çoğunluğunun Kara Kuvvetleri Komutanlığı mensubu olduğu ifade edilerek Türk Silahlı Kuvvetleri içinde ayrımcılık yapma, nifak sokma ve huzur bozmaya yönelik girişimleri kınıyorum.

'Daha duyarlı olunmasını rica ediyorum'
Daha huzurlu, müreffeh ve her yönüyle gelişmiş Türkiye hedefine; geçmişte yaşadığımız olayları sorgulayarak, gerekli dersleri çıkararak ve bu dersleri hayata geçirerek, ancak geçmişte yaşanmış hadiselere takılıp kalmadan, bu olayları sürekli olarak gündemde tutmayarak, geleceğimize ait plan ve projeler yaparak ve bunları uygulama alanına sokarak, birlik ve beraberliğimizi ve iç huzurumuzu koruyarak, birbirimizi dinleyerek ve anlayarak, mevzubahis vatan ve millet olduğunda saplantılarımızı bir kenara bırakarak ve 'Herşey Türkiye için' diyerek ulaşabileceğimize inanıyorum.

İşte bu düşüncelerle, atalarımızdan bizlere emanet edilen özgür vatan topraklarının korunmasının, devletimizin bekasının, vatandaşlarımızın huzur ve güvenliğinin teminatı olduğunu düşündüğüm, yüce milletimizin bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetlerine ve onun fedakar mensuplarına karşı daha duyarlı olunmasını rica ediyorum."
Kaynak: http://haber.sol.org.tr/

Mahkeme Balyoz itirazlarını topluca değerlendirecek
1 Ocak 2014
"Balyoz Planı" davasına bakan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin, "yargılamanın yeniden yapılması" talebiyle sunulan dilekçeleri topluca değerlendireceği ve bu taleplerle ilgili yasal mevzuat gereği yeni bir heyet oluşturulabileceği öğrenildi.

Emekli orgeneraller Çetin Doğan, Halil İbrahim Fırtına, Ergin Saygun, Bilgin Balanlı, Şükrü Sarıışık ve emekli Oramiral Özden Örnek ile emekli Korgeneral MHP Milletvekili Engin Alan'ın da aralarında bulunduğu 237 sanığın, çeşitli oranlarda değişen mahkumiyet kararlarının onandığı, 88 sanıkla ilgili verilen hükümlerin ise bozulduğu Balyoz Planı davası dosyasına ilişkin, kimi sanık avukatlarınca İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesine yeni dilekçeler sunuldu.

Balyoz Planı davasında aldıkları cezalar onanan emekli tümamiraller Fikret Güneş ve Mücahit Şişlioğlu ile emekli tuğamiraller İsmail Taylan, Hasan Hoşgit ve Hüseyin Hoşgit'in de aralarında bulunduğu 15 kişinin avukatı Nevzat Güleşen tarafından sunulan dilekçede, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan'ın 24 Aralık'ta bir gazetede yayımlanan yazısına işaret edilerek, Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 311. maddesine göre Balyoz Planı davası kapsamında yargılanan tüm sanıkların yeniden yargılanması talep edildi.

Dilekçeyi dosyaya koyan mahkemenin, diğer sanıkların da bu yönde dilekçe vermesini beklediği ve toplu başvurulardan sonra bir değerlendirme yapacağı kaydedildi. Mahkemenin taleplerle ilgili yasal mevzuat gereği yeni bir heyet oluşturabileceği de ifade edildi.

Bu arada mahkeme, haklarında verilen hüküm Yargıtay tarafından bozulan 88 sanığın yeniden yargılanmasına ilişkin henüz herhangi bir duruşma tarihi belirlemedi.
Hürriyet

Ergenekon davası: Doğu Perinçek de tahliye edildi
10 MART 2014



Ergenekon davasında tahliye taleplerini değerlendiren ağır ceza mahkemelerinden tutuklu sanıklar hakkında ardarda tahliye kararları geliyor.
İlk olarak 21. Ağır Ceza Mahkemesi Tuncay Özkan, Levent Göktaş ve Sedat Peker'in tahliyesine karar verdi.

İlerleyen saatlerde 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nden avukat Kemal Kerinçsiz, emekli albay Dursun Çiçek ile Danıştay saldırısı faili Alparslan Arslan; 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde eski özel harekatçı İbrahim Şahin için tahliye kararı çıktı.
Bu kararı Yalçın Küçük, Merdan Yanardağ, Alaattin Sevim, Hasan Iğsız, Mehmet Ali Çelebi, Şener Eruygur'un tahliyeleri izledi.
Akşam saatlerinde de İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek'in de tahliyesine karar verildiği haberi geldi.
Perinçek'in yanısıra Hikmet Çiçek, Muzaffer Tekin, Oktay Demirtaş, Atilla Uğur hakkında tahliye kararlar verildi.
Tahliye kararları, ÖYM'lerin kapatılması ve uzun tutukluluk süresinin de 10 yıldan 5 yıla indirilmesinin ardından geldi.
Ergenekon davasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan gazeteci Tuncay Özkan, 23 yıl 7 ay hapis cezasına çarptırılan emekli albay Levent Göktaş ile 10 yıl hapis cezasına çarptırılan Sedat Peker tahliye edildi.

Mahkeme, Tuncay Özkan ve Levent Göktaş'a şu gerekçelerle tahliye kararı verdi:
"Sanıkların tutuklukaldıkları süreler, delillerin toplanmış olup karartılma kuşkusunun kalmaması, sanıkların sabit ikametgah sahibi olması, karar onansa dahi kesinleşebilmesi için geçebilecek muhtemel süre, kararın bozulması halinde telafisi mümkün olmayan mağduriyetlere neden olabileceği, tutuklamanın tedbir olması, benzer konumda tahliye edilmiş sanıklar bulunması nedeniyle söz konusu durumun adalet duygularını incitebilecek olması."
İstanbul 21'inci Ağır Ceza Mahkemesi, Özkan ve Göktaş hakkında yurt dışı çıkış yasağı koyarken, Peker hakkında herhangi bir adli kontrol uygulamadı.
Ergenekon davası kapsamında hakkında tahliye kararı verilen Sedat Peker'in, hakkında İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından hapis verilen ve Yargıtay tarafından onaylanan cezası nedeniyle tahliye edilmesi beklenmiyor.
Kemal Kerinçsiz, Alparslan Arslan ve Dursun Çiçeri çiçek için tahliye kararı veren İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi Kerinçsiz'e ve Arslan'a yurt dışı yasağı koydu.
Arslan, haftada üç gün polis merkezine gidip imza atacak.
Emekli albay Dursun Çiçek Balyoz Davası'ndan hükümlü olduğu için cezaevinden çıkamayacak.

Özkan'dan açıklama

Tuncay Özkan tahliye edildikten sonra bir basın açıklaması yaptı.

1996 yılından 2007 yılına kadar beş kez suikasta uğradığını belirten Özkan, “Öldüremediler, hapse attılar” yorumunu yaptı.
Özkan açıklamasında şunları söyledi:
"Altı yıl sonra Türkiye'nin içinde bulunduğu durumun içinde olmamasını çok isterdim. Ama bugün dışarda yaşananlar Türkiye'nin bulunduğu durum bizim uğradığımız zulümden daha vahimdir. Öc alma duygusu içinde değiliz. Biz bugün kindar ve zulümle dolu bir döneminm sonlandırılması için buradayız. Türkiye yapayalnız bırakılmıştır, uçurumun kenarınsdaki ülke tablosudur."
"Kimseyi ötekileştirmeden sevgiyle. Ben öldürelemediğim için 1996 yılından 2007 yılına kadar beş suikast geçti başımdan. Öldüremediler, hapse attılar. Soruyorum suçum nedir diye. Özkan’a suçunun söylemeyin demiştir. Yarı beline kadar kürseüden sarkarak suçunu en iyi kendi bilir demiştir, bunlar mahkeme kayıtlarında var. Şeytanla yatağa girdiler, çarpılarak çıktılar. Bu çetenin içinde bulunduğu tablo nettir. Canımıza kıymak isteyenler Ankara'dakilerin en yakınındadırlar."
"Tuncay Özkan’ın varlığı bu ulusun varlığına armağandır. Bu ülkeyi dibe sürüklemek isteyenlerden korkmayız. Bu karanlık geçecek."
13. Ağır Ceza Mahkemesi'nden 'ret kararı'
Bu arada 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 21'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararından kısa süre önce Ergenekon davasından tutuklu 33 sanığın tahliye taleplerini reddetti.
13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Hasan Hüseyin Özese, gerekçe yazısında Özel Yetkili Mahkemelerin TBMM tarafından kaldırılmasının Anayasa'ya aykırı olduğunu açıkladı.
Özese, mahkemenin bu konu ile ilgili Anayasa Mahkemesi'ne başvuruda bulunduğunu söyledi.
13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararını Hürriyet'e değerlendiren Levent Göktaş'ın avukatı Celal Ülgen, ''13. Ağır Ceza Mahkemesi direnişini sürdürüyor. Biz 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne başvurmadık. Çünkü böyle bir mahkeme yok. 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararları yok hükmündedir. Mahkeme 'Ben yasaya da direneceğim' demek istiyor. İlker Başbuğ konusunda bir karar veremedik, çünkü karar verilmiştir diyor mahkeme'' dedi.
İstanbul Barosu eski başkanlarından avukat Turgut Kazan BBC Türkçe'ye yaptığı değerlendirmede, 13 Ağır Ceza Mahkemesi'nin görevinin Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılmasını içeren kanun ile sona erdiğini ve bundan sonra dosya ile ilgili karar veremeyeceğin söyledi.
Kazan, "Bu noktada hukuki bir karışıklık yok. Kaldırılmasıyla ilgili kanun çıktı. Bundan sonra kanun çerçevesinde yapabileceği, bugüne kadar yazmadıkları gerekçeli kararı 15 gün içerisinde yazmak. Bundan sonra dosya üzerinde asla inceleme yapamazlar. Tutukluluğunun devamına veya tahliyeye karar veremezler. Kanun çıkmıştır, görevleri sona ermiştir" dedi.
HSYK: 13. Ağır Ceza diye bir mahkeme yok artık
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararını 'yetki gaspı' olarak niteledi.
Mahkeme kurma ve kaldırma yetkilisinin TBMM'de olduğuna işaret eden HSYK 1. Daire Başkanı İbrahim Okur, ''Artık 13. Ağır Ceza Mahkemesi diye bir mahkeme kalmamıştır. Sanıkların tahliyeleri konusu, kovuşturmaya ilişkin bir işlemdir. Bu mahkemenin de böyle bir işlem yapma yetkisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla kararı geçersizdir'' uyarısında bulundu.

Okur, ayrıca yerel mahkemenin ÖYM'nin kaldırılmasına ilişkin yasanın iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvuru yapacağı açıklaması konusunda da, şunları söyledi:
''Bir mahkeme bir kanunun iptalini isteyemez. Kanun iptal isteme yetkisi milletvekillerine ve cumhurbaşkanına aittir. Bir mahkeme ancak, elindeki davayı Anayasa Mahkemesi'ne götürebilir. Benim görüşüm, Anayasa Mahkemesi'nin de bu başvuruyu 'kabul edilebilir bulmayacağı', ilk incelemede geri çevireceği yönündedir. Ancak velev ki Anayasa Mahkemesi 13. Ağır Ceza'nın yasaya ilişkin iptal işlemini 'kabul edilebilir' bulsun; yine de mahkemenin böyle bir talepte bulundum diye, sanıkların tahliye taleplerini reddetme yetkisi yoktur.''

KCK davasında 92 tahliye talebi

Diyarbakır'dan gazeteci Zübeyde Sarı, KCK ana davası sanıklarının avukatlarının 92 kişinin tahliye edilmesi talebiyle Diyarbakır 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ne başvurduğunu aktarıyor.
Sanık avukatlarının, başvurularında özel yetkili mahkemelerin kaldırılması ve tutukluluk süresine ilişkin düzenlemeyi gerekçe gösterdikleri belirtiliyor.
Başvurunun kabul edilmesi durumunda, eski DEP milletvekili Hatip Dicle, Batman Belediye Başkanı Necdet Atalay, Viranşehir Belediye Başkanı Leyla Güven, Cizre Belediye Başkanı Aydın Budak, Derik Belediye Başkanı Çağlar Demirel ve İHD Diyarbakır eski Şube Başkanı Muharrem Erbey'in de aralarında bulunduğu 92 sanık tahliye edilecek.
BBCT

Ergenekon hakiminden itiraf
03 Şubat 2014



Ergenekon davasında 3 yıl görev yaptıktan sonra görevden alınan hakim Köksal Şengün, bomba açıklamalarda bulundu.

5 yıl süren ve sanıklarının çoğunun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldığı Ergenekon davasının ilk hakimi Köksal Şengün'den bomba açıklamalar geldi.

Yargılama sürecinde bir dizi hatanın yapıldığını itiraf eden Şengün, Sıkıyönetim Mahkemelerindeki hakimlerin daha demokrat olduğunu söyledi.

Şengün'ün itirafları bunlarla da sınırlı değil. Şengün, Ergenekon iddianamesini tam olarak okumadan karar verdiklerini söyledi.

"Okuduk desek yalan söyleriz. Şimdi olsa gerekli incelemeyi yaptığım için birçok yönden o iddianameyi geri çevirirdim!"

T24'ten Hazal Özvarış'a konuşan Köksal Şengün'ün açıklamalarından bölümler şöyle:

ERGENEKON DAVASINDA YANLIŞLIKLAR ÇOK

Yanlışlıklar çok. Yalnız kararın gerekçesi ortaya konmadığı için fazla detaya girmek mümkün değil.

Bazı araştırmaların yapılamadığı kanaatindeyim. Örneğin, o CD’lerin incelemesi yapılmadı. Ben ayrılmak zorunda kaldığımda savunmalar devam ediyordu, benden sonraki gelişmeleri bilmemekle beraber söylüyorum bunları. Ceza davalarında savunma bittikten sonra delilleri okursunuz, daha sonra avukatlar delillere itirazlarını koyar. Mesela “Evde yapılan aramada şunlar şunlar bulunmadı” gibi tutanaklara karşı itirazlar yapılır. Bu itirazların giderilmesi için tutanakta imzası olan kişilerin bir kısmının huzurda dinlenmelerinde fayda var. Böylece hem kişi “nasıl, niçin düzenlendi” diye sorar, hem de gerektiğinde mahkeme de, savcı da soru sorar.

DELİLLER İRDELENMEMİŞ

Ne yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermek isterim, ne de başkalarını suçlamak. Yargılama benden sonra yaklaşık iki sene daha devam etti, sonra karar verildi. Yani, “delil değerlendirmesi”nin de yapıldığı iki sene içerisinde olanları bilmiyorum, sadece televizyonlara yansıyan bağırmalar, çağırmalar... Ancak şimdiki gelişmeler de gösteriyor ki, bu deliller irdelenmemiş.

TÜBİTAK'IN OYNAMA VAR DEDİĞİ 5 NO'LU CD

CD, e-mail gibi dijital nitelikli deliller konusunda çok fazla bilgi sahibi değilim. Ancak öğrendiğim kadarıyla, bir bilgisayarınız veyahut akıllı telefonunuz varsa bombanın üzerinde oturuyorsunuz demektir. Yani bunlara herkes el atabilir, ben bunu öğrendim, sizden habersiz bazı şeyler yüklenebilir, istenilen tarih atılabilir... Dürüst olmayan insanların elinde çok kötü bir silah olarak kullanılabilir bu aletler, nitekim de kullanılıyor, işte yaşadık görüyoruz. Bana göre yeterli bir araştırma yapılmadı bu konuda.

DİNÇER VE GÜL DİNLENMELİYDİ

Şengün, "Davadan alınmasaydınız, Erdoğan'ın Başbakanlık Müsteşarlığı'nı da yapan “Cuntalardan haberdardık” diyen Ömer Dinçer veya Nokta’nın “Darbe Günlükleri” yayını ardından 2004’teki girişimlerden haberdar olduğunu söyleyen Abdullah Gül tanık listenizde yer alır mıydı?" sorusuna ise şu yanıtı verdi:

Bu insanların içerisinde beyanatlarıyla Ergenekon’la ilgili bilgi sahibi olduğu anlaşılan kişilerin de dinlenmesi gerekirdi. Dediğiniz beyanatlar yapıldıysa, bu isimlerin dinlenmesinin gerçeklerin ortaya çıkması açısından faydalı olacağı düşüncesindeyim.

DAVADAN ALINMASAYDI MÜDAHALE EDEBİLİR MİYDİ?

Edemezdim. Biz, bize gösterilen suçlamayla bağlıyız. O suçlamanın yargılamasını yaparken o şahsın başka bir suçunu delillerle tespit ederseniz suç duyurusunda bulunursunuz. Ama bunlar sizin elinizdeki dosyaya talep olmadıktan sonra girmez.

Suç duyurusu girişimimim olmadı. Bunların hepsini toplayıp yapacaktık suç duyurusunu. Yarı yolda bir şeyleri kesmek de doğru olmuyor çünkü elinizdekileri pekiştirmek durumundasınız. Savcı iddiada bulunur fakat mahkeme öyle değil. Hüküm veren mevkide olduğu için, afaki iddialara yönelik şeyleri hemen suç duyurusu olarak bildirmesi doğru olmuyor.

ASKERİ HAKİMLER DAHA DEMOKRATTI

Eski yasamızda da DGM’lerde askeri hâkimimiz vardı. 1999’da onu çıkarttık, tamamını sivil yaptık.

“Askeri hâkimler komutanın emrinde çalışır” derler ama gördüğüm kadarıyla bizden daha rahattılar, daha demokrattılar.

Daha objektif kararlar veriliyordu.

ERGENEKON'DA ÖRGÜT YOK

‘Ergenekon'da örgüt yok, bıraksan birbirlerini ısırırlar!’

Yanlışlıklar hakikaten var. Düşünün, benim baktığım davada içeri alınan insanların hiçbiri birbirini tanımaz. Nerededir bu örgüt? Bir örgütü devlet bulur. Devlet der ki size; “Bu örgüt şu eylemleri yapmıştır, silahlıdır.” Biz de ona göre “silahlı örgüt” deriz,“silahsız örgüt” deriz. Bizim önümüze koydukları torbanın içine herkesi atmışlar, yan yana bıraksan birbirlerini ısırırlar bunlar. Öyle insanlar var ki içerisinde, birbirlerine kurşun atarlar.

Ben bu kadar örgüt davasına baktım, bu şekilde oluşmuş bir örgüt görmedim.

Yok yani, yok.

İDDİANAMELERİ OKUMADAN KARAR VERDİK

Bir iddianame mahkemeye tebliğ edildikten sonra 15 gün süreyle incelenir. İddianamenin kabulü veya reddi diye bir müessesemiz vardır. Bu iddianameyi ve delilleri inceleme süresi bu dosya için mümkün olmayan bir süre. 2 bin 500 sayfa iddianame artı 500 klasör belge!

Okuduk ama belirli bir süre, belirli bir yere kadar okuduk. Can alıcı noktalarını okuma imkanımız olmadı. Okuduk desek yalan söyleriz. Bir insanın okuma kapasitesi var. Günde 500 sayfa okuyabilir misiniz? Okuduktan sonra da, dosyalarla da karşılaştırma yaparak“Şuraları eksik, şuraları yanlış” diyerek iddianameyi geri çevirebiliyorsunuz. Ancak biz o şansa sahip olmadığımız için kabul etmek durumunda kaldık. Çünkü yeterince incelememiştik. Şimdi olsa gerekli incelemeyi yaptığım için birçok yönden o iddianameyi geri çevirirdim. Ama o zaman kabul etmekten zorundaydık çünkü geri çevirmek için sebepleri öne sürmek gerekiyordu.

KÖKSAL ŞENGÜN KİMDİR?

Hâkimliğe 1976’da başlayan ve 37 yıl sürecek mesaisi sıkıyönetim ile devlet güvenlik mahkemelerine de (DGM) uzanan Şengün, Ergenekon davasına üç sene baktıktan sonra Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) kararıyla Temmuz 2011’de Bolu hâkimliğine atandı.

Şengün, “gözdağı” olarak nitelendirdiği tayinden bir süre sonra kanser olduğunu öğrendi.

Yaklaşık 20 iddianamenin birleştirildiği ve binlerce sayfadan oluşan dosyaya vakıf olmaya çalışan sayılı isimlerden biri olan Şengün, başta Mustafa Balbay ve Prof. Mehmet Haberal olmak üzere bazı sanıkların tahliyelerinden yana yaptığı çıkışlarla adından söz ettirmişti.
T24
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2356
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cum Ksm 08, 2013 12:33 am    Mesaj konusu: E. Oramiral Nusret Güner: "Tüm operasyonların ana amacı Alıntıyla Cevap Gönder

E. Oramiral Nusret Güner: "Tüm operasyonların ana amacı BOP'dur"
08.11.2013



İzmir'deki casusluk ve Balyoz davası sebebiple istifa eden Donanma Komutanı Oramiral Nusret Güner, twitter hesabından duyurdu.

Güner, Hürriyet gazetesinin kendisiyle röportaj yaptığını ancak o röportajı yayınlamadıklarını açıkladı.

Söz konusu röportajı twitter hesabından yayınlayan Oramiral Güner, bu söyleşiyi Hürriyet'e 25 Ekim 2013 tarihinde vermiş.

Hürriyet'in sakıncalı bulup yayınlamadığı röportaj.

GENELKURMAY BAŞKANI'NA ÜZÜLÜYORUM

Hani diyor ya şimdi Başbakan, Cumhurbaşkanı "Necdet Özel arkadaşlarını savunuyor bize" diyor. Ben çok üzüldüm, Genelkurmay Başkanı için. Sözü dinlenmiyor demek ki. Ben o sonucu çıkartıyorum.

ONU TAKMIYORLAR

Arkadaşlarını savunacak argumanları söylüyor. Ama takmıyorlar. Ben de Donanma Komutanı olarak arkadaşlarımın suçsuzluğunu anlattım. Beni takmıyorsanız, Allahaısmarladık dedim. Ben seninle sorumluluğu niye paylaşayım ki? Türk milletine şu mesajı vermek istedim: "Ey Türk milleti uyanın. Bunlar böyledir. Benim hiçbir beklentim yok.”


NİYE İSTİFA ETTİ?

"Bu davaların başından beri, iddiaların doğru olmadığını ben ve benim gibi işin içindeki tüm subaylar biliyordu. Ama yine de devlet adabı neyi gerektiriyorsa onu yaptık. Bunu yargıya güvendiğimiz için yaptık. Ama zaman geçtikçe gördük ki, yargıya nerede güveneceksin? Adamlar savunma yapıyor. Yargıç başka tarafa bakıyor. Yargıya nasıl güveneceksin?

O AN ÇILDIRDIM

Benim için kırılma noktasi 21 Eylül 2012 tarihidir. Ne oldu o gün? Mahkeme karar verdi. Benim 160 tane pırıl pırıl silah arkadaşımı 18 yıla mahkum etti. Ben hamaset yapmıyorum. Ben bu denizcileri tanıyorum. Yüzde 90'ı ile beraber çalıştım. Ben bu insanları tanıyorum. Bu insanlar pırıl pırıldır. Bunlara 18 yıl hapis cezası veriyorsun. Olacak şey değil. Çıldırdım. O an benin kırılma anımdır.

İSTİFAMI BIR HAFTA BEKLETTİM

Balyoz kararlarının verildiği 21 Eylül 2012 günü, istifa etme kararını verdim. Ancak kendi kendime dedim ki, "Nusret bir hafta bekle. Demesinler ki, hemen feveran ediyor". Bir hafta sonra da 28 Eylül günü istifamı verdim.

KİMSENİN UMURUNDA DEĞİL

Sivil olarak mücadele etmek de benim görevim. Ben Oramiral oldum. Harbe hazırlıktan sorumlu insanlardan birisiydim. Türk Silahli Kuvvetlerinin harbe hazırlığından sorumlu 14 Orgeneral/ Oramiralden biriydim artık. Ben öyle hissediyordum. Ama bir baktım ki, Deniz Kuvvetleri büyük bir zaaf içine düşürülmüş. Bu da kimsenin umurunda değil. Bunun böyle olduğunu gördüm. Kimsenin umurunda değil, kimse sesini çıkartmıyor. 160 tane pırıl pırıl insan gitmiş.


BAŞBAKAN ANNEMİN HATRINI BİLE SORAN BİR İNSAN

Başbakan benimle görüşmek istemiş. Başbakan ile hem şehriyiz biliyorsunuz. Ben de aslen Rizeli'yim. Sağolsun kendisi ile askeri ortamlarda bir araya geldiğimizde annemin bile hatırını soran bir insan. Aynı mahallenin, aynı sokağın havasını koklamış insanlarız. Ama bu devlet işi, kendisini yanıltabilirler. Dostluk başka, alışveriş başka.

Ben Allah'a da hesap vereceğim.

Bunun sorumluluğu da omuzlarimda. Dolmabahçe'ye çağnldım. 25 veya 26 Ocak. İstifamı verişimden birkaç gün sonra. Giyindim resmi elbiselerimi. O sırada biri telefon etti, ismi lazım değil. "Aman efendim sivil elbise ile gidin, basın sizi görmesin" dedi. Kimi kimden gizliyorsunuz. Neyse sivil gittim.

55 DAKİKA BAŞBAKAN İLE NE KONUŞTU

Başbakan ile 55 dakika görüştük. Başbakan'a orada herşeyi anlattım. 5 yaşından 60 yaşına kadar nasil idealist bir şekilde yaşadığımı söyledim. Şimdi “Siz bana istifanı geri al diyorsunuz, bu bana Tetiği Çek anlamına gelir” dedim. “Ama bu insanlarin başına gelenleri düzeltin, ben köşemden sizin sağlığınıza dua edeyim” dedim.

Başbakan iyi niyetle beni istifadan vazgeçirmek istedi. "MİT Müsteşarı da zor durumda görüyorsun” dedi. “Yargıyı görüyorsun vb.” dedi.

BENİ KALE ALMAYANIN EMRİNDE NASIL ÇALIŞIRIM

Ben bunları Yüksek Askeri Şura'da anlattım. Sorumlu olan insanlara bunu anlattım. Hani beni kale almadıysalar, ben de onları kale almadığım için istifamı verdim. Beni kale almıyorsa, ben onun emrinde nasıl çalışabilirim? Saygımı yitirdiğim anda da çekip giderim. Ben saygımı yitirdim. Bir dakika bile duramazdım artık.

DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANI'NI EZMEYEYİM DEDİM AMA...

Balyoz kararlarının açıklanmasından sonra, Deniz Kuvvetleri Komutanı'nın istifa edeceğini düşündüm. Ondan önce istifamı verip, onu ezerim diye endişe taşıdım. Kendisi Karamürsel'e geldi. Geldiğinde görüştük. İstifa etmeyeceğini anladım. Dilekçemi o gün verdim.

BU MİLLET ARTIK BİZE GÜVENMİYOR

"Bu millet artık bize güvenmiyor" diyorum. "Nereden çıkartıyorsun bunu diyorlar". "Ben demiyorum ortaya çıkan Büyük Resim bunu diyor" dedim. Mahkemeler Türk milleti adına karar veriyor. Beni Türk milleti mahkum etmiş, 160 tane pırıl pırıl insanımızı Türk milleti mahkum etmiş, bir kısmı da sırada bekliyor. "Bakın" dedim; "istifamı geciktirdiğiniz her gün bu şebekeler benim hakkımda da birtakım tasarruflar yapacaklar" dedim. Bunu özelikle Deniz Kuvvetleri Komutanı'na söyledim. "Olur mu canım öyle şey?” dedi. Bak oldu sonunda, gördünüz mü?

MERCEDES YERİNE RENAULT'A BİNDİM

İstifa dilekçeniz, yasal olarak Temmuz Ağustos veya Ocak Şubat aylarinda yürürlüğe girebiliyor. Onun dışında, Kuvvet Komutanı isterse istifanızı kabul etmez. Benim istifamı yürürlüğe sokmadıklar için 1 Ocak 2013 tarihine kadar bekledim. Bu arada, rutin çalışmalar için, 3-4 defa Ankara'ya gittim. Kuvvet Komutanına her seferinde “Ocak ayından sonra ben yokum, planlamalarınızı ona göre yapın" dedim. Ankara'ya bu gidişlerimde Orduevi'nde general katlarında kalmadım. Albay katlarında kaldım. Mercedes makam arabamı bıraktım. Bu millet bana bunu layık görmüyor dedim. Renault otomobile bindim. Ama ben tepkimi başka nasıl gösterecektim? Basına gidip konuşamazdım ki.

ANKARA'YA ÇAĞIRDILAR, İSTİFADAN VAZGEÇİRMEYE ÇALIŞTILAR

Ankara'ya çağırdılar. Deniz Kuvvetleri Komutanı çağırdı. Genelkurmay Başkanı çağırdı. Beni istifadan vazgeçirmeye çalıştılar. Orada onlara da söyledim. Beni istifadan vazgeçirmeye çalışmanız benim ela gözüme aşık olmanızdan değil, Hükümeti düşündüğünüzden benim istifa etmemi istemiyorsunuz. Açık açık söyledim bunları.

30 Kasım 2012. Yüksek Askeri Şura toplantısı. Şöyle dedim;
-"Sayın Başbakanım, Sayın Milli Savunma Bakanım, Donanma Komutanı'nız Deniz Kuvvetleri'nin düşürülmüş olduğu durum hakkında ne düşünüyor bilmek istersiniz" diyerek konuşmaya başladım. Olanı biteni ve düşüncelerimi söyledim. Özgürlükse özgürlük. Ben komutanlarıma düşüncemi anlatırım. Dinleyen dinler, dinlemeyen dinlemez. Ben komutanlarımın verdiği emri son dakikaya kadar uygularım yine. Baktım ki saygımı yitirdi, çeker giderim. Ocak ayını beklememin şu yararı oldu. Milli Savunma Bakanı ve Başbakan beni dinlemiş oldu. Diyemezler ki, biz bu anlatılanları bilmiyorduk.

KIZIM ÜZERİNDEN MESAJ VERDİLER

Yüksek Askeri Şura cuma günü geç saatte bitti. Cumartesi günü Gölcük'e döndüm. Pazartesi sabahı da gemilerimizle seyre çıktım. Küçük çaplı eğitimler de olsa personelime moral vermek istedim. Seyirdeyken, pazartesi öğleden sonra, bir de öğreniyorum ki, 16 yaşındaki kızımı savcılığa çağırıyorlar. Neymiş, mağdurmuş. Çıldırdım. Bana şu mesajı veriyorlar; "Ey Nusret Güner, sen istifanı madem geri almadin. Biz de sana bunu yaparız." Bu, bu kadar açık.

ÇILDIRDIM DİŞLERİMİ SIKTIM...

Çıldırdım, ama kendime hakim oldum. Dişlerimi sıktım. Ankara'dan telefonlar geldi. "Benim kızım gidecek savcılığa" dedim. "Beni kimseye borçlu bırakmayın" dedim. Benim kızım 16 yaşında. Bu olay meydana geldiğinde 14 yaşında, kızımın 14 yaşındayken odasına güya kamera koymuşlar. Görüntüler vb. Bir de benim tüm faaliyetlerimi rapor etmişler. Bugün şunla görüştü vb. Güya benim astsubaylarım yapmış bunları. İddianamede böyle yazıyor.

KIZIMA BİR ŞEY OLURSA...

Kuvvet Komutanına dedim ki, "Kızıma bir şey olursa dağıtırım ortalığı. Kendi hesabımı kendim görürüm. Ben 5 yaşından 60 yaşına kadar idealist yaşadım".

İSTİFA ETMEYEYİM DİYE CASUSLUK DAVASINI KALDIRACAKLARDI

22 Ocak 2013 tarihinde, yani İzmir'deki, önceleri kamuoyunda Askeri Casusluk diye bilinen Gizli Bilgi Temin Etme/ Bulundurma davası iddianamesi çıktığında istifamı tekrar verdim. 1 Ocak'tan sonra iddianamenin çıkışını beklemiştim. Bakalım ne olacak diye. İnanıyorum ki, sırf ben istifa etmeyeyim diye Casusluk davasını ortadan kaldıracaklardı. Ama içerde uzun zamandır tutuklu olan 40-50 kişi vardı. Onlara ne diyeceklerdi? Tutukluluklarının hesabını nasıl vereceklerdi? Bunun için davayı açmaya mecbur kaldılar. Bunlar benim değerlendirmelerim.

İSTİFAMI TEK ŞARTLA GERİ ALIRDIM

Bana dediler ki, bizden ne istiyorsun dilekçeni geri almak için. Bunu bana Kuvvet Komutanı söylüyor, ama eminim ki bunu bana daha yukarılardan soruyorlar. "İstifadan vazgeçmek için ne istersin" diyorlar. Çünkü, bu; hükümet içinde ve özellikle TSK'nın içinde çatlak gibi düşünülüyor. Bakın dedim, bütün yargılananlar tutuksuz yargılanacak diyeceksiniz. Hayır. Hepsini af edeceğiz, af çıkaracağız diyeceksiniz. Hayır. Bir tek şey diyeceksiniz: Biz hata yapmışız. Bütün davalar düşecek.

EMEKLİ OLDUKTAN SONRA KİRADA OTURDUM

İstifa ve emekliliğimin onaylandığı 28 Ocak 2013 günü, Deniz Kuvvetlerinin tüm birliklerine bir veda mesaji gönderdim. Saat 17.15'te. O saat o dakika güneşin batım vaktidir. Benim için de meslekte güneşin bakma vakti gelmişti. Ertesi gün devir teslim töreni yaptım. Personeli sinema salonunda topladım. Vedalaştım. Bu arada, kızımın okulunu tamamlaması için bir süreliğine Izmit’te ev kiraladım. Herhalde emekli olduktan sonra kirada oturan ilk oramiral benim.

İÇİM SIZLADI

Dün ( 24 Ekim 2013) tekrar hapsihaneye silah arkadaşlarımı ziyarete gittim. İçim sızladı. Arkadaşlarım içerdeyken ben nasıl Deniz Kuvvetleri Komutanı olacaktım! Kimse bana, Balyoz/ Darbe davasında, neden 140 kişi Deniz Kuvvetleri'nden, 40 kişi Kara kuvvetlerinden mahkum olmuş anlatamaz. Bunu ilk 28 Eylül 2012 tarihinden itibaren Deniz Kuvvetleri Komutanı'na da, Genelkurmay Başkanı'na da , Başbakan'a da söyledim.

DARBEYİ YARGILAYORLARSA KARACILAR NEREDE?

Türkiye'nin başına bu belaları getirenlere sesini çıkarmayanlar, şimdi nifak sokuyorlar diyebiliyor. Benim dediğim şu; "Balyoz, Ergenekon, Kafes , Amirallere suikast vb. tüm davalara bakın, sadece askerler için demiyorum, siviller de dahil. Kesinlikle tüm davaların çürük olduğunu anlamak için iki tane gerekçe hazır diyorum.
Bir: Darbe olacaksa 140 Denizciye 40 Karacı olmaz.
İki: Türkiye'nin hiçbir kurumundan bu kadar yüksek oranda, hele Deniz Kuvvetleri'nden 100 küsür casus çıkmaz. Bu iki iddia bile tüm davaların nasıl kurgu, nasıl yalan olduğunu ortaya koyuyor. Ben bunu olayın çarpıklığını anlatmak için, tüm davaların gerçek olmadığını vurgulamak için söylüyorum.

ÇOK SADIK OLANLARDAN KORKACAKSINIZ

Bakın sadık olmak iyidir de, çok sadık olmak iyi değildir. Bakın ben sadık bir insanım. Beni bir göreve getirirler, sadakatla çalışırım son dakikaya kadar, Komutanlarıma, Amirlerime inandığım bütün doğruları hiç birşey gizlemeden söylerim ve emirlerini uygularım. Ama Saygımı, sadakatimi kaybettiğim anda “Allahaısmarladık” derim. Kalmam görevde. Ama sen beni bir şekilde hakkım olmadığı halde bir yerlere getirmiş isen, ben sana çok sadık olurum. Mecburum çünkü çok sadık olmaya. Çünkü her şeyimi sana borçlu olurum. Onun için çok sadık olanlardan korkacaksınız.

GENELKURMAY BAŞKANI PERSONELİ YERİNE HÜKÜMETE
SAHİP ÇIKIYOR


Ben diyorum ki, Genelkurmay Başkanı tüm personeline olduğu gibi, Deniz Kuvvetleri personeline de sahip çıkmalı. Çıkmadığına göre demek ki onların suçlu olduğuna inanıyor. Genelkurmay Başkanı personeline sahip çıkacağına yukarıya sahip çıkıyor. Komutan lider olursa komutan olur, aksi halde kendi emreder, kendi uygular. Genelkurmay Başkanı şimdi ben kamu görevlisiyim diyor. Benim bildiğim Komutanlar, gerektiğinde "ölmeyi emreder"ler. O halde ben de teklif ediyorum: Türk Silahlı Kuvvetleri'nde "komutan" kelimesini kaldırsınlar artık. Emniyet teskilatinda olduğu gibi, birbirlerine "amirim" desinler, "Komutanım" demesinler.

BAŞBAKAN DA SUSUYORSA ŞÜPHELENECEKSİN ARTIK...

Bana göre, Genelkurmay çok hatalar yaptı. Silahlı Kuvvetler hakkında bir çok aşağılayıcı şeyler söyleniyor, ama Genelkurmay susuyor. Adamın gözünü bağla, kapat. Sonra geç boks yaptır. Genelkurmay Baskanı Başbakan'a anlatmalıydı. Ben, Genelkurmay'ın Basına konuşmasına karşıyım. Ama siz konuşmazsanız, Amiriniz sizin yerinize konuşacak. Şimdi gazeteler sürekli yazıyor, 1 Mayıs katliamını askerler yapmıştır, 12 Eylül ortamını askerler hazırlamıştır, cami bombalayacaklarmış vb. O zaman gideceksin Başbakan'a diyeceksin ki, "Başbakanım bu olmaz, asker cami bombalamaz". Başbakan da susuyorsa, şüpheleneceksin artık, demek ki sana güvenmiyor. Genelkurmay ırım kırım ediyor. Sen açık açık izah etmezsen insanlara, ırım kırım edersen adamların amacına hizmet etmiş olursun. Adamların amacı zaten TSK'yı aşağılamak.

EN TEHLİKELİ ÖZELLİKLERİ; ALLAHTAN KORKMUYORLAR

Bizi bu hale getirenlere “X Mafya Grubu” diyorum. Gizli-Organize-Suc Örgütü. Bana göre en tehlikeli özellikleri de "Allah'tan korkmuyor olmalarıdır”. Ben hem bunları, hem de bu duruma sessiz kalan yetkilileri ve ilgilileri protesto ediyorum. Türk Deniz Kuvvetlerinin gelecek 50 yılı çalınmıştır. Bu belgeler nerden çıkıyor diye kimse sormuyor. Sorulacak soruların hiçbirini kimse sormuyor. Emekli Orgeneral Çetin Doğan diyor ki, "Komutan benim, beni yargılayın; madem suç görüyorsanız beni yargılayın"diyor. Ama kimsenin işine gelmiyor. Amaç suçu bulmak ve suçluyu cezalandırmak değil ki. Amaç TSK'yı bitirmek. Neden Teğmen'inden Orgeneraline/ Oramiraline kadar herkesi yargılıyorlar. Baştaki 5 kişiyi yargılasalardı. Problem olmaz, TSK da itibar kaybetmezdi.

SAVCI BANA ŞANTAJ YAPTI

İzmir'deki askeri casusluk iddianamesinde beni mağdur olarak yazmışlar. Güya Kızımın odasına gizli kamera koymuşlar, aslında telefonunuzu dinledik diyemiyorlar. İddianameye öyle yazmışlar ya. Ne olursa olsun, önemli değil. Böyle bir şey olsa da önemli değil. Bunlar bana ve eşime de olmadık şeyler söyleyebilirler. Söyledikleri gerçek de olsa, hiç önemli değil. Bana şantaj yapamazlar. Bana esas şantajı kim yaptı biliyor musunuz? Bana şantajı Savcı yaptı. Bana şantajı yapacaklar ne diyeceklerdi? Bak elimizde böyle bir kaset var diyeceklerdi. Dediklerimizi yap, yoksa kaseti ortaya çıkartırız diyeceklerdi. Şantaj böyle olmaz mı? İddianameyi hazırlayan Savcı ahlaksız ifadelerin yanına kızımın adını açık açık yazdı. Kızım 14 yaşında, o tarihte. Açık açık yazıyorsun. Şimdi burada şantajı kim yapmış oluyor? Bunlar bizleri geri zekalı mı zannediyorlar!

X MAFYA GRUBU İNSANLARI BİRBİRİNE VURDURTACAKTI

X Mafya Grubu; benim Amiral arkadaşıma diyor ki: “Sekreteri ile ilişkisi var”. Sekreter de, Amiralin gemisinde çalışan bir yüzbaşının eşi. Gerçek olmayan bu ifadeleri kullanmak nasıl bir söylem? Birbirlerini mi vurdurtmaya çalışıyorsunuz insanları? Bunlar vicdansız. Bunların vicdansız olmasını normal karşılıyorum. Ama sesini çıkartmayan kendi adamlarıma kızıyorum. Böyle şeylere nasıl sessiz kalırsın sen. MİT Müsteşarının ayağına basınca hemen tedbir alıyorsunuz. Bunlarda neden sessiz kalıyorsunuz?

TEK RÜTBEM KALDI O DA ŞEHADET

Benim bir tek rütbem kaldı. Şehadat rütbesi. En ufak bir korkum yok. Beni ortadan kaldirabilirler. Hapiste olan silah arkadaşlarımı ve Komutanlarımı kanımın son damlasına kadar savunacağım.

Bana diyorlar ki istifa etmeseydin, mücadele etseydin. Bana yasa dışı hiçbir şey teklif edemezler. Deniz Kuvvetleri Komutanı olsaydım kime karşı mücadele edecektim? Komutanıma ve hükümete karşı mı mücadele edecektim? Onlar beni dinlemiyorlar. Havlu attım. Hayatımda ilk kez havlu attım. Kimle mücadele edeceğim? Ha ortada bu işleri yapan birileri, bu komploları hazırlayan X Mafya Grubu var. Görevdeyken onlarla benim direkt mücadele edecek durumum yok ki. Demokrasinin olmazsa olmazları Muhalefet ve Medya yandaş olmuş, İktidarla birlikte el ele gidiyorlar.

IŞIK PAŞAYI TAKDİR EDİYORUM

Işık Paşa'yı takdir ediyorum. Amirlerine durumu anlatmaya çalıştı. Kim amiri? Başbakan. Baktı ki dinlenmiyor, istifa etti. Işık Paşa takdir ettiğim bir insandır.

İLKER BAŞBUĞ KOZMİK ODA KONUSUNDA HATALI

Bir askerin kozmik bürosuna girebilirler mi ? Orgeneral İlker Başbuğ'un anında istifa etmesi gerekirdi. Anında. Büyük hata yapmıştır. Ben karşı gelsin demiyorum. Bir asker Genelkurmay Başkanı, Başbakan'ın emrindedir. Kesinlikle emrindedir. Ama sen bana güvenmiyorsun, Genelkurmay Başkanı olarak, 35-40 yaşındaki Hakime güveniyorsun. Nasıl? Bilemiyorum. Lafını dinletemiyorsan, bırakıp gideceksin. Yoksa kimse sana saygı duymaz. Sen emir verdim zannedersin. Kendin emir verir, kendin dinlersin. Öl dersin, insanlar ölmez.

ASIL AMAÇ BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ

Tüm operasyonların ana amacı Büyük Ortadoğu Projesi'dir. Bölgenin şekillendirilmesi. ABD bunu açık açık ilan etti zaten. Bunda gizli saklı birşey yok. Küresel güçler bölgeyi şekillendirirken, Süper Gücün bir takım amaçları var, Türkiye'yi yönetenlerin de bazı amaçları var. Burada önemli olan, sizin çıkarlarınızla Süper Gücün çıkarlarının aynı parallelikte gitmesidir. Bunda bir problem yoktur.

Büyük Ortadoğu Projesinin ana felsefesi nedir? Bana göre; Özerk Kurdistan ve Şiilere karşı Sünni bir kuşak yaratmaktır.

İran'a karşı sünni kuşak yaratıyoruz. Suriye'deki azınlık dediğimiz aleviler devrilsin, çoğunluk olan sünniler geçsin başa diye uğraşıyoruz. Amaç paralel. Tunus'ta da. Mısır'da da aynı. Biz neden destekliyoruz? Hepsi sünni olduğu için destekliyoruz.

Bu felsefenin uygulanabilmesi icin Turkiye’de yapılan operasyonun askeri hedefi de, Silahlı Kuvvetlerin demokratik kontrolü kapsamında, siyasilerin hareket serbestisinin arttırılması ve bunun için de TSK'nin susturulmasıdır. Bu benim değerlendirmemdir.

TÜRKİYE'NİN BÖLGESEL GÜÇ OLMASI ENGELLENDİ

Şimdi gelelim Türkiye'deki Operasyonun sonuçlarına. Oldukça güçlü olan Türk Donanması zayıflatılarak, Türkiye'nin Genişletilmiş Bölgesel güç olması engellenmistir. Akdeniz, Pasifik ve Hint Okyanusu'nu da kapsayan bir çevrede, Türkiye; ancak, Donanması ile etkili olabilir.

DONANMA YOKSA PİKNİK YAPARSINIZ

Eğer Donanmanız yoksa, oturur Kara Kuvvetleri ile birlikte kendi sınırlarınız içinde piknik yaparsınız. Siz bunlarla başka maksatla işbirliği yaparken, sizin Donanmanızı çökerttiler. Demek ki ortada yanlış bir politika var. Aslında küresel güçler, Türkiye'nin, donanmasını ortadan kaldırarak Genişletilmiş Bölgesel Güç olmasını engelliyor. Hükümet düşünsün. Uygulanan politikalarla ne hale gelindiğini düşünsün.

40 SENEDİR HARP GEMİSİ YAPIYORUZ ONA DARBE VURDULAR

Türkiye'deki Operasyonun ikinci sonucu, Deniz Kuvvetleri'ndeki teknolojik atılımların engellenerek, Türk savunma sanayine darbe vurulmasıdır. Bu darbedir. Ne hava, ne kara’yadır. Darbe esasen Deniz Kuvvetleri'nedir. Yok tank yapıyormuşuz, yok uçak yapıyormuşuz. Millilik oranı yüzde 5-10'u geçmez bunlarda. Biz de 40 senedir harp gemisi yapıyoruz, yerlilik oranı düşük. Ama Türk Deniz Kuvvetleri son yıllarda atılım içerisinde. Bunda son 50 yılın emeği ve birikimi var.

YERLİ ARABADAN BİN MİSLİ ZORUNU YAPTIK

Başarılı Subaylarımız Donanmada 3-5 yıl çalıştıktan sonra yurt dışı üniversitelerde Master, Doktora yapar; sonra döner Tersanelerimizde, Okullarimizda son teknolojik gelişmeleri aktarır. Sayın Başbakan yırtınıyor araba yapalım diye. Türk Deniz Kuvvetleri arabadan belki 1000 misli daha zor Korveti/ MILGEM'i yaptı. Yerlilik oranı yüzde 70’e yakın. Deniz Kuvvetleri yapacağım diyor ve başarıyor.

EN İYİ MÜHENDİSLERİ CASUS İLAN ETTİLER

Deniz Kuvvetleri savunma sanayinde lokomotiflik yaptı. Siz bitirdiniz, bunların çoğuna casus dediniz, mahkum ettiniz. Özellikle Askeri Tersanalerimizde ve Türkiye'nin en iyi Arastirma Merkezindeki mühendisler hedef alındı. Geri kalana da, kaçın gidin dediniz, sizin de başınız belaya girecek dediniz. Bu vicdanların alamayacağı birşey. Benim bunları Milletime söylemem lazım. Yere göğe sığdıramayacağın, pohpohlayacağın adamlara, casus diyorsun. Türk Deniz Kuvvetlerine ve dolayısıyla Türkiye'ye yapılan kötülüklerin boyutlarını kimse bilmiyor.

1 MART KRİZİNİN İNTİKAMI

Türkiye'deki operasyonun üçüncü sonucu 1 Mart krizinin faturasının Deniz Kuvvetleri'ne kesilmesidir. ABD'lileri aylarca denizde dolaştırıyorsun. Adamlara ümit veriyorsun. Adam bunun intikamını alıyor. Bunu TSK'ya yıktılar. TSK da Deniz Kuvvetleri'ne yıktı.

TÜRKİYE'YE OPERASYON YAPILIYOR

Bence Türkiye'de yapılan operasyonun en önemli sonucu, 1000'lerce yıllık Türk Ordusuna özgü disiplinin zaafa uğratılmasıdır. Artik astlar, Komutanın verdiği emirleri sorgulayacak, teğmen de orgeneral/ oramiral de ayni cezayı alıyor, sorumluluklarımız aynı, bu emir belki kanunsuz olabilir diyecek, ast üst arasında sevgi/ saygı kalmayacaktır.

DENİZ KUVVETLERİNE YETERİNCE SIZAMADIKLARI İÇİN HEDEF YAPTILAR

Sonuç olarak; siyasilerin hareket serbestisini arttırmak için, korku salınarak, TSK susturuldu. "TSK sussun ki, biz rahat hareket edelim" dendi. X Mafya Grubunun, daha önce, Deniz Kuvvetlerine yeterince sızamamış olması, Deniz Kuvvetleri'ni hedef yaptı. Söz konusu Mafya Grubu, Emniyete sızmış, Yargıya sızmış. Büyük Resim diyor ki TSK'ya da kısmen sızmış.Yeterince sızamadıkları Deniz Kuvvetlerini dağıtmak zorundaydılar.

Türkiye'yi dönüştürürken Türk Silahlı Kuvvetleri'nden destek gerekiyordu. Bu destek ihtiyacını en kolay nasıl sağlayabilirsiniz???

KARA KUVVETLERİNDE 1500 KİŞİ CEZA ALSAYDI, NECDET ÖZEL YERİNDE KALABİLİR MİYDİ?

Simdi soruyorum size, “Eğer Balyoz Darbe Planı gerçek olsaydı, Kara Kuvvetleri'nden 40 kişi yerine 750-1500 kişi mahkum olacaktı; bu durumda, Genelkurmay Başkanı görevde kalabilir miydi?”

TEKLİFİM

3 yıl evveline kadar olduğu gibi; “Hakim/ Savcıların verdikleri kararlardan doğabilecek tazminatların, devlet yerine, kendileri ve birinci derece akrabaları tarafından ödenmesi için son 5 yılı da kapsayacak şekilde yasal düzenleme yapılması.”

Kaynak: http://www.internethaber.com/hurriyetin-yayinlayamadigi-sakincali-roportaj-604112h.htm

İlker Başbuğ'dan MGK belgesi açıklaması
03 Aralık 2013



Ergenekon davasında müebbet hapis cezası alan Genelkurmay Eski Başkanı Emekli Orgeneral İlker Başbuğ, tartışmalara yol açan "2004 MGK belgesi"yle ilgili açıklama yaptı.

"Mahkemenin önem taşıyan belgeleri incelemeden karar vermesi" başlıklı yazılı açıklama şu şekilde:
1. 28 Kasım 2013 günü bir gazetede “Gülen’i bitirme kararı 2004’te MGK’da alındı" başlıklı bir haber yer aldı.

Haberde; “MGK’nın 25 Ağustos 2004 günü yapılan toplantısında Türkiye’deki Nurculuk faaliyetleri ve Fetullah Gülen konusunun gündeme geldiği, bu konuda bir eylem planının hazırlanmasının uygun görüldüğü ve konuya ilişkin tavsiye kararının Hükümete bildirilmesine karar verildiği" belirtilmektedir.
Bu haber Türkiye’nin gündemine oturdu.
Söz konusu MGK kararının uygulanmadığını ileri süren açıklamalar üzerine aynı gazetede 30 Kasım 2013 günü “uygulaması var" başlığı ile bir haber daha çıktı.
Bu haber ise Başbakanlığın 28 Ekim 2004 tarihli Ek Eylem Planı-1 ve 17 Mart 2005 tarihli Ek Eylem Planı-2’ye ilişkindi.

2. Genelkurmay Başkanlığı; İnternet Andıcı soruşturması aşamasında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın internet siteleri ile bilgi istemesi üzerine, 26 Ekim 2010 tarihli bir yazı ile cevap verdi. Yazının Ek-A’sında; “Konu ile ilgili bilgi içerebileceği düşünülen direktif, genelge ve MGK kararlarının" listesi vardı. Oldukça uzun olan listede; Milli Güvenlik Kurulu’nun 25 Ağustos 2004 tarihli kararı ile 28 Ekim 2004 tarihli Ek Eylem Planı-1 ve 17 Mart 2005 tarihli Ek Eylem Planı-2 de vardı.

3. İnternet Andıcı Davası duruşmasının başlangıcında Av. İlkay Sezer 16 Eylül 2011 günü mahkemeye bir dilekçe verdi.
Dilekçede “Başbakanlık Müsteşarlığı’na müzekkere yazılarak Genelkurmay Başkanlığı’nın 26 Ekim ve 30 Aralık 2010 tarihli yazılarında bazı karar ve direktiflere atıfta bulunulması dolayısıyla; soruşturma aşamasında istenmemiş ya da istenmiş olmasına rağmen gönderilmemiş olanların gönderilmesi ve ayrıca MGK Genel Sekreterliğinden de Bölücü Faaliyetlere Yönelik Eylem Planı Uygulama Direktifinin istenmesi" talebi yer almaktadır.

4. Bu talebi kabul eden Mahkeme, 22 Eylül 2011 tarihinde Genelkurmay Başkanlığının yazılarını da ek yapmak suretiyle, Başbakanlık Müsteşarlığı’na müzekkere yazarak aralarında 25 Ağustos 2004 tarihli MGK kararı ile 28 Ekim 2004 ve 17 Mart 2005 tarihli Eylem Planlarının da bulunduğu ilgili yazı ve eklerinin onaylı suretlerinin gönderilmesini istemiştir.
Ancak, Mahkemenin bu ara kararının bugüne kadar yerine getirilmediği, mahkemenin de talebini yinelemediği anlaşılmaktadır.

5. Milli Güvenlik Kurulu Hukuk Müşavirliği’nin getirdiği ve Mahkeme Heyetince incelenen “Bölücü Faaliyetlere Yönelik Eylem Planı Uygulama Direktifi"nin Genelkurmay Başkanlığı’na internet üzerinden yayın yapması görevini verdiği görülmüş ve bu husus tutanağa geçirilerek dosyaya alınmıştır.

"KARARIN VAHAMETİ NET OLARAK ORTAYA ÇIKMAKTADIR"
6. Hatırlanacağı üzere Mahkeme, 30 Aralık 2011 günü yapılan duruşmada 26. Genelkurmay Başkanı hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.
Suç duyurusunda bulunulmasının nedeni ise 07 Eylül 2012 tarihli duruşmada üye hakim tarafından açıkça ifade edildiği gibi İnternet Andıcı’dır. Bu andıcın ne olduğu kamuoyuna bir çok kez açıklanmıştır.

7. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi 05 Ağustos 2013 günü davaya ilişkin nihai kararını açıklamıştır.
Mahkeme, kararını Başbakanlık Müsteşarlığından istediği ancak dosyaya gelmeyen direktif ve kararları incelemeden vermiştir.
Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinden istenilen “Bölücü Faaliyetlere Yönelik Eylem Planı-2006"nın 45 nolu tedbiri ile Genelkurmay Başkanlığı’na internet faaliyetlerinde bulunma görevinin verildiği dikkate alınır ise, eksik inceleme ile verilmiş olan kararın vahameti net olarak ortaya çıkmaktadır.

8. Bu durum; adil yargılamanın yapılmadığını bir kez daha ortaya koyması açısından çok önemlidir, hayatidir.
İnsanlar hakkında müebbet hapis cezası dahil en ağır cezalar verilmiştir.
Mahkemenin kararını açıklamasından neredeyse, dört ay geçmesine rağmen “Gerekçeli Karar" hala ortada değildir. Söylentiler, gerekçeli kararın çıkması için bir dört ay daha geçeceğini göstermektedir.
Ancak, insanların cezaevlerinde tutuklulukları devam etmektedir.

9. Bu vahim tablo karşısında; yetki ve sorumluluk taşıyan:
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, Yargıtay Başkanlığı’nın ve Anayasa Mahkemesi’nin ne düşündüğü merak edilmektedir?
Kulaklarını tıkayıp, sessizliklerini koruyacaklar mıdır?
Yoksa, duruma müdahale ederek, vicdanları kanatan, Türkiye’de adalet sistemini yerle bir eden, bu gibi durumlara karşı tavır mı alacaklardır?
Yurt gazetesi

"TÜRK ORDUSUNA KUMPAS KURULMUŞ''...!
Ahmet Hakan
30.12.2013

Birkaç gündür böyle diyorlar.

Hatta gazetelerinden biri dün manşeti çakmış:
“Aynı kumpası Türk Ordusu’na da kurdular”.

Peki bu durumda “kumpas” diyen başbakan danışmanlarına, “kumpas” diye manşet atanlara, “kumpas” imasında bulunan hükümet adamlarına ne diyeceğiz?
-“İyi de hepiniz üç gün öncesine kadar başka telden çalıyordunuz” mu diyeceğiz?
-“İyi de hepiniz söz konusu o kumpasın ağa babası rolündeydiniz” mi diyeceğiz?
-“İyi de delil toplama işini bile TRT’den canlı yayınla yapıyordunuz” mu diyeceğiz?
-“İyi de savcıdan kaptığınız bilgileri, apaçık doğrularmış gibi halkın üstüne boca ediyordunuz” mu diyeceğiz?
-“İyi de ulan hepiniz oradaydınız be” mi diyeceğiz?
Hayır, hayır.
Bunları demeyeceğiz.
Çünkü bunlar denildi, deniliyor.
Ancak görülüyor ki...
Bunların denilmesi, karşı tarafta en küçük bir yüz kızarıklığı bile oluşturmadı, oluşturmuyor.
*
O zaman başka bir şey söylemek lazım.
İşte söylüyorum:
*
“Kumpas” deyip geçemezsiniz ağalar!
Daha doğrusu...
-“Kumpas” sözcüğünü, hükümete yakın kişiler hakkındaki yolsuzluk iddialarından ve bu iddiaların soruşturulmasından kaçış için kullanamazsınız.
-“Kumpas” sözcüğünü ahalinin dikkatini başka bir yöne çevirmek ve kafa karıştırmak için kullanıp kaçamazsınız.
“Kumpas” sözcüğü ağzınızdan çıkıyorsa...
Gereğini yapmak zorundasınız.
Yoksa yaptığınız sadece size yönelen tepkiye yön değiştirme maksatlı basit ve ilkel bir uyanıklıktan başka bir anlam taşımaz.
*
Gereği ne mi bu işin?
İşte açıklıyorum gereğini...
Eğer size gerçekten inanmamızı istiyorsanız:
-Bugünlerde nasıl yakınlarınızın savcılık soruşturmasından kurtulması için üç saate beş miting sığdırıyorsanız, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un hapisten çıkması için iki saate sekiz miting sığdırın da inanalım.
-Bugünlerde nasıl hükümete yönelmiş bir yolsuzluk soruşturmasına karşı istiklal mücadelesi başlattıysanız, ordunun tüm generallerine yönelmiş, bazı kuvvet komutanlıklarında general bırakmamış davalar için de istiklal mücadelesi başlatın da inanalım.
-Bugünlerde nasıl 28 yaşında, hükümetin üç bakanıyla al takke ver külah ilişkiye girmiş tartışmalı adam için “Tanırız, hayırsever bir işadamıdır” diyorsanız, Hanefi Avcı için “Tanırız, dürüst bir polistir” deyin de inanalım.
-Bugünlerde nasıl “O çantanın içinde para olduğu ne malum” diyorsanız, kitap için söylediğiniz “Bombadan bile daha tesirli” sözü için binlerce tövbe edin de inanalım.
-Bugünlerde nasıl yasalara aykırı yönetmelikler çıkarıyorsanız, “kumpas” sonucu içeri tıktığınız kişiler için de bir şeyler yapın da inanalım.
-Bugünlerde işin ucu kendinize dokunduğunda nasıl “Amerika” diyorsanız, nasıl “Dış mihrak” diyorsanız, nasıl “Dış düşman” diyorsanız, aynısını generaller için deyin de inanalım.
-Bugünlerde nasıl kefenlere sarınıp istiklal savaşları başlatıyorsanız, Silivri Cezaevi’nin önünde kefenlere sarınıp istiklal savaşı başlatın da inanalım.
-Bugünlerde nasıl kendinize yöneldiğini söylediğiniz “kumpas”a karşı Cumhuriyet tarihinin en büyük ve en görkemli direnişini sergiliyorsanız, “kumpas” sonucu ocakları sönmüş vatandaşlarınız için de benzer bir direniş sergileyin de inanalım.
Başka türlü olmaz.
Başka türlü zerre kadar inandırıcı olamazsınız.
*
Öyle “kumpas” deyip geçemezsiniz.
Her gün birkaç tanesini piyasaya sürdüğünüz o sınırsız sorumsuz yeniyetme analizciler konumunda değilsiniz ki söyleyip de geçesiniz.
Devleti yönetiyorsunuz devleti...
Başbakan’a danışmanlık yapıyorsunuz.
Koca Türk Ordusu’na komutanlık yapıyorsunuz.
*
Bu işin hiç şakası yok.
Bu iş çocuk oyuncağı değil.
Bu işi ekranlara sürdüğünüz şebelekler gibi “Bunlar bizi de oyuna getirmiş yahu” diyerek geçiştiremezsiniz.
Unutmayın:
Sizin “Kumpas” dediğiniz işten dolayı...
Aileler perişan, anneler gözyaşı döküyor, babalar kalpten gidiyor, çocuklar büyüyemiyor, ocaklar sönüyor.
Yüzlerce kişi beton duvarlar arasında gün sayıyor.
Siz “Kumpas” dedikçe...
Onlar orada sıkılmış yumruklarını ısırıyor.

Kaynak: Hürriyet

Genelkurmay Başbakanlığı, Balyoz ve Ergenekon gibi, TSK mensuplarının yargılandığı davalar hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu
02 Ocak 2014



Suç duyurusunda, "TSK'nın muvazzaf ve emekli personelinin yargılandığı davalarda "TSK'yı hedef alacak şekilde suç delilleri üretildiği, davalarda görev yapan adli kolluk, savcı ve hakimlerin yargılamada savunmanın görüşlerini dikkate almadığı, suç delillerini manipüle ettiği" gibi suçlamalar yer aldı.

Balyoz avukatlarından Haluk Pekşen, Genelkurmay Başkanlığı'ndan bugün kendilerini aradıklarını ve suç duyurusunda bulunulduğunu bildirdiklerini açıkladı.

Genelkurmay kaynakları da, suç duyurusunda bulunulduğunu doğruladılar.

Avukat Pekşen, geçen hafta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Başdanışmanı Yasin Akdoğan'ın "milli orduya kumpas kuruldu" sözleri nedeniyle, Balyoz sanıkları adına Genelkurmay Başkanlığı'na dilekçe vermiş ve bu konuda suç duyurusunda bulunulmasını istemişti.
http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/genelkurmaydan-suc-duyurusu-h46819.html

Silivri'yi ziyaret eden MHP vekili Lütfü Türkkan: Hilmioğlu duvarlarla konuşuyor, Küçük görmüyor
06/01/2014



Silivri'yi ziyaret eden MHP vekili Lütfü Türkkan, Yalçın Küçük'ün kataraktan artık görmediğini, Fatih Hilmioğlu'nun ise geceleri duvarlarla konuştuğunu öğrendiğini söyledi.
Facebook'ta Paylaş

Radikal.com.tr - Silivri Cezaevi’ni ziyaret eden MHP Milletvekili Lütfü Türkkan, bugün Silivri'de önce İlker Başbuğ, ardından da Tuncay Özkan ile görüştü. Başbuğ, Türkkan ile Ergenekon ve Balyoz davalarının yeniden görülmesinin önünü açacak formüller konusundaki görüşlerini paylaşırken; Tuncay Özkan ise Silivri'de yaşadıklarını anlattı: Fatih Hilmioğlu duvarlarla konuşuyor.
Lütfü Türkkan'ın görüşmeler konusunda Hürriyet'e verdiği bilgiye göre Tuncay Özkan kendisine sağlık durumları sıkıntılı olan Yalçın Küçük ve Prof. Fatih Hilmioğlu ile aynı koğuşta kalmak istediğini bildirdi ve onların koğuşuna geçti.
Türkkan, Tuncay Özkan'ın kendisine anlattıklarını şöyle aktardı: Fatih Hilmioğlu, yaşadığı bütün bedensel hastalıkların dışında yeni bir şey daha yaşamaya başlamış. Geceleri duvarlarla konuşuyormuş. Duvarlarda gördüğü ölmüş oğluyla konuşuyormuş.
Yalçın Küçük'ün de gözlerinde sorun yaşadığını aktaran Tuncay Özkan, Lütfü Türkkan'la paylaştıkları şunlar: Yalçın Küçük göremiyor. Gözlerine katarakt nedeniyle perde inmiş. Tuncay Özkan onlara yardımcı oluyor.

Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ ile de görüşme fırsatı bulduğunu anlatan Lütfü Türkkan, Feyzioğlu'nun getirdiği teklife olumlu baktığını söyledi. Türkkan, Başbuğ'un kendisine söylediklerini ise şöyle anlattı: "Af değil, beraat istiyoruz" dedi. Aynen şu cümleyi kullandı: " Türkiye kamuoyunun da inandığı gibi bizler masumuz, darbeci değiliz. Demokrasiye inanmış bir kurumun mensubuyuz. Ben de bu kurumun başındaki askerdim. "
Türkkan'a "Genel mahkemelerde" yargılanmak istediklerini vurgulayan Başbuğ, "Genel mahkemelerde adaletin tecelli edeceğine ve bunun sonucunda beraat edeceğimize inanıyorum. Tutukluluk süremizin yakın bir zamanda sona erdirilebilmesi için genel mahkemelerde tutuksuz yargılanmayı bekliyoruz. Biz af değil, beraat etmek istiyoruz. "

ISLAK İMZALI BELGE

Islak imzalı belge ile kamuoyu gündemine gelen Dursun Çiçek ile de görüştüğünü anlatan Lütfü Türkkan, Çiçek'in kendisine biri sahte biri gerçek olmak üzere iki belge verdiğini, bu belgeleri de kamuoyu ile paylaşacağını söyledi.
Radikal

Anayasa Mahkemesi: Başbuğ'un hakları ihlal edildi
6 MART 2014



Anayasa Mahkemesi (AYM), eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ’un yargılaması sırasında bireysel özgürlüğü ve haklarının ihlal edildiğine hükmetti.
AYM, İlker Başbuğ'un özgürlükten yoksun bırakmanın hukuki olmadığı iddiasının, “yerel mahkemece etkili bir şekilde incelenmeden reddedilmesi ve mahkumiyete ilişkin gerekçeli kararın açıklanmamasından dolayı Yargıtay önüne götürülememiş olması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliğine ilişkin haklarının ihlal edildiğine” karar verdi.

Mahkeme, ihlal kararı nedeniyle gereğinin yapılması ve İlker Başbuğ'un tahliye talebi hakkında karar verilmesi amacıyla karar örneğinin yerel mahkemeye gönderilmesini kararlaştırdı.
AYM, Başbuğ’un ihlal iddiasıyla yaptığı bireysel başvurusundaki tahliye talebi için Adalet Bakanlığı’ndan görüş istemişti.
Bakanlık 24 Şubat’ta görüşünü AYM’ye iletmiş, Başbuğ’un avukatları da ertesi günü 24 sayfalık yanıtlarını AYM’ye sunmuşlardı.
Başbuğ 5 Ocak 2012'de tutuklanmıştı.

'Tahliyenin önünü açıyor'

Ergenekon davası avukatların Hüseyin Ersöz, Başbuğ ile ilgili kararı BBC Türkçe'ye değerlendirdi ve bu kararın bir tahliyenin yolunu açacağını söyledi.
Ersöz, Anayasa Mahkemesi'nin, tutukluluk süresiyle ilgili şikayetin yerinde bulmadığını karar verse de Ergenekon davasına bakan 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin gerekçeli kararı yazmamış ve dosyayı Yargıtay'a göndermemiş olmasının özgürlük hakkını ihlal ettiğine karar verdiğini söylüyor.
Ersöz, bunun "çok doğru bir karar" olduğu değerlendirmesinde bulunarak, şunları söylüyor: "Çünkü 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen kararları denetleyecek olan merci, tutukluluk halini denetleyecek merci Yargıtay 9. Dairesi'dir. 13 Ağır Ceza Mahkemesi dosyayı Yargıtay'a göndermeyerek Yargıtay'ın bu incelemeyi yapmasını geciktirmektedir. Bu da kişi özgürlüğünü ihlal eden bir mahiyettedir."

Ersöz ayrıca, bu kararın İlker Başbuğ ile aynı durumdaki Ergenekon tutukluları için de emsal olacağını belirtiyor. Bu bağlamda, diğer sanıkların "mahkemeye tahliye başvurusu yapmaları ve İlker Başbuğ kararını emsal göstermeleriyle mahkemenin tahliye kararı verilmesi gerekir" değerlendirmesini yapıyor.
BBCT
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Prş Mar 06, 2014 8:52 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2356
Konum: Avustralya

MesajTarih: Çrş Oca 01, 2014 6:40 pm    Mesaj konusu: Ergenekon davasında karar açıklandı Alıntıyla Cevap Gönder

Ergenekon davasında karar açıklandı: Mahkeme sanıklara ceza yağdırdı
5 AĞUSTOS 2013



BBCT'nin haberine göre; 5 yıldır devam eden Ergenekon davasında kararını açıklayan mahkeme heyeti aralarında eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un da bulunduğu üst düzey generallerle milletvekillerinin de bulunduğu çok sayıda sanığı ağır cezalara çarptırdı.

Ümraniye'deki bir gecekonduda bulunan el bombalarıyla altı yıl önce başlayan soruşturma ve sonrasında başlayan Ergenekon davasının yerel mahkeme aşaması bugün sona erdi.



Mahkeme heyetinin iki saatten uzun sürede okuduğu kararlara göre, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ müebbet hapse mahkum edildi.

Davanın öne çıkan isimlerinden emekli orgeneral Şener Eruygur ve gazeteci Tuncay Özkan ağırlaştırılmış müebbet cezası alırken, emekli Orgeneral Hurşit Tolon, emekli Orgeneral Hasan Iğsız ve emekli Orgeneral Nusret Taşdeler de müebbet hapis cezasına çarptırıldı.



CHP'nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise yargılamayı yapan özel yetkili mahkemenin "siyasi gücün emrinde" olduğunu iddia etti.

"Demokrasilerde insanlar, siyasi otoriteye bağımlı özel yetkili mahkemelerde değil; bağımsız, hukukun üstünlüğüne inanan normal mahkemelerde yargılanırlar. Bu nedenle özel yetkili mahkemelerin verdiği kararlar hukuken, siyaseten ve ahlaken meşru kararlar değildir" diye konuşan Kılıçdaroğlu, verilen kararların "gayrimeşru" olduğunu öne sürdü.

Milletvekilleri de ceza aldı



Eski İşçi Parti Genel Başkanı Doğu Perinçek de ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırılan isimler arasında. Perinçek'e ayrıca 34 yıl 4 ay hapis cezası da verildi.



Danıştay saldırısının faili Alparslan Aslan iki kez ağırlaştırılmış müebbet, ayrıca 90 yıl 3 ay hapis cezası hapis cezasına çarptırıldı.

Susurluk skandalında da adı geçen emekli tuğgeneral Veli Küçük iki kez müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
''İrticaya karşı eylem planı'' olarak bilinen soruşturmayla bilinen emekli Albay Dursun Çiçek de ömür boyu hapis cezasına çarptırılan isimler arasında.

Yazar Yalçın Küçük ise 22 yıl 6 ay hapis cezası aldı.
CHP İzmir Milletvekili ve Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Balbay, 34 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılırken, CHP Ankara Milletvekili Sinan Aygün 12 yıl 6 ay, CHP Zonguldak Milletvekili Mehmet Haberal da 12 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Haberal, aldığı ceza ve tutuklu bulunduğu süre dikkate alınarak tahliye edildi.

Mahkeme, eski Türk Metal İş Başkanı Mustafa Özbek'i de müebbet hapis cezasına çarptırdı.

Mahkeme Haberal'in yanısıra Genelkurmay eski Adli Müşaviri Hıfzı Çubuklu ve emekli koramiral Mehmet Otuzbiroğlu'nun tahliyesine karar verdi.

Tahliye edilen isimler arasında İsmail Hakkı Pekin, Cemal Gökçeoğlu, Erkan Ayyıldız, Fatma Cengiz, Hüseyin Yanç, Hulusi Gülbahar, İbrahim Özcan, Kenan Özay, Mehmet Perinçek, Mehmet Bülent Sarıkayha, Sedat Özüer, Selçuk Özkan, Ziya İlker Göktaş da var.

Mahkeme hapis cezalarına çarptırılan eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu, eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç, eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur ve akademisyen Yalçın küçük'ün de aralarında bulunduğu 15 sanık hakkında yakalama kararı çıkarttı.

21 sanığa beraat

Davada 21 sanık hakkında beraat kararı verildi. Beraat eden sanıklar arasında Danıştay saldırısı ve Cumhuriyet gazetesini bombalamakla suçlanan Osman Yıldırım, Ali Yiğit, gazeteci Caner Taşpınar, Salih Kunter ve Danıştay saldırısı sanığı Süleyman Ezen de yer aldı.

Hayatını kaybeden İlhan Selçuk ve Kuddusi Okkır'ın da bulunduğu sanıklar hakkındaki davalar da düştü.
Firari sanıklar Bedrettin Dalan ile Turhan Çömez hakkındaki dava dosyaları da ayrıldı.

Ergenekon davası ceza listesi



Ergenekon davasının karar duruşmasında, yargılanan birçok isme ağırlaştırılmış müebbet, müebbet ve çeşitli hapis cezaları verildi.

İki saatten uzun sürede okunan cezaların listesiyse şöyle:

Müebbet hapis cezaları

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ: Müebbet
Danıştay saldırganı Alparslan Arslan: İki kez ağırlaştırılmış müebbet ilave 90 yıl
Emekli Tuğgeneral Veli Küçük: İki kez ağırlaştırılmış müebbet
-İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek: Ağırlaştırılmış müebbet
- Eski Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur: Müebbet
- Eski 1. Ordu Komutanı Orgeneral Hasan Iğsız: Müebbet
- Emekli Orgeneral Hurşit Tolon: Müebbet
- Emekli Orgeneral Nusret Taşdeler: Müebbet
- Emekli Albay Dursun Çiçek: Ağırlaştırılmış müebbet
- Emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin: İki kez ağırlaştırılmış müebbet ile 117 yıl hapis
- Gazeteci Tuncay Özkan: Ağırlaştırılmış müebbet ve 15 yıl ilave hapis
- Dursun Ali Özoğlu: Ağırlaştırılmış müebbet
- Emekli Albay Fikri Karadağ: Ağırlaştırılmış müebbet
- Avukat Kemal Kerinçsiz: Ağırlaştırılmış müebbet
- Türk Ortodoks Patrikanesi sözcüsü Sevgi Erenerol: Müebbet
- Hasan Ataman Yıldırım: Ağırlaştırılmış müebbet
- Sendikacı Mustafa Özbek: Müebbet
Hapis cezaları
- Eski Genelkurmay Adli Müşaviri Hıfzı Çubuklu: 9 yıl 6 ay hapis
- Eski Genelkurmay Adli Müşaviri Erdal Şenel: 7.5 yıl hapis
- Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç: 13 yıl 2 ay hapis
- Emekli Orgeneral Kemal Yavuz: 7 yıl 6 ay hapis
- Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz: 22 yıl 6 ay hapis
- Emekli Tuğamiral Alaattin Sevim: 10 yıl hapis
- Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin: 7.5 yıl hapis
- Emekli Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu: 20 yıl 6 ay hapis
- Emekli Albay Arif Doğan: 47 yıl 3 ay
- Albay İlyas Çınar: 12 yıl 2 ay hapis
- Emekli Albay Levent Göktaş: 23 yıl 9 ay hapis
- Emekli Albay Hasan Atilla Uğur: 29 yıl 3 ay
- Emekli Yarbay Mustafa Dönmez: 49 yıl 2 ay hapis
- Emekli Binbaşı Fikret Emek: 41 yıl 4 ay hapis
- Teğmen Noyan Çalıkuşu: 8 yıl 6 ay
- Teğmen Mehmet Ali Çelebi: 16 yıl 6 ay hapis
- Emekli Astsubay Mehmet Demirtaş: 22 yıl hapis
- Emekli asker ve Avukat Serdar Öztürk: 25 yıl 6 ay
- Emekli Astsubay Zekariya Öztürk: 19 yıl 6 ay
- Gazeteci Mustafa Balbay: 34 yıl 8 ay hapis
- Yazar ve akademisyen Yalçın Küçük: 22 yıl 6 ay hapis
- Eski Özel Harekat Daire Bşk. Vkl. İbrahim Şahin: 49 yıl 4 ay
- Eski Emniyet Müdürü Adil Serdar Saçan: 14 yıl 5 ay hapis
- CHP Milletvekili Sinan Aygün: 13 yıl 6 ay
- Gazeteci Adnan Bulut: 6 yıl hapis
- Eski Aydınlık Yayın Yönetmeni Serhan Bolluk: 7 yıl 6 ay hapis
- Gazeteci Vedat Yenerer: 7 yıl 6 ay hapis
- Gazeteci Ünal İnanç: 19 yıl 1 ay hapis
- Cumhuriyet Gazetesi saldırısı faili Bedirhan Şinal: 18 yıl 8 ay hapis
- Eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu: 15 yıl 8 ay
- Eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz: 13 yıl 11 ay hapis
- Eski İnönü Üniversitesi Rektörü Fatih Hilmioğlu: 23 yıl hapis
- Eski 19 Mayıs Üniversitesi Rektörü Ferit Bernay: 10 yıl hapis
- Eski Rektör Mustafa Yurtkuran: 10 yıl hapis
- Mehmet Haberal: 12 yıl 6 ay hapis
- İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ferit İlsever: 15 yıl hapis
- Akın Birdal Suikasti azmettiricisi Semih Tufan Gülaltay: 12 yıl hapis
- Sedat Peker: 10 yıl hapis
- Mehmet Perinçek: 6 yıl hapis
- 'Drej Ali' adıyla bilinen Ali Yasak: 6 yıl 3 ay hapis
- Ferda Paksüt: 2 yıl 6 ay hapis
- Danıştay sanığı Osman Yıldırım: 8 yıl 9 ay hapis
- Ergun Poyraz: 29 yıl 4 ay hapis
- İşçi Partisi'nin avukatı Emcet Olcayto: 13 yıl 2 ay hapis
- Prof. Dr. Erol Manisalı: 9 yıl hapis

- Firari sanıklar Bedrettin Dalan ve Turan Çömez'in dosyaları ayrıldı

- Bekir Öztürk:12 yıl
- Turan Özlü: 9 yıl
- Güler Kömürcü: 7 yıl 6 ay
- Özlem Konur Usta: 6 yıl 3 ay
- Fatma Cengiz: 11 yıl hapis
- Eski Esenyurt Belediye Başkanı Gürbüz Çapan: 1 yıl 3 ay hapis
- Adli Tıp Enstitüsü'nden Doç. Dr. Ümit Sayın: 4 yıl hapis
- İşçi Partili Hikmet Çiçek: 21 yıl 9 ay hapis
- İşçi Partisi yöneticisi Hayrettin Ertekin: 12 yıl hapis
- Eski Ülkü Ocakları Başkanı Avukat Levent Temiz: 10 yıl hapis
- Boğaç Kaan Murathan: 17 yıl hapis
- İşçi Partisi Yöneticisi Adnan Akfırat: 19 yıl hapis
- İbrahim Özcan: 12 yıl hapis
- Aydınlık Dergisi Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım: 16 yıl 10 ay hapis
- İbrahim Özcan: 14 yıl 8 ay hapis
- Avukat Nusret Senem: 20 yıl 3 ay hapis
- Evinde mühimmat bulunan Oktay Yıldırım: 33 yıl 10 ay
- Sami Hoştan: 10 yıl hapis
- Kemal Aydın: 20 yıl 8 ay

Beraat edenler

- Ali Yiğit
- Süleyman Esen
- Salih Kunter
- Caner Taşpınar
Tahliye edilenler
- Eski Genelkurmay Adli Müşaviri Hıfzı Çubuklu
- Mehmet Haberal
- Orhan Yıldırım
Hakkında yakalama kararı çıkanlar
- Eski Jandarma Komutanı Orgeneral Şener Eruygur
- Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç
- Eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu
- Yalçın Küçük

İlk değerlendirmeler


7 sanık ifade veremeden öldü, 1,360 kişi ifade verdi, 588 kişi tutuklandı, 71 sanık tutuklu yargılandı, toplam 17 bin sayfalık 19 iddianame..

Bahattin Yücel (Eski Bakan ve Başbakan Yardımcısı ): "Balyoz ve Ergenekon mahkumiyetleri, bugünden başlayarak, PKK ve Öcalan'ı da kapsayacak bir genel af tartışmasının yolunu açar.
Başbuğ silahlı terör örgütü yöneticiliği yaptığı gerekçesiyle ömür boyu hapis cezası aldıysa,TSK'nın terör örgütü olduğu tartışması başlar.
Büyükanıt yargılanmadığına göre,Başbuğ onun emekliliğinin ardından silahlı terör örgütü kurmuş olmalı."

Eyüp Can (Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni - Twitter): ''Tek tek isimler üzerinden söylenecek çok şey var fakat mesele yargılananların gazeteci ya da general olup olmaması değil. Ergenekon davasında bir zihniyeti mi yargılıyoruz yoksa kriminal eylemleri mi? Meşru hükümete karşı illegal plan yapan-darbe girişiminde bulunanlar mı yargılanıyor yoksa... ulusalcı zihniyetle irtibatlı olduğu iddia edilen ‘muhalifler’ mi? Ergenekon davası her türlü illegal yapılanmayı mahkeme önüne çıkarmayı hedefleyen ‘hukuki bir hesaplaşma’ mı, yoksa.. illegal yapılanmayla zihinsel anlamda bağı olan herkes ve her şeyle ‘ideolojik bir hesaplaşma’ mı? Maalesef torbaya dönüştürülen Ergenekon davasında bugün çıkan ağır kararlar bu ayrımların yapılmadığını gösteriyor.''

Can Dündar (gazeteci): ''Bu dava da Ergenekon davası değil. Bu dava, Erdoğan Hükümeti'ni devirmeye teşebbüs davası...

Mahkum olanlar arasında mafyatik ilişki içinde olanlar, darbeciler, Jitemciler olabilir. Ama ne kirli cinayetler, ne faili meçhuller, ne Jitem faaliyetleri aydınlatıldı.

Ağırlıkla, hükümete karşı, miting yapanlar, parti kurmaya kalkanlar, yazı yazanlar yani demokratik haklarını kullananlar, çete mensubu gibi gösterilerek mahkum edildi.

Bu durum, davayı ve kararları tamamen hukuksuz kılıyor. Evrensel hukuk, bu siyasi kararı yırtıp atar. Ve gün gelir, gerçek Ergenekon da yargı önüne çıkar.''

Çetin Bayramoğlu: "Anayasaya göre mahkemeler herkese açık olmalı ve mahkeme kararı Türk milletine açık olarak duyurulmalı. Şimdi ise değil millet, sanık yakınları ve avukatlarına bille yasak bir duruşma ile açıklanacak."

"Dursun Çiçek'in kızı (İrem Çiçek): buradaki savcıların hakimlerin adını ömrüm boyunca unutmayacağım, unutturmayacağım."

haber1001

Gareth Jenkins: 'Ergenekon davasının kurbanı iki grup var'
Rengin Arslan
İstanbul
4 AĞUSTOS 2013



Gareth Jenkins gazeteci. Binlerce sayfayı bulan Ergenekon iddianamelerini okuyan nadir isimlerden. “Gerçek ile Fantezi Arasında: Türkiye’nin Ergenekon Soruşturması” isimli raporun yazarı.
Jenkins’a bundan altı yıl önce başlayan Ergenekon soruşturmasını, Türkiye’de değiştirdiklerini, “derin devlet açığa çıkarıldı” iddialarını, dünyadaki örnekleri sorduk.

SORU: Dava için soruşturmanın açılmasının üzerinden 6 yıl geçti. Siz Türkiye için bu 6 yılı nasıl değerlendiriyorsunuz? Dava ülkenin siyasi iklimine nasıl yansıdı? Neleri değiştirdi?

GARETH JENKINS: Ergenekon soruşturması ilk başladığında pek çok kişi soruşturmayı yürütenlerin iddialarını ön kabul yoluyla algılamaya hazırdı. Türkiye komplo teorileri ile dolu ve derin devlet olarak bilinen Gladyo tarzı bir ağ Türkiye’nin modern tarihinin bir gerçeği.
Dolayısıyla insanlar yerleşik fikirlerini Ergenekon soruşturmasına yansıttı. Pek çoğu dosyanın kendisine bakmadı. Bununla birlikte, yıllar geçtikçe hem Türkiye içinde hem Türkiye dışında davaya yönelik algı büyük ölçüde değişti. Şimdilerde davada, en azından derin bir çatlak olduğunu bilmeyen birini bulmanız çok zor. Sanırım pek çok kişi artık davanın siyasi motivasyonla üretilmiş olduğunu anladı.
Ergenekon soruşturması, şu an Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile bir iktidar mücadelesine girmiş olan Fethullah Gülen hareketinin üyeleri tarafından yürütüldü. Yine de Ergenekon davası, hukukun üstünlüğünün nasıl görmezden gelinebileceğini ve Türkiye basınının baskı, kibir ve bazı mensuplarının ilkesizliği nedeniyle nasıl kontrol altına alınabileceğini göstererek Erdoğan’ın gittikçe otoriterleşen yönetim biçiminin temellerini attı.

'Böyle bir örgüt yok'

Eğer insanlar Ergenekon davasının başında, davanın gerçeklerine bakmayı başarsalardı ve hukukun üstünlüğü ve aynı fikirde olmadıkları insanların hakları için ayağa kalksalardı, bugün Ankara’da böylesine otoriter bir rejim ile karşı karşıya olmazdık.
Yüzlerce sanığı ve bu kadar sıra dışı iddia ve suçlamaları içeren her dava, hem davanın taraftarlarını hem de ülkenin hukuk sistemini yargılamakla son bulur. Bu Türkiye ve Ergenekon soruşturmasının taraftarları ve destekçilerinin kötü şekilde başarısızlığa uğradığı bir sınav.

SORU: Sizce Ergenekon Terör Örgütü adında bir örgüt yapılanması var mı?

GARETH JENKINS: Ergenekon iddianameleri, her siyasi şiddet eyleminden sorumlu olan hiyerarşik, merkezi olarak idare edilen ve Türkiye’nin modern tarihindeki her militan grubu yönetmiş; aynı zamanda nükleer, kimyasal ve biyolojik silahları uluslararası piyasaya satmaya hazırlanan bir örgüt suçlamasına yer veriyor. Tabii ki böyle bir örgüt yok.
Ergenekon iddianameleri çok uzun, muhtemelen kasten böyle. Sağduyusunu yitirmemiş, iddianameleri okuyup böyle bir örgütün gerçekten var olduğuna inanan herkese karşı bunu savunurum.

'Derin devletle hesaplaşma'

SORU: Ergenekon davası geniş bir kesim tarafından derin devletle hesaplaşma olarak görüldü, görülüyor. Sizce dava bunu başardı mı?

GARETH JENKINS: Derin devlet Türkiye modern tarihinin bir gerçeği. Ergenekon soruşturması başladığından beri, davayı destekleyenler, bunun derin devleti hedef aldığı iddia etti. Ancak Ergenekon iddianamelerini okuduğunuzda, niyetin bu olmadığı açık olarak ortaya çıkıyor. Derin devlet özerk ve yarı özerk çete ve grupların dokunulmazlık içinde faaliyet yürütmesiydi. Bu da Ergenekon soruşturması başlayana kadar hemen hemen ortadan kalkmıştı.

Ergenekon davasının kurbanı iki grup var. Gruplardan biri soruşturmayı yürütenler tarafından doğrudan hedef alınanlar; özellikle açık şekilde absürt suçlamalar ve üretilmiş “delillerle” suçlanan ve tutuklananlar. Diğer grup ise gerçek derin devletin kurbanlarından oluşuyor.
Örneğin 1990’lı yıllarda Güneydoğu’da binlerce kişi ölüm mangaları tarafından öldürüldü. Onlar ve aileleri için adaleti sağlamak üzere hiçbir girişimde bulunulmadı. Ergenekon soruşturmasının en korkunç taraflarından biri de gerçek derin devletin bu kurbanlarının, davayı kendi siyasi amaçları için yürütenler tarafından kullanılmasıdır.
Bu aynı zamanda, sevmedikleri insanları hedef aldığında Ergenekon davasını destekleyen ve arkadaşlarını hedef aldığında eleştiren; fakat gerçek derin devlet tarafından işlenen suçlar yüzünden adalet bekleyen insanlara hiçbir ilgi göstermeyen “liberal entelektüellere” de uzanıyor.

SORU: Ergenekon’da toplumun farklı kesimlerinden, farklı düşüncelere sahip kişiler yargılandı. Sizce bu isimlerin ortak bir noktası nedir?

GARETH JENKINS: Ergenekon davasında yargılananların paylaştıkları tek özellik, hepsinin Gülen hareketinin gerçekten veya öyle algılanan karşıtları veya rakipleri olması. Davayı kimin yürüttüğüne işaret eden başka pek çok kanıt var ama sadece suçlananların isimlerine bakmak da yeterli.
Farklılıklar, benzerlikler
Solculara yönelik kötü muameleyle ünlü sağcı eski emniyet müdürü Hanefi Avcı ile sosyalist gazeteci Ahmet Şık’ın aynı örgüte ait olabileceğini düşünen herkesin bir daha düşünmesi gerekir. Ama tabii ki, Avcı ve Şık, Gülen hareketi üyelerinin emniyet ve yargı sistemine nüfuz etmelerini ayrıntılandıran kitaplar yazmışlardı.

SORU: Dünyada derin devlet ile hesaplaşmayı, darbe anlayışını yargılamayı hedefleyen diğer davalar ile Ergenekon davası arasında benzerlikler ve/veya farklılıklar neler?

GARETH JENKINS: Ergenekon soruşturması, diğer ülkelerdeki (İtalya’daki Gladyo gibi) gizli örgütlerin veya darbe ve askeri yönetim dönemlerinin samimi bir şekilde araştırılması yönündeki girişimlerin tam tersi yönden başladı.
Samimi bir girişim, detaylı ve kapsamlı araştırmalarla başlayan Güney Afrika’daki Hakikat ve Uzlaşma Komisyonuna daha yakın olurdu. Samimi soruşturmalar sonuçlara dayanır ve sabit gerçekler üzerinden hareket eder. Ergenekon davası bir paranoya ve soruşturma üzerindeki siyasi saiklerle şekillendi. Çıkarımsal değil, izdişümsel bir soruşturmaydı.

BBCT

Sami Selçuk: "Ergenekon'u Yargıtay da çözemez; bir af yasasıyla bu işi bitirmeli"
08 Ağustos



Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, "Hem kutuplaşmayı ortadan kaldırmak hem de barış ortamını yaratmak için bir af yasasıyla bu işi bitirmeli. Ergenekon'un içinden yargıçlar da çıkamaz" dedi.

Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, Ergenekon kararını ve bu aşamadan sonra yapılması gerekenleri değerlendirdi. "Ergenekon dosyasının Ceza Genel Kurulu’nun önüne getirilmesi gerektiğini" savunan Selçuk, "Yargıtay’da bir daire 5 kişiden oluşur. Yargıtay 5 kişiyle bu davayı çözmemeli. Bunun için 9. Ceza Dairesi’nin önüne gelen davada mutlaka Yargıtay Başsavcılığı itiraz yoluna başvurmalı ve dosya Ceza Genel Kurulu’nun önüne getirilmeli" dedi.

"Ergenekon dosyasının hukuksal olarak çözümlenmesinin insan beyninin gücünü aştığına" dikkat çekerek "Kararlardan kuşkuluyum" diyen Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, "Bazı yerlerde gömülen silahlar olmuş. Her zaman fail suçu işlemekten vazgeçebilir. Onun dışında o hazırlıkta belki bir örgüt suçu olabilir, hükümeti devirmeye teşebbüsle ilgili değil de bir suç işlemek için eylem olabilir. TCY’nin 314. maddesini ilgilendiren bir durum ortaya çıkar. Ama bunun da cezalandırılması için hazırlık davranışlarının o suçu işlemeye elverişli olması gerekiyor. Bu bakımdan kararlardan kuşkuluyum" ifadesini kullandı.

Sami Selçuk, Ergenekon dosyasının ancak afla “temizlenebileceğine” vurgu yaparak “Ben bunu, sanıklar için, yargılananlar için istemiyorum. Hem kutuplaşmayı ortadan kaldırmak, hem de barış ortamını yaratmak için bir af yasasıyla bu işi bitirmeli. Böylece yargının da yükünü kaldırmış olursunuz. Yargıtay’ın da bu konuda sağlıklı bir karar verme olanağı olmadığı kanısındayım” yorumunu yaptı.

İlhan Taşçı'nın Cumhuriyet'te yer alan haberine göre Eski Yargıtay Başkanı, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sami Selçuk’un Ergenekon davası kararı ve bu karardan sonra yapılması gerekenlere ilişkin değerlendirmeleri şöyle:

Bu suç oluşmamış: Gerekçeyi görmeden eleştirmek yanlış. Basına yansıyan kadarıyla bu suçlara teşebbüs olmaz. Fakültelerde öğrencilere okutulur, “bazı suçlar teşebbüse elşverişli değildir” diye. Bu da onlardan biri.

Niye öne alınmış, teşebbüste kalan suç daima eksik bir suçtur. Suçun adı hükümeti yıkmaya teşebbüstür. Bunların literatürdeki adı oluşumu öne alınmış suçtur. Dolayısıyla bu suçlara teşebbüs olanaksızdır. Eksik, tam teşebbüs yapılmış. Yeni Ceza Yasası’nın kaldırdığı ayrım bunlar.

Kanıtları hukuka uygun mu, değil mi ayrı bir sorun. Bunu Yargıtay tartışacak. Diyecek ki, “Bu dosyaya yansıyan bilgilere göre bu kanıt hukuka aykırı elde edilmiş ya da edilmemiştir”. Deniyor ki, bazı hazırlıklar yapılmış, şu yapılmış, bu yapılmış. Hayır bunların hiçbirisi bu suçun maddi öğesini oluşturamaz. Çünkü ya maddi ya manevi açıdan, dış dünyaya yansıyan somut bir zor olacak, şiddet olacak. Bu olmadıkça bu suç oluşmaz.

Bazı yerlerde gömülen silahlar olmuş. Her zaman fail suçu işlemekten vazgeçebilir. Onun dışında o hazırlıkta belki bir örgüt suçu olabilir, hükümeti devirmeye teşebbüsle ilgili değil de bir suç işlemek için eylem olabilir. TCY’nin 314. maddesini ilgilendiren bir durum ortaya çıkar. Ama bunun da cezalandırılması için hazırlık davranışlarının o suçu işlemeye elverişli olması gerekiyor. Bu bakımdan kararlardan kuşkuluyum.

Başbuğ’un durumu sorunlu: Bir başka nokta İlker Başbuğ’un yargılanması sorunu. İddia şudur: “İşte yetkisini aşmıştır, çizmeyi aşmıştır dolayısıyla suçludur, Yüce Divan’da yargılanamaz.” Hayır. Başbuğ Genelkurmay başkanıdır. İddiaya göre, asker sıfatıyla Türkiye’deki bazı eylemleri gözeterek ve kendisine verilen yetkiyi aşarak suç işlemiştir. Dolayısıyla kesinkes bu bir görev suçudur. Yüce Divan’da yargılanması gerekir.

Yargıçlar içinden çıkamaz: Kanıtların toplanması aşamasında, sözgelimi iddianamenin düzenlenmesi, çok sayfalı olması, bu nedenle özetinin okunması.. Özet okumak diye bir şey söz konusu değil. Tamamı okunmak zorunda. Buna benzer, yargılamaya ilişkin hukuka aykırılıklar söz konusu.

Bunları gözeterek, bütün bunları ve bu davanın hacmini, karışıklığını, karmaşıklığını bir insan beyni, kafasında birlikte tutarak bir senteze gidemez, zor bir olaydır. Kendimi yargıç arkadaşların yerine koyduğumda tüylerim diken diken oluyor. Böyle bir davada yanlış yapmamak hemen hemen olanaksız.

Dosya afla temizlenir: Benim kanımca tek yapılacak olan bir af yasasıyla bu işleri temizlemek. Af kutuplaşmayı da ortadan kaldıracaktır. Ben bunu, sanıklar için, yargılananlar için istemiyorum. Hukukun durumuna bakarak, yargılamanın durumuna bakarak bir yurttaş olarak siyasi bir değerlendirme yapıyorum.

Hem kutuplaşmayı ortadan kaldırmak hem de barış ortamını yaratmak için bir af yasasıyla bu işi bitirmeli... Böylece yargının da yükünü kaldırmış olursunuz. Yargıtay’ın da bu konuda sağlıklı bir karar verme olanağı olmadığı kanısındayım.

Milyonlarca sayfalık bu davanın içinden çıkabilir misiniz? 100, bilemediniz 200 sayfalık davalar gördük; onlarda bile çok bocaladık. Böyle bir dava insanın beyin gücünü, yeteneğini aşıyor, bunu temizlemek lazım.

Yargıcın işi ülke kurtarmak değil: Davanın niteliği siyasi olabilir, siyasi sonuçlar da doğurabilir. Ama yargıç bunlarla ilgili değildir. Yargıç sadece ceza hukuku açısından eylemi değerlendiririr, gerisi beni ilgilendirmez. Yargıcın ülkeyi kurtarma diye bir görevi yok. O siyasetçinin işi, beni hiç ilgilendirmiyor. Ben sadece yasaya ve dosyaya bakarım.

Ceza Genel Kurulu baksın: Yargıtay’da bir daire 5 kişiden oluşur. Yargıtay 5 kişiyle bu davayı çözmemeli. Bunun için 9. Ceza Dairesi’nin önüne gelen davada mutlaka Yargıtay Başsavcılığı itiraz yoluna başvurmalı ve dosya Ceza Genel Kurulu’nun önüne getirilmeli. Ceza Genel Kurulu’nda bütün ceza dairelerinden üyeler katılır. Belli sayıda da başkan katılacak. Böylece daha çok insan hukuki değerlendirme yapabilecek. Bu imkân mutlaka açılmalı.
gazeteport

Economist: Ergenekon davası adalet mi intikam mı?
9 AĞUSTOS 2013



Haftalık yayınlanan Economist dergisi, bu hafta sona eren Ergenekon davasıyla ilgili bir değerlendirme yazısına yer veriyor bugünkü sayısında.
Dergi yazıya "Türk demokrasisi için ileriye doğru atılmış, geri dönülmez bir adım olacaktı. Ancak beş yıl süren ve aralarında ordu mensupları ve onların işbirlikçisi olduğu iddia edilen 275 sanığın darbe komplosu kurmakla suçlandıkları Ergenekon davasında 5 Ağustos'ta verilen ağır cezalar, pek çok kişinin, aksi yöne gidildiği inancını pekiştirdi" sözleriyle başlıyor.

'Adalet değil intikam'

Dergi "Saygı gören eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve diğer 18 sanığa, ılımlı İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi'ni devirmek için komplo kurmaktan ömür boyu hapis cezası verildi" derken aralarında avukatların, gazetecilerin ve akademisyenlerin de bulunduğu diğer 256 sanıkta. 21'inin beraat ettiğini belirtiyor.

Ergenekon davasının, ordudaki generallerin, AKP'nin itibarını düşürmek için bir 'kirli işler' birimi kurduğu savına dayadığını yazan Economist, hazırlandığı iddia edilen komplo çerçevesinde camilerin bombalanmasının ve Hıristiyanlar'ın öldürülmesinin planlandığının iddia edildiğini aktarıyor.

Dergi "Ordunun muhalif Kürtler'in topluca öldürülmesine ve diğer 'devlet düşmanlarının' işkence görüp cezaevine atılmasına verdiği destekle dolu siciline bakıldığında bu iddialar inandırıcı gelebilir" yorumunu yapıyor.
'Tarih affetmeyecektir'

"Generalleri saf dışı bırakma Erdoğan'ın bugüne kadar elde ettiği en büyük başarı" diyen Economist, bu hafta verilen cezaların, gelecekte benzer planlar yapacak kişilere de açık bir mesaj verdiğini belirtiyor.

Ancak, bu dava için özel inşa edilen duruşma salonunda yapılan yargılamanın, başından beri tartışma yarattığını vurgulayan dergi, 2007'de ordu tarafından devrilmek istenen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bile dava ve yargı süreci konusunda bazı endişeler dile getirdiğini hatırlatıyor.

Dergi yazısını, "Bu endişeler, hükümetin Kürtler'le siyasî bir çözüm arayışına destek veren Başbuğ'un 2012'de tutuklanmasıyla arttı" diyen dergi Erdoğan da yakın zamanda "Başbuğ'a terör örgütü üyesi diyenleri tarih affetmeyecektir" dedi. Başbuğ'un kızı Feride davayı 'komedi' diye nitelerken, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise savcıların 'adalet değil intikam' peşinde olduğunu savundu" sözleriyle sürdürüyor.

Savunma avukatlarının uzun süredir, müvekkilleri aleyhindeki kanıtların ya uydurma ya da tahrif edilmiş olduğunu söylediğini aktaran Economist, davayı izleyen Batılı diplomatların da, 'davanın geçerliliğine gölge düşürmeye yetecek kadar çok açık olduğu' görüşüne katıldığını belirtiyor.

Erdoğan, 'Gülen kadrosunu' temizlemek istiyor
Economist, "Kimileri de bu davada, Amerika Birleşik Devletleri'nde sürgünde yaşayan Fethullah Gülen ve ona bağlı hareketin parmağı olduğunu düşünüyor" diyor ve ordunun peşini hiç bırakmadığı Gülen hareketinin AKP iktidarında canlandığını vurguluyor. Dergi, "Gülen hareketinin polis güçlerine ve yargı kadrolarına o kadar büyük sayılarla sızdığı söyleniyor ki, bunu kendisine bir tehdit olarak gören Erdoğan, bu kadroları temizlemek istiyor" saptamasında bulunuyor.

"Eğer Erdoğan'ın giderek artan baskıcı yönetimi olmasaydı, kamuoyu, bu davayı olumlu bir ışık olarak görebilirdi" diyen Economist, binlerce kişinin yaralanmasına beş kişinin de ölümüne neden olan Haziran ayındaki protesto gösterilerine hükümetin verdiği sert yanıtın, tüm dünyada imajını zedelediğini belirtiyor.

Dergi, "Bunu hiç umursamayan Erdoğan, Yahudileri kastederek, bir faiz lobisinin ve onların piyonlarının, Türkiye'yi zayıflatmak ve AKP'yi devirmek için bu protestoları planladığını söylemeye devam ediyor" diyor ve yazısını şöyle noktalıyor:

"Türkiye'nin en büyük sanayi kuruluşu Koç Holding, İstanbul'daki otellerinin kapılarını polis vahşetinden kaçan protestoculara açtığı için hedef alınırken Erdoğan, Divan Oteli'nin suçlulara yardım ve yataklık ettiğini söyledi. 24 Temmuz'da polis destekli vergi müfettişleri, aralarında Tüpraş'ın da bulunduğu, Koç Holding'e ait şirketlerin merkezlerine baskınlar düzenledi. Baskın haberinin ardından, Koç'un İstanbul Borsası'ndaki hisselerinin fiyatları dibe vurdu. Şirketin bir gündeki kaybının 1,8 milyar lira olduğu söyleniyor.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, bu teftişlerin rutin çalışmalar olduğunu söyledi. Ancak İstanbul merkezli bir büyük işadamı, "Bunlar, baskı ve korku salma taktikleri. Rutin olan asıl bu" diyor".
BBCT

Hurşit Tolon: "Bu karar askerimizin başına Kuzey Irak’ta çuval geçirilmesine karşı, ABD’de bunu protesto edip Türkiye’ye dönmemin intikamıdır"
10 Ağustos 2013



Hürriyet'tten Eyüp Serbestin haberine göre; CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan, Silivri Cezaevi’nde yatan CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay, gazeteci Tuncay Özkan, Genelkurmay eski Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ ve emekli Orgeneral Hurşit Tolon’a bayram ziyaretinde bulundu. Emekli Org. Hurşit Tolon karara ilişkin olarak 'Bu askerimizin başına Kuzey Irak’ta çuval geçirilmesine karşı, ABD’de bunu protesto edip Türkiye’ye dönmemin intikamıdır' dedi.

Bülent Tezcan 6 saat süren ziyaret sonrası yaptığı açıklamada şunları söyledi:

BERAAT YERİNE CEZA

“Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’ın aldığı cezalara baktığımızda bunlar çok ağır cezalar. Beraat etmesi gereken sanıkların bu cezaları alması gerçekten vicdanları kanatan bir durum. Örneğin, kişilere ait bilgileri ele geçirmek ya da devlete ait bilgileri ele geçirmekten ceza alan Mustafa Balbay, daha önce bunların tamamını kitaplarında yazmış. Yani tamamı gazetecilik faaliyeti. Gazetecilik faaliyetinden örgüt üyesiymiş gibi hüküm giymiş olmalarını kabul edemiyorlar.

KİTAPTAKİ BELGELER

Tuncay Özkan ‘22 tane kitap yazdım’ diyor. ‘O kitapların içerisinde sayfa sayfa bu belgeleri kullandım ve bunlar yayınlandı. Hâlâ yayınlanıyor, yasaklanmadı. Ama ben bunlarla ilgili devleti yıkmaya teşebbüsten, hükümeti yıkmaya teşebbüsten, örgüt üyeliğinden, örgüt yöneticiliğinden cezalandırıldım’ diyor. Yine Mustafa Balbay da bunlarla ilgili cezalandırılıyor. Bu konuda ısrarla üzerinde durdukları, gizli belge dedikleri belgeler sanıklara verilmiyor. Düşünebiliyor musunuz? Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası veriyorsunuz. 30 yıl hapis cezası veriyorsunuz. ‘Seni gizlediğin belgeler nedeniyle cezalandırdım’ diyorsunuza ama bu belgeleri savunma için bile vermiyorsunuz. ‘Bunlar devletin gizli belgesi sana veremem’ diyorlar. Demokrasilerde bunu kabul etmek mümkün değil.

TOLON’DA İLAVE 3 CD

Hurşit Tolon gözaltına alındığında 129 CD’ye el konuluyor evinde. Bunlardan 111 tanesi iade ediliyor. Resmi soruşturma kayıtlarına göre 18 CD olması lazım ama 21 tane CD var. 3 tane CD ilave edilmiş. Bu 3 CD Elba marka CD’ler. Hiçbir arama tutanağında yok. Müebbet hapis cezasına çarptırıldığı bilgilerin bu CD’lerde ele geçtiğini iddia ediliyor. Hurşit Tolon diyor ki ‘Bende bulmadıkları sahte CD ile beni müebbet mahkum ettiler.’ ‘Bu askerimizin başına Kuzey Irak’ta çuval geçirilmesine karşı, ABD’de bunu protesto edip Türkiye’ye dönmemin intikamıdır’ diyor. ‘Ben Türk askerine çuval geçirildiğinde ABD’deydim. Burada ilk tepkiyi gösteren ve geri dönen komutandım. Bunun bedelini, hesabını böyle sordular’ diyor. Diyor ki ‘Ben ayakta ölmeye ant içtim. Ben diz çökerek ölmeyeceğim. Bu mahkemelere, bu adaletsizliklere diz çökmeyeceğim’

ASKERLERİN GÖZLERİ DOLDU

Sayın İlker Başbuğ ise genel olarak Hürriyet Gazetesi’ndeki açıklamayı tekrar etti. ‘Genelkurmay Başkanı olarak sadece ben değil, tüm komuta karargâhım yargılanmıştır. TSK bu kararla bir suç örgütü gibi, bir terör örgütü gibi gösterilmiştir’ diyor. ‘Beni atayan Başbakan’a ve Cumhurbaşkanı’na sesleniyorum’ diyor. ‘Ben böyle bir suç örgütünün başındaysam ortada devlet yoktur. Ortada devlet kalmamıştır. Beni atayanların siyasi sorumluluğu ne olacak?’ diyor. Kararın açıklandığı andaki bir anısını da şöyle paylaştı: ‘Karar açıklandı. Salondaki uzman çavuşlar yanıma geldi. Gözleri dolu dolu. ‘Komutanım sağlığınıza dikkat edin’ dediler. Boğazları düğümlendi. En çok bundan etkilendim. .’

HÜKÜMETE ÇAĞRI

Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarını dinliyoruz. Sayın Cumhurbaşkanı karardan rahatsız olduğunu ve üzüldüğünü söylüyor. Sayın Başbakan eski, 6 ay önce söylediği ‘TSK’nın genel kurmay başkanına terörist demeyi tarih affetmez’ diyor. Başbakan, Cumhurbaşkanı ve parlamentoda çoğunluğu elinde bulunduran iktidar partisi eğer bu adaletsizlikleri görüyorsa, eğer başından bu yana devam eden haksızlığı görüyorsa çözüm çok basittir. Parlamento olaya el koyar. Parlamento idaresi Meclis’i toplar. Bu adaletsizliği ortadan kaldıracak yasal düzenlemeleri yapar ve bitiririz. Şimdi yol yakınken bir kere daha çağrıda bulunuyorum. Bu adaletsizliği ortadan kaldıracak nokta, parlamentonun hukuka ve adalete sahip çıkacak bir karar almasıdır.”

haber93

Başbuğ'un suçunu cemaatin belge hamalcısı yazdı
11.08.2013



Derginin adı Chronicle.

Cemaatin "özel işleri"ni yapan yayınlardan biri.

Taraf nasıl bir iş bölümüne hizmet ediyorsa Chronicle da başka bir iş yapıyor.

Daha çok aile araştırmaları yapıyor.

Veli Küçük'ün Doğu Perinçek'in aslında Ermeni olduğunu, Paşalar'ın ve örneğin Yahudi kökenli olduğunu yazıyor.

Kullandığı kaynaklar tartışmalı.

Ancak yöntem Yaşar Büyükanıt'tan Bekir Kalyoncu'ya kadar her dönem YAŞ öncesinde yapılan fişlemeyi hatırlatıyor.

Aklınızdadır, Yaşar Büyükanıt adına açılan ve genelkurmay başkanlığını önlemek için ortaya atılan soy araştırması Utah'tan servis edilmişti. Olayın arkasında hangi cemaatin olduğu malumunuz.

Neyse biz konumuza dönelim...

İşte o Chronicle dergisinin başındaki isim Tuncay Opçin diye belki de adını hiç duymadığınız bir isimdi.

Opçin, denizci kökenli eski bir asker.

Belgelerle arası çok iyi.

Sık sık ABD'ye gidip geliyor.

Valizinde ne taşıyor bilemiyoruz.

Ancak Opçin'in adına önce Nokta'da sonra Chronicle'da sonra Mehmet Baransu'yla yazdığı kitapta ve nihayetinde cemaatin Bugün gazetesinde rastlıyoruz.

Neyse, bu ismi bir kenara yazın biz devam edelim...

Bilmem farkında mısınız son dönem Bugün gazetesinde ilginç bir değişim var.

Zaman'dan, Aksiyon'dan kısacası cemaatin yayınlarından isimler istifa ederek Bugün'e geçiyorlar.

Herhalde cemaat görev kaydırması yapıyor. Yoksa bir şirketten başka bir şirkete transfer olduklarını düşünmek komik olur.

Anlaşılan Bugün gazetesi cemaatin Taraf'tan başka yeni bir merkezi oluyor.

Cemaatin işbölümünde ona da Zaman'dan farklı işler düşecek.

İşte Bugün'ün sürmanşetinde bugün Tuncay Opçin'in ilginç bir analizi var.

Opçin, Ergenekon davasında müebbet hapse mahkum edilen eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un "gerçek" suçlarını yazmış.

"Gerçek" suçları diyoruz çünkü bunların birçoğu iddianamede yazmıyor.

Elbette en büyük suçu yazının başlangıcında aktarıldığı gibi Makedonyalı bir aileden olmak.

Opçin, cemaatin arşivini açmış ve diyor ki aslında 28 Şubat'ın beyni İlker Başbuğ'du.

Peki neymiş Başbuğ'un bu beyin görevi: MGK Genel Sekreterliği Başyardımcılığı.

Bir Başbuğ hikayesi böyle başlıyor ve ardından Taraf gazetesinin Başbuğ döneminde yaptığı haberler arka arkaya sıralanıyor.

“Meğer karakol baskınlarından TSK'nın haberi varmış”tan “İrticayla Mücadele Eylem Planı”na kadar bir Başbuğ portresi çiziliyor.

Başbuğ, Koşaner'e bir enkaz bıraktı deniliyor.

Ancak biz metni başka türlü okuyoruz.

Anlaşılan İlker Başbuğ cemaatte büyük bir rahatsızlık yaratmış.

Ve portreden de açıkça görülüyor ki cemaat de Başbuğ'a Taraf üzerinden yayınladığı belgelerle cevap vermiş.

Ergenekon mahkemesinin verdiği karar aslında cemaatin Başbuğ'a son balyozundan başka bir şey değil.

Yoksa İnternet siteleriymiş filan bunlar gerçekten hikaye.

Başa dönersek, Başbuğ'un suçu cemaate karşı olması.

Görevi boyunca kendisine saldırılmasının nedeni de bugün aldığı müebbetin de sebebi bu.

Bunu söylemek bugün Bugün gazetesinin, cemaate belge yetiştiren yazarına düştü.

Odatv.com

Cezaevinden çıkan bir “Paşa” ilk nereye gider?
Selcan TAŞÇI
11 Ekim 2013
selcantasci@gmail.com



Hiç uzun uzun yazmaya, çizmeye, dil dökmeye lüzum yok. Bazen bir tek fotoğraf karesi özetlemeye yeter anlatmak istediğiniz her bir şeyi.
Çoğunuzun “Yörük Ali Paşa” namıyla tanıdığı Balyoz Davası sanığı emekli Tuğgeneral Ali Aydın, Yargıtay’ın hakkındaki beraat kararıyla tahliye olduktan, 32 ay tutuklu kaldığı Silivri Cezaevi’nden çıktıktan sonra nereye gitmiş olabilir sizce?
a-Elbette evine.
b-Adanalı bir Yörük çocuğu olarak ete zaafı malum; kesin kebap yemeye.
c-Türkiye’nin dört bir yanından kendisini karşılamaya gelen eşi dostuyla sohbete.
d-Hiçbiri.
Cevap veriyorum:
Hiçbiri!
Yörük Ali Paşa, Silivri’den çıktı ailesiyle birlikte dosdoğru Eyüp’e gitti.
Peki, “trafik saati, geç oldu, dinlen yarın gidersin” lere kulak asmadan koştur koştur yapılan bu ziyaretin sebebi neydi?
a-Piyer Loti’de çay içmeyi özlemişti.
b-Canı Haliç’e karşı balık-ekmek çekti.
c-Kestane kebap, horoz şekeri, macun tezgahlarıyla bezeli dar sokaklarda dolaşıp nostalji turu yapmak istedi.
d-Hiçbiri.
Cevap veriyorum:
Hiçbiri!
Yörük Ali Paşa Eyüp’e, Eyüp Sultan’da namaz kılmak için gitti!
İşte size “Cuma namazında Cami bombalayacak olan ‘dinsiz’, ‘kitapsız’, ‘imansız’, ‘Allahsız’” askerlerden sadece biri!
İçiniz “cız” etti mi şimdi?
Bu da son sorum:
Atı alan “Peygamber Ocağı”nı talan ettikten sonra neye yarar peki?

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=28423

Genelkurmay Başkanı Özel'den Balyoz açıklaması
21 Ekim 2013



Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, Balyoz davasıyla ilgili eleştirilere yazılı bir açıklamayla yanıt verdi.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, Balyoz davasıyla ilgili eleştirilere yazılı bir açıklamayla yanıt verdi.

Necdet Özel, tutuklu olan TSK personeli ve ailelerinin üzüntüsünü ailesiyle birlikte yüreğinde hissettiğini belirterek, bir taraftan asli görevlerinin ifası için gayret sarf ederken diğer taraftan da yine yasal görev ve sorumluluğu ile Türk Silahlı Kuvvetlerinin örf ve adetleri gereği mensuplarıyla ilgili yürütülen bütün soruşturma ve davalarla yakından ilgilendiğini, günlük olarak bilgilendiğini, halen de ilgilenmeye ve bilgilenmeye devam ettiğini bildirerek, Yargıtay 9'uncu Ceza Dairesinin temyiz kararını açıklamasının ardından şahsına yönelik sözlü ve yazılı eleştiri ve saldırıların olduğunu hatırlattı.

"Kurban Bayramı'nı idrak ettiğimiz günlerde bayramın kutsiyetine olan inancım ve yüce Türk milletine olan saygımdan dolayı cevap vermek istemedim" ifadelerini kullanan Özel, şunları kaydetti:

'Onların acısını ailemle birlikte yüreğimizde hissediyoruz'
"Ancak yıkıcı ve mesnetsiz olduğunu düşündüğüm eleştiri, tahrik ve saldırıların dozajının artması üzerine iddialara cevap olarak kamuoyunun bilgilendirmenin yararlı olacağını değerlendiriyorum. Öncelikle tutuklu olan personelimizin ve onların değerli aile bireylerinin acısını ve üzüntüsünü ailemle birlikte hep yüreğimizde hissettiğimizi vurgulamak istiyorum. Görevimi devraldığım zaman 'Balyoz' adı verilen davada, deliller toplanmış, tutuklamalar yapılmış, soruşturma tamamlanmış, savcılık iddianamesi hazırlanmış, iddianame yetkili mahkeme tarafından kabul edilmiş ve yargılama süreci başlamış bulunuyordu.

Görevim boyunca bir taraftan asli görevlerimizin ifası için gayret sarf ederken, diğer taraftan, yine yasal görev ve sorumluluğum ile Türk Silahlı Kuvvetlerinin örf ve adetleri gereği mensuplarımız ile ilgili yürütülen bütün soruşturma ve davalarla yakından ilgilendiğimi, günlük olarak bilgilendiğimi ve halen de ilgilenmeye ve bilgilenmeye devam ettiğimi, Anayasamızda belirtilen 'Demokratik hukuk devleti' ilkesine, mevcut yasal mevzuata ve yargının ayrı bir 'erk' olarak bağımsız ve tarafsız olması gerektiğine olan inancım çerçevesinde, arkadaşlarımın durumuna hukuki çözümler aradığımı ve bu yöndeki düşüncelerimi ilgili ve yetkili olduklarını düşündüğüm makam sahipleri ile paylaştığımı, tutuklu olan personelimizin, hiçbir ayrım yapılmadan, tamamen yasal mevzuat içerisinde kalınarak, düzenli olarak ziyaret edilmesini, istek ve ihtiyaçlarının tespit edilerek karşılanmasını, savunmalarına yardımcı olacak bilgi ve belgelerin kendilerine ve/veya avukatlarına zamanında ulaştırılmasını, ayrıca TSK'nın geleneksel aile yapısı nedeniyle aile bireyleri ile ilgilenilmesini sağladığımı bilginize sunmak istiyorum."

Hasdal ziyareti

Görevi devraldıktan birkaç ay sonra gerek insani gerekse yasal görev ve sorumluluğunun gereği olarak Ekim 2011'de Hasdal Askeri Cezaevinde ziyaretlerde bulunduğunu hatırlatan Özel, açıklamasına şöyle devam etti:

"Ziyaretimin amacı, sorumlu ve vefalı bir kişi olarak arkadaşlarımı dinlemek, onlar için hukuken ve idari olarak ne yapabileceğimi belirlemek ve her şeyden önemlisi moral vermekti. Bu ziyaret esnasında bazı arkadaşlarıma, 'Suçun şahsiliği prensibine karşın, yürütülen davanın aynı zamanda TSK'nın kurumsal kimliği ile de yakından ilgili olduğunu, davayı yakından takip ettiğimi, TSK'nın kurumsal yapısını, emir-komuta sisteminin işleyiş tarzını ve iddialarla ilgili mevcut bilgileri yetkili ve ilgili kişilerle diyalo kurarak yüz yüze görüşeceğimi, bu konuda basın-yayın yolu ile bilgilendirme yapmayı düşünmediğimi' belirttim."

Genelkurmay Başkanı Özel, Balyoz davası kararına ilişkin, "Karar sonrası tahliye edilen arkadaşlarımın çoğunluğunun Kara Kuvvetleri Komutanlığı mensubu olduğu ifade edilerek Türk Silahlı Kuvvetleri içinde ayrımcılık yapma, nifak sokma ve huzur bozmaya yönelik girişimleri kınıyorum" değerlendirmesinde bulundu.

'Genelkurmay Başkanı neden konuşmuyor?'

Orgeneral Özel, yaptığı yazılı açıklamada, son zamanlarda sık sık "Genelkurmay Başkanı neden konuşmuyor?" sorusuyla karşılaştığını belirtti.

Genelkurmay Başkanının, devlet sorumluluğu bulunan, görev ve yetkileri yasalarla belirlenmiş, Türk Silahlı Kuvvetlerinin komutanı ve bir kamu görevlisi olduğunu ifade eden Orgeneral Özel, kamu görevlisinin, konuşacağı konuyla ilgili, yeri, zamanı ve muhataplarını doğru analiz etmesi gerektiğini bildirdi.

Bu nedenle mümkün oldukça konuşmamaya ve gündemde olmamaya gayret sarfettiğini, TSK ile ilgili haberlerin de internet ortamında kamuoyuyla paylaşılmasını yeterli gördüğünü ifade eden Özel, "Son Balyoz temyiz kararından sonra da bazı sanık ve yakınları tarafından konuşmamam konusunda yoğun eleştiriler olduğunu gördüm. Kurumsal kimliğim nedeniyle, yargıya intikal etmiş konularla yargı kararları üzerine yorum ve değerlendirme yapma hakkına sahip olmadığımı ve düşüncelerimi basın yolu ile kamuoyu ile paylaşmayı doğru bulmadığımı düşünüyorum. Ancak, bireysel olarak düşüncelerimi ilgililerle serbestçe paylaştığımın da bilinmesinde yarar görmekteyim" değerlendirmesinde bulundu.

Tarihi davalarla ilgili verilen yargı kararlarının; ihtisas sahipleri tarafından tartışılmasının, sonuçlarının yürütme ve yasama organları tarafından değerlendirilmesinin ve vicdani muhasebesinin de yüce millet tarafından yapılmasının daha doğru olduğunu düşündüğünü vurgulayan Orgeneral Necdet Özel, açıklamasında şunlara yer verdi:

"Diğer taraftan, karar sonrası tahliye edilen arkadaşlarımın çoğunluğunun Kara Kuvvetleri Komutanlığı mensubu olduğu ifade edilerek Türk Silahlı Kuvvetleri içinde ayrımcılık yapma, nifak sokma ve huzur bozmaya yönelik girişimleri kınıyorum.

'Daha duyarlı olunmasını rica ediyorum'
Daha huzurlu, müreffeh ve her yönüyle gelişmiş Türkiye hedefine; geçmişte yaşadığımız olayları sorgulayarak, gerekli dersleri çıkararak ve bu dersleri hayata geçirerek, ancak geçmişte yaşanmış hadiselere takılıp kalmadan, bu olayları sürekli olarak gündemde tutmayarak, geleceğimize ait plan ve projeler yaparak ve bunları uygulama alanına sokarak, birlik ve beraberliğimizi ve iç huzurumuzu koruyarak, birbirimizi dinleyerek ve anlayarak, mevzubahis vatan ve millet olduğunda saplantılarımızı bir kenara bırakarak ve 'Herşey Türkiye için' diyerek ulaşabileceğimize inanıyorum.

İşte bu düşüncelerle, atalarımızdan bizlere emanet edilen özgür vatan topraklarının korunmasının, devletimizin bekasının, vatandaşlarımızın huzur ve güvenliğinin teminatı olduğunu düşündüğüm, yüce milletimizin bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetlerine ve onun fedakar mensuplarına karşı daha duyarlı olunmasını rica ediyorum."

Kaynak: http://haber.sol.org.tr/

Kumpas 14 parmak izinde
01 Ocak 2014



Ergenekon ve Balyoz davalarından hükümlü emekli Deniz Piyade Kurmay Albay Dursun Çiçek'in avukat kızı İrem Çiçek de ‘kumpas’ tartışmalarına katıldı

İSTANBUL- Ergenekon ve Balyoz davalarından hükümlü emekli Deniz Piyade Kurmay Albay Dursun Çiçek'in avukat kızı İrem Çiçek, "Eğer hükümet, orduya kumpas kuranları ve devletin içine yerleşen çeteyi bulma konusunda samimiyse işe İrtica İle Mücadele Eylem Planı adı verilen sahte belgenin üzerindeki 14 parmak izinin kime ait olduğunu, davalarda yer alan 'gizli tanıkların' kimler tarafından bulunduğunu ve verecekleri ifadelerin nasıl hazırlandığını bulmakla başlasın. Çetenin sırrı bunlarda gizli" dedi.

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Siyasi Başdanışmanı ve AKP Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan'ın "Kendi ülkesinin milli ordusuna kumpas kuranlar bu ülkenin hayrına bir iş yapmış olmayacağını çok iyi bilir" sözleriyle ilgili açıklama yapan İrem Çiçek de 'kumpas' tartışmalarına katıldı ve şunları söyledi: "Jandarma Kriminal'in yaptığı parmak izi incelemesi sonucunda belge üzerinde 'kime ait olduğu belirlenemeyen' 14 parmak izi bulunmuştur. Bu parmak izlerinin kime ait olduğunun tespiti için kapsamlı bir araştırma yapılmamıştır. Ergenekon davasını yürüten İstanbul 13'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'nden, İrtica İle Mücadele Eylem Planı adlı belgenin fotokopisinde bulunan 14 parmak izinin kime ait olduğunun belirlenmesi için defalarca talepte bulunduk. Mahkeme bu talebimizi hiçbir zaman kabul etmedi. Eğer hükümet devlet içinde yerleşen bir çeteyi gerçekten bulmak istiyorsa işe bu 14 parmak izinin kime ait olduğunu bulmakla başlamalı. Çünkü bu parmak izlerinin sahipleri, bu belgeyi yazanlarla, ordusuna kumpas kuranlar aynı kişiler. Devlet içine yerleşen çetenin bir diğer izi de davalarda 'yaratılan' gizli tanıklarda saklı. Bu davalarda birçok gizli tanık ortaya çıktı. Bu gizli tanıklar kimdir? Nasıl ve kimler tarafından gizli tanık haline getirilmişlerdir? Kendilerine neler vaat edilmiştir? Ne pazarlıklarla bu yalanları söylemişlerdir. Bunların cevabı da devlet içindeki çeteye giden yolu açar."

http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/kumpas-14-parmak-izinde-h46767.html

'Hedefleri önce Aleviler, sonra Denizciler, sonra askerlerdi'
Fotoğraflar: Tolga Aktaş
24/06/2014



"İrticayla Mücadele Eylem Planı" olduğu iddia edilen planı hazırladığı suçlamasıyla tutuklanan, hem bu davadan hem de "Balyoz"dan ceza alan emekli Albay Dursun Çiçek, Radikal'e konuştu: "Beni ararken, yedi Dursun Çiçek buldular."
Haber: İSMAİL SAYMAZ - ismail.saymaz@radikal.com.tr / Arşivi
Facebook'ta Paylaş

Dursun Çiçek, TSK’ya yönelik itibarsızlaştırma operasyonunu başlatabilmek amacıyla ilkin, kendisinin de içinde olduğu Psikolojik Harekat Dairesi’nin hedef alındığını ve bu yüzden tutuklandığını savunuyor.

Askerleri hedef alan davalardaki sanık askerlerin yüzde 50’sinin Alevi inancından olduğunu ve nüfustaki Alevi oranına göre bunun hayli yüksek düzeyde seyrettiğini kaydeden Çiçek, “Hedefleri şu: önce Alevi, sonra Deniz’ci, sonra asker” şeklinde konuşuyor. Çiçek, Balyoz Davası’na konu olan 1. Ordu seminerinde gerçek isimlerin kullanılması ve kimi ifadelerin “disiplin suçu” olarak görülebileceğini belirtiyor.

ÇHD ve KCK davalarına ilişkin Çiçek, “Hükümet muhalifi olan veya hükümetin poltikalarına muhalefet yapabilecek olanları korkutmak ve sindirmek için her kesime yönelik özel planlanmış, hukukun alet edildiği operasyonlar” ifadesini kullanıyor. Çiçek’in Genç Siviller kurucusu olan oğlu Deniz Çiçek ise kendisinin liberal görüşlere sahip olduğunu ve Türkiye liberallerinin bu süreçte çok kötü bir sınav verdiğini belirtiyor. İşte, Dursun Çiçek’le söyleşimiz...

Onca generalin arasında bu soruşturma neden gelip sizi buldu?
Burada hedef alınan, Genelkurmay’ın Bilgi Destek Daire Başkanlığı’ydı. Dairenin asli görevi, (önceki ismi Psikolojik Harekat Daire Başkanlığı’ydı), silahlı kuvvetlere yönelik saldırıları tespit etmek ve karşı tedbirler konusunda önerilerde bulunmaktı. “Asimetrik Psikolojik Herekat” dedi İlker Paşa, o tespit doğrudur. Ben 2007’den 2009’a kadar oradaydım. İlk çıkan haberler , fırtınanın da habercisiydi. Genelkurmay’ın hedef alındığını, bunların ön saldırılar olduğunu, önlem alınmazsa devam edileceğini söyledik. Zaten elimizde bilgi notları vardı.

Neydi onlar?
Bir kumpas ve planlı saldırı var. Silahlı kuvvetleri itibarsızlaştırma çalışması var. Siyaset yol veriyor ve çıkar birliği var. Silahlı kuvvetleri pasifize etmek için saldırıya karşı koyacak Genelkurmay’ın birimini kapattırmak lazımdı. Önce onunla başladılar ve 2010 Ağustosu’nda daireyi kapattırdılar. Benim üzerimden daireyi ifşa ve pasifize ettiler. İlker Paşa da kapattı. Dayanamadı, çok baskı yedi.

Peki, bu dairede neden siz?
Beş yıl orada görev yapmış olmam, geçmişim itibariyle başarılı bir subay olmam... Dediler ki daireyi teslim almak için kimi hedef almamız lazım? Dursun Çiçek dediler ve önce yanlış Dursun Çiçek’lerden başladılar. Erzincan’da ve Ankara’da başkasını takip ettiler. Yedi tane çıktı sonra. Bütün Dursun Çiçek’leri de öğrenmiş olduk.

Daha sonra Balyoz’la da ilişkilendirildiniz...
Balyoz 2009’un ikinci yarısında planlanmış. Belki daha önce hazırlıkları vardı ama Balyoz’da başta yoktum. Ergenekon sendelemeye başlayınca, dediler ki Balyoz’a da yazalım. Ordan kurtulursa... Ki hükmü Balyoz’dan aldık. 42 kişinin isminin yer aldığı bir listenin altında imza bloğuna ismimi yazmışlar. Çıktısı alınmamış, dağıtımı yapılmamış. Burada iki kişi sanık. Diğerleri niye sanık değil, bilmiyoruz.

Niye bu iki kişi?
Çünkü biri kurmay binbaşı, diğeri kurmay albay. İstikbali var.

Sanık askerlerin tamamının başarılı askerler olduğu iddiası doğru mu?
Yüzde 90 doğru, bazı istisnalar var. Deniz Kuvvetleri’nin özellikle 10-15 yıllık komuta kademesini saf dışı ettiler.

Peki bu askerlerde, iddia edildiği gibi, Alevi ağırlığı var mı?
Yüzde 50 oranında. Nüfus oranına baktığınız zaman (nüfustaki oranı) yüzde 15-20’lerde, (sanıklar) yüzde 50 oranında Alevi. Hedefleri şu: önce Alevi, sonra Deniz’ci, sonra asker.

Neden Alevilere karşı böyle bir yaklaşım var?
Bu kumpası düzenleyenlerin beynindeki düşmanlık, kin ve nefretten kaynaklanıyor. Irkçı ve bölücü bir yaklaşım.

Sizin de Alevi olduğunuz söylenmişti...
Bizim köy Alevi köyüyle karşı karşıyadır. Yıllarca içe içe yaşadığımız, babalarımızın, ailelerimizin görüştüğü, hiç problemimizin olmadığı bir köydür. Oradan karıştırmış olabilirler.

‘KANDIRMA YOK, ÇIKAR VE AMAÇ BİRLİĞİ VAR’
Silahlı kuvvetler “Asimetrik Psikolojik Harekat”ı neden kaybetti?
Silahlı kuvvetlerin halka ilişkilerde başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Karşı tarafın elinde güçlü bir medya ve siyasi destek var. Onlara karşı silahlı kuvvetler başarısız oldu.

Neden?
Hiç öyle bir beklenti içinde olmadığı, tehdit olarak görmediği bir alanda mücadeleye zorlandı ve sonuçta pes etmek zorunda kaldı. Paralel yapı “Koskoca silahlı kuvvetleri çökerttik, Genelkurmay başkanını içeri attık, bundan sonra hükümeti de devirebiliriz, siyaseti de yönlendirebiliriz” gibi bir yaklaşımla 17 Aralık’ta bakanlar kuruluna ve hükümete karşı da bir eylem yaparız dediler. Önce MİT’te denediler. 17 Aralık’ta tepe noktasına çıktı.

TSK’daki varlıkları nedir?
Emniyet ve yargıda kontrol yüzde 70-80 ise, orduda yüzde 10 seviyesinde. Onlar da kendisini saklayan birimler. Daha çok istihbarat, muharebe ve bilgisayar gibi teknik alanlarda. Zaten ulaştıkları belgelere baktığımızda, bu birimlerden çalındığını anlıyoruz.

Karşımızda nasıl bir yapı var?
Bilimle düşünmeyen, aklını ve vicdanını kullanmayan, sadece örgüt merkezinden aldıkları talimatı uygulamayı ibadet sayan, cennete gitmek için bunları yapması gerektiğini düşünen çok tehlikeli bir örgütle karşı karşıyayız. Bu örgüt iktidardan daha tehlikeli. İktidarı millete anlatırız, iktidarı millet değiştirir ama bu örgütü millet kapatamaz. Bu görünmeyen bir örgüt.

Sizce hükümet kandırıldı mı?
Değil, bile bile kandırıldılar. Çünkü amaç birliği, çıkar birliği vardı. Önce MİT, sonra 17 Aralık’ta bu birlik dağıldı ve rakip hale geldiler. Ondan sonra, bildikleri gerçekleri “Aldatıldık” diyerek itiraf etmeye başladılar. Yoksa bir başbakan bilmez mi...Ben bile Başbakan'a ve ailesine 11 tane, AKP milletvekilleri ve bakanlarına 80 tane, ekinde DVD’ler olan mektuplar göndermişim. Başbaşkan'ın eşine, oğluna, kızına... Tepki almayınca ailesine de yazdım, Cumhurbaşkanı'na da...

Yanıt aldınız mı?
Hayır sadece meclis başkanından ve cumhurbaşkanından aldım. “Devlet Denetleme Kurulu’nu devreye sokun” talebim olmuştu. “Yargıdaki olaylara girmiyoruz” dediler ama Turgut Özal olayı ve başka olaylarda DDK inceliyor. İşlerine geldiği zaman yargıya müdahale olmuyor.

Siz asker yargılamaları dışındaki davalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Örneğin, ÇHD ve KCK davalarına bakabildiniz mi?
Bakamadım ama sonuçta hükümet muhalifi olan veya hükümetin politikalarına muhalefet yapabilecek olanları korkutmak ve sindirmek için her kesime yönelik özel planlanmış ve hukukun alet edildiği operasyonlardır bunlar.

‘BALYOZ SEMİNERİ DİSİPLİN SUÇUDUR’
Sizce askerin ‘disiplin suçu’ olarak görülebilecek bir davranışı oldu mu?
Evet, 1. Ordu seminerinde bazen gerçek isimlerin kullandığı, bazı haddini aşan ifadelerin olduğu... Bunlar disiplin suçu. Bunu yapan general ve amirali terfi ettirmezsiniz, emekli edersiniz. Karşılığı, darbe iddiasıyla müebbet hapisle yargılamak değildir.

İçeriden hiç çıkamayacağım dediniz mi?
Geç çıkarım dedim. 17 ve 24 Aralık olmasaydı belki 5-6 yıl sonra bu aşamaya gelecektik.

Bu arada, bir kamu bankasında çalışan eşiniz de siz tutuklandıktan sonra Ardahan’a sürülmüştü değil mi?
Evet, çünkü Dursun Çiçek’in eşiydi. Dursun Çiçek hedefe konmuş bir subaydı.

Eşinizi üç yıl önce süren yönetim algısı, bugün sizi bırakıyorsa bunu nasıl yorumlamalıyız?
Aynı yönetim, genel müdür değişince eşimi çağırıp özür diledi. Geçmiş yönetimin yanlış yaptığını ve kandırıldıklarını söylediler ve eşimi İstanbul’a tayin ettiler.

TSK’da kırgın olduğunuz kimse var mı? Mesela, Hilmi Özkök?
Var tabii, çok net. Tanık olarak mahkemeye geldi, İrticayla Mücadele Eylem Planı’nı gösterdik, “Bunun yaptırım gücü var mı, böyle bir plan hazırlanır mı?” diye sorduk. Şüpheli cevaplar verdi. Daha net cevaplar verebilirdi. Genelkurmay’daki prosedürleri biliyor. Sırf siyasi destek olduğu için şüpheli cevaplar verdi. Hatta sorulardan kaçındı.

Kaynak: http://www.radikal.com.tr/turkiye/hedefleri_once_aleviler_sonra_denizciler_sonra_askerlerdi-1198607
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Çrş Hzr 25, 2014 12:57 am tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2356
Konum: Avustralya

MesajTarih: Prş Hzr 19, 2014 8:38 pm    Mesaj konusu: Balyoz davasında sanıklara tahliye Alıntıyla Cevap Gönder

Balyoz davasında sanıklara tahliye
19 HAZİRAN 2014



Anayasa Mahkemesi'nin (AYM) Balyoz davasıyla ilgili hak ihlali kararı ardından, tahliye ve yeniden yargılama taleplerini değerlendirmek üzere toplanan İstanbul Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi, 230 sanığın tahliyesine hükmetti.

Sanıkların tahliyesi başladı.

AYM'nin kararı ardından toplanan İstanbul Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nin savcısı Balyoz sanıklarının yeniden yargılanması ve infazın durdurulması yönünde görüş bildirdi.

Mahkeme savcının mütalaasına uyarak 230 sanığın tamamı için yeniden yargılama ve infazın durdurulması kararı verdi. Bu kararla cezaevinde Balyoz davasından hükümlü olarak tutulan isimlerin tamamın tahliye edilecek.
Anayasa Mahkemesi dün, Balyoz davasında sanık olanların yaptığı toplam 230 başvuru için oy birliği ile sanıların haklarının ihlal edildiğine karar vermişti.
Mahkemeye göre sanıkların hakları, dijital veriler ve sanık dinlemesiyle ilgili konular nedeniyle ihlal edildi.

Genelkurmay Başkanlığı'ndan açıklama

Genelkurmay Başkanlığı, tahliye kararı sonrası bir açıklama yaptı.
Açıklamada, yeniden yargılama sürecinin adil bir kararla sonuçlanmasının ümit edildiği belirtildi.

Açıklamada şu ifadeler yer verildi:

"Anayasa Mahkemesi'nin verdiği 'HAK İHLALİ' kararına dayanarak yerel mahkeme tarafından verilen tahliye kararı sonucunda özgürlüklerine kavuşan emekli ve muvazzaf personelimizin ve ailelerinin sevinçlerini yürekten paylaşır, yeniden yargılama sürecinin adil bir kararla sonuçlanmasını ümit ve temenni ederiz."

Taraf gazetesinin haberiyle soruşturma başlamıştı

Balyoz darbe planı iddiası ilk kez 20 Ocak 2010'da Taraf gazetesinin "İstanbul'da iki camiye bombalı saldırı düzenlenmesi ve Yunanistan'ın bir Türk uçağını düşürmekle suçlanması suretiyle darbe ortamı yaratılacağı" gibi iddialar içeren haberiyle gündeme gelmişti.

Haberde yer alan iddialar üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca soruşturma başlatılmıştı.

Hazırlanan iddianame İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmiş, ilk duruşma ise 16 Aralık 2010'da yapılmıştı.

250'si tutuklu 365 sanığın yargılandığı dava bir buçuk yıldan fazla sürdü.
21 Eylül 2012'de biten davada, 325 sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edilmiş ancak "eksik teşebbüs" gerekçesiyle cezalarında indirime gidilmişti.

Mahkeme, eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek, eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan'a ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermiş ancak gerekçeyle birlikte cezalarını 20 yıla indirmişti.
Çok sayıda sanık ise yerel mahkeme tarafından 13 yıl 4 aydan 18 yıla kadar hapis cezalarına çarptırılmıştı.
BBCT

Dalgalı Adalet, Kırılgan Hukuk
Taner Timur
27 Haziran 2014



Farkındasınız tabii; son günlerde ülkede belki de cumhurbaşkanı seçiminden bile önemli bazı olaylar cereyan ediyor.. Balyoz ve şike davaları yeniden görüşülecek; bu arada bütün “mahkum”lar da serbest bırakıldı.. Ülkede sevinç dalgası esiyor.. Hatta Baransu bile “tüm sanıkların tahliye edilmesiyle memleket ‘bayram yerine’ döndü”; diyor. Balyoz belgelerini bir bavula doldurup kameralara poz veren, sonra da bunları merasimle savcılara teslim eden ödüllü gazeteci..

Benim neslimden olanlar çok iyi bilirler; bu ülkede adalet “dalga” meselesidir; gün olur, “dalgalar” arasında kaybolur gider adalet; sonra bir gün gelir, rüzgarın seyri değişir, bu kez de bakarsınız umudu kesmiş olduğunuz adalet dalga dalga geri geliyor.. Elbette her dönemin kendine özgü nedenleri, analizi gereken somut koşulları vardır. Fakat bırakalım şimdi bunları bir yana ve etrafımıza bakalım: Yine ne oldu? Yoksa rüzgârın seyri yine mi değişti?

Ergenekon günlerini anımsıyorum. Tüm vicdan sahipleri bu topraklarda adaletin dalga, dalga nasıl buharlaştığına içleri yanarak tanık olmuşlardı. O günlerde uygulanan “algı yönetimi” ile zihinlere korkunç bir Ergenekon canavarı çakılıyordu. Ülke içindeki melanetleri bir yana, yurt dışında da son derece faal ve etkili bir örgüttü bu Ergenekon!: ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’le görüşmeler yapıyor, kimyasal ve biyolojik silahlar üretmeye çalışıyor, P-2 Mason Locası’ndan destek görüyor, Tahran ve Saint-Petersburg’da cinayetler işliyor, Kıbrıs seçimlerine müdahale ediyor, Fenerbahçe maçlarında pankart açtırıyor ve yurt içindeki tüm yasa dışı örgütleri kontrol ediyordu. Tarihçi tutkusu, bunları teker teker not etmişim..Ayrıca, bir televizyon yorumcusunun, ciddi ciddi, “maden ocaklarındaki patlamaların, Ergenekon tutuklamalarıyla aynı zamana denk düşmesini manidar bulmuyor musunuz?” diye sorduğunu da anımsıyorum. Şimdi unutulmuş görünüyor; oysa bu “iddia”lar yazılı ya da sözlü hezeyanlar olarak kalmadı; yer yer iddianamelere de girdi ve suçlamalarda kullanıldı. Kafka’yı bile ürkütecek bu tablo karşısında isyan eden, hukukun böyle ayaklar altına alınmasının ülkeyi zehirleyeceğini ve sonunda da demokrasiyi ortadan kaldıracağını söyleyenler ise “davayı karartanlar”, “Ergenekon’a kol kanat gerenler” olarak susturuluyordu. Oysa tam tersine, o günlerde hukuku ve demokrasiyi asıl korumaya çalışanlar onlardı. Böyle sorgulamaların geçmişteki hukuksuzlukları, işlenen cinayetleri ortaya çıkarmak şöyle dursun, sonunda bunları da aklayacağını söyleyenler onlardı. Bunlar arasında ülkenin en kıdemli, en saygın hukukçuları da vardı.

Gün geçti, devran döndü; sonunda her şey anlaşıldı. Meğerse bütün bu davalar birer “kumpas” imiş. O günlerde “Ben bu davanın savcısıyım!” diyen Başbakan söyledi bunu. Meğerse Başbakan Erdoğan oyuna getirilmiş; saflığından yararlanıp onu aldatmışlar; tam da “ben usta oldum” derken tuzağa düşürmüş, “darbe”lemişler. Şimdi büyük bir olgunlukla bütün bunları itiraf ediyor ve “ileri demokrasi” için yeni bir yol çiziyor. Yeni yol da eskisi gibi “uzun, ince” bir yol olacakmış! Çok ikna edici görünmüyor, ama inanmak zorundayız; ola ki elinde Fidan’ın hazırladığı raporlar da vardır. Şimdiye kadar pek bir şey ortaya çıkmamış olsa da!

Dedik ya, gün olur devran döner, rüzgâr yön değiştirir ve adalet de dalga dalga aksi yönde aranmaya başlanır. Ergenekon’un karanlık günlerinde bir emekli general, “adalet herkese bir gün lazım olur” dememiş miydi? Galiba o günlere geldik. Öyle görünüyor ki şimdi yeni bir döneme giriyoruz; fakat önemli bir farkla: Genellikle böyle “uzun, ince” yolculuklarda, yönünü şaşıran kaptan ve tayfalarının yerini başkaları alır ve hasar, ziyan varsa bunların da hesabı sorulur. Bizde de şimdiye kadar hep böyle oldu. Yakın tarihte, hak ettiklerinden de ağır hesaplar ödeyen bir sürü kaptan gördük. Oysa şimdi çok farklı bir durumla karşı karşıyayız. Kaptan, ben de mağdurum; kandırıldım; diyor; darbe yedim; herkesin intikamını da ben alacağım.

Alır mı, alır; zaten almaya başladı bile! “Kumpasçı” polisleri, savcıları, hâkimleri vb nasıl iskambil kağıdı gibi dağıttığını hepimiz gördük. Fakat, o, “durun bakalım, bitmedi; diyor; daha yeni başladık; Fethullah Hoca’yı bile Pensilvanya’daki “in”inden çıkaracağım”! Bu arada kendine özgü bir stratejik derinlikle yeni müttefikler arıyor ve Balyozcuların –onlardan teşekkür beklemese de- kendi sayesinde özgürlüklerine kavuştuklarını ileri sürüyor. Kısaca bugünlerde iktidar bu kez tam ters yönde bir “Ergenekon”, buna uygun bir “algı yönetimi” ve “dalgalar” yaratmaya çalışıyor.

Buna taraftarlar bulabilir mi?

Zor, ama bulabilir. Son yıllarda kin ve intikam birikimi o derecelere geldi ki, bu dönemin bazı mağdurları çektikleri acılardan sorumlu gördükleri kimseler hapse girsin diye her şeyi – bu arada adil yargılama ilkelerini- unutabilecek kadar bilendiler. İşte bence asıl tehlike de burada. Hani Ergenekon günlerinde bir yazar TV ekranlarına çıkıp da, “ben şu, şu, şu yazarlardan nefret ediyorum; tutuklanmalarına çok sevindim” demişti ya, işte asla bu duruma düşülmemeli. Dedik bir kere, bu ülkede adalet ilke değil, “dalga” meselesi ve önümüzdeki dönemde yeni bir dalga serisi başlayabilir.. Hatta, yukarıda anlattık, Erdoğan bunu başlattı bile.. Fakat artık bence şurası kesin: Bu yeni seriyi, nefesi tükenmiş, manen iflas etmiş bir iktidar yürütemez.. Belki en iyisi de “seri adalet”in hiç başlamaması ve adaletin hırs ve intikam rüzgârlarına göre yön değiştiren “dalgalar” halinde değil; yüzyılların ürünü olan ilkeler ve usuller temelinde tecelli etmesi.. Tabii bir yandan da somut delillere –örneğin adaleti saptırmak için üretilmiş sahte belgelere- dayanan adil yargılamaları hızlandırarak..

Son yıllarda çok acılar çekildi, fakat sonunda da her türlü sahtecinin –ve bu arada sahte demokratların- maskeleri de düştü. Şimdi gerçek demokratların sınavı başlıyor.

Kaynak: http://www.ozguruniversite.org/index.php/guencel-yazlar/1539--dalgal-adalet-krlgan-hukuk
_________________
Bir varmış bir yokmuş...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> İÇ SİYASET Tüm zamanlar GMT
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4, 5  Sonraki
4. sayfa (Toplam 5 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © phpBB Group. Hosted by phpBB.BizHat.com


Start Your Own Video Sharing Site

Free Web Hosting | Free Forum Hosting | FlashWebHost.com | Image Hosting | Photo Gallery | FreeMarriage.com

Powered by PhpBBweb.com, setup your forum now!
For Support, visit Forums.BizHat.com