EntellektuelForum Forum Ana Sayfa EntellektuelForum

 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   KayıtKayıt 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

'AKP islamcI partidir diyenler var'

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> SİYASÎ DÜŞÜNCELER
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Cum Şub 20, 2009 12:18 am    Mesaj konusu: 'AKP islamcI partidir diyenler var' Alıntıyla Cevap Gönder

“AKP İslamcı partidir diyenler var”

Oguz Gürses



“AKP İslamcı partidir diyenler var” diyor Tayyip Erdoğan partisinin seçim kampanyasının açılış töreninde... Böyle diyenleri halka şikâyet eder bir tonda...

“AKP, laik demokratik muhafazkâr bir partidir” diyerek partisinin anlayışını/dünya görüşünü tarif ediyor...

İyi de siyasî literatürde “laik demokratik muhafazkâr”lık diye bir kavram/görüş/anlayış/ideoloji yok...

Hadi zaten asap bozmaktan başka bir işe yaramayan “laik”ini atarak okuyalım: “Demokratik muhafazkâr”lık..

Böyle bir şey de yok...

Sürçü lisan sayıp “muhafazakâr demokrat” desek...

“Hristiyan demokrat” var, “liberal demokrat” var da “muhafazakâr demokrat” yok...

“Muahafazakârlık” diye bir kavram var Batı’da ama...

O da, siyaset literatürüne ilk defa İngiltere'de, 1900'lerin başında Muhafazakâr Parti vasıtasıyle girmiştir. Muhafazakâr Parti, O sırada gittikçe güçlenen İşçi Partisi ve büyük çoğunluğu oluşturan fakir halka karşı, Kraliyet çevrelerinin ve zenginlerin haklarını korumak için ingiliz aristokratlar tarafından kurulmuş bir parti olup... “Ne kimsesizlerin kimi olmak” gibi bir derdi, ne de “fakir fukara garip guraba” gibi bir meselesi asla olmadığı için RTE’nin söylemleriyle örtüşebilir yanı yoktur...

“Muhafazakârlık” kavramımına Türkiye’de yüklenen özel anlam ise “dinine, geleneklerine, örfüne adetine bağlı olmak” gibi siyasî olandan ziyade sosyal olanı işaretlemektedir.

Ne kaldı geriye “demokratlık”... Demokratlık ise belli bir tanımı olmayan, müphem, her derde deva imiş gibi pazarlanan ama aslında satıcuları dışında kimseye, herhangi bir faydası olmayan ve “ancak kötüler içinde en iyisi bu kardeşim n’aapalım” diye ona mecbur olduğumuz hissi uyandırılan kaypak bir kavramdır.

Peki AKP, böyle ne idüğü belirsiz , tanımlanmamış ve tanımlanması da pek mümkün görünmeyen bir kavramın arkasına niçin sığınmak istiyor?

Onu da Fatma Sibel Yüksek’in 26/12/2003 taihli Radikal’deki bir haberinden öğreniyoruz:

'Milli Görüş gömleğini çıkardık' diyen Başbakan Tayyip Erdoğan, partisini İslamcı imajından kurtarmak için bir adım daha atıyor. Erdoğan, AKP için 'muhafazakar demokratlık' kimliğini öne çıkaracak.
(..) 9-10 Ocak tarihlerinde İstanbul'da düzenlenecek olan 'Uluslararası Muhafazakârlık ve Demokrasi Sempozyumu'nda iktidar partisi AKP'nin kimliği tartışılacak.
Erdoğan'ın, sempozyumda yapacağı ve partisinin yeni kimliğini açıklayacağı konuşması için Başbakanlık ve parti genel merkezindeki danışmanları yoğun hazırlık sürdürüyor. Daha önce, Milli Görüş gömleğini çıkardıklarını söyleyen Erdoğan, bu kez de 'İslamcı parti' imajıyla yollarını ayırdıklarını vurgulayacak, kendisinin ve partisinin 'muhafazakâr demokrat' kimliği taşıdığını duyuracak.”

O günden bu güne aradan 6 yıl geçti ama kimse, bu “muhafazakâr demokrat”lığın tam olarak ne anlama geldiğini ne anlatabildi ne anlayabildi...

AKP’nin tavanı ne olduklarını bir türlü anlatamadı ama, tıpkı CHP gibi ne olmadıklarını, daha doğrusu ne olmak istemediklerini çok iyi anlattı...

Onlar artık kesin olarak “İslâmcı” olmak, “islâmcı” bilinmek ve “islâmcı” olarak “anılmak/tanımlanmak istemiyorlardı...

Sırtlarına bindikleri “islâmcı” tabanları ise halâ, AKP’nin tavanındaki abilerin “kefereye takiyye” yaptıklarını sanıyordu... Asıl takiyye yapılanın kendileri olduğunu hiç aklına hayaline getirmeden...

Ne olmadığını gayet iyi anladığımız AKP tavanıın, ne olduğuna dair ipuçlarını ise içi doldurulmamış uyduruk kavramlara boş yere kafa yormak yerine pratik içinde izleyerek anlamaya çalışmak en iyi usûl olarak görünüyor...

Biz de onu deneyeceğiz...

Hepsi bu ay içinde gerçekleşmiş bir kaç vak’a/olaya ardada göz gezdirelim...

***

Birinci vak’a...

Bir AKP miletlvekili ile emekli imam olan bir AKP ilçe başkanı arasında geçen telefon konuşması:

[Milletvekili: Sen PKK'yla işbirliği yapıyorsın. Sen PKK'yla iş birliği yapıyorsun. Sen alçak bir adamsın, O. çocuğu
İlçe Başkanı: Terbiyeli konuş efendi.
Milletvekili: Senin ananı s...cem. Seni Karakoçan'ın içinde öldüreceğim.
İlçe Başkanı: Ben bir kişiyim, beni öldürmüşsün hiçbir şey olmaz. Efendi, ben insanlara saygılıyım,
Milletvekili: İstifa et. Rüşvet belgelerin Recep Beyin elinde. Hapise attıracağım seni.
İlçe Başkanı: Efendim benim hiç kimseden para istediğim yok, hiç kimseden rüşvet istemedim, kimseyle problemim yok.
Milletvekili: Senin ananı s...rim.
İlçe Başkanı: Efendi, ben sana yakıştıramıyorum, sen bir milletvekilisin.
Milletvekili: O. çocuğu.
İlçe Başkanı: Bir milletvekilisin sana yakıştıramıyorum. Ben hiçbir zaman PKK'lı olmadım olmam.
Milletvekili: Senin dinini, imanını s..yim, dümbük.
İlçe Başkanı: Efendi sen ne söylüyorsan söyle ben ağzımı bozmuyorum.
Milletvekili: Rüşvet alıyorsun değiş mi, i..ne?
İlçe Başkanı: Benim rüşvetle de bir işim olmaz.
Milletvekili: Senin kafanı keserim.
İlçe Başkanı: Kesebilirsin tabi, Karakoçan'a kurban olsun.
Milletvekili: Sen kimsin ulan, ben milletvekiliyim sen kimsin ulan?
İlçe Başkanı: Ben bir insanım, bir adamım yani bir şey değilim.
Milletvekili: Senin ses kaydını Başbakan dinledi, sen ikiyüzlü alçak bir adamsın sen.
İlçe Başkanı: Ben istiyorum, parti beni görevden alsın çünkü halk beni seçmiş.
Milletvekili: Halk mı seni seçti?
İlçe Başkanı: Evet.
Milletvekili: Hangi halk ya?
İlçe Başkanı: Kongrede delegeler beni seçti sen seçmedinki.
Milletvekili: Bana bak. Seni vururum. Karakoçan'ın ortasında vururum seni.
İlçe Başkanı: Efendim sen serbestsin.
Milletvekili:Bana bak ben delikanlıyım ben karı yıkayıcı değilim.
İlçe Başkanı: Valla benim mesleğim oydu. Ben ölü yıkadım yani. Valla ben yakıştıramadım bir milletvekilinin böyle konuşmasına, benim anama böyle küfretmesini.
Milletvekili: Küfür de istiyorsun, rüşvet de istiyorsun. Sana yakıştıramıyorum.
İlçe Başkanı: Ben hiç kimseden bir şey istemedim istemem de yani.
Milletvekili: Bir imamın rüşvet istediğini Başbakan bizzat dinledi. Senden utanıyorum.
İlçe Başkanı: Eğer öyle bir şey varsa Başbakan beni partiden atsın yani. Parti benim babamın malı değil.
Milletvekili: Asker senin ananı avradını s..er asker.
İlçe Başkanı: Ben bir tek sefer o DTP'ki kadını gördüm hiç tanımıyordum yani.
Milletvekili: Sen orada yok olacaksın.
İlçe Başkanı: Yani öyle bir hata yapılırsa. Yani Allah ne demişse o olur.
Milletvekili: Senin ananı avradını s..rim ben senin.
İlçe Başkanı: Sen ne diyorsun?
Milletvekili: Geliyorum Elazığ'a, Karakoçan'a geliyorum. Ulan ölü yıkayıcısı, i..ne imam. Sen rüşvet istiyorsun, senin ses kaydın Başbakan'da. O.çocuğu. Bana bak.
İlçe Başkanı: Evet.
Milletvekili: Senin ananı avradını s..rim. Seni oranın ortasında vururum seni.
AK Parti İlçe Başkanı: Anlamadım ne dedin?
Milletvekili: Partiyi terket. Partiyi terket yarın. Yarın seni orada öldürtürüm, Karakoçan ortasında öldürtürüm.
İlçe Başkanı: Olur.
Milletvekili: Senin ananı avradını s...rim imam. İ..ne imam. Senin ses kaydın Başbakan'ın elinde. 50 bin rüşvet istiyorsun 30'a iniyorsun.
İlçe Başkanı: Ne alakası var?
Milletvekili: İ...nin çocuğu. Sen ne biçim imamsın ulan sen?
İlçe Başkanı: Ben hiç kimseden para istememişim efendim.
Milletvekili: Senin ananı s...rim. Karakoçan'da vurdururum seni. Yarın.
(Milliyet)]

***

İkinci vak’a...

[AKP'liler yolsuzluktan tutuklanıyor
Kısa bir süre önce AKP İzmir'in buca İlçesi Belediye Başkanı Cemil Şeboy ardından, Zonguldak'ın Ereğli İlçesi belediye başkanı Murat Sesli de yolsuzluktan tutuklanarak cezaevine gönderilmişti. Murat Sesli, yolsuzluk suçundan bir hafta içinde tutuklanarak cezaevine gönderilen ikinci AKP belediye başkanı oldu. İzmir'in Buca İlçesi AKP'li Belediye başkanı Cemil Şeboy da yolsuzluk suçundan tutuklanarak cezaevine gönderildi. Belediyeye yönelik "arı kovanı" adlı yolsuzluk operasyonunda gözaltına alındıktan sonra cezaevine konulan 16 kişi arasında bulunan Şeboy "Çıkar elde etmek amacıyla çete kurmak", "ihaleye fesat karıştırmak", "belediyeyi zarara uğratmak", "imar kanununa muhalefet", "görevi kötüye kullanmak", "irtikap ve rüşvet", "tehdit" suçlarından tutuklandı. (Millî Gazete)]

***
Üçüncü vak’a

[AKP adayına alkollü tanıtım: Muğla'nın Datça İlçesi'nde AKP İlçe Teşkilatı tarafından Öğretmenevi'nde düzenlenen aday tanıtım kokteylinde davetlilere başta rakı olmak üzere votka ve bira ikram edildi. Partililer, ellerindeki içki kadehlerini hiç saklamadan gazetecilere poz verdi. Tanıtım kokteyline AKP Muğla İl Başkanı Gültekin Akça, AKP'li Kavaklıdere Belediye Başkanı Nuray Bozyer, AKP Datça İlçe Başkanı Haluk Laçin ve AKP Datça Belediye Başkan Adayı Mustafa Soytok ile kalabalık bir partili topluluğu katıldı. (Millî Gazete]

***

Dördüncü Vak’a...

[İlk ve ortaöğretim kurumlarında 'Filistin'e insanlık dramı" konulu bir resim ve kompozisyon yarışması düzenleneceği, dereceye girenlerin de ülkemizde ve yurt dışında çeşitli platformlarda sergileneceğini belirten Milli Eğitim Bakanlığı daha sonra bu girişimini durdu. Kamuoyunda gerekli duyarlılığın sağlanmasına katkıda bulunulması amacıyla düzenlendiği belirtilen yarışmanın neden kaldırıldığı ise hayli manidar. Daha sonra MEB, yarışmanın Anti-Semitimizi güçlendirebileceğini düşünerek genelgeyi geri çekti ve yarışmayı iptal etti. İlkokul çağındaki çocukların, Filistinli kardeşlerinin yaşadıkları acıyı, kompozisyon ve resimle anlatmaya çalışmalarının Anti-Semitizmle ne gibi bir bağlantısı olduğu anlaşılamasa da, yarışmanın neden iptal edildiği yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor. ABD'li kuruluşları incitmemek adına çok temkinli adımlar atan Hükümet, yarışmanın iptalini isteyen malum odakların isteğini kırmadı ve yarışmayı iptal etti. . (Millî Gazete)]

***
Beşinci vak’a...

[MHP Giresun İl Başkanı İsmail Yılmaz, Eurovision şarkı yarışmasında Türkiye’yi temsil edecek olan Hadise’nin, Türk kültüründen uzak olduğunu belirterek, AKP’nin de bu şarkıcıyı tercih etmesiyle günaha girdiğini söyledi. MHP'li İsmail Yılmaz, şu görüşlere yer verdi:
“Şarkıda Türk kültüründen hiçbir iz yoktur. Tamamen erotik figürler ile göbek şov hakimdir. Şarkı sonunda da şarkıyı söyleyen bayan kendini iki zenci erkeğin kollarına bırakmaktadır. AKP’ye oy vermiş mütedeyyin kardeşlerimize seslenmek istiyorum.
Tamamen batı taklidi ve inanç kültürümüzle hiçbir alakası olmayan bu parça, nasıl olur da müslüman Türk milletini ve ülkemizi temsil edebilir? Türk kültürü bu mudur? Ülkemizi temsil edecek bu parçaya razı olan AKP’li dostlarım, bu parçanın ülkemizi temsil etmesine razı olmayın. Eğer oluyorsanız inancımıza göre günaha girmiş olursunuz. Sizleri bir kardeş olarak uyarmayı görev biliyorum.”]

***

Altıncı vak’a...

[AKP'den 260 trilyonluk ihale alan gazeteci Nuri Elibol'a sorular!..
Adı: Nuri Elibol.
Emekli binbaşı.
İhlas Medya Grubu’nun Ankara Temsilcisi.
Elibol, dünkü yazımızda belirttiğimiz gibi emekli olmadan önce maaşına haciz gelme noktasında olan yoksul bir subaydır.
Peki ya bugün mü?
Beyanlara göre artık Karun kadar zengindir ve onlarca trilyonluk bir varlığın sahibidir.
Peki bu değirmenin suyu nereden mi? (Sebahattin Önkibar/Yeni Çağ)]

Fazla uzatmayalaım bu tür vak’alar AKP’nin kuruluşundan beri sayıılamayacak kadar çok olduğuna ve bu türden vak’alar İslâm ahlâkıyla asla bağdaşamayacağına göre...

Başbakan haklıdır...

AKP İslâmcı bir parti asla değildir...

Bizim anlamayı bir türlü başaramadığımız şeyse; bunca “İslâmcı”nın halâ böyle bir parti içinde ne aradığı/nasıl durabildiği, böyle bir partiden ne beklediği, bunca pisliğe niçin tahamaül edebildiğidir...

Kaynak: Baran dergisi

Serdar Akinan
Ayasofya daima

Ayasofya'da yıllardır alçıdan bir örtüyle kaplı olan altı kanatlı melek tasviri geçtiğimiz günlerde törenle açıldı. Kültür Bakanımız Ertuğrul Günay bu 'tarihi' anda orada, Ayasofya Müzesi'nde kameralara beyanat veriyordu...
Arkeolojik açıdan son derece kıymetli bu adımı 'heyecan verici' ve 'tarihi' olarak nitelerken aslında hükümetlerinin bir başka şekilde neye de başarı ile imza attığını itiraf etmesini beklerdim.
Evet, melek tasviri üzerindeki örtüyü kaldırmak bilimsel olarak bir başarıdır. Ve fakat bu tasvirin açılmasının çok daha sembolik ve derin bir anlamı var.
Ayasofya 'emperyal' bir anıttır. Büyük Roma ikiye bölündüğünde 1.Jüstinyanus bu anıtı rüyasında gördüğünü anlatır ve MS 532'de inşaatı başlar. Bu anıtsal katedral emperyal bir kudreti temsil eder.
1453 yılında İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Mehmet Han kendini Kayser i Rum yani Sezar (Roma İmparatoru) ilan eder ancak Ayasofya'nın adını değiştirmez. Burada muazzam bir sembolik anlam vardır.
Fatih Sultan Mehmet Han, Ayasofya'nın adını değiştirmeden cami yaparak 'Ben bir cihan imparatoruyum ve bunun timsali yapıyı da İslam'a açıyorum' der...
Aradan yüzyıllar geçer ve bir gün Osmanlı çöker. İşgal güçleri İstanbul'dadır... Beyoğlu'nda işgal güçlerinin bayrakları dalgalanmaktadır. Ayasofya'nın minarelerinin üzerine çan, kubbesine haç hazırlandığı işitilir. İttihat ve Terakki Cemiyeti gizli bir karar alır, 'Ayasofya Camii'ne karşı herhangi bir tecavüz silahla karşılanacaktır. Üstün kuvvetlerle hücum karşısında mukavemet kırılacak olursa minarelerine çan ve kubbesine haç takmalarına fırsat vermeden Ayasofya Camii dinamitle berhava edilecektir...'
Bu karar teşkilatın istihbarat kanadı, 'Karakol Örgütü'nün Reisi Kara Vasıf'a bildirilir ve Kara Vasıf başlarında Yenibahçeli Şükrü Bey olmak üzere bir grup İttihat ve Terakki mensubuna görev verir.
Bu ekip emperyal sembolümüzün tekrar kilise haline dönüştürülmesi tehlikesine karşı yapıyı temellerine kadar uçuracak miktarda dinamiti yerleştirir. İttihat ve Terakki’nin bu hazırlığı duyulur ve işgal güçleri geri adım atar. Devletin hükümranlık sembolü korunur. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra 24 Kasım 1934 tarihinde Bakanlar Kurulu bir karar alır ve Ayasofya'yı müzeye çevirir. Bu politik adımda da sembolik bir anlam vardır. Türkiye Cumhuriyeti 2. Dünya Savaşı'na hazırlanan egemenlere İslamcı ve emperyal bir ihtirası olmadığı mesajını verir.
Aradan yıllar geçer... 70'li yıllarda Ayasofya'nın önünde muazzam mitingler yapılır. 'Zincirler kırılsın Ayasofya ibadete açılsın' sloganları altında konuşan isimleri takdim eden genç bir hatip vardır kürsüde... Recep Tayyip Erdoğan...
Aradan gene yıllar geçer... Bu kez Recep Tayyip Erdoğan Başbakan'dır...
Ayasofya'da altı kanatlı melek tasvirinin yüzündeki alçı tülü kaldırmak bu iktidara nasip olur... Diyeceksiniz ki ne var bunda?
Müslümanlık'ta tasvir olan cami var mı? Yok.
Ayasofya müze/cami idi... Ayasofya müze/kilise oldu... Önemi var mı? Eh, biraz... Bu adımı herhangi bir başka iktidar atmaya kalksa ne olurdu? İlk cuma namazı çıkışında on binler hatta yüz binler Sultanahmet'te gösteri yapardı... Şimdilerde aktivist Müslüman kardeşlerimiz akçeli işlerle meşgul olduğundan buraları pek görmüyorlar. Onlara lafım yok... Artık şaşırmıyorum.
Ama bu son derece sembolik mesajdan laikçilerin alması gereken bir ders var. Türkiye, AKP eliyle şeriata falan gitmez... Gideceği yere gitti. Egemenlere bir kez daha selamını çaktı... Bilmem anladınız mı?
Akşam

100 AKP Gerçeği
Alıntı : Ayvalık Kuvayi Milliye Grubu
20.08.2009

1. Başbakan Erdoğan bir Amerikan gazetesine yazdığı makalede Irak'a savaşmaya giden ABD'li askerlere dua etti: "Irak'ta savaşan ABD'li kahraman bay ve bayan askerlere, en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en kısa zamanda dönmeleri arzusuyla dua ediyoruz."
"We further hope and pray that the brave young men and women return home with the lowest possible casualties, and the suffering in Iraq ends as soon as possible."
By Recep Tayyip Erdogan
The Wall Street Journal
March 31st, 2003

2. Dışişleri Bakanı Gül "Dünya barışı için, barışı korumak için, son 50 senede dünyada en çok Amerikalılar kendi çocuklarını feda etmişlerdir." dedi. (http://www.milliyet.com/2006/05/16/siyaset/siy03.html )

3. Yirmibeş İslam ülkesinin sınırlarını değiştirip hepsini Irak gibi yapma projesi olan ABD kaynaklı BOP'la ilgili Sayın Gül'ün görüşü: "Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Türkiye'nin dış politika ilkelerine uygun. ABD ile hareket ediyoruz. Amacımız İslam ülkelerine özgürlük ve demokrasi getirmek." (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=181295)
Not: Vatandaşlarımızın % 72'si BOP'u tehlikeli görüyor. (25.07.2004 – Yeni Şafak)

4. Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın diyor ki:
"Ben Avrupa'ya gittiğimde kiliseye çok giderim, büyük zevk duyuyorum."
(II. Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri cilt:2 sayfa:375)

5. Diyanetten sorumlu Devlet Bakanı yapılan Sayın Mehmet Aydın, İslam dinini Müslüman olmayanlara tebliğ etmeye 'en DİNSİZCE hakarettir' dedi:
"Bazı müslüman kardeşlerimiz diyor ki yahu bir fırsat düştü, müslümanlığı anlatalım hıristiyanlara; Allah belki hidayetini gösterir. (Diyalog çalışmalarında)… işin ucunda bilmem adam kazanmak, üye kazanmak varsa, açıkçası bu bir din mensubuna yapılacak en DİNSİZCE bir hakarettir." (II. Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri cilt:2 sayfa:322)

6. ABD Savunma Bakan yardımcısı Paul Wolfowitz:
"Biz Irak'a müdahale konusunda tereddüt ediyorduk, Tayyip Erdoğan bize cesaret vermiştir." (Irak işgalinden üç ay önceki Türkiye ziyareti esnasında yaptığı açıklamadan.)

7. Erdoğan, AJC örgütünden bugüne kadar "cesaret ödülü" alan 10 kişi içinde Yahudi olmayan tek kişi.
Tayyip Erdoğan'a "cesaret ödülü" veren "American Jewish Congress" (AJC) adlı kuruluş, WJC'ye bağlı. Theodore Herzl tarafından Dünya Musevilerini bir "ulusal yurda" kavuşturma amacıyla 19. yüzyıl sonunda kurulan "World Jewish Congress" (WJC) İsrail devletini kurmakla amacını gerçekleştirmiş bir Yahudi teşkilatıdır. Daha önce AJC tarafından 10 kadar kişi ödüle lâyık görülmüştü; bunlar arasında İsrailli veya Musevi olmayan tek kişi Tayyip Erdoğan. Listede İsrail'in önemli bütün başbakanları var. Türkiye başbakanına bu ödülün verilmesi de, verildiği mekân da anlamlı: HSBC bankasının New York merkezi… (http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2004/SUBAT/05/tkivanc.html)

8. Bush, Erdoğan'a "Sen ne harika bir adamsın" dedi. (You are a great man) Kasım 2004

9. Çeçenler Rusların dilinde terörist. Erdoğan 3 Kasım seçimi sonrası AKP genel başkanı olarak 170 kişilik heyetle ziyaret ettiği Rusya'da teröre karşı işbirliğinden söz etti.

10. Erdoğan genel başkan sıfatıyla gittiği Çin'de de şöyle dedi:
"Tek Çin anlayışını destekliyoruz. Çin'in toprak bütünlüğü konusunda Türkiye'nin herhangi bir tereddüdü yok, saygısı vardır. Terörün dini, milleti, ırkı olamaz."
(Çin, işgal ettiği Doğu Türkistan'ı kendi toprağı sayıyor. Özgürlük mücadelesi veren 30 milyon Uygur Türkü kardeşimize de terörist diyor. Tayyip Bey'in sözü bu manada nasıl değerlendirilecek?)
(Tayyip Erdoğan, diline pelesenk olduğu üzere, Pekin'de de "Han, Mançur, Moğol, Doğu Türkistanlı, Tibetlisi ile Çin bir büyük mozaiktir. Bu da büyük zenginliktir" demeliydi (!) alıntı)

11. Yurtdışı turları ve ilginç temasların ardından Erdoğan, milletvekili oldu. Aradan dört buçuk yıl geçmesine rağmen AKP "Acil Eylem Planı"nı bile tatbik edemedi.

12. Kuzey Irak'ta askerlerimizin başına çuval geçirildi. Buna ciddi hiçbir tepki gösterilemedi.

13. Üstelik ağır ve ciddi çuval olayı sonrası "ABD'ye nota verecek misiniz?" sorusuna başbakan şöyle veciz(!) bir cevap verdi: "Bu müzik notası değil. Öyle aklınıza her estiğinde verilmez. Ağırlığı ve ciddiyeti vardır." ( http://www.hurriyet.com.tr/agora/article.asp?sid=1&aid=2257 )

14. Erdoğan'dan enteresan bir açıklama: "Amerika'nın düşündüğü Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi; Diyarbakır işte bu proje içinde bir yıldız, bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım."
(15 Şubat 2004, Kanal D, Teke Tek Programı) 18.02.2004. Hürriyet Gazetesi, sayfa: 20.

15. Sözde Ermeni Soykırımı meselesinde Dışişleri bakanlığı, yetersiz kaldı. Üstelik Sözde Ermeni soykırım yasasını kabul eden ülkelere yenileri eklendi: İsviçre (2003), Slovakya (2004), Hollanda (2004), Polonya (2005), Litvanya (2005), Arjantin (2006)…

16. 1 Mart Tezkeresi reddedilmesine rağmen, bir genelgeyle, ABD'nin savaş araç-gereçleri Türkiye üzerinden nakledildi.

17. İsrail'in talebiyle ve onun güvenliği için, kamuoyuna rağmen Lübnan'a asker gönderildi.

18. Başbakan Erdoğan, İspanya Başbakanıyla beraber Medeniyetlerarası İttifak(!?) eşbaşkanı oldu. (Medeniyetler arası ittifak, Dinlerarası diyaloğun diğer bir ismidir.Gösterilen tepkiden dolayı, medeniyetler arası ittifak ifadesi kullanılıyor.)

19. Başbakan Erdoğan, BOP'un da (Büyük Ortadoğu Projesi) eşbaşkanı oldu. İkinci başkan, Bush.

20. Erdoğan, Gül ve bakanların baskısına rağmen 1 Mart tezkeresine 'hayır' diyen milletvekilleri, 22 Temmuz seçiminde aday gösterilmediler.

21. Tezkereye 'evet' denmesini isteyen Erdoğan "Her zaman 'hayır'da hayır yoktur. Rahat olun, gelişmeler kontrolümüzde" dedi.

22. Erdoğan, tezkere geçse de geçmese de ABD'nin harekatta kararlı olduğunu belirterek, Türkiye'nin 2003 yılı içinde 73 milyar dolar borç ödemesi olduğunu söyledi ve tezkerenin çıkmaması halinde Türkiye'nin ekonomik olarak çok sıkıntıya gireceğini ifade etti. (Hatta Erdoğan'ın "Tezkereye hayır diyen, bana hayır demiş olur"… "Tezkere geçmezse memur maaşlarını ödeyemeyiz" dediği ifade edildi.)

23. Devlet Bakanı Ali Babacan, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, tezkerenin yararlarını sıraladı: "ABD ile her platformda stratejik ortaklığımız artarak gelişir."
(Irak'a ve Iraklılara yapılanlar da mı?)

24. AKP önderleri tezkerenin geçmemesi durumunda olacakları da hatırlattılar:
"Tezkereyi reddetmemiz Müslüman ülkelerden destek bulsa da dünyada etkili bir güce sahip olan Yahudi lobisinin desteğini kaybederiz."

25. Irak savaşında ABD'ye verilen destek, KREDİ pazarlığına dönüştü.
Bakanlar Kurulu toplantısı sırasında Başbakanlık'a giden Dışişleri Müsteşarı, ABD Büyükelçisi Pearson'ın getirdiği ABD önerilerini hükümetin onayına sundu. (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=66614)
• Türkiye'nin asgari "6 milyar dolar hibe", "20 milyar doları bulan kredi" ve "ticaret desteğini" içeren seçenek üzerinde durduğu, bu seçeneğin hibe bölümünü artırmak üzere pazarlık ettiği öğrenildi.
• 92 milyar dolarlık bir kayıp faturası gündeme getiren Ankara, 2003'te 25, sonraki dört yılda 15-17 milyar dolar desteğe ihtiyaç duyulabileceğini belirtti. ABD, Türk ekonomisini ayakta tutma güvencesi verdi.

26. CIA'nin işkence uçakları hava sahamızı ve hava limanlarımızı kullandı. (www.aksiyon.com.tr)

27. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül açıkladı: "Irak savaşında ABD , İncirlik'i kullandı ve buradan 4 bin 990 sorti gerçekleştirdi." (Vecdi Gönül'ün "Los Angeles World Affairs Council" adlı kuruluşun düzenlediği konferansta yaptığı "Avrasya'da değişen güvenlik ortamı ve Türkiye'nin stratejik önemi" konulu konuşmasından.) AA

28. Erdoğan ve Gül, 29 Ekim 2004 tarihinde AB Anayasası'nı imzaladılar. Nerede? "Bütün Türkler yok edilmeden Hristiyan dünyası rahat etmeyecek." diyen Papa Cixtus'un (1585-1590) heykeli altında, manevi huzurunda…

29. AB müzakere haberi, Kızılay'da gündüz gözüne havai fişeklerle kutlandı.

30. Erdoğan "Küresel sorunlarla mücadelede dünyanın ABD'ye ihtiyacı olduğunu; Türkiye ile ABD'nin temel hedeflerinin örtüştüğünü" söyledi. (http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/HAZIRAN/11/p01.html )

31. AKP milletvekili Ömer Çelik, kadınları tecavüze uğrayan ve ülkesi işgal edilmiş Iraklı direnişçilere: "Katiller sürüsü!" dedi. (21.08.2004 – Vakit)

32. Erdoğan'ın danışmanı Cüneyd Zapsu, Amerikalılara Tayip Erdoğan hakkında, "Bu adamı kullanın!" dedi.
İşte American Enterprise Institute adlı düşünce kuruluşundaki konuşmanın teyp kaydı:
This man is an honest man. And he has his own beliefs and he is true to his beliefs. Please try to… I'd say "exploit" (sömürmek,istismar etmek, kendi çıkarına kullanmak) is a bad word, but kullanmak or use… (Zapsu burada Türkçe kullanmak sözcüğünü telaffuz ediyor ve İngilizce nasıl denir anlamında dinleyicilere bakıyor ve bir Türk dinleyicinin hatırlatması üzerine sözlerine devam ediyor) take advantage of this man. Because this person has so much credibility, because of his own beliefs in the Muslim world and he believes in the Western style democracy. I think instead of pushing him down, putting him to the drain, use… Here and in Europe you should take advantage of that. This is my offer… (http://www.milliyet.com.tr/2006/04/12/siyaset/axsiy02.html)

33. En büyük ortaklarından biri Yunan Kilisesi olan National Bank af Greece (NBG), ülkemizden banka satın aldı. (Fakat aynı Yunanistan, Ziraat Bankası'nın Atina'da şube açmasına izin veriyor mu?)

34. Başbakan Erdoğan; "etnik, coğrafi ve dini temele dayalı ekonomik birliktelikleri, küreselleşme sürecinin reddettiği bir durum olduğu için, doğru bulmadığını" söyledi.Etnik denilen: Orta Asya Türk Devletleri. Coğrafi denilen: Komşularımız. Dini denilen: İslam Ülkeleri… (AB ile ABD bize yeter denilmek mi isteniyor?)

35. 4928 No.lu ve 15.07.2003 tarihli Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'da 'cami' kelimesi 'ibadethane' olarak değiştirilerek apartman kiliselerinin önündeki yasal engel kaldırıldı.
(25173 sayılı Resmi Gazete - Yayın tarihi:19 Temmuz 2003 Cumartesi)

36. Van Akdamar Kilisesi'nin onarımını Başbakan gizlice denetledi. (Peki ama niçin gizli?..)
Erdoğan, Hakkari'den Van'a gelirken beklenmedik bir şekilde Van Gölü üzerindeki Akdamar Adası'na indi. Görevli bekçinin dışında hiçbir yetkilinin bulunmadığı adaya konan helikopterden inen Erdoğan ve beraberindeki bakanlar, Ermeni Kilisesi'ndeki restorasyon çalışmalarını inceledi. Hakkari'den havalanan diğer 2 helikopter, Van Ferit Melen Havaalanı'na inerken protokol üyeleri bir süre Erdoğan'ın içinde bulunduğu diğer helikopteri bekledi.
(Yetkililer, Başbakan'ın Akdamar Adası ziyaretiyle ilgili ısrarlı soruları cevapsız bıraktı.) 21.11.2005
• Bu denetlemeden 16 ay sonra (Kur'an Kursu yıkımından 5 gün önce), onarılan kilisenin açılışı gerçekleştirildi.
3 yıl süren bu kilise tamiratının yaklaşık 3milyon YTL'ye (3 trilyon lira) mal olduğu belirtildi.

37. "Kur'an Kursu Yıkımı" ülke tarihinde bir ilk oldu.
Tarih: 3 Nisan 2007 (Mevlid kandilinden 3 gün, Akdamar Kilisesi açılışından 5 gün sonra…
Yer: Kasımpaşa ( Sayın Erdoğan'ın mahallesi…
• Yüzlerce polisin hazır bulunduğu yıkımda cemaate biber gazı sıkıldı.
• Yıkımı Beyoğlu Belediyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi ekipleri yaptı.
• Büyük Piyale Kur'an Kursu, "yürütmeyi durdurma kararına rağmen" yıkıldı.
(30 günlük yürütmeyi durdurma kararı: İstanbul 5. İdare Mahkemesi. Esas No: 2007/647)
• Tüm ısrarlara rağmen yıkım için okullar kapanana kadar (2 ay) beklenmedi.

38. Kur'an Kursu Yıkımına şöyle gelindi:
• "Piyalepaşa Câminin etrafının açılması için Anıtlar Kurulu'nun kararıyla kursun kaldırılacağı" bildirildi.
• Dernek mensupları, aylar süren koşturmacayla ilgililerle görüştüler. "Bu kursta 1959'dan beri binlerce talebeye hizmet verildiğini, yıkımın yanlış olacağını, kendilerine proje ve imkân verilirse, kursu, câminin mîmârî yapısına uygun hale getireceklerini" söyledilerse de kabul ettiremediler.

39. Yıkımla ilgili tavırlar gittikçe sertleşti. Önce çözümden bahseden Bakan Mehmet Ali Şahin sonra tavrını değiştirdi. Zira parmaklar yukarıları işaret ediyordu. Şöyle ki:
• Dernek mensupları, vakıfların kendisine bağlı olduğu Bakan Mehmet Ali Şahin'le görüştüler. Bakan Bey, derhal İstanbul Vakıflar Bölge Müdürü'yle görüştü. Görüşme bittikten sonra da dernek mensuplarına, "Kur'an kursunun yıkımının yanlış olacağını" söyledi ve "Rahat olun" deyip uğurladı.
• Ancak Bakan Bey, daha sonra İstanbul'a bir geldiğinde, "Kur'an kursu binasının câmiyi kapattığını" söylüyordu.

40. Kur'an Kursunu yıkanlar, kursun kaçak olduğunu söyleyerek kamuoyunu yanılttılar. "Derneğe başka bir yer gösterdik kabul etmediler " yalanını söylediler. İşte o yerler (!):
• Sinan Paşa Câmii'nin avlusundaki tamamlanmamış bina.
(Hem burası hakkında da yıkım kararı vardı; hem de yıkımdan sonra burayı da vermeyeceklerini söylüyorlardı)
• Kulaksız'daki Okçular Tekkesi ile Okçular Tekkesi'nin yanındaki top sahası.
(Bu iki yer daha önce Beyoğlu Belediyesi'ne verilmişti. Belediye "Buraya çivi bile çaktırmam" diyordu.)
• Sütlüce'deki Elif Tekkesi (Büyükşehir Belediyesi burayı da kesinlikle vermeyeceğini söylüyordu.)

41. Kur'an Kursunu yıkanlar KUL HAKKINA ne kadar dikkat ettiklerini göstermiş oldular.
Çünkü Kur'an kursunun bulunduğu vakıf arsası, dini ilimlerin okutulması için vakfedilmişti.
Vakfın dini hükmü şudur : Bir yer, ne şartla vakfedildiyse kıyamete kadar o iş için kullanılır.Vakfedenin istediği şart, Allah'ın emri gibidir… Bu vebalin altından kim kalkabilir?
Yıkılan Kur'an kursunun ne için yapıldığı hakkında tarihi kayıt: "Piyale Mehmed Paşa; cami, medrese, tekke, sıbyan mektebi, türbe, çarşı, hamam ve sebilden kurulu bir külliye yaptırmıştır." (Beyoğlu Belediyesi Web Sitesinden)

42. İçişleri Bakanlığı'nın emri ile, Papa Jean Paul'ün ölümü dolayısıyla tüm yurtta bayraklar yarıya indirildi. İçişleri Bakanlığı, 8.4.2005 Cuma günü tüm resmi dairlerde gündoğumundan-günbatımına bayrakların yarıya indirilmesini istedi.
Emir örneği için: (http://www.istanbul.gov.tr/images/docs/emir.doc)
• Papa için Rusya'da bile bayraklar yarıya inmedi (!?) (Ortodokslar ya, o yüzden indirmemişlerdir…
• Diyanet İşleri Başkanımız vefat etse hangi ülke bayrağını yarıya indirir?
• Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanı vefat etse AKP bayrakları yarıya indirtir mi?
• Laik bir ülkede müslümanlar aleyhine Papa için bu ayırım niçin yapılır?
• Milli sembolümüz olan bayrağımızın yalnızca bir dinin ruhani lideri için yarıya indirilmesi, o dini kayırma anlamı taşımıyor mu?

43. Yeni Papa 16. Benedict'in sevgili Peygamberimiz'i eleştiren sözlerine ciddi bir karşılık verilmedi.
• "Muhammed kılıçla din yaymaktan başka ne yapmıştır…" sözünün alıntı olduğunu söyleyen papaya, hiçbir yetkilimiz "SAYIN PAPA, ÖYLEYSE PEYGAMBERİMİZLE İLGİLİ SİZİN GÖRÜŞÜNÜZ NEDİR?" diyemedi.

44. Önce Papa'yla görüşmeyeceğini söyleyen Başbakanımız, aksine Papa'yı uçağın merdivenlerinde karşıladı.

45. Erdoğan, "Yahudi karşıtlığı utanç verici bir akıl hastalığının tezahürüdür, katliamla sonuçlanan bir sapkınlıktır" dedi. (http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/HAZIRAN/11/p01.html)
Sorulmaz mı: İslam karşıtı papayı düşmanca konuşmasının ardından uçak merdiveninde karşılamak nedir?

46. Orman Bakanı Osman Pepe'nin danışmanı Tacettin Ural, yazmış olduğu kitaba "Papa Bir Puttur" ismini verdiği için bizzat Bakan tarafından istifa ettirildi.

47. AKP iktidarı, Danimarka'da yayınlanan ÇİRKEF KARİKATÜRLERE gereken tepkiyi gösteremedi.

48. Eyüp Belediyesi'nin Pierre Loti Kahvesi'nin bulunduğu tepeye "Eyüp Sultan Tepesi" adı verilmesi teklifi, Büyükşehir Belediye Meclisi ve Kadir Topbaş tarafından reddedildi. (14.02.2007 – Zaman)

49. Kapalıçarşı'da, Başkan Topbaş'ın misafiri yabancı belediye başkanlarına ilahi eşliğinde içki ikram edildi.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, ev sahipliğini yaptığı 4. Dünya Belediye Başkanları Zirvesi'nde toplantıya iştirak eden belediye başkanlarına 14.04.2007'de Kapalı Çarşı'da yemek verdi.
Birlikte Yaşamak Konseri adı altında 'Demedim mi demedim mi? Gönül sana söylemedim mi?' 'Allahu Allah' ve 'Aşkın Ateşinde Yanalım Dost Dost' isimli ilahiler söylenirken içkiler de su gibi aktı.
İslam ülkelerinden gelen Suudi Arabistan'ın Uhud Belediye Başkanı, İran'ın Tebriz Belediye Başkanı, Sudan, Nijerya, Endonezya gibi ülkelerden gelen belediye başkanları yemeklerini tamamlamadan Kapalı Çarşı'dan ayrıldı.

50. Erdoğan 2002 seçimi öncesi Of'ta şöyle dedi: "Türkiye'de 30'a yakın etnik grup ve 4 hak dine mensup herkesi kucaklıyoruz". (http://www.yenisafak.com/arsiv/2002/temmuz/12/p3.html)
Erdoğan birden fazla hak din ifadesini 3. Din Şûrâsı'nda da tekrarladı: "Bütün gerçek din ve inançlar, insanlığı hayra, iyiliğe, güzelliğe çağırmıştır." (21/9/2007 Vakit)
(Halbuki Kur'an'a göre tek hak din İslamdır. Bütün peygamberler İslam peygamberidir.)
Kur'an'da Hz. İbrahim için "Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir MÜSLÜMANDI" deniyor. (Âli İmran, 67)
Yine Şûrâ Suresi 13. ayette İbrahim, Musa ve İsa peygamberlere gönderilenle peygamberimize gönderilen dinin aynı olduğu ifade edilmektedir. Birden fazla hak din olduğu söylense de: "Allah katında din İslam'dır" (Âli İmran, 19)

51. Antalya'da Dinler Bahçesi açıldı. (Aralık 2004)

52. Şanlıurfa'ya da "Dinler Parkı" açmaya kalktılar. Urfalıların Dinler Parkı'na tepki göstermesi üzerine proje "Halepli Bahçe" adıyla değiştirildi.

53. Müslümanları belirli mahfillere şikayet eden Tayyar Altıkulaç'ı milletvekili ve TBMM Milli Eğitim Komisyonu başkanı yaptılar. (Altıkulaç'ın şikayetlerinin yer aldığı belge: Kenan Evren ve Konsey üyelerine sunulan Diyanet İşleri Başkanlığı Brifingi 1981, sayfa:77-80.)

54. İslami cemaatlerden kopan ve onlarla mücadeleye girişen bazı kişiler seçimlerde liste başı yapıldı. Hemde seçmen desteği olmamasına rağmen ve kitleleri küstürmek pahasına.
Bunlardan bazıları, aday adayı dahi olmadıkları şehirlere kontenjandan yerleştirildi.
Bu adayları istemeyenler; telefon, faks, mektup yoluyla tepkilerini AKP genel merkezine iletti; ama nâfile…

55. Camilerden elektrik ve su parası alınmaya başlandı. (Oysa kiliseler bu parayı ödemiyor.)
İlginç olan, önceki hükümetlerin çekindiği bu uygulamaya AKP'nin 2005 yılında başlaması.
Derneği olan camiler, şu anda faturalarını ödemeye çalışıyor. Peki kiliseler ibadethane değil mi, niçin ödemez?

56. Yüzlerce talebe yurduna mülkiyetine bakılmasızın el koymak için yasa teklif edildi. Vakıf, dernek, hatta şahsa ait binaları işgal anlamına gelen korkunç maddeyi, tepkiler üzerine tasarıdan çıkarmak zorunda kaldılar.
(Tasarı yasalaşsaydı bu YURTLARI boşaltmayan kişi ve dernekler, mülki idare tarafından 3 ay içinde tahliye edilecekti.) (www.basbakanlik.gov.tr/docs/kkgm/kanuntasarilari/101-1262.doc) "Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı" Madde 35
• Bu yasa teklifini cumhurbaşkanlığı ile ilgili MAĞDURİYET EDEBİYATI'na sebep olan süreçte verdiler.
(Birileri (!) AKP ile uğraşırken, "Bildiri mağduru(!) AKP"nin vazifesi dindar kesimle uğraşmak mı olmalıydı?)

57. AKP, gömleğini çıkardığı Milli Görüş'ü de terör listesine almıştı. (Tabii ki yanlışlıkla!)
4 Nisan 2003 Cuma günü hükümet, "Türkiye-Almanya Arasında Terörizm, Örgütlü Suçlar ve Büyük Önemi Haiz Suçlarla Mücadelede İşbirliği Anlaşması"nı onaylanmak üzere Meclis'e sevk etti.
11 maddelik bu anlaşmada "Milli Görüş Teşkilatı" terörist örgütler arasında sayılıyordu.
Almanya Federal Cumhuriyeti (AFC) İçişleri Bakanı Dr. Otto Schily'nin 3-4 Mart 2003 tarihindeki Ankara ziyaretinde bu anlaşma karşılıklı imzalanmıştı. (Bir bakanımız, anlaşmayı okumadan imzaladığını söyledi.) Eh, gözden kaçmış…

58. Genelkurmay başkanı Özkök "İslam devleti de, İslam ülkesi de değiliz" dedi.
Başbakan yorumladı: "Kendi düşüncelerini söylemiş." (Ama başbakanımız kendi görüşünü açıklayamadı.)
(Harp Akademileri Komutanlığı Yıllık Değerlendirme Konuşması, 20 Nisan 2005, Hilmi Özkök)

59. Erdoğan, yeni AKP genel merkezindeki motiflerin Yahudi sembollerine benzediğini kabul etti:
"Ankara Selçuklu medeniyetinin yansımaları olduğu bir ilimiz. Ayrıca Osmanlı'dan da mimari uslüba bağlı kaldık, bunun yanında cumhuriyet çizgilerini katarak bu hale getirdik. Selçuklu yıldızları, Yahudi yıldızlarını da çok andırıyor."
(http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=248953)

60. AKP'li Belediye Başkanı Kadir Topbaş: "Ayasofya turizme açılmış, tekrar camiye çevirelim demek gereksiz bir polemik." dedi. (29 Şubat 2004 – Pazar Postası)

61. Erdoğan, Rotaryen toplantısına katılan ilk başbakan oldu.
• Ali Babacan da masonik bir kuruluş olan Bilderberg toplantısına katıldı.
Vakit Gazetesi, 17.05.2003 (Yorum yok; çünkü orada neler konuştuğunu bilmiyoruz…

62. 'AKP, sulandırılmış İslam projesiyle geldi' iddiasını haklı gösteren bir olay:
Başbakanın başdanışmanı Cüneyt Zapsu'nun eşi, kadın-erkek aynı safta namaz kıldı.
Beyza Zapsu "Cuma'yı ben kıldırayım. Türkiye'de bir ilk olsun." dedi.

63. Türkiye'de ilk defa Siyonizm Konferansı yapıldı. Theodor Herzl, Milli Kütüphane'de anıldı. (7.12.04 – Vakit)

64. AKP'li belediye başkanı Kadir Topbaş, Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Masonlar Locası'nın toplantısına katıldı. (14.12.2004 – Vakit)

65. Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Masonlar Locası'nın üstadı Asım Akin 22Temmuz'da AKP'yi destekleme emrini masonlara tebliğ etti. Bu, uluslararası bir talepti. İşte masonların gerekçeleri:
"Şayet AKP'nin önü kesilirse, sıcak para ülkeyi terk eder ve ekonomik kriz gündeme gelir." (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6721)

66. AKP'li Bülent Arınç, Rotaryanlara "Siz veren elsiniz, öpülecek elsiniz" dedi. Rotary rozeti takan Arınç, plaketini 2430. bölge Guvernörü'nün elinden aldı. (18.052003 – Vakit)

67. Türkiye Ermenileri Patriği II. Mesrob, 22 Temmuz seçimlerinde AKP'yi destekleyeceklerini açıkladı. (http://www.yenisafak.com.tr/politika/?q=1&c=2&i=48782&Ermeni/Cemaati/se%C3%A7imlerde/Ak/Partiyi/destekleyecek)

68. AKP'li Beyoğlu Belediyesi tarafından hazırlanan "Kültürleri Buluşturan Kent 22" adlı kitapta, alkollü içki teşvik ediliyor. (18.02.2004 - Vakit)

69. Umuma açık içkili yerlerin okullara uzaklığı 200 metreden 100 metreye indirildi. Turizmi teşvik kapsamında olan yerlerde ise mesafe şartı aranmayacak. (4.4.2004 – Türkiye)

70. AKP'den bir ilk: Gay ve Lezbiyen Filmleri Festivali'ne onay verildi. (27.09.2004 –Vakit)
"Outistanbul 1. Uluslararası İstanbul Gay ve Lezbiyen Filmleri Festivali"

71. Aile Sağlığı adı altında bazı okullarda "eşcinsellik" dersi verildi. Tepki gelince uygulama durduruldu. (16.03.2007 – Zaman)

72. Türkiye'nin ilk eşcinsel oteli açıldı. (31.05.2007 – Posta)

73. AB mevzuatına uygun Türk Gıda Kodeksi yayınlandı. "Çiğ Kırmızı Et ve Hazırlanmış Kırmızı Et Karışımları Tebliği" Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi. (http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/4716801_p.asp)
• Domuz ve yaban domuzu kasaplık hayvanlar arasına alındı.

74. AKP'nin meclisten geçirdiği TCK'nın 230. maddesi: "Aralarında evlenme olmaksızın dini nikah yapanlar, 6 aya kadar hapisle cezalandırılırlar." (2004)
• Peki ya nikahsız yaşayanlar? Cezası yok, çünkü: "Zina suç olmaktan çıkarıldı." (2004)
• Iğdır valisi açıkladı: "Fuhşun suç sayılmaması ve yaygınlığı yüzünden namuslu kadınlarımız neredeyse sokağa çıkamaz hale geldi." (23.11.2005 – Vakit)

75. Başbakan "Çocuğum işsiz" diyen vatandaşı "Senin çocuğun da işsiz kalsın! Otur, otur! Bana kişisel sorunlarını getirme…" diye azarladı. (AKP Keçiören İlçe Kongresi) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=182616
• "Lan…Sus…Hadi ananı al git buradan!" diyen başbakanın arkadaşları da benzer üslupla konuştular:
Tarım Bakanı, çiftçilere hitaben: "Gözünüzü toprak doyursun." dedi.
Maliye Bakanı: "Babalar gibi satarım." dedi.
AKP Urfa Milletvekili, sel mağduru vatandaşı şöyle azarladı: "Fazla konuşma!"

76. Zaman zaman "Savcılar ne güne duruyor?" diye yakınan AKP yönetimi, Şemdinli davası savcısını harcadı. (Adalet Bakanı tarafından HSYK'ya sevk edilen savcı Sarıkaya, meslekten ihraç edildi.)

77. Erdoğan'ın talimatıyla 2006 yılında yargıç ve savcılara %50'ye varan oranlarda zam yapıldı. (Asgari ücretliler "AKP çekindiği kurumlara mı zam yapıyor?" diye sormaya başladı.)
• Daha yakınlarda AKP'ye gereken teşekkürü(!) yapan Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu'yu arayan Bülent Arınç zam müjdesini şöyle vermişti: "Tasarı hazırlandı. Komisyonlardan hızlı şekilde geçirilip, en kısa sürede Genel Kurul'dan geçirilecek." (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4495113.asp?m=1&gid=69)

78. Başbakan Erdoğan, İHL ve meslek liseleri hakkında "Biz hükümet olarak bu bedeli ödemeye hazır değiliz" dedi.
Birlik Vakfı'nca İstanbul Grand Cevahir Oteli'nde düzenlenen 'Meseleler ve Çareler' konulu sempozyum. (http://arsiv.sabah.com.tr/2004/07/04/siy105.html)

79. Din Kültürü kitaplarına Hz.Musa'nın, Hz. İsa'nın ve Sevgili Peygamberimizin resimleri kondu. (2004)

80. Din Kültürü kitaplarında mezhep sayısı 4'ten 5'e çıkarıldı.
(Bakınız: Orta Öğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Ders Kitabı 11. Sınıf, MEB Yayınları, İstanbul-2006, sayfa 65, İslam Düşüncesinde Ameli-Fıkhi Yorumlar)

81. Din Kültürü kitaplarına göre, mezheplere gerek yok.
(2005'ten beri okutulan 8. sınıf Din Kültürü Kitapları, Dinde Anlayış Farklılıkları/Mezhepler bölümü.)
Bazı kitaplarda bu görüş yumuşakça (!) ifade edilse de ilköğretim öğrencisinin kafasını karıştırmaya yetiyor.

82. Okullara gönderilen genelge ile Kuran-ı Kerim'de geçen bazı kelimelerin kullanılması yasaklandı: cemaat, cihad, fetva, halife, hicret, imam, imamet, kafir, medrese, mücahid, mümin, münafık, şehadet, şehit, şeriat, şirk, tağut, tebliğ, tekke, tevhid… Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı'nı sözkonusu genelgeyi göndermekle görevlendirdi. ( http://arsiv.sabah.com.tr/2005/01/13/gnd106.html )

83. Sekizinci sınıf Din Kültürü kitabının namaz tarifinde, bayanlar için "başı yarı açık" resim kullanıldı.
Aynı kitabın 91. sayfasında cemaatler için : "Bunlar tarikatlar gibi insanların din ve vicdan özgürlüğünü, ulusal birlik ve beraberliğini ortadan kaldıran gruplardır" ifadesi kullanıldı.

84. Bazı köylerde ilköğretim 1. sınıf öğrencilerine dağıtılan okuma-yazma öğreniyorum kitaplarında 13 ve 15. sayfalarında haç işareti bulunan, 3 çocuğun kilisede aldığı eğitimi ve kilise dualarını gösteren fotoğraflar kullanıldı. (MEB-TTKB'nin 12.07.2004 tarih / 115 sayılı onayını taşıyan AB destekli bu kitaplar, ücretsiz dağıtıldı.)

85. 2005'te onaylanan 5. sınıf Din Kültürü kitaplarında "Kelime-i Tevhid, Lailâhe illallah'tır" deniyor. ("Muhammeden Rasûlullah" ifadesine yer verilmiyor.)
(AB projelerini ve ders kitaplarındaki değişimi düşündüğümüzde "Muhammeden Rasûlullah" bölümünün yazılmaması, her şeyi anlatıyor. "Muhammeden Rasûlullah" ifadesi; Hz. Muhammed'in Allah'ın rasulü olduğunu söyleyen Müslümanları, Hz.İsa'yı rab ve oğul kabul eden Hıristiyanlardan ayırır. Bunu kaldırmak hangi düşünceden ileri gelir?)

86. Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin'in başörtüsü sorununa bakışı:
"Başörtüsünü sorun sayanların sayısı yüzde bir buçuktur. Halk hangi konuların öncelikle çözülmesini istiyorsa biz hükümet olarak bu sorunlara odaklandık. Bizim gündemimizde halkın sadece yüzde 1,5'inin gündeminde olan bir konu öncelikli olarak yoktur. Olması siyaseten de yanlıştır." 24.05.2006 – Milliyet ( http://www.milliyet.com.tr/2006/05/24/resim/birincisayfa.jpg )

87. Erdoğan, başörtülüleri 3-5 ağaca benzetti: "Yani burada bizim bireysel özgürlük anlayışlarımız eğer genel özgürlük anlayışının önüne çıkarsa herhalde yanlış yaparız diye düşünüyorum. Geneli kucaklamak durumundayız. Ormanı düşünelim, oradaki birkaç ağacı değil. Birkaç ağaç üzerinden hareket edersek yanlış yaparız. Nitekim Türkiye'de yapılan kamuoyu araştırmalarının bu konudaki neticeleri çok açık net ortadadır."
(http://www.akpgercegi.com/category/basortusu/)

88. Urfa'dan Ankara'ya yürüyen başörtü mağdurları Meclis'e girerken 'terörist' muâmelesi gördü. Üç kişilik heyet, polis tarafından ayrı bir odaya alınarak üzerlerindeki paradan çoraplarına kadar arandı. (6.1.05–Vakit)

89. MEB'e bağlı Yurt-Kur'un başörtülü ve sakallı fotoğraf veren öğrencilere burs vermeyeceği açıklandı. (09.10.2006 – Vakit)

90. AKP'li Kuşadası Belediyesi, hediyelik eşya dükkânı açmak isteyen bayana, başörtülü fotoğrafla başvurduğu için ruhsat vermedi. (http://www.stargundem.com/news/11299.html)

91. Meclis kitabında dedesinin sarıklı fotoğrafını gören AKP milletvekili: "Benim dedem sarık takmazdı; aydın bir insandı" dedi. (01.05.2004 – Vatan) (Sarığı karanlık sembolü görenler, başörtüsü için ne düşünür?)

92. Bülent Arınç: "Başörtü meselesi bizim namus meselemizdir. Bu sorunu çözmek bizim namus borcumuzdur." demişti. (Kahramanmaraş mitingi – 2002)
• Arınç: "Başörtüsü sorunu çözülecektir; ama demokrasi çerçevesinde ve zamanı geldiğinde." (28.12.04– Vakit)

93. Başbakana örtü mağdurlarından mektup: Sözünüzü tutun. (23 Nisan 2004 – Vakit) (Bu mektuba hâlâ cevap verilmedi.)

94. Öğrenci affı getirildi. Yani zamanında başını açmadığı için okullarını bitiremeyenlere bir fırsat (!) tanındı. Peki nasıl mezun olacaklardı. Erdoğan, sorunu çözdü: "Peruk taksınlar girsinler." ( www.haber7.com/haber.php?haber_id=237241)

95. Abdullah Gül, YÖK'ün kurucu başkanı olan ve üniversitelerde başörtüsü yasağını başlatan İhsan Doğramacı'ya 2007 Meclis Onur Ödülü verilmesini teklif etti. (17.02.2007 – Zaman)
Bülent Arınç da Doğramacı'ya telefon ederek ödülün kendisine verileceğini müjdeledi.
• Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi Gül'ün teklif ettiği ödül, daha sonra Gül tarafından takdim edildi. (http://www.sabah.com.tr/2007/05/31/haber,06DCCD2256774F55BD39882429EF5F05.html)

96. Şubat 2003'te "Benim bu davayı geri çekmem bütün kadınlara hakaret olur" diyen Hayrunnisa Gül, bir yıl sonra AİHM'deki başörtüsü şikayetini geri çekti. (3 Mart 2004 – Vakit)

97. Abdullah Gül, Ahmet Vakur Gökdenizler'i Denizcilik-Havacılık genel müdür yardımcılığından büyükelçilik statüsüne yükselterek Montreal'e daimi temsilci olarak atadı. (30.10.2006 – Vakit) Adı pek çok skandala karışan bu kişiyi hatırlayalım: A.Vakur Gökdenizler, 1999'da Merve Kavakçı'nın ABD vatandaşı olduğunu Dallas Göçmen bürosundan öğrenerek yıldırım kriptoyla Ankara'ya bildiren kişidir.

98. Başbakan Erdoğan: "Başörtüsü konusunda hiçbir yerde, kimseye söz vermedim. Vaat etmediklerimizi, vaat edilmiş gibi gösteren, provake edenler var." dedi. (www.gazetevatan.com/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=05.04.2005&Newsid=50529&Categoryid=3)

99. Başörtüsü sorunuyla ilgili vaadi olmadığını açıklayan Başbakan, Fener Rum Patriği'ne söz verdi: "Bütün sorunlarınızı çözeceğiz." (11.12.2004 – Vakit)

100. Yüz maddeye sığmayan A'dan Z'ye diğer gerçekler:

A. Yabancılara toprak satışına izin veren yasa çıkarıldı. (Dikkat: Ev, daire, bina değil; arazi satılıyor.)
B. Erdoğan, çocuk katiline "Sayın" dedi.
C. Dışişleri Bakanlığı, Ebu Garip cezaevinde işkence gören Türkler ve diğerleri için harekete geçmedi.
Ç. Şimon Peres "AKP, Türk lokumu" dedi. (http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2004/09/02/515570.asp) Demek onlara göre öyle.
D. Devlet bakanı Kürşat TÜZMEN bir defile sonrası F. LOPES isimli kadınla kadeh tokuşturup şarap içti (10.02.2077 – Posta) Not: Bakan içki başında, başı örtülü öğrenciye öğretim yasak.
E. ATO raporuna göre son 4 yılda, yıllık ortalama 546.000 dosya, zaman aşımından düştü. (AKP'nin A'sının resmidir…
F. Yasaklar devam ediyor:a- Başörtüsü yasağı, b-12 yaşından küçüklere Kuran öğretme yasağı…
G. AB hatırına Mardin-Midyat Bardakçı köyünün camisini kiliseye çevirmeye kalktılar.
Ğ. Kuzey Irak yönetimi AKP'yi zor durumda bırakmamak için 22 Temmuz seçimine kadar sessiz durma kararı aldı.
(İlnur Çevik ve bölgede görev yapan gazeteciler bildirdi.)
H. AKP 22 Temmuz seçim beyannamesine Başörtüsü, YÖK ve terörle mücadeleyi almadı.
I. 273 üyeli İsrail Dostluk Grubunun 173'ü AKP milletvekiliydi.
İ. Bazı AKP milletvekilleri, yolsuzluklara tahammül edemediklerini söyleyerek partilerinden ayrıldı.
J. Kıbrıs için "Çözümsüzlük çözüm değildir" diyen başbakan, "toplumsal mutabakat" diye bir şey uydurup başörtüsünü
çözümsüz hale getirdi.
(Başbakanın bizim icadımız dediği "Toplumsal mutabakat", cumhurbaşkanlığı seçiminde kullanılamadı.)
K. Misyonerliğe yasal izin verildi. (AKP'nin gerekçesi Misyonerlik faaliyetlerini denetim altında tutmakmış…
L. Bazı müftülüklerde ilk defa orkestra eşliğinde "Kutlu Doğum" Konserleri(!) düzenlendi.
(Vatandaş sordu: Peygamberimiz bu toplantılara katılır mıydı?)
M. Ezan sesinin kısılması için genelge yayınlandı.
N. Uygun görülen yerlerde Cuma namazının son 6 rekatı kıldırılmıyor. Yer yer bu konuda kavgalar oldu.
O. Kuran öğrenimi yasağını TCK'ya koyarak; dedelerin, ninelerin torunlarına Kuran okutmasını yasak saydılar.
Ö. Bir yandan özelleştirme yapılırken bir yandan da belediye şirketleriyle yeni KİT'ler oluşturuldu!
P. Ülkemizdeki yabancı şirket sayısı 3'e katlandı.
R. Borçlu vatandaşlarımızın sayısı 4,4 kat arttı.
S. Köylüler, çiftçiler, fındık üreticileri… protesto mitingi yapacak derecede mağdur edildi.
Ş. Ülkemizin toplam borcu (iç-dış), dolar bazında 2 katına çıktı.
T. Bankacılık sektörünün % 51'i yabancıların eline geçti.
U. Resmi açılışlar ve devlet törenleri, AKP seçim mitinglerine dönüştürüldü.
Ü. "Kuraklık destek" haberini, seçim meydanından Dışişleri Bakanı açıkladı.
V. Erdoğan, parti mitinglerine başbakanlık uçağı ile gittiği için tepki çekti.
Y. 5 senedir garibanların başörtüsü için toplumsal mutabakatı bekleyen iktidar mensupları, sıra kendi eşlerine (Cumhurbaşkanlığı seçimine) gelince bunun demokratik hak olduğunu hatırladılar.
Z. Babası dışişleri bakanı olmayan kızlar, mezuniyet törenlerine başörtüsü ile katılamadı

www.acikistihbarat.com

Gizli Dışişleri Bakanımız David mi?
Meyyal UYGUR

PKK’ya af, Barzani “Kürdistanı”nın tanınması ve “Kürt açılımı”ndan sonra “Ermeni açılımı”nı da David L. Phillips hepimizden önce öğrendi(!). Hal böyle olunca insanın, “Bu David, gizli Dışişleri Bakanımız mı, Bakanlıkta odası var mı, maaş veriyor muyuz?” diye sorası geliyor.

Türkiye, “Kürt açılımı”na kilitlenmişken, Ermenistan’la protokol işi gündeme “bomba” gibi düşürüldü. AKP iktidarının bombası mı, yeni açılımı mı, kaçılımı mı, vur-kaçı mı biz tartışa duralım…Ama şu gerçek ki, “panik atak” vaziyette elin oğlunun projelerinin peşinden koşturuluyoruz.

İktidar, “Ermeni açılımı” için de “Bizim projemiz” diyor. Doğrudur, bu protokoller Şubat ayında pişirilmeye başlandı, 2 Nisan’da parafe edildi, Obama’nın “24 Nisan” sözde soykırım ile ilgili konuşmasından hemen önce de ABD ile saat farkı hesaplanarak, gece yarısı Dışişleri Bakanlığı, “Ermenistan’la ilişkilerde somut ilerleme sağlandığını, kapsamlı bir çerçeve üzerinde mutabık kalındığını ve bir yol haritası belirlendiğini” açıkladı.

İyi ama Dışişleri Bakanlığımızdan önce ABD’nin etkili gazetelerinden Wall Street Journal, Türkiye ve Ermenistan’ın üç alanda resmi müzakerelerin açılması konusunda mutabık kaldığını duyurdu, o alanları da şöyle sıraladı:

-Sınırlarının açılıp ayarlanması

-Diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması

-İki ülke arasındaki gergin tarihe ilişkin anlaşmazlık da dahil, anlaşmazlıkları ele alacak komisyonların oluşturulması...

Yine o günlerde Ermenistan Dışişleri Bakanı Nalbantyan, Erivan’ı ziyaret eden Yunan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyani ile düzenlediği ortak basın toplantısında, Türkiye’nin eskiden Karabağ ve “Ermeni soykırımı”na ilişkin ön koşullar koyduğunu hatırlatıp, “Türkiye ile sınırların koşulsuz olarak açılması yönünde mutabakata vardık. Ankara, varılan anlaşmaları uygulamaya hazır ise Türkiye’den pratik adımları atmasını bekliyoruz” dedi.

O günlerde Başbakan Erdoğan’ın gerek Ermeni sınır kapısının açılması, gerekse bu protokoller hakkındaki sözlerini hatırlıyor musunuz? Aynen şunları söyledi:

“Yani, Türkiye’de yaşayan benim vatandaşım, kendi Başbakanının yaptığı açıklamaya inanmıyor da, eğer bir başka yerden yapılan açıklamaya inanıyorsa ben ne diyeyim? Çok açık net bazı şeyleri söylüyoruz. Her şey açık, net ortada. Ama bizim de uluslararası camiada yaptığımız bir uluslararası diplomasi var. Bu diplomasiyi de sürdürüyoruz. Bu diplomasiyi de sürdürürken kendi içimizde her şeyi kılı kırk yararak düşünüyor, inceliyoruz ve ona göre adımlarımızı atıyoruz. Kaç kez söylediğimiz şeyler var. Aldılar başka yerlere, farklı yerlere çektiler. Bizler, bir defa hiçbir zaman kardeşlerimizi mağdur edecek, üzecek bir şeyin adımını atmayız. Zaten somutlaştığı zaman imzalar atılır, bu açıklanır. Demek ki böyle bir şey henüz daha somut hala gelmiş değil. Şimdi imza atılmış böyle bir metin yok, paraf edilmiş metin var.”

O tarihlerde imzalandığı anlaşılan Protokol metinleri, 4 ay sonra bugünlerde en ince detayına kadar ortaya çıktı. Yani her şey doğruymuş. Peki Erdoğan, şimdi ne diyor; “Dün (31 Ağustos) 17.00’de İsviçre, Türkiye ve Ermenistan tarafından açıklanan, iç istişarelerin başlatılmasına yönelik adım var. Parlamento bunu onaylamadıktan sonra işlerlik kazanmayacak”!..

*Bu durumda iki ihtimal var; Ya Başbakan Erdoğan da, David L. Phillips veya Wall Street Journal’ın bildiği kadarını bile bilmiyor, Baykal, Bahçeli ve biz gibi, bu “açılımları” kucağında buluyor…Ya da TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin’i ziyaretinde söylediği, “iç istişarelerin başlatılmasına yönelik adım var” sözlerindeki gizli mesajı, yani kamuoyunu hazırlama görevini yerine getiriyor…Her iki halde de vahim bir durum!..

Biz yine işin aslını David’den öğrenelim. Mart-Nisan aylarında Türk Milleti “Ermeni kapısı açılıyor, açılmıyor” diye oyalanırken, 14 Mayıs’ta ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Avrupa alt komisyonun düzenlediği “ABD ve Türkiye: Bir Model Ortaklık” başlıklı toplantıda bilgi veren David, protokol ve yol haritasını en ince detayına kadar anlatır, hatta bunun “tarihi bir başarı” olduğunu söyler ve şöyle devam eder:

“Türk ve Ermeni yetkililer arasında 2 Nisan’da parafe edilen iki protokol ile bir komisyon kurulmasını öngören belge, büyük spekülasyona yol açacağı ve muhalefeti tahrik edeceği için henüz imzalanmadı. Paragraftan imzaya, imzadan uygulamaya dolambaçlı (hileli) bir süreç olacağı için zaman alacak ve zor olacak…Türkiye’nin ulusal çıkarları Azerbaycan’ın ipoteğinde olmamalı. Dağlık Karabağ sorunu çözülmeden Türkiye’deki Azeri azınlık Ermenistan’la ilişkilerin normalleştirilmesine karşı. Ayrıca Meclis’te CHP 98 ve MHP 69 sandalyesi ile buna muhalif. AKP’nin 338 sandalyeye rağmen geçmişte önemli oylamalarda gerekli desteği sağlamada başarısız olduğunu hatırlamamız gerekiyor…”

David L. Phillips ABD Temsilciler Meclisi’ndeki sunumunda bir de öneride bulunur. Önerisi, “Türk-Ermeni ilişkilerinin normalleştirilmesi için bir koordinatörlük oluşturulması”dır. Bu görev için nereyi uygun görür dersiniz; “Amerikan Üniversitesi Global Barış Merkezi” veya bizimkilerin “alt tarafı bir düşünce kuruluşu” diye geçiştirmeye çalıştığı “Atlantik Konseyi”ni…Bakalım David’in bu “fikri” ne zaman gündemimize getirilecek?!..

Evet tüm bunlardan sonra bir kez daha soralım; Kimdir bu David? Kendi Meclis ve milletimizden bile gizlenenlerden nasıl oluyor da haberdar ediliyor, kim veya kimler adına görev yapıyor? ”Kürt açılımı” ile ilgili 13-15 Nisan’da yapılan o meşhur Atlantik Konseyi toplantısından sonra Türkiye’yi geldiğini biliyoruz. Acaba “Ermeni protokollerini” de o zaman mı temin etti?

Ya Başbakan Erdoğan’ın sadece “Kürt açılımı” değil, “Ermeni açılımı”ndaki telaşı ve dahi TBMM Başkanı Şahin’i ziyaretinde, “Azınlıklarla ilgili başlatılan süreci aynı kararlılıkla devam ettiriyoruz…Bir diğer konu, Kıbrıs konusu. Kuzey Kıbrıs’ın sürece ilişkin tavırlarını değerlendirme fırsatı oluyor.…” diyerek yeni açılımları, yani Obama’nın gündemini sıralaması neyin habercisi? ABD ziyareti ve Obama’ya “yüz görümlüğü” hazırlığı mı?

İyi de o listesinin tamamı yerine getirilirse, acaba Türkiye, ABD ve Obama’dan ne alacak, ne kazanacak? Alacak-kazanacak bir şeyimiz olmadığı gibi kaybedeceklerimiz bugünden belli…Öyleyse her şey şahsi ikballer uğruna mı?...Ahh, Cüneyt Zapsu piyasaya çıksa da yine bir şeyler söylese!..

Şimdiden haber verelim, iş bu “yüz görümlükleri” ile bitmiyor, arkası var. 14 Mayıs’ta ABD Temsilciler Meclisi’nde yapılan o toplantıdaki konuşmalara bakılırsa, “İncirlik ve Türk limanlarının tam kapasite, Akdeniz’in güvenliğini sağlamak üzere kullanımı, Türkiye’ye füze kalkanı, Karadeniz’le ilgili rezervlerimizin kaldırılması, İran’a karşı uygulanan/uygulanacak havuç-sopa taktiğinde Türkiye’nin ön plana çıkması, Rum kesiminin AB-NATO ortaklığına dahil edilmesi, Kıbrıs, Ege gibi sorunlarda NATO’nun daha etkili şekilde devreye girmesi” gibi daha nice “açılımlar”ımız olacak!..

David’den çok söz ettik, biraz da Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na bakalım; “Bütün büyük barışların önce hayallerle başladığını” belirtip, “Düzen kurma misyonu bizimdir” demiş.

Valla gördüğümüz kadarıyla, “biz hayal kurarken”, elin oğlu, Türkiye ile ilgili hayallerini bir bir gerçekleştiriyor…Hem de bize “model ortak” ilan ederek!..

Kaynak: Açık İstihbarat

ABDULLAH GÜL’DEN YÜZDE 98’LİK İTİRAF!.
Müyesser Yıldız
15.06.2010

Kendileri, “Kıbrıs, K. Irak, Kürt ve Ermeni açılımların” mimarı, AB’nin yılmaz savunucusu, ABD’nin gözbebeği, AKP’nin Çankaya’daki temsilcisidir. Her konuda uhulet, suhulet ve teenniyle hareket eden “sakin güç” Gül, İsrail’in de “Kendisine kapımız her zaman açık” dediği bir isimdir.

Kore’ye giderken yine ilginç mesajlar vermiş… “Türkiye’nin ekseninin kaydığı” tartışmalarıyla ilgili söylediklerinden başlayalım. Demiş ki;

“Bu eksen işi, yanlış ortamlarda konuşuluyor. Bakın İngiltere’ye, Fransa’ya, İspanya’ya... Bunların ekseninden bahsediliyor mu? AB’nin ekseni nereye gitti diyen var mı? İspanya’nın Latin Amerika’nın en devrimci ABD’ye en meydan okuyan ülkelerle çok özel anlaşmaları var. Kimse İspanya’nın ekseni nereye kaydı diyor mu? Fransa yine Afrika’da ilişki içinde olduğu eski sömürgelerini hala bırakmak istemiyor. Kimse Fransa’nın ekseni kaydı diyor mu?.. Türkiye’nin komşuları, Türk Cumhuriyetleri ve tüm Müslüman ülkelerle ilişkilerini sadece kalkıp da Türkiye’nin ekseni kayıyor diye değerlendirmek, bilgisizliktir veya kötü niyetli bir yaklaşımdır. Kaldı ki, Türkiye AB’nin dış politikada aldığı kararların yüzde 98’ine katılan bir ülke. Türkiye’nin bölgesindeki ya da yakınındaki bir ülke ile ilişkisine bakıp eksenini tartışmak kadar abes bir şey olmaz. Bir ülkenin ekseni tartışılabilir ama bunu ortak değerler, insan haklarına saygı, demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi yönünden yaparsınız.”

Neymiş? “Türkiye, AB’nin dış politikada aldığı kararların yüzde 98’ine katılan bir ülke” imiş!..

Vallahi bu oran, AB ülkelerinde bile yok. Doğru, güya AB’nin bir ortak dış politika ve savunma rüyası var, ama her bir ülke öncelikle kendi menfaatini gözetiyor, AB’nin aldığı/alacağı ortak kararlarda da çatır çatır pazarlık yapıyor… Örnek Irak’ı işgal!.. Çoğu AB ülkesi “koalisyon” güçlerine katılmadı. Ya biz ne yaptık? Altında dönemin Başbakanı Gül’ün imzasıyla 1 Mart tezkeresini Meclis’e sevk ettik.

Peki bize ne oluyor? AB üyesi miyiz? O yüzde 98’ine katıldığımız kararlarda söz ve oy hakkımız var mı? Hayır, onlar karar alıyor, bize de uygulamak düşüyor. Zaten Gümrük Birliği’nden sonra tüm alanlarda, bu tek yanlı mekanizmayı başarıyla uygulanmaya başlandı.

Gelin, AB’nin “dış politika”da aldığı kararlara kabaca bakalım… “Komşularla sorunların çözülmesi” adı altında, “Rum kesiminin tanınması, Yunanistan’la Ege sorununun halledilmesi, casus belli kararının kaldırılması, Ermenistan’la sınırların açılması, tarihi sorunların halledilmesi, Dicle-Fırat sularının uluslararası yönetime devredilmesi” gibi öneriler(!) var. Acaba AB’nin bu konularda izlediği “ortak” politika ve aldığı kararların hangisi Türkiye lehine? Suriye, Irak, İran, Orta Doğu, Kafkaslar ve enerji hatları için Türkiye üzerinden istenenleri ise hiç saymayalım!..

Cumhurbaşkanı Gül’ün “eksen kayması” için koyduğu kriterler de ilginç. “Ortak değerler, insan haklarına saygı, demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi” yönünden eksen kaymasından söz edilebilirmiş!..

Ülkemizin iç-dış politikaları ve ekonomisine yönelik tüm “operasyonların” bu “ulvi” kavramlara sığınarak yapıldığını,

Gül’ün Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı iken, “Türkiye 80 yıldır kendi dinamikleri ile gerçekleştiremediği dönüşümü AB sayesinde yapıyor” dediğini,

Ve Türkiye’yi AB’ye tek yanlı “demirleyen” 17 Aralık 2004 zirve kararları ile 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi’ni hatırlayınca, Cumhurbaşkanı Gül’ün hakkını teslim etmek, hatta “Eksen kayması mı? Hadi canım sizde!..” demek gerekiyor.

İRAN, IRAK OLACAK HABERİ

Cumhurbaşkanı Gül’ün Kore yolundaki bir diğer önemli mesajı İran’la ilgiliydi.

“Irak ambargosunun, Türkiye’ye maliyeti ortadadır. Sadece ambargo sorunu çözmüyor, çözmedi işte. O kadar savaş oldu. İran’ın bu nükleer meselesi ya diplomasi ile hallolacak veya Irak’ta gördüğümüz şeyler olacak. Irak’ta gördüğümüz şeyleri tekrar görmeye tahammülümüz yok. Dolayısıyla, bu meselenin diplomasi yoluyla hallolması için daha çok uğraşıyoruz. Bizim BM’deki hayır oyumuz aslında İran’ı masada tuttu. Batı’yla ters düşmek diye bir şey yok. Türkiye ile Batı arasında ayrı gayrı yok. Biz İran’ı masada tutmaya çalışıyoruz” demiş.

Görüyorsunuz; “Türkiye ile Batı arasında ayrı gayrı yok”muş!..

Öyleyse ne o ABD’ye “Meydan okuduk… Obama, Erdoğan’a yalvardı” havaları?!..

Gül’ün, “Irak’ta gördüğümüz şeyler olacak” sözünün altını çizelim.Türkiye’nin, aynen Irak işgali öncesindeki gibi, aynenABD’den bağımsızmış gibi sanki “olmazları” göstermeye çalıştığı izlenimi yok mu?

Hele de Nisan ayında Türkiye’ye gelip, Cumhurbaşkanı Gül’le görüşen ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz’in, “Türkiye Cumhurbaşkanı, İran nükleer silah peşindeyse, onu durdurmalıyız dedi” iddiasıyla,

AKP’ye yakın isimlerden Türkiye uzmanı Henry J. Barkey’in, “Burada bizim sorunumuz, Türkler’den birbirinden tümüyle farklı iki mesaj alıyor olmamız. Bir yandan, kamuoyuna yapılan açıklamalarda sorunların kaynağında İran’ın değil, İsrail’in bulunduğu vurgulanıyor. Ama sahne arkasından, bizlere, Dışişleri Bakanlığı düzeyinde söylenen başka” şeklindeki sözleriorta yerdekalmışken…

İSRAİL’E YUMUŞAMA
Kore yolunda Cumhurbaşkanı Gül’ün İsrail’e yönelik üslubu da iyice yumuşamış… İsrail’in 9 Türk’ün öldürülmesiyle ilgili özür dilemeyeceği açıklamasına, “Nasıl telafi edileceğini onlar bilir” cevabını vermiş!.. “Özür dilemekten” bile kaçınan bir ülkenin “telafisi” acaba nasıl olur ki?

Başbakan Erdoğan PKK için, “taşeron, tetikçi, figüran” demişti. Gül ise “Terör örgütü bazen kullanılır, bazen motive edilir, bazen de ihale alır” yorumunu yapmış. Akıllara hemen “İsrail” gelince de şu izahatta bulunmuş:

“Elimizde kesin delil olmadan kimseyi kolay kolay suçlayamam. Bunlar büyük suçlamalar. Ben öyle bir şey kastetmedim.”

İnsanın, “Kesin delil olsa ne olur ki?” sorusunu sorası geliyor. Mesela PKK’nın kullandığı, topuk koparan İtalyan mayınları için ne yapıldı? Mesela 2007’de ABD’nin Irak ordusuna verdiği silahların PKK’nın “eline geçtiği” tespit edildi de ne oldu? Gül, o zamanlar Dışişleri Bakanı idi. Amerikan ordusunun, Irak ordusuna iyi niyetle silah yardımında bulunduğunu belirtip, “Bu silahların terör örgütünün eline nasıl geçtiğini Amerikan Savunma Bakanlığı da araştırıyor. Bazı Amerikan askerlerinin de karıştığı yolsuzluk olayları belirlendi. Konuyu Iraklı yöneticilerle de görüştük” dedi. Sonuç?!..

ÇANKAYA “İPTAL”E AYARLI

Gül’ün iç politika, yani Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can’ın, “Anayasa Mahkemesi paketin bir bölümünü iptal ederse, bu karar yok sayılsın” şeklindeki önerisi üzerine başlayan tartışmaya ilişkin değerlendirmesine gelince…

“Biraz tartışılsın bakalım” demekle yetinmiş.
Demek ki öneriyi, “anormal” bulmuyor, tartışılıp, belki de yavaş yavaş kabul görmesini istiyor.

Bu vesile ile Çankaya Köşkü’nün Anayasa değişikliği konusundaki havasını da verelim. İddia o ki, Köşk’te tüm beklenti ve hazırlıklar “iptal”e göre yapılıyormuş!..

Odatv.com







[size=24:5
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Cum Arl 04, 2009 1:21 am    Mesaj konusu: Keşke bir mucize olsa Alıntıyla Cevap Gönder

Egemen Bağış: "İslamcı olmadığımızı kanıtlamak için haç mı çıkarmamız lazım?"
12 Ocak 2008



AKP Genel Başkan Yardımcısı Egemen Bağış, Avrupa'da, Türk hükümetinden "islamcı", "islam yanlısı" gibi ifadelerle bahsedilmesinden rahatsızlık duyduklarını dile getirerek, "İslamcı değiliz. Bunu kanıtlamak için haç mı çıkarmamız lazım? ifadelerini kullandı.

Başbakan Erdoğan'ın dış politika danışmanlığını da yapan Bağış, İspanya'nın EFE haber ajansına verdiği demeçte, Avrupa'da, Türk hükümetinden "islamcı", "islam yanlısı" ve "ılımlı islam" gibi ifadelerle bahsedilmesinden rahatsızlık duyduklarını dile getirerek, "İslamcı değiliz. Politikada merkezdeyiz. Bunu kanıtlamak için haç mı çıkarmamız lazım? Muhafazakar demokratız" ifadelerini kullandı.
Kaynak: http://www.zaman.com.tr/newsDetail_getNewsById.action?haberno=636768

Irak’a “Çuval”…Afganistan ve İran’a “Kafes”
Meyyal UYGUR

CIA’cı Henry Barkey’i herhalde tanımayanımız yok. Bu zat 26 Mart 2003’te, yani ABD’nin Irak’ı işgaline destek için Gül Başkanlığındaki dönemin hükümetince Meclis’e sevk edilen, ancak yeterli oy çoğunluğunun bulunamaması sebebiyle çıkartılamayan 1 Mart tezkeresi vakasından 25 gün sonra meşhur Utah Üniversitesi’nde bir konferans verir. “Felaketle Flört: Türkiye, Irak ve ABD” başlıklı konuşmasında kelimesi kelimesine şunları söyler:

“Mevcut durum (tezkerenin kabul edilmemesinden söz ediyor) kötü olsa da, İslamcı olmasına rağmen 3 Kasım seçimlerinden sonra Türkiye’de güçlü, esaslı bir hükümet, özellikle bizim söylenmesini düşündüğümüzü söyleyen ve yapan bir hükümet var. Onlar neden söz ediyor? Demokrasiden, AB ile bağlantıdan. Bu iki konuda Türkiye’yi güçlü şekilde destekliyoruz. Evet Türkler geçmişte de demokrasi ve AB’den söz etti, fakat gerçek şu ki daima gönülsüzlerdi. İlk defa bir Türk hükümeti güce sahip ve bunları söylüyor, biz de aynı şeyleri istiyoruz, çünkü bunlar Türkiye için, etnik veya dini ilgisi olmaksızın Türkiye halkı için iyi. Şimdi bunun retorik olduğunu söyleyebilirsiniz, fakat bu farklı bir retorik. Bu bizim rönesansımız. Onlar AB ile adaylık sürecinin Türkiye’yi demokratikleştireceğini anlıyor. Bu süreçte biz askeri çok sıkı bir kafese koyacağız. Bunun anlamı, askerin her 10 yılda bir veya hükümet değiştirmek için müdahale yapamayacağıdır…”

6 yıl sonra bugün Türkiye neyle meşgul? Askerin kapatıldığı “kafes”le!..

1 Mart tezkeresinin perde arkasında çok iş döndü. Birileri dışarıya “tezkere tamam” derken, içeride de milletvekilleri üzerinde kuyumcu titizliğiyle çalıştı ve o sonuç çıktı. Belki tezkerenin çıkmasını hakikaten istemiyorlardı, belki büyük bir oyun oynandı, bilinmez. Ama kesin olan şu, faturası TSK’ya kesildi, Süleymaniye’de başımıza “çuval” geçti. TSK’nın inişe geçirilişi de böyle başladı. Ve sanki o günden beri adeta kasıtlı bariz hatalar yapılıp, neticede Türkiye’ye büyük bedeller ödettirilmesi politikası izleniyor.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun geçenlerde AKP’nin Kızılcahamam Kampı’nda, milletvekillerine yaptığı (Yeni Osmanlı kısmı yalanlandı, bu kısma ilişkin bir açıklama gelmedi) şu değerlendirme, şüphe ve duyumlarımızın teyidi gibi:

“1 Mart tezkeresi eğer geçseydi, Güneydoğu savaş bölgesi içinde olacaktı. Yeniden Olağanüstü Hal (OHAL) gelecekti. Ben ABD askerlerinin Türkiye’de konuşlanmasını istemiyordum. Tezkerenin geçmemesi ise ABD ile ilişkilerimizi bozacaktı. Bizim A ve B planlarımız hazırdı. Bunları uyguladık.”

Şimdilerde İngiltere’de eski Başbakan Tony Blair, haksız Irak işgali sebebiyle hesaba çekiliyor. Türkiye sözüm ona o işgale katılmadı, ama hem fiili ortaklık yaptı, hem de çok büyük bedeller ödedi. “Çuval” yeter!..Bu durumda ülkemizde de, şu “A ve B planlarının” sorgusunun yapılması gerekmiyor mu?

TSK üzerinde aylardır yürütülen asimetrik psikolojik harekâtın, “Kürdistan”ın tanınması dışında, eninde sonunda Afganistan ve İran’a dayanacağını iddia ede geldik.

İşte “Kafes” ve Irak işgali sırasında görevde olan komutanların Ergenekon Savcılarınca davet edilmesinin hemen ardından hem Afganistan, hem İran için bastırmaya başladılar. Aynı gün, haftalık basın bilgilendirme toplantılarını da yapan Genelkurmay Adli Müşaviri Tuğgeneral Hıfzı Çubuklu’nun ses kayıtlarının internete düşürülmesi meselâ bonus mudur? Ya eski komutanların ifade zamanlaması?..İddia edilen bütün işler Hilmi Özkök döneminde gerçekleştiğine, o sırada Özkök’ün İkinci Başkanı da İlker Başbuğ olduğuna göre, “Size de çıkabilir” kabilinden büyük yılbaşı piyango bileti olabilir mi?

FG’nin gazetelerinden Todays Zaman’ın, Erdoğan-Başbuğ arasında 29 Ekim’de Başbakanlık Konutu’nda yapılan görüşmeden hemen sonra, “Başbuğ’a evini temizlemesi için yılbaşına kadar süre verildi” demesi herhalde atmasyon bir bilgi değildi!..Galiba sadece Irak tezkeresi, sadece Dolmabahçe değil, 29 Ekim zirvesinin de açıklığa kavuşması elzemdir.

Evet anlaşılan Afganistan ve İran için de A,B,C planları var!..Bugün falan da gündeme gelmiş değil, kökleri taa Bush zamanına dayanıyor. İşte yine aklıma bir konferans geldi. Dönemin Dışişleri Bakanı Rice’ın Müsteşarı Nicholas Burns, 22 Temmuz seçimleri ve Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasının ardından Türkiye’ye gelecektir. Gelmeden önce 13 Eylül 2007’de bir diğer meşhur kuruluş Atlantik Konseyi’nde konuşur, daha doğrusu Gül ve Erdoğan’a yapacağı tebligatı açıklar. Çok uzun ama çok önemli bu konuşmadan bazı bölümleri aktarmam gerekiyor:

-Türkiye, Pakistan’dan memleketlerine geri gönderilen Afgan mültecilerine yardım teklifinde bulunabilir, her iki tarafın sınır yönetimi ve gümrük işlemlerini geliştirmesine yardımcı olabilir, ya da ABD’nin yapmayı planladığı gibi, Afgan-Pakistan İmar Fırsat Bölgelerinin(ROZs) oluşmasına destek verebilir.

-AKP, artık Hükümeti, Meclisi ve Cumhurbaşkanlığını kontrol etmektedir…Türkiye’nin demokratik kurumları güçlendikçe ve reformlar ilerledikçe, Türkiye’nin ABD için stratejik ortak olarak önemi artar…Türkiye’nin Orta Doğu’da oynayabileceği bir bölgesel liderlik rolü, ABD’nin en acil dış politika hedeflerinin gerçekleşmesine yardımcı olabilir, ancak ülkelerimizin birbirine ters amaçlarla hareket etmesini engellemek için koordinasyonun dikkatli yapılması gerekir.

-Türkiye’nin yakın tarihlerde İran ile eneri alanında bir mutabakat imzalaması tedirgin edicidir. Şu an İran ile her zamanki gibi iş yapma zamanı değildir. (Obama’nın temsilcileri de aynı şeyleri söylüyor)

-Şu an Türk siyasetinde potansiyel yeni bir dönemin eşiğinde duruyoruz, önümüzde ABD-Türkiye ilişkilerinde stratejik ortaklığı yenileme şansı bulunuyor. Yeni hükümete bu mesajı bizzat vermek üzere yakında Ankara’ya seyahat edeceğim…21. yy. için güçlü, hayati ve yeri doldurulmaz bir Türk-Amerikan ittifakını oluşturmak üzere aynı vizyon ve kararlılığı paylaşan Türk yöneticileri ile birlikte çalışmayı bekliyoruz.

Irak’taki ABD askerlerinin çekilmesini düzenledikten sonra Temmuz başında Ankara’ya gelip, Başbuğ ve Davutoğlu ile görüşen “Çuvalcı” General David Petraeus’un, “Türkiye’den Afganistan operasyonları konusunda verebileceği desteğin en büyüğünü” istediğini de unutmayalım!..

Majestelerinin Ricası

Bu süreçte “Majesteleri”nin katkısına da göz atalım. Özellikle İran tecrübesiyle çok başarılı bir “kariyeri” olan İngiltere’nin yeni Ankara Büyükelçisi David Reddaway, iktidara çok yakın bir gazeteye 11 gün önce verdiği röportajda, (Sorular da, cevaplar da birbirinden ilginç. Onları yeri geldikçe değerlendiririz) İran ve Afganistan konusunda Türkiye’den “ricalarını” şöyle sıraladı:

“Diplomatik oyun hala sürüyor, ama İranlılar girişime yanıt vermiyor. Bu nedenle Türkiye’nin rolünü çok önemsiyoruz, çünkü Türkiye ve İran’ın güvene dayanan iyi ilişkileri var. Türkiye bu belirsizliği gidermek için yardımcı olursa çok memnun oluruz…Türkiye, bizim şimdiye kadar başaramadığımızı yaparak, İran yönetimini ikna edebilir…Türkiye bunu başarabilirse uluslararası toplum müteşekkir olacaktır.”

“İnsanlar askerlerin tabutta ülkelerine döndüğünü görüyor ve tepki duyuyor. Hükümetlerin önündeki zorluk ‘bu savaşın bizimle ne ilgisi var’ diyen seçmenlerine Afganistan’ın bizim güvenliğimiz için kritik önemde olduğunu anlatmak. Vücudun bir bölgesinde iltihap varsa bu tüm vücuda yayılır. Bunu emperyalist amaçlarla değil, kendi ülkelerimizin güvenliği için yapıyoruz.”

Aynı gün İngiltere Başbakanı Brown’ın Sözcüsü Simon Lewis, 10 NATO üyesi ülkenin 5 bin ek asker gönderme sözü verdiğini, Başbakan Brown’un da konu hakkında NATO Genel Sekreteri Rasmussen’i bir mektupla bilgilendirdiğini açıkladı.

Ne tesadüf aynı günlerde Times Gazetesi, Obama’nın Afganistan’a ek asker göndermesi için NATO’ya uyguladığı baskı sonucu Türkiye’nin de 500-600 ek asker göndermeyi kabul ettiğini, bunun Erdoğan’ın ABD ziyaretinden sonra açıklanacağını iddia etti.

Yine ne tesadüf aynı günlerde Başbakan Erdoğan, “İngiltere Başbakanı’nın talebi üzerine”, onunla bir telefon görüşmesi yaptı. Ve bu görüşmeden tam 3 gün sonra Brown, iktidarın gazetesi Sabah’a, şunları söyledi:

“ABD’de General McChrystal’ın değerlendirmesinin ve Başkan Obama’nın da benzer kararlarının ardından, Afganistan’da gelişimin bir sonraki aşamasında Türkiye’nin nasıl katkıda bulunabileceği hakkında Erdoğan’la konuştum ve yardım konusunda istekliliğini, Erdoğan’ın büyük bir devlet adamı olmasına bağlıyorum.”

Emperyalizm ve işbirlikçileri bu oyunu da çok iyi götürüyor. Süreç, siyasi, sosyal, ekonomik, askeri boyutlarıyla, Irak’ın işgaline gidişe o kadar benziyor ki. Bir yandan TSK “kafes”leniyor, öte yandan iktidar cenahından işi iyice sağlam kazığa bağlamak için, “Ergenekon’da hukuk ihlalleri mi yapılıyor ne?” soruları ortaya atılıp, “desteğimizi çekeriz haaa” mesajı veriliyor…Beri yandan Dubai kriziyle “ölüm” gösteriliyor (Unutmayalım Ecevit iktidarını bir Anayasa kitapçığının fırlatılması ve ardından gelen ekonomik kriz silip-süpürmüştü), diğer taraftan Sarıgül parlatılıyor, Alevi partileri kuruluyor (Bu da CHP’yi bölme amaçlı Kemal Derviş rolü).

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ian Kelly, “Erdoğan’ı dört gözle beklediklerini” duyurdu. Bu ahval ve şeriatta onlar beklemeyecek de, biz mi bekleyeceğiz?!..Her şey olmuş, bitmiş. Bize de çene yormak düşüyor…

Keşke bir mucize olsa, Allahım son kez bu milletin yüzüne baksa da, bu ziyaret gerçekleşemese!..
Kaynak: Açık İstihbarat

Kozmik Büro Baskını Ve AKP'nin Kirli Çamaşırları
Ahmet TAKAN
ahmettakan@avazturk.com
28 Aralık 2009

Ankara’ya metorolojik anlamda kar yağmadı. Siyasi göstergelere baktığınızda ise durum oldukça farklı.

Devletin en üst düzey kurumları kanlı bıçaklı, apaçık; dost-düşman, herkesin önünde şuurunu kaybetmiş bir şekilde kavga ediyorlar. Devletin en mahrem bölgelerinin yatak odalarındaki kavga herkesin gözü önünde cereyan ediyor. Kıyasıya dezenformasyon savaşları da buna eklenince Ankara’ya daha tek kar tanesi düşmeden vatandaş dondu kaldı.

Her şey arapsaçına dönmüş durumda; istihbaratçılar savaşında kim galip? Kim ava giderken avlandı? Hala sonuç belli değil!

Genelkurmay’ın yatak odasında (kozmik büro) yapılan aramaya iktidar yanlıları kulp takmakta geçikmedi. “Demokratikleşme”, “12 Eylül’ün rövanşı” (Niye 12 Eylül’ün rövanşı derler onu da anlayamadım . Çünkü bu süreçte askerden dayak yiyenler bu ülkenin solcu vatansever gençleri ile Ülkücülerdi), “28 Şubat’ın rövanşı”. Adı her ne olursa olsun; yanlışları ne olursa olsun devletin omurgasının kirli çamaşırlarını (varsa) böyle ortaya dökmek doğru mu? Yoksa bu yeşil sermayenin ortaya dökülen kirli çamaşırlarının rövanşı mı?

Bu ve benzeri sorular Ankara'nın derin dehlizlerini takip etmeye çalışan birçok kişinin cevap aradığı sorular. Tam ve doğru cevaplar bulunabilir mi ? Şimdilik zor görünüyor ama sabırla ve tuzağa düşmeden beklemek gerekiyor.

Şimdi somut olandan gidip “uzman zat”dan aldığım yeni bilgiler ışığında birkaç soruyu da kamuoyunun gündemine sunayım. Yatak odası operasyonunda GenelKurmay ile Hükümet'in sessiz bir mutabakatı olduğu kesin!

Bakmayın siz o koşar adım Başbakanlık ziyaretlerine. Her şey tam mutabakat ve hukuki kılıflarına göre “uygun adım” gidiyor. Ortada bir gayr-ı meşruluk, hukuksuzluk, darbe ihtimali varsa tabi ki ortaya çıkarılsın ve asker bavulu gibi vatandaşın önüne konulsun. Ama yöntemleri böyle olursa bizim uzmanın da söylediği gibi adam gıcıklanıyor. Acaba yavuz hırsız ev sahibini mi bastırıyor?

Savcılar, yatak odası aramasını, “son bir yıl içindeki dosyaların inceleneceği” yönündeki mahkeme kararına dayanarak yapmıştı. Şimdi soruyorum?

- TSK içinde bazı AKP’lilerin çocukları ve yakınları hakkında yolsuzluk çalışmaları ile ilgili hazırlıklar var mıydı?

- Varsa bu hazırlıklardan dolayı rahatsız olan komutanlar ne yapıyordu? Bu çalışmalar nereye kadar önlenebildi?

- Bu dosyalar nerede saklanıyordu?

- TSK içinde görevli olan hackerler takip ediliyor muydu?

- Bu dosyaların internet ortamına düşürüleceği iddiaları doğru mu?

Yatak odasından alınan dosyaların içinden devletin güvenlik sırlarının yandaş medyaya sızdırılacağını hiç sanmıyorum. Ama madem bu “demokratikleşme” için yapıldıysa, hadi bizi bir kez şaşırtın da ayırım yapmadan kirli çamaşırları ortaya dökün. Millet de 2010 da muhtemel görünen erken seçimde bu pislikleri kazıyıversin.
avaztürk

İşte Erdoğan'ın e-posta Adresi
29 Aralık 2009
Kocaeli'nde gerçekleştirilen bilgisayar dağıtım törenine video konferans sistemi ile katılan Başbakan Erdoğan, öğrencilere seslendi ve e-posta adresini verdi: bimer@basbakanlik.gov.tr
aktifhaber

Çeçen Anne'ye Yabancılar Şubesinde Dayak!
28 Aralık 2009
Anadolu Haber
4 çocuğu ile birlikte bu yılın başlarında Türkiyeye gelen Luiza Hanım 4 yavrusu ile birlikte tam bir aydır Kumkapı ;da Yabancılar Şubesinde gözaltında tutulmaktadır.

Baba L.A. Grozni’de İslam Üniversitesinde Öğretim görevlisi olarak çalışmış ancak baskıcı ve zorba uygulamalardan dolayı çeşitli ülkelerden geçerek emin bir liman gibi gördükleri Türkiye’ye sığınmışlardır.

Vizelerinin bitmesine yakın bir zaman kala ikamet izni için başvuru yapan aile 24 Kasım 2009 tarihinde İstanbul Çarşamba’da ki evlerine yapılan polis baskınında gözaltına alınmışlardır.

Polislerin evlerine baskın yaptıkları esnada evde çocuklarıyla yalnız bulunan Luiza Hanım “bir evrak imzalayacaksın ve serbest bırakılacaksınız” denilerek Kumkapı Yabancılar Şubesine götürülmüştür ve 4 çocuğu ile beraber demir parmaklıklar arkasına atılmıştır. Olay esnasında evde olmayan baba L.A.‘ya da “aileni serbest bırakmamız için imza atman gerek” denilerek çağrıda bulunulmuş ve Yabancılar Şubeye gittiğinde o da gözaltına alınmıştır.

İstanbul Eminönü İskelesi

Abdul (13), Sumaya (12), Sukhayla (11) ve Salah (10) adlarındaki dört çocuğuyla beraber aile bir aydır gözaltında tutulmaktadır. 13 yaşında ki Abdul babası ile birçoğu adi suçlara karışmış yabancıların bulunduğu erkekler koğuşunda, kızlar Sumaya, Sukhayla ve küçük erkek kardeşleri Salah anneleri ile birlikte yine uygunsuz kadınların da bulunduğu kadınlar koğuşunda tutulmaktadırlar.

İMKANDER’e müracaat eden Luiza Hanım’ın erkek kardeşi İ.U.’dan bilgi alan İMKANDER Başkanı Nuray Bezirgan bugün Kumkapı Yabancılar Şubesine giderek görevlilerden aile hakkında bilgi almaya çalıştı.

Bezirgan; sorunun Ankara’dan kaynaklandığını ve ailenin 3. bir ülkeye gönderilmesi konusunda aileye baskı yapıldığını, baba L.A.’dan da kendilerine yardım edilmesi ile alakalı bir mektup aldıklarını belirtti. Bezirgan aile fertlerinin hiçbir kanunsuzluğa bulaşmamış ve ikamet izni için başvurularını yaptıkları halde, polis ekiplerince evleri basılıp çoluk çocuk nezarethaneye götürülmelerinin ve bir aydır da başka bir ülkeye gitmeleri konusunda ısrar edilmesinin uluslar arası hukuka ve insan haklarına aykırı bir durum olduğunu belirtti.

Küçük kızlardan birinin astım ve kulak iltihabı yüzünden devam eden tedavisinin bir aydır sekteye uğradığını ve çocukların psikolojik travma geçirdiklerini aktaran Bezirgan, “buradan yetkililere sesleniyorum, kardeş toprağıdır denilerek kendisine sığınanlara karşı yürütülen bu olumsuz politikalar Çeçenleri ve bizleri derinden yaralamaktadır. Küçücük çocukların fiziksel ve manevi olarak uygun olmayan bir ortamda uzun süredir tutulmalarına derhal bir son verilmelidir.” dedi.

Bezirgan “Luiza Hanım’ın gözaltında tutulduğu süre zarfında kaldığı koğuşta başka bir yabancı kadın tarafından tartaklanarak dudağının yarıldığını ve çocukların bu olaydan çok etkilendiğini” sözlerine ekledi.

Daha önce de ikamet izni bittiği için bir Çeçen anne trafik kazası geçiren küçük oğlunu hastaneye götürmüş ve çocuğu sedyedeyken anne gözaltına alınmıştı. 4 gün bir tabure üzerinde adi suçlardan yakalanan kadınların bulunduğu bir hücrede bekletilmiş ve İmkander’in girişimleri sonucunda konunun kamuoyunda duyulmasıyla beraber Çeçen anne çocuklarına kavuşmuştu.
İMKANDER

Nuray Bezirgan'a Polislerden İşkence
30 Aralık 2009

Nuray ve Ömer Bezirgan, Çeçen bir annenin gözaltına alınmasını medyaya duyurmaya çalıştıkları gerekçesiyle İstanbul Emniyeti Yabancılar Şubesi Misafirhanesinde emniyet güçleri tarafından darp edildi.

Şu anda Olay yerinde bulunan Genel Yayın Yönetmenimiz Selim AKDUMAN'ın bildirdiğine göre Nuray ve Ömer Bezirgan, Çeçen bir annenin gözaltına alınmasını medyaya duyurmaya çalıştıkları gerekçesiyle Kumkapı'da Yabancılar Şubesi Misafirhanesinde emniyet güçleri tarafından darp edildi.

Nuray Bezirgan'ın başörtüsünden tutulup sürüklendiği, Ömer Bezirgan'ınsa şiddete maruz kaldığı ve makinesinin kırıldığı gelen bilgiler arasında.

Nuray Bezirgan ve eşi Ömer Bezirgan hala göz altında bulunuyor. Sağlık durumlarının ciddi olduğu söyleniyor fakat bu konuda içeriden bilgi alınamıyor. Mazlum-der ve AGD avukatları yetkililerle görüşüyor.

Mazlum-der ve AGD'den onlarca kişi de Misafirhanenin önüne toplanmış durumda. İçeriden bilgi verilmiyor.

Nuray ve Ömer Bezirgan sağlık raporu için Haseki'ye sevkedildi.

Çiftin avukatları olay yerine intikal etti fakat avukatlarda dahil hiç kimsenin olay mahalline girmesi veya herhangibir şekilde bilgi almasına izin verilmiyor.

Nuray ve Ömer Bezirgan halen hastane içerisindeler ve sağlık durumların ciddiyeti hakkında bilgi verilmiyor.
........
Nuray ve Ömer Bezirgan çiftine hastanede yapılan müdahalenin ardından çift polislerce hastaneden alınarak Kumkapı Polis Karakoluna götürülüyor. Nuray ve Ömer Bezirgan'ın sağlık durumları hakkında ise hem sağlık personelleri hem de polis memurları herhangibir bir bilgi vermekten kaçınıyor.
..............................................
Haseki hastanesine sevkedilen Nuray ve Ömer Bezirgan çiftinin sağlık raporu sonuçları açıklandı ve çiftin darp edilip şiddete maruz kaldıkları sağlık raporlarıyla da kesinleşti.

Çiftin halen Kumkapı Polis Karakolunda ifadeleri alınmaya devam ediliyor. Çifte uygulanan şiddet sonucu Ömer Bezirgan'ın kırılan kamerasına da polis el koymuş durumda.

Ayrıca olay yerinde bulunan bütün görgü tanıkları birer birer ifade veriyorlar.

Gözaltı olayı, Özgür-Der ve Mazlumder avukatları tarafından takip ediliyor. Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz.
Kaynak : Ajans 5

Vicdani Redçi Aydemir'e destek
29 Aralık 2009
Anadolu Haber

Türkiye'deki ilk islami Vicdani Redçi olan Enver Aydemir'e yönelik işkence protesto edildi.

Türkiye’nin İslami kimliğini gerekçe göstererek askerlik yapmak istemediğini resmen açıklayan ilk ismi olan Enver Aydemir’e askerî cezaevinde gösterilen kötü muamele, dayak ve işkence Taksim Galatasaray Lisesi’nin önünde düzenlenen bir basın açıklaması ile protesto edildi. Kimlik tanımama sorununa dayanan eylem sonrasında kimlik tanıma gerginliği yaşandı...

İLK İSLAMÎ VİCDANÎ RETÇİ ENVER AYDEMİR’E İŞKENCE PROTESTO EDİLDİ

Enver Aydemir’in avukatı Davut Erkan, babası Ahmet Aydemir ve çok sayıda vicdani retçinin yanı sıra kurum temsilcileri ve yazarların da katılımıyla Galatasaray Meydanı’nda konuya ilişkin yapılan basın açıklamasında Aydemir’in cezaevinde işkence gördüğü ve 4 gündür açlık grevinde olduğu kaydedildi.

“Vicdani Retçi Enver Aydemir Askeri Cezaevinde İşkencede” yazılı pankart açan grup “Öldürmeyeceğiz ölmeyeceğiz kimsenin askeri olmayacağız”, “Paşaların tankları korkutamaz halkları” ve “Reddet hayır de askere gitme” şeklinde slogan attı.

HALİL SAVDA: İNSAN’IM DİYENİ ENVER AYDEMİR İLE DAYANIŞMAYA DAVET EDİYORUZ!

Grup adına yaptığı açıklamada Aydemir’in temel insani haklarından birini kullanarak vicdani reddini açıkladığını ifade eden vicdani retçi Halil Savda, cezaevinde Aydemir’e zorla tek tip elbiseler giydirilmeye çalışıldığını, bunu reddedince de joplu ve kaba dayağa maruz kaldığını ifade etti.

Daha sonra sadece iç çamaşırları kalacak şekilde soyulduğunu ve sabaha kadar o şekilde bekletildiğini aktaran Savda, “Açlık grevini sonlandırması için zorla revire götürülen Aydemir’e yine zorla serum bağlanmıştır. Aydemir’in sol gözünün ve yanağının morardığı görülmüştür. Türkiye altına imza attığı uluslar arası sözleşmelerce de tanınan vicdani ret hakkını uygulamamaktaki ısrarını sürdürmektedir. Bu amaçla askeri cezaevlerinde yapılan işkenceler hala bitmedi. Bizler Aydemir’e uygulanan işkenceyi protesto ediyor, ulusal ve uluslar arası planda insan haklarından yana olan bütün güçlere birlikte Aydemir’le dayanışmaya davet ediyoruz” diye konuştu.

AVUKATI: GÖZÜ MORDU, AĞIR BİÇİMDE DÖVÜLMÜŞTÜ, AİHM’E GİDEBİLİRİZ!

Enver Aydemir’in avukatı Davut Erkan da müvekkili Aydemir’in uluslar arası hukuk sözleşmelerinden doğan hakkını kullanarak bu orduya askerlik yapmayı reddettiğini ve bu yüzden cezalandırılamayacağını ifade ederek Aydemir’in cezaevi koşullarına dikkat çekti.

İslami inancından dolayı askere gitmeyen müvekkiliyle her türlü ulusal ve uluslar arası platformda dayanışmayı sürdüreceklerini aktaran Erkan, tüm hukuksal yolları da kullanacaklarını ifade etti.

BABA AYDEMİR: ENDİŞELİYİZ!

Aydemir’n babası Ahmet Aydemir de oğluyla görüştürülmediklerini ve oğlunun durumundan endişe ettiklerini söyledi. Evli ve iki çocuğu bulunan oğlunun kendisi gibi düşünmek zorunda olmadığını ifade eden Aydemir, “Ben askerlik yaptım, onun bir kardeşi yaptı. Ama o benim gibi bizler gibi düşünmek zorunda değil. Eğer ki bu ülkede demokrasi ve insan hakları var diyoruz o zaman herkes istediği şekilde yaşamalı. Biz 4 gündür perişan durumdayız.” Diye konuştu.

BİRİLERİ KEMALİST DİKTATÖRYANIN BİTTİĞİNİ ANLAMALI

Açıklamaya katılarak destek veren yazar Fatih Tezcan da Aydemir’in Kemalist ve laik diktatoryaya ait bir orduda askerlik yapmak istemediğini ve bu yüzden cezalandırılamayacağını söyledi.

Fatih Tezcan konuşmasında

“Mesele İslami inancını ve imanını ortaya koyarak Kemalist bir yapıda ve resimde yer almak istemediğini bildiren Enver Aydemir ise herkes bilsin ki biz Müslümanlar anamızdan sadece ana-babamıza oğul ve Allah’ımıza kul olarak doğarız! Bundan başka hiç kimseye hiçbir borcumuz yoktur!

‘O vatanı kurtardı bu batırdı’ tartışmaları felsefidir. Masumların hayatları bu tartışmalara heba edilemez!

Birileri bu ülkede 1920’lerin modası tek parti döneminin bittiğini birileri bu ülkede Kemalizm’in çöktüğünü ve Kemalist Diktatorya’nın artık hiçbir şey emredemeyeceğini anlayamıyorsa akıllarını geliştirmeleri gerekir, masum insanlara işkence etmeleri değil!

Enver Aydemir İslam karşıtı olduğunu belirlediği bir yapıda yer almak istememiştir. Yüzde yüz haklıdır! Siz bu insanın Enver Aydemir’in 2 bacısını ve karısını ve anasını örtülü diye nizamiyeden içeri almayacaksınız ve sonra bu insana elbise silah falan verip ‘benim için öl’ falan diyeceksiniz öyle mi?

Kemalizm hala insanları aptal sanmaktaysa bu onun sorunudur!

Halkı artık kandıramazsınız!

Müslümanların da bugün burada az sayıda olduguna bakmayınız, Gazze acımızın yıldönümüdür ve eylem haberi paylaşılamamıştır. Müslümanlar Enver Aydemir`e nasıl sahip çıkacaklar, bunu ilerleyen günlerde hep beraber görecek ve göstereceğiz.

Son oarak, Allah’tan Enver Aydemir’e ve yakınlarına ve arkadaşlarına sabır vermesi için dua ediyoruz…” ifadelerine yer verdi.

HUKUKî DÜZENLEMELER YAPILSIN

Mazlumder Genel Başkan Yardımcısı Cüneyt Sarıyaşar ise yaptığı konuşmada Enver Aydemir’in İslami kimliğine ve bu kimliğe son bir asırdır yapılan zulme dikkat çekerek “Enver Aydemir’e desteğimiz sonuna kadar sürecektir. Bu ülkede zulm dönemim kapanması gerekmektedir. Enver Aydemir ve arkadaşlarının ve ortaya çıkacak benzer durumdaki kişilerin durumlarının kolaylaştırılması için gerekli hukukî düzenlemeler yapılmalıdır.” dedi.

EYLEM SONRASI KİMLİK GERGİNLİĞİ

Eylem sonrasında sivil polislerin Halil Savda ve Fatih Tezcan’ı kimlik kontrolünden geçirmesi eylemcilerin tepkisine neden oldu. Kimliklerini çıkarıp polise uzatan ve “bizim de kimliğimize bakın, biz de aynı suçu işliyoruz” diyen kadınlı erkekli grup polise tepki gösterdi.

Polisin Halil Savda ve Fatih Tezcan’ın GBT kontrolunu yapmasından sonra eylem olaysız biçimde sona erdi.
Kaynak: Analiz Merkezi

ZAHİD AKMAN PORNO OYUNCULARIYLA KUMARHANEDE YAKALANDI
10.01.2010



Taraf gazetesi bugün büyük bir gazetecilik başarısına imza attı. Gazetenin teknolojşi yazarı Kemalettin Bulamacı, ABD’nin Las Vegas kentinde düzenlenen teknoloji fuarlarını anlattı. Bu fuarlardan en dikkat çekeni Adult Entertainment Expo (Yetişkilere Eğlence Fuarı) idi. Bu fuar Las Vegas’ta Consumer Elektronic Show (Tüketici Elektroniği Fuarı) ile aynı tarihlerde yan yana olan fuar merkelerinde yapılıyor. Her iki fuara katılanlar aynı otelde kalıyor, fuar günlerini beraber geçiriyor. İki fuarın izleyenleri birbirine karışıyor. Yetişkin fuarındaki katılımcılar genellikle erkek olurken fuara katılan şirketler genellikle yetişkinlere dönük pornografik film yapan yapımcılardan oluşuyor. Yetişkinlere Eğlence Fuarı’nda ünlü porno yıldızları çıplak şekilde hayranları için fotoğraf ve filmlerini imzalıyor beraber hatıra fotoğrafı çektiriyor.

Fuarın olduğu tarihlerde en dolu olan yerlerden biri de kumarhane salonları. Kemalettin Bulamacı’nın anlattığına göre bu salonlarda sık sık ünlü insanları porno yıldızlarıyla aynı masada kağıt oynarken görebiliyorsunuz. Kemaletin Bulamacı kumarhanede yarı çıplak porno yıldızlarıyla oyun oynayanlar arasında Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) eski Başkanı Zahid Akman’ın da olduğunu anlatıyor. Deniz Feneri davasıyla sık sık gündeme gelen Zahid Akman’ın ABD’deki bu görüntüsü Taraf gazetesi yazarı Kemalettin Bulamacı’nın gözünden kaçmamıştı.

Bulamacı gördüklerini şöyle anlattı:

“Çok ciddi ürün lansmanlarının, şirketler arası toplantıların yapıldığı, toplantı için yetişmeye koşuştururken veya bu toplantılardan birinden çıktığınız anda yanınızdan geçen yarı çıplak hanımları görmeniz olası.

Yetişlin fuarındaki katılımcılar, stand görevlileri veya yetişkin filmlerinde oynayan yıldızlar bu hanımlar. Fuar alanına hayranlarına imza dağıtmak için gidiyorlar. Çektirdikleri filmleri hayranları için imzalıyorlar hatıra fotoğrafı çektiriyorlar.

Kumahane salonunda da teknoloji dünyasının önemli isimlerinden birisini veya Tükiye’den bir bürokratı, elinde purosu, bu bayanlarla aynı masada blackjack oynarken görebiliyosunuz. Kaçış yok çünkü. Ben gözlerimle RTÜK eski Başkanı Zahid Akman’ı gördüm bir gece bu durumda.”
Odatv.com

12 Ocak 2010
Taraf Yazarından Hodri Meydan
Zahid Akman, Las Vegas'ta kumar oynadığı iddiasını yalanladı. İddiayı yazan Taraf yazarı Bulamacı ise meydan okudu..

Taraf Gazetesi Yazarı Kemalettin Bulamacı’nın, Zahid Akman’ı Las Vegas’ta blackjack masasında elinde puroyla gördüğü iddiasını Akman yalanladı. Ancak Bulamacı gerekirse otelin kumarhanesinin güvenlik kameralarından bunu ortaya çıkarabileceğini söyledi.

Taraf Gazetesi Teknoloji Yazarı Kemalettin Bulamacı, eski RTÜK Başkanı Zahid Akman’ı Las Vegas’ta blackjack masasında elinde puroyla gördüğünü ve etrafında da porno fuarından bazı kadınların da olduğunu yazmıştı. Bulamacı’nın yazısı gündeme bomba gibi düşmüş ve Akman’ın iddialar için ne diyeceği merak edilmişti. Zahit Akman, avukatı Hakan Yıldız aracılığıyla bir açıklama yaparak Bulamacı’nın iftira attığını ve kendisine dava açacağını belirtti. Akman’ın avukatı yaptığı açıklamada şunları kaydetti: “ Müvekkilim ve bir diğer üst kurul üyesi RTÜK tarafından görevlendirilmesi sebebi ile ABD’nin Las Vegas kentindeki Tüketici Elektroniği-2010 Fuarı’na katılmışlardır. Fuarın düzenlendiği otelde yer alan fuar alanı ve seminer salonlarında çalışmaları ve konferansları diğer katılımcılarla beraber görevli olarak takip eden müvekkilim aleyhindeki bu asılsız iddialar; müvekkile karşı uygulanan linç ve iftira kampanyasının ne boyutlara ulaşabileceğinin en bariz kanıtıdır. Müvekkil; gerçeğe aykırı bu iftiralara karşı yasal yollara başvuracaktır.”

Açıklamannın hemen ardından VATAN’a konuşan Bulamacı ise, yazdıklarının doğru olduğunu ve fuar toplantılarının yapıldığı Venetian Hotel’in kumarhanesinin güvenlik kameralarından bunun tespit edilebileceğini söyledi: “Ben Zahid Akman’ı o şekilde gördüğümden son derece eminim. Sadece ben değil, yanımdaki arkadaşlarım da gördü. Bana dava açacakmış. Türk adaleti isterse ABD’den otelin güvenlik kamera kayıtlarını isteyebilir. Şayet olmazsa Las Vegas’ta tanıdığım ve güvendiğim kişiler vasıtasıyla o güvenlik kamerası kayıtlarını bulabilirim. Kendisini Venetian Hotel’in kumarhanesinde gördüm. Otelde fuarla ilgili toplantılar da yapılıyordu. Porno fuarı ise o otele çok yakın olan Sands Expo’da yapılıyordu. Etrafta da kadınlar vardı. Fotoğraf çekemedim çünkü kumarhanede fotoğraf çekmek yasaktı. Arkadaşım da gördü ve gerekise bana mahkemede şahitlik yapabilir.”

’Şahitlik edebilirim’

Dünya Gazetesi Yazarı Engin

Gedik de, Akman’ı blackjack oynarken gördüklerini ancak yanında kadınların olduğunun doğru olmadığını belirtti. Gedik, Kemallettin Bulamacı’ya dava açılması halinde şahitlik yapacağını da düşündüğünü kaydetti.
Kaynak: Vatan

Sümela'ya var Ayasofya'ya yok...
15 Ağustos 2010
Anadolu Haber
Bugün Fener Rum Patriği Papaz Bartelemeos'un yöneteceği bir ayin ile Sümela Manastırında binlerce Rum ve Hiristiyanın katılacağı bir tören düzenlenecek.

Türkiye'de müze halinde bulunan kilise ve manastırlarda yılda bir-iki kere dahi olsa ibadet izni verilmesi kararı tartışılırken aynı durumun asırlarca cami olarak vazife gören Ayasofya için geçerli olmaması şaşkınlığa yol açtı. Ertuğrul Günay, Ayasofya Müzesi ile ilgili bir soruyu şöyle cevaplamıştı

“Akdamar Kilisesi halen bir müzedir. Müze olarak işlev görmeye devam edecektir. Ama aynı zamanda tarihi bir kilisedir. Orada yılda hiç olmazsa bir gün, belki iki gün bu inancın özel bir gününde ibadet yapılması konusunda talep vardı. Biz bunun gerçekleşebileceğine karar verdik. Müze vasfı ortadan kalkmadı. Benzer bir şeyi Sümela ve belki daha kapsamlı şekilde, izinle Saint Paul’da gerçekleştireceğiz. Türkiye’de çeşitli inançlar için önemli duraklar var. Mevlana, Hacı Bektaş nasıl bizim mistik dünyamızda önemli bir yer yakalıyorsa, Meryem Ana, Noel Baba Kilisesi, Akdamar, Sümela, Saint Paul veya Hatay St. Pierre de aynı ilgi buluyor. Yılda bir gün, birkaç saat insanlar ibadet ritüellerini yerine getiriyorlar. Biz Türkiye topraklarında ayağımızı yere sağlam basıyoruz. Herhangi bir müzemizde insanların birkaç saat veya birkaç gün farklı bir biçim ve dilde Yaradan’a dua etmeleri kimse için bir sakınca oluşturmaz.”

AYASOFYA MÜZE OLARAK DEVAM EDECEK

Ayasofya’nın bunlardan çok farklı ve çok özel bir mekan olduğunu kaydeden Ertuğrul Günay, “İnsanlığın en eski mabetlerinden birisi. Uzun yıllar kilise ve cami olarak kullanılmış. Şu anda müzedir. İçindeki önemli restorasyon çalışmalarını kısmen tamamladık. Ayasofya ayakta durduğu müddetçe o çalışmalar devam edecek. Müze olarak devam etmesi, ziyaretçi sirkülâsyonu açısından da önemli. Yılda 2.5 milyonun üzerinde ziyaretçi alıyor.”

Ayasofya’da ne ibadete ne de etkinliğe izin yok

Kültür Bakanı Günay, Ayasofya’nın hiçbir biçimde bir sanat etkinliğine veya ibadet ritüeline açılma talebini kabul etmediklerini belirterek şöyle dedi: “Böyle bir şey gündemde yok. Ama Anadolu’daki bu küçük mabetlerde yılda bir-iki gün inanç gereklerini yerine getirmek hususunda bir adım attık. Bunu kararlılıkla takip edeceğiz.”

AYASOFYA'DA BAYRAM NAMAZI İSTEDİLER
16 Ağustos 2010
Trabzon'daki Sümela Manastırı'nın ibadete açılmasına rağmen Ayasofya Müzesi'nin Müslümanlar için ibadete kapalı tutulmasını protesto eden BBP'li yaklaşık 50 kişi, Ayasofya önünde eylem yaptı.
Her türlü dini inancın özgürce yaşanması gerektiğini ifade eden BBP İstanbul İl Başkanı Bayram Karacan, 76 yıldır ibadete kapalı olan Ayasofya'da bir günlüğüne de olsa namaz kılınmasını istedi.

Trabzon'un Maçka ilçesindeki tarihi Sümela Manastırı 88 yıl aradan sonra bugün ilk kez bir Ortodoks ayinine ev sahipliği yaptı. Her yıl ayin yapmak isteyenlerle kendilerine karşı çıkan görevlilerin tartışmalarına sahne olan manastırda bugün devlet izni ile yapılan ayini Fener Rum Patriği Bartholomeos yönetti. Yaklaşık 500 kişinin katıldığı töreni 50 basın mensubu takip etti. Bundan sonra yılın her 15 Ağustos günü Ortodokslar, manastırda ayin yapabilecek.

Ortodokslar için önemli olan Sümela Manastırı'nın bir günlüğüne de olsa ibadete açılmasına rağmen Ayasofya Müzesi'nin 76 yıldır ibadete kapalı tutulması ise Alperenler'in tepkisini çekti. Yaklaşık 50 kişilik BBP'li grup, Ayasofya Müzesi önünde toplandı. Grup adına açıklama yapan BBP İstanbul İl Başkanı Bayram Karacan, her türlü dini inancın baskı olmadan yaşanması gerektiğini vurguladı. Türkiye'de yaşayan vatandaşların mensubu oldukları dini inançlarını ve o inançlara ait ibadet ve ritülellerini özgürce yerine getirmesinin savunucusu olduklarını dile getiren Karacan, hak ve özgürlüklerin bütün inanç gruplarına adaletli bir şekilde uygulanması gerektiğinin altını çizdi.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ı almış olduğu karar nedeniyle toplumun vicdanını yaraladığını düşündüklerini öne süren Karacan, "Ülkemizde yaşayan ve nüfus olarak da bindelik oranlarda olan Rum azınlığın dinsel bir mekânı olan Sümela Manastırı'nda 88 yıl sonra ayin yapılmasına izin verilmiştir. 15 Ağustos 1461 tarihi Rum Pontus Devleti'ne Osmanlı İmparatorluğu tarafından son verildiği tarihtir. Trabzon'un fethedildiği ve Rum Pontus Devleti'ne son verildiği bir tarih olan 15 Ağustos 1461'in yıl dönümünde böyle bir ayine izin verilmesini de çok manidar bulduk." ifadelerini kullandı.

Fatih Sultan Mehmet Han tarafından İstanbul'un fethi ile birlikte camiye çevrilen Ayasofya Müzesi'nde 76 yıldır ibadet edilemediğine dikkat çeken Karacan, "Yüzde 98'i Müslüman olan ülkemizin vatandaşlarının özlemini gidermek adına, önümüzdeki Ramazan Bayramı namazı için bir günlüğüne de olsa Ayasofya'nın ibadete açılmasını istiyoruz. Bakalım ülkemizde nüfusu bindelik oranlara sahip Ortodokslara gösterilen hoşgörü büyük Türk milletine de gösterilecek mi?" diye konuştu. haber10

Müftünün görevi ezanın sesini kısmak değil, düzgün okunmasını sağlamaktır!
Murat BARDAKÇI
mbardakci@htgazete.com.tr
18 Ağustos 2010

Habertürk'ün önceki günkü manşetinde hâlâ konuşulan ve daha günlerce konuşulacak olan güzel bir haber vardı: Aslı Sözbilir'in yazdığına göre, istanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, çirkin sesli müezzinler tarafından okunan ve hoparlörlerden yüksek volümle verilen ezanları belli bir noktada sabitleyecek bir âlet arayışına girmişti!
Bu çaba, tam Türkçesi ile ezanın sesinin kısılması teşebbüsüdür ve bir müftünün, hele İstanbul gibi ezanları tarih boyunca dinî musikinin şâheseri olmuş eski bir imparatorluk başkentinin müftüsünün görevi ezanın sesini kısmak değil, iyi müezzinler tarafından çok daha mükemmel şekilde okunmasını sağlamaktır.

ÇÖZÜM, KISMAK DEĞİLDİR
Senelerden buyana ben de söyleyip yazıyorum: Bize mahsus olan ve dinleyene asırlar boyunca ruh sükûnu veren ezan, özellikle de "Üsküdar tavrı" denen kıraat, yani okuyuş biçimi artık tarihe intikal etmek üzeredir. İstanbul ezanının yerini makamdan ve tavırdan bîhaber müezzinlerin kerih bağırtıları almış, ezan işitene "Aziz Allah" dedirtmek yerine "Lahavle" çektirir olmuştur ama daha da vahimi, Türk ezanının birçok yerde Arap tavrının zevksiz bir taklidi şeklinde okunur hâle gelmesidir.
Ezanın bozulmasının asıl sebebi, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın müezzin kadrolarını seneler boyunca eşin-dostun tavsiyesi ile gelenlerle yahut milletvekillerinin seçim bölgelerinden gönderdikleri basit dinî tahsil sahipleri ile doldurmasıdır. Müezzin seçiminde ne musiki yeteneğine, ne de ezanı okuyacak olan kişinin müzik kulağının olup olmadığına bakılmış, sadece "Hâmil-i kart yakinimdir" şeklindeki talepler yerine getirilmiş ve ezan neticede bu hâle gelmiştir.
İstanbul Müftüsü'nün ezanın düzgün okunmamasına takometreli çareler aramaya çalışırken "Araplaşma" tarafını gözardı etmesinin sebebini bilmiyorum. Ama tekrar söyleyeyim: Müftüler ezanın sesini kısmakla değil, güzel okutmakla mükelleftirler. Hele bu konuda "takometre" gibi takozumsu ve zevkten uzak benzetmeler yapmak, bürosu imparatorluğun meşihat binası, yani şeyhülislâmın makamı olan İstanbul Müftüsü'ne hiç yakışmaz! Prof. Dr. Çağrıcı'ya düşen, ortaya böyle Karakuşî fikirler atmak değil, eğitime dayanan estetik çareleri hayata geçirmektir.

MEHMED ÂKİF HATA ETMİŞ!
Meselenin vahim bir tarafı daha vardır: Birinci Dünya Savaşı sonrasında uğradığımız felâket senelerinde İstanbul'a hâkim olan işgal kuvvetlerinin bile ezanın sesini kısmayı hatırlarına getirmemiş, bu konuda bırakın en ufak bir teşebbüse girişmelerini, imâda bile bulunmamış olmalarına rağmen, İstanbul'da bugün ezanın sesinin nasıl kısılacağının yolunu arayan bir müftümüz bulunmaktadır.
Meğerse, Kurtuluş Savaşı senelerinde okunan hutbelerde seneler boyu "Bu ezanlar susmayacak" diyen âlimler büyük yanlış yapmışlar, Mehmed Âkif de İstiklâl Marşı'nda ezandan sözettiği mısrada "Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli" derken hata etmiş!
Ortodokslar'ın Sümela Manastırı'nda 88 sene aradan sonra ilk defa âyin yapmalarına izin verdiğimiz günlerde, İstanbul'un müftüsü, Ortodoks Patriği'nin bile ruhlarına kendi dinince dua ettiği padişahların payitahtından yükselen ezanın sesini kısmanın yolunu arıyor...
Velhâsıl tuhaf, çok tuhaf bir memleketiz!
habertürk

Tayyip Erdoğan Yahudi ödüllerini geri vermeyecek
20 Ağustos 2010
CHP Tayyip Erdoğan'a sordu ve işte bu yanıtı aldı:

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Yahudi örgütü ADL tarafından verilen “Üstün Cesaret Ödülü”nü geri vermeyeceğini söyledi.

CHP Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a, “10 Haziran 2005’te New York’ta Yahudi örgütü ADL’nin verdiği Abraham Foxman’dan almış olduğunuz ‘Üstün Cesaret Ödülü’nü ve almış olduğunuz ‘Üstün Cesaret Madalyası’nı iade etmeyi düşünüyor musunuz” diye sordu.

Köktürk'ün soru önergesine yanıt ise Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'ndan geldi. Davutoğlu, ödüllerin iadesini gerektirecek bir neden bulunmadığını belirterek, şöyle dedi:

“‘Courage to Care’ ödülü, İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilerin hayatlarını kurtaran Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde görevli diplomatlarımız anısına, Anti-Defamation League (ADL) tarafından Haziran 2005’te verilen bir şükran ödülüdür.

‘Profiles in Courage’ ödülü ise Ocak 2004’te American Jewish Congress (AJC) tarafından, ülkemizin demokratik değerine bağlılığı ve teröre karşı cesur mücadelesi nedeniyle verilmiştir. Nitekim ödül töreni Kasım 2003’te İstanbul’da yabancı bir banka şubesine ve iki sinagoga yapılan saldırılardan kısa bir süre sonra düzenlenmiştir.

Veriliş gerekçeleri yukarıda izah olunan bu ödüllerin iadesini gerektirecek bir neden bulunmamaktadır.” gerçekgündem

ERDOĞAN ÖZAL'A "ABD UŞAĞI SİYONİST" DEDİ Mİ
Ali Bilgenoğlu

11.09.2010
Başbakan Erdoğan’ın 2007 yerel seçim kampanyasından bu yana açık bir Özal sevgisine kapıldığı herkesin malumu. Başbakan’a göre Özal demokrasi kahramanı, ülkeyi 12 Eylül diktatörlüğünden özgürlüğe, şeffaflığa taşıyan adam! Başbakan Erdoğan Özal’ın propagandasını son yıllarda o kadar çok yaptı ki, Turgut Özal Düşünce ve Hamle Derneği tarafından 2009 Yılı Turgut Özal Dünya Barışına Katkı Ödülü’ne layık görüldü!

UŞAKTAN BABA OLMAZ

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu referandum çalışmaları kapsamında gittiği Bolu’da yaptığı konuşmada Başbakan Erdoğan’ın yıllar önce Turgut Özal hakkında yaptığı konuşmadan bir bölüm okudu. Erdoğan, Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olduğu dönemde Almanya’da yaptığı bir konuşmada dönemin Cumhurbaşkanı Özal hakkında şunlar söylemiş: “Şu anda Türkiye'nin başında olanlar biz baba değiliz diyor. Sayın Özal da öyle ifade etti. E sen bu memlekete baba değilsen bu memleket de seni azledecektir. Çünkü bu millete baba değilsin, azledileceksin. Baba değiller ama bunlar, uşak uşak! Neyin uşağı? Batı'nın uşağı, ABD'nin uşağı! Tabii uşaktan baba olmaz!”
Arşivin tozlu sayfaları pek çok konuda Tayyip Erdoğan’ın bugünkü söylemi ile taban tabana zıt demeçleri ile dolu. Bunlardan bazıları Demirel’in “dün dündür bugün bugün” sözüne deyim yerindeyse “rahmet okutacak” derecede!
Şimdi gelin, 1991’e, Birinci Körfez Savaşı’nın en sıcak günlerine geri dönelim. Bilindiği gibi Cumhurbaşkanı Özal ilk günden itibaren ABD’yi Irak’la olan savaşında yalnız bırakmamak, kendi deyimi ile “üç koyup bir almak” derdinde idi! Muhalefet ise üslerin Amerikan asker ve uçaklarına açılmasından, Türk askerinin Irak’ta muharip güç olarak kullanılmasına kadar her konuda Özal’ın karşısında saflaşmıştı! Bu muhalefet cephesinin en güçlü seslerinden bir tanesi de Refah Partisi idi.
Tam bu dönemde, 30 Ocak 1991’de, Refah Partisi İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, il binasında bir basın toplantısı düzenliyor ve bakın nelerle suçluyor Turgut Özal’ı: “Körfez Savaşı, ABD'nin emperyalizmi ve siyonizmi dünyaya hâkim kılmak için yaptığı bir savaştır. ABD Rusya sorununu çözdükten sonra bütün dünyayı, kendi emrinde tek bir devlet yapma kararı aldı. Böylece siyonizmin egemenlik planı yürürlüğe konuldu.
ABD'nin bu planı uygulayabilmek için kendi emrine harfiyen uymayan Irak'ı ezmesi ve böylece Ortadoğu'da İsrail karşısında hiçbir güç kalmamasını sağlaması gerekiyordu.
Gayesinden saptırılan bir savaş için Türkiye'nin, BM kararına uyduğunu ifade ederek ABD'ye yardımcı olması milleti aldatmaktır! Bütün bu gerçekler ortada iken Özal'ın, milletin büyük çoğunluğunu karşısına alıp Anayasa ve kanunları sürekli çiğneyerek Türkiye'yi savaşa sokmak istemesi, vahim bir olaydır! Türkiye'deki üslerin NATO maksatları dışında kullanılmayacağı, yasaların hükmüdür. Bu üslerin sadece komünist ülkelerden gelecek saldırılara karşı savunma amacıyla kullanılması gerekir. Fakat bugünkü uygulamada bu üsler NATO'ya değil, ABD'nin emrine verilmiştir.”
(Emin Çölaşan, Hürriyet, 27 Şubat 2003)
Değerli okurlar, gördüğünüz gibi Erdoğan o günlerde mangalda kül bırakmamış. Türkiye’yi Müslüman bir komşu ülkeye karşı savaşa sokmaya çalışan dönemin Cumhurbaşkanı Özal’ı “milleti aldatmakla, ABD’ye ve Siyonizme hizmet etmekle” suçluyor! Aynı Özal bugün AKP’lilerin gözünde “demokrasinin yıldızı” biliyorsunuz…

TEZKERE NE OLMUŞTU

Peki, 1991’de Özal’ı yukarıdaki sözlerle yerden yere vuran Recep Tayyip Erdoğan Mart 2003’te ne yapmıştı?
Ünlü 1 Mart Tezkeresi’ni anımsayacaksınız. Erdoğan’ın henüz milletvekili olmadığı, ancak AKP lideri olduğu dönemde iktidar partisi yoğun bir biçimde ABD’ye savaşta destek vermemizi sağlayacak olan tezkerenin geçmesi için çalışıyordu. Üslerimizi Amerikan savaş uçaklarına açacaktık. Amerikan askerleri güney sınırımızdan Kuzey Irak’a gireceklerdi!
1991’de Özal’ın izlediği siyaset ile 2003’te Erdoğan’ınki arasında bir fark var mı? Her iki örnek olay da iki siyasetçi de Amerikan emperyalizminin bu topraklardaki sesi olmamışlar mıdır?
Yıllar önce Özal’ı milleti aldatmakla, Amerikan çıkarlarına hizmet etmekle suçlayıp, yıllar sonra Amerikan politikalarının hizmetine giren aynı Erdoğan değil midir? Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlığına soyunan aynı Erdoğan değil midir?
“İlk vur emri ile 8,5 milyar dolar gelecek” diyen kabine üyesi Erdoğan’ın partisinden değil miydi? (Bekir Coşkun, Hürriyet, 28 Şubat 2003)

Bir zamanlar Körfez Savaşı için Özal’ı anayasayı çiğnemekle suçlayıp, 1 Mart tezkeresini açık bir şekilde Anayasa’nın 92. maddesinin gereğini (uluslar arası hukukun meşru saydığı bir hal gerekliydi) yerine getirmeden TBMM’ye sunarak anayasal suç işleyen aynı Erdoğan değil midir?
ABD ile yapılan tezkere görüşmelerini tamamen ticarete döken, açıkça ücret (92 milyar dolar) talep etmek amacıyla Yaşar Yakış ve Ali Babacan’ı Washington’a gönderen, orada Başkan Bush (6 milyar dolar veriyordu) tarafından “at pazarlığı” yapmakla suçlanıp, “Hiçbir müttefik beni sizin kadar uğraştırmadı, şimdi ülkenize gidin ve bu tezkereyi meclisinizden geçirin!” sözleriyle kovulmaktan beter edilen aynı Erdoğan zihniyeti değil midir? (Mustafa Balbay, 25 Şubat 2003, Cumhuriyet/ Turan Yavuz, Çuvallayan İttifak, Destek Yayınları, 2008)

Aynı süreçte Türkiye’nin Batı gazetelerinde kıyafetine para takılan dansöz şeklinde karikatürize edilmesine ve koskoca ülkenin onurunun ayaklar altına alınmasına neden olan aynı Erdoğan değil midir?
Bu soruları daha da artırmak mümkün…
Değerli okurlar, biliyorsunuz Başbakan Erdoğan ne zaman geçmişi ile ilgili bir söylem ya da eylemi karşısına çıkarılsa, 2002’den bu tarafa hep “ biz değiştik, Milli Görüş gömleğini çıkardık” demiştir.
Arşivleri karıştırıp, yukarıdaki gibi örneklerle karşılaştığımızda bir kez daha anlıyoruz ki, Başbakan Erdoğan gömlek değiştirmekle kalmamış, bütün gardırobunu yenilemiş!
Ne dersiniz?
Odatv.com

AKP'li Bakanlık Osmanlı'dan Kalan Camiyi Kilise Yaptı!

Kültür ve Turizm Bakanlığı büyük rezalete imza attı. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü; Bursa'nın İznik ilçesinde bulunan, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün cami olarak tanımladığı Ayasofya'yı resmi yazışmasında kiliseye çevirdi ve 7 yüzyıl ibadet edilen Ayasofya Camii'nde Hıristiyanların ayin yapmasına izin verdi.

28 Ekim 2010

Ayasofya Camii, kilise olarak kullanılmakta iken, Osmanlı Devleti'nin ikinci padişahı Orhan Gazi tarafından 1331 yılında camiye çevrilmiş, bu amaçla kullanılmak üzere Mimar Sinan tarafından gerekli değişiklikler yapılarak tamir edilmişti. Ayasofya, tapu, imar ve eski eser kayıtlarında cami olarak kayıtlı bulunuyor.

ALMANLAR İSTEDİ

Alman yetkililer; Federal Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulf ve eşinin Türkiye'yi ziyaretlerinden önce St. Paul Kilisesi'nde ayin yapılması konusunda Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan izin istedi. Bakanlık, söz konusu talebi inceledi ve 20 Ekim 2010 tarihinde Alman yetkililere bilgi yazısı gönderdi. Bakanlık, Bursa ili İznik ilçesindeki Ayasofya Kilisesi'nin, ayin yapılmasına izin verilen mekanlar olarak belirlendiğini açıkladı!

BAKANLIK AYASOFYA'YI KİLİSE YAPTI!

Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür Yardımcısı Abdulkadir Karaoğlu, tarafından gönderilen yazıda, şöyle denildi: “Ülkemizdeki bazı kutsal mekanların inanç turizmi kapsamında Hz. İsa'nın doğumunun 2000. yılı münasebetiyle hac yeri olarak tanıtılması ile ilgili olarak (...) kurumlara bildirilmiştir.

Bu doğrultuda kültür turizminin yanı sıra alternatif olarak inanç turizminin de geliştirilmesi amacıyla Dışişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve bakanlığımızca konu ele alınarak İzmir İli Selçuk ilçesindeki Meryemana Kilisesi ile St. Jean Bazilikası, Kapadokya'daki Derinkuyu Ortodoks Kilisesi, Kaymaklı Kilisesi, Göreme Kılıçlar Kilisesi, El Nazar Kilisesi, Ürgüp Mustafa Paşa Konstantin Eleni Kilisesi, Avanos Dereyamanlı Kilisesi, Antakya'daki St. Pierre Kilisesi, Antalya ili Derme beldesindeki St. Nikola Kilisesi (Noel Baba Müzesi) Mersin İli Tarsus ilçesindeki St. Paul Kilisesi, Isparta ili Yalvaç ilçesindeki St. Paul Kilisesi, Manisa ilindeki Sardes Örenyeri, Bursa ili İznik ilçesindeki Ayasofya Kilisesi ve Konsül Sarayı ile Denizli ili Laodicea'daki kiliseler gerekli bakım, onarım, düzenleme ve restorasyon çalışmaları yapılarak, ayin yapılmasına izin verilen mekanlar olarak belirlenmiştir. Söz konusu mekanlarda ilgili valiliklerden önceden izin alınması kaydıyla ayin, dua, dini içerikli sempozyum vb. gibi etkinliklerin düzenlenmesi uygun görülmektedir.”

KAYITLARDA CAMİ

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın kilise olarak tanımladığı Ayasofya, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün mülkiyetinde bulunuyor. Dönemin Vakıflar Genel Müdür Yardımcısı Ruşen Balta, Ayasofya Camii'nin müze olarak kullanılmak üzere Kültür Bakanlığı'na tahsisine onay vermemişti. Ruşen Balta, 13 Şubat 1995 tarihli yazısında, söz konusu alanın tapu, imar ve eski eser kayıtlarında cami olarak kayıtlı bulunduğuna dikkat çekmişti.

Söz konusu yazıda; 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 10 maddesinde; tahsis edildikleri maksada göre kullanılmaları gerektiğine dikkat çekilerek, “Bu bakımlardan, söz konusu Ayasofya Camii'nin müze olarak kullanılmak üzere Kültür Bakanlığı'na tahsisi mümkün olamamaktadır” denildi.

TAPU SENEDİNDE DE CAMİ

Ayasofya Camii; Bursa'nın İznik ilçesi Mahmut Çelebi Mahallesi Atatürk Kılıçaslan Caddesi'nde yer alıyor ve tapusu 1331 yılında kurulan Orhangazi Vakfı'na ait... Tapu senedinde, söz konusu alanın niteliği, “Ayasofyayı Sağir Cami ve Arsası” olarak gösteriliyor.
YENİ AKİT

Yerli oryantalist, Sezar'ı da İslamcı zanneder
02 Aralık 2010
Atılgan Bayar

Artık 800 milyon dolar mı, 800 milyon lira mı, tam olarak bilmiyorum, bir kervan dolusu parayı harcayıp İstanbul'a bir tek kalıcı eser bırakamayan İstanbul 2010 Ajansı'nın faaliyetlerini eleştirmeyi bıraktık; eğlenme fazına geçtik.

Müslümanlara hakaret eden Naipaul'u davet edip, sonra da tepkileri duyunca, 'ne var canım, burada tartışırdık' diyen...

'Onur konuğu' olarak çağırmayı düşündüğü adamı sıkıştırmayı aklından geçiren bir organizasyonla karşı karşıyayız.

Sanırım, hem mali olarak hem de içerik olarak, Başbakanlık'ın vakit kaybetmeden mercek altına alması gereken bir kuruluş.
Yaptıkları bütün komiklikleri ve tuhaflıkları sıralayacak değilim.
Çünkü artık bir komedi filmi konusu oldu... Biliyorsunuz, Döngel Karhanesi'nin senaryosunu yazan Necef Uğurlu, bir İstanbul 2010 Ajansı komedisi yazıyor.

Ben yalnızca İstanbul 2010'un komedi faaliyetlerinden, en oryantalist olanından bahsedeceğim size. Yerli oryantalizmin tezahürlerinin şahikasını anlatacağım:

Günlerden bir gün 2010 Ajansı'nın Edebiyat Komitesi'nden bir profesör, asistanı aracılığıyla, Türkiye'nin en iyi şairlerinden, sayısız dile çevrilmiş Mevlana İdris'ten ısrarla bir İstanbul şiiri ister.
Bu şiir, 'Bizanstan Günümüze İstanbul Şiirleri' başlıklı bir kitapta yayınlanacaktır.

Mevlana İdris şiiri gönderir...
Ancak, komite üyesi profesörün asistanı, Mevlana İdris'e geri dönüp, utana sıkıla şiirinin yayınlanamayacağını, çünkü Edebiyat Komitesi tarafından 'İslamcı' bulunduğunu söyler.

Yanlış okumadınız, yanlış anlamadınız... Mevlana İdris'in şiiri, AK Parti'li hükümetin Kültür Ajansı tarafından 'İslamcı' bulunup sansür edilmiştir!
Artık içinde Ayasofya kelimesi geçtiği için mi, yoksa Fatih'ten bahsettiği için mi, yoksa 'sarhoşem' dediği için mi 'İslamcı' bulunduğunu benim anlamadığım bu nefis şiiri sizlerle de paylaşmak istiyorum.

ŞEHR-İ YARİM
Ayasofyanın altında uyuyorum
Bütün müzikleri duyuyorum
Bir melek geçiyor beni görmeden
Isfahana dokunup erguvan oluyorum
Bindörtyüzelliüçten beri serapa
Acizem serhoşem nahoşem
Sezarem Fatihem haneberduşem
Saat ikibinüç
Boğaza bakıyorum
Her yere akıyorum
Olmasaydı bu şehir
Olur idik biz ne
Yar olmasa derdik ki
Gelmiş giderken Haydan Huya
Biz bu şehre bakmak için uğramışız dünyaya
Dünya yalan İstanbul rüya
Ne kalır bir ah kalır bizden geriye bir ah
Sen duyarsın sevgilim sen bilirsin padişah

...
Size bir şey söyleyeyim mi, Hilmi Yavuz boşuna konuşuyor, Salih Tuna boşuna anlatıyor...

Yerli oryantalizmin şahikası, AK Parti hükümetinin 2010 Kültür Ajansı'nın Edebiyat Komitesi'nin Mevlana İdris'in bu şiirini 'İslamcı' zannetmesidir.
Naipaul daveti falan hikaye.
Oryantalizm dünya tarihinde böyle bir zafer kazanmamış, cehalet hiçbir zaman İstanbul'un surlarına bayrağını böyle dikmemiştir.
...
Komik olan, bu nefis şiiri okuduğumuz zaman, onu 'İslamcı' zannedenler yüzünden gülüyor olmamız...
Acı olan ise, bu edebiyat cinayetinin AK Parti devr-i iktidarında işlenmiş olmasıdır.
...
Oryantalist Bay Naipaul bile, bizzat İstanbul 2010 Edebiyat Komitesi'nde bulunsa, bu şiiri 'İslamcı' zanneder miydi dersiniz?
Akşam

HERKESİN BİLDİĞİ SIR
SERDAR AKİNAN
19 Ocak 2011
AKP, 2002'den 2006'ya kadar ABD'nin işkence uçaklarına izin vermiş. O uçaklarda kimler vardı? Müslümanlar...

Kim oldukları hala bilinmiyor. Afganistan dağlarında alınan ve işkence uçaklarına bindirilip Kuzey Irak'taki işkencehanelerde sorgulanan, gerekirse İncirlik üzerinden Guantanamo'ya yollanan Müslümanlar.

Irak'taki işkence ve tecavüzleri... Ebu Gureyb skandalını, Guantanamo'yu, CIA'in gizli cezaevleri kurduğunu, CIA'in özel uçaklarla insan kaçırdığını ilk kez İbrahim Karagül yazdı...

'Afganistan'daki toplu mezarları yalanladılar, doğrulandı. Irak'taki işkence ve tecavüzleri yalanladılar, doğrulandı. Felluce'deki kimyasal saldırıları ve katliamı yalanladılar, doğrulandı. CIA uçaklarını yalanladılar, doğrulandı. Gizli işkence merkezlerini yalanladılar, doğrulandı. Bütün bunlar bu köşede ve Yeni Şafak sayfalarında ayrıntılarıyla yer aldı. Hem de günü gününe. Türk ve dünya basınından aylar önce.'' Böyle yazıyor İbrahim Karagül...

Edelman'ın onu gazeteden attırmak için nasıl uğraştığı ve Fehmi Koru olayı daha taptaze...

Peki herkesin bildiği bu sırlardan daha başka neler var?

Bahse konu dönemde hangi bakanlar, hangi üst düzey bürokratlar, hangi komutanlar, hangi partililer bu uçakları biliyordu?

Bu uçakların iniş kalkışından haberdar olanlar, 'CIA havayolları' olarak bilinen bu işkence ağının zımni parçası mıdır değil midir?

Daha önemlisi bilmek ayrı ya bu izinleri verenler kimlerdir?
Bunlar bir gün ortaya çıkacak. O günü merakla bekliyorum. Hüsnü Mahalli'nin o gazeteden attırılması da farklı mı oldu sanıyorsunuz? Hadi bir kez daha yazayım... Aynı şahıs benim Ergenekon örgütü üyesi olduğum yolunda o gazetenin bir yazarına gidip, 'Yakında arkadaşını alacaklar...' dedi mi demedi mi?

O baskılar farklı kanallardan kimler tarafından çalıştığım kuruma nasıl yansıtıldı.
Bu yüzkaraları bir gün tek tek kamuoyu önünde hesap verecek.
Halkımız o gün Nihat Genç'in kitabını yüzlerine fırlatacaktır: 'Amerikan Köpekleri''

Kaynak: http://www.mizikacilar.com/Makale.aspx?ID=168

Sinagog'daki anmaya kimler katıldı
28 Ocak 2011
27 Ocak Uluslararası Yahudi Soykırımı Kurbanlarını Anma Günü nedeniyle Neva Şalom Sinagogu'nda geniş katılımlı bir tören düzenlendi. Cumhuriyet tarihinde ilk defa düzenlenen törene çok sayıda siyasetçinin katılması dikkat çekti.

Cumhuriyet tarihinde bir ilk AKP iktidarına nasip oldu
Türk Hahambaşılığı ve Türk Musevi Cemaati'nin ortaklaşa düzenlediği tören saat dün Taksim Tünel'de bulunan Neva Şalom Sinagog'unda gerçekleştirildi.

Törene kimler katıldı?

İstanbul Şişhane'deki Neve Şalom Sinagogu'nda dün tarihi bir anma töreni düzenlendi. "Yahudi Soykırımı Kurbanları" Türkiye'de ilk kez kamu görevlilerinin katıldığı bir törenle anıldı. Törene Türkiye Musevileri Hahambaşı İsak Haleva, Türk Musevi Cemaati Başkanı Sami Herman, Süryani Metropoliti Yusuf Çetin, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kadir Topbaş, DP Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, Adalar Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu, Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal, CHP İstanbul İl Başkanı Nebil İlseven, Dışişleri İstihbarat Daire Başkanı Tuğrul Biltekin ve cemaat mensupları ile çok sayıda akademisyen ve rektör, büyükelçiler ve dış ülkelerin İstanbul Başkonsolosları katıldı.
MİLLİ GAZETE

İçki baskını 1'i komiser 4 polisi işten etti

27 Şubat 2011 Ankara'da bir market hakkında, herkesin görüp ulaşabileceği yerde alkollü içki teşhiri ve satışı yapıldığı gerekçesiyle tutanak tutan, biri Başkomiser olmak üzere 4 polis memuru görevlerinden uzaklaştırıldı.

Ankara’nın Emek Mahallesi’nde faaliyet gösteren bir market hakkında, herkesin görüp ulaşabileceği yerde alkollü içki teşhiri ve satışı yapıldığı gerekçesiyle tutanak tutan, biri Başkomiser olmak üzere 4 polis memuru görevlerinden uzaklaştırıldı.
haber10

Boş Ver İti
Salih Tuna
10.03.2011

İçinden geldiğim "camiayı" tanımakta her geçen gün zorluk çekiyorum.

"İslamcı" arkadaşlarımız meğer kallavi muhafazakarlarmış.

"Takva" zannettiğimiz o halleri de yoksulluktan ibaretmiş.

Parayı pulu bulduklarında anında "Vınnn Şinasi" oldular.

Elde ettikleri "değerlerin" (mal mülk, şan şöhret) sürgit "muhafızı" olmamızı istiyorlar.

Ceffelkalem döktürmemizi, majestelerinin yazarları gibi her daim "methiyeler" dercetmemizi bekliyorlar.

"Muhalefet şerhi" babından üç beş aykırı kelam etsek şappadak kaşlarını çatıyorlar.

"Nefs muhasebesine" bile tahammülleri kalmadı.

Yapıp ettiklerini "öteki"nin üzerinden meşrulaştırmaya öyle alıştılar ki;

"Onlar nefs muhasebesi yapmışlar mıydı ki biz de yapalım..."

demelerine ramak kaldı.

Ömer Muhtar gibi "Onlar bizim hocalarımız değil" desek ne fayda!

Zira...

Onlarla "bunlar" arasındaki farklar gitgide belirsizleşmeye başladı.

Bunlar, yani, "yeni sınıfın yeni dallamaları."

Riya, kibir, israf gani; züht, takva, infak hak getire.

Hem gitgide onlara benziyorlar, hem de onlarla kıyasıya "kavga" ediyorlar!

Hiç insan kavga ettiğine bu kadar benzemeye çalışır mı?

Bu nasıl bir kavga?

"Yeni sınıfın yeni dallamaları" hiçbir şey sormadan sorgulamadan biteviye yumruk sallamamızı istiyor.

Necip Fazıl'ın "Reis Bey"ini çağrıştırırcasına, merhameti olmayanın adaletinden ne çıkar deseniz nafile.

Haksızlık yapılmasından korktuğunuz kim varsa (kazandıklarını korumak içgüdüsüyle) "Boş ver iti" diye kestirip atıyorlar.

Bizden de, toplandıkları "terörist evi"nin önünde infaza alkış tutan vatandaşlar gibi olmamızı istiyorlar.

Yollarına çıkan "engelleri" kalemlerimizle yıkmaya çalışmazsak, gerektiğinde bel altı vurmazsak yüzümüze bakmazlar.

Bakanlar da tuhaf tuhaf bakıyorlar zaten:

"Ne demek sözün namusu?.."

"Sözün itibarı ne demek?.."

Halbuki bir "dava"sı olan adam, söyleyeceği sözün itibarını her halükarda korumayı bilen adamdır.

Sözümüzün değerinden başka kaybedecek neyimiz var?

"Yüce Önderimiz" sormuştu: "Ben size şu dağın arkasından düşman geliyor desem inanır mısınız?"

Mekkeli müşrikler hiç düşünmeden "Evet, inanırız" demişlerdi,

"Sen aramızda doğruluğun, dürüstlüğün mücessem timsâlisin. Sen Muhammed'ül Emin'sin..."

Budur.

"Dava adamı" olmak seni "hicret" etmeye zorlayanların gözünde bile "emin" olmaktır.

Yoksa...

Seni öldürmeye gelen sende nasıl dirilebilir ki?!

Hey gidi günler hey!

"Yeni sınıfın yeni dallamaları" da bir vakitler dava adamıydı.

Davalarını ya bozdurup harcadılar ya da tahvillere, banka hesaplarına yatırdılar.

Biz burada böyle kalakaldık; "sözlerimizle" baş başa!

(..)
Yeni Şafak

Kayseri'de İsrail'i protesto edenler gözaltına alındı
25 Kasım 2011



Mavi Marmara şehidimiz Furkan Doğan’ın ağabeyi de gözaltında.

Kayseri’de oynanan FIBA Kadınlar Avrupa Kupası (F) Grubu’ndaki Kayseri KASKİ Spor ile İsrail’in Maccabi Bnot takımları arasındaki maçta İsrail protesto edildi.

Karşılaşmanın başlamasıyla birlikte tribünlerden bir grup Filistin bayrağı açarak, ‘Kahrolsun İsrail’ diye slogan attı. Polis, İsrail’i protesto eden, Şehit Furkan Doğan’ın ağabeyi Mustafa Doğan ve Marmara gazilerinin de içinde bulunduğu 16 Temmuz Gençlik Hareketi’nden 24 kişiyi gözaltına alarak emniyete götürdü.

Kadir Has Kongre ve Spor Merkezi’nde oynanan karşılaşmanın başında tribünlerde kadınlarında içinde bulunduğu bir grup ‘Mavi Marmara’ gemisinin fotoğrafı ile Türk bayrağı ve Filistin bayrakları açtı. Daha sonra ‘Kahrolsun İsrail’ diye slogan attılar. Polis ve özel güvenlik ekipleri müdahale ederek 24 kişilik grubu dışarı çıkararak gözaltına aldı.
haber1001

Muharrem İnce: "Kumar AKP döneminde 4 kat artmıştır"
27 Mayıs 2012



Çanakkale Belediyesi Türkan Saylan Tesisleri'nde partisince düzenlenen 'Türkiye Nereye Gidiyor' konulu söyleşiye katılan CHP Grup Başkan Vekili Muharrem İnce: AK Parti Hükümetine ve Başbakan Erdoğan'a yüklendi, "Kumar AKP döneminde 4 kat artmıştır"

"MÜCAHİT OLANLAR MÜTEAHHİT OLDU"

Çocukların dağıtılan okul sütünden dolayı hasta olduğunu anlatan Muharrem İnce, "Suçlu çocukların bağırsakları oldu. İlk kez süt içmeleri oldu. İlk defa süt içtikleri için böyle oldu diyor. Bu çocuklar 8-10 yaşında. Sen kaç yıldır iktidardasın. Demek ki senin iktidarında 10 yıldır bu çocuklar bir kere bile süt içmemiş. Kısacası bizim çocukluğumuzda mücahit olanlar, sonra müteahhit oldu, şimdi de her şeye müsait oldu" dedi.

"AKP DÖNEMİNDE KUMAR 4 KAT ARTTI"

Muharrem İnce, Türkiye Cumhuriyeti'nin gelmiş geçmiş en büyük kumarcı hükümetinin Ak Parti olduğunu belirterek, "2002'de, ayın 9'unda, 19'unda, 29'unda Milli Piyango çekilirdi. Bir de Spor Toto ile Spor Loto vardı. Beygirler de iki gün koşardı. Şimdi İddiayı, Şans Topu'nu, On Numara'yı bunlar buldu. Beygirler 7 gün koşuyor artık. Hatta gündüz yetmiyor, gece de koşuyor. Kumar AKP döneminde 4 kat artmıştır. Bunların bakmayın siz din iman edebiyatına. Bunlar 'Haram Helal Ver Allah'ım, Garip Kulun Yer Allah'ım' mantığındadırlar" dedi.
haber100

İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR’DEN CUMHURİYET TARİHİNDE BİR İLK
12.12.2012




İstanbul’daki Süryani cemaatinin kilise talebini inceleyen Büyükşehir Belediyesi ilk kez bir kilise için onay verdi. Cumhuriyet döneminde ilk kez bir kilise sıfırdan inşa edilecek.

Çamlıca Tepesi ve Taksim Meydanı’na cami projeleriyle gündeme gelen İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Yeşilköy’e kilise yapılmasının önünü açan kararı onayladı. Büyükşehir’e ait 2 bin 736 metrekarelik arazi Süryani Cemaati’ne kilise yapılmak üzere tahsis ediliyor. Koruma Kurulu onaylarsa Yeşilköy’de Süryani Kilisesi inşa edilecek. Proje hayata geçtiği takdirde ilk kez bir belediye azınlıklara ibadethane yeri tahsis etmiş olacak.

Üç yıldır uygun arazi aranıyordu

Beyoğlu Süryani Kadim Meryemana Kilisesi Vakfı’nın kilise yapmak üzere yer talebine karşılık verilmesi için yaklaşık 3 yıldır sürdürülen çalışmalarda sona yaklaşıldı. Yıllardır kilise yapmak için İstanbul’da arazi arayışı içinde olan Süryani Kilisesi Vakfı temsilcileri kilise arazisinin de Yeşilköy’de olmasını istiyorlardı. Süryani Cemati’nin talebine sessiz kalmayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Yeşilköy Yeşilzeytin Sokak’taki 2 bin 736 metrekarelik arazisini kilise yapılmak üzere vakfa tahsis etme kararı
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Pzr Şub 21, 2010 1:15 am    Mesaj konusu: Erken seçim: AKP tek başına Alıntıyla Cevap Gönder

Hani “Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytan”dı?..

Oğuz Gürses

AKP’yi kimler kurmuştu?

“Millî Görüş gömleği”ni çıkaranlarla "radikal İslâmcılık gömleği”ni çıkaranlar...

Sonra da iktidar nimetlerinden istifade fırsatını kaçırmak istemeyen solcusu, liberali, kemalisti, Alevîsi...

Gömleğini çıkaran AKP’ye koştu...

TC’de İktidar, efsunu da rantı da bol olan bir yer...

Yeter ki küreselcilere kul ol...

Küreselcilere kul ol da ne olursan ol...

Çıkar gömleğini gel mamaya...

Gömlekler çıkarılmadan önceki günlerde Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül şu bu... Bütün AKP önde gidenlerinin de, arkada kalanlarının da dillerinden düşürmedikleri bir hadis vardı:

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır”...

Ne müthiş, ne güzel bir prensip...

Bir haksızlık varsa susmayacaksın...

Susarsan...

Ki Şeytan bütün haksızlıklar karşında sevinç içinde susmaktadır... Hiçbir haksızlığa hiçbir şekilde karşı çıkmamaktadır...

Zaten o haksızlığın en büyük destekçisi/sponsoru/teorisyeni bizzat şeytanın kendisi değil midir?...

İşte o yüzden...

Susarsan bir haksızlık karşısında...

Daha önce hangi gömleği giymiş veya çıkarmış olursan ol...

Şeytan’ın gömleğini giymiş olursun...

Tam o anda...

Haksızlık karşısında sustuğun anda...

Şeytan gibi olursun...

Şeytan’dan olursun...

Şeytan olursun...

Şimdi şu habere birlikte gözatalım:

***

'TECAVÜZÜ PROTESTO EDENE GÖZALTI'



30 Nisan 2010
Siirt Üniversitesi Öğrenci Kolektifi dün Meslek Yüksekokulu (MYO) önünde bir basın açıklaması yaparak, kentte yaşanan tecavüz ve cinsel istismar olaylarını ve devletin bunların üstünü örtmeye çalışmasını protesto etti. Eylem sonrası bir basın açıklaması yapan Barış Ataman üniversite çıkışında sivil polisler tarafından gözaltına alınarak sorgulandı
Dün (28 Nisan) Siirt Üniversitesi’nde bir araya gelen yaklaşık 200 üniversiteli “Kadınlardan ve çocuklardan elinizi çekin” yazılı pankart açarak bir yürüyüş gerçekleştirdi. Ellerinde “Güvenli bir gelecek istiyoruz”, “Sorumlular derhal yargılansın”, “Kız kardeşlerimize dokundurtmayacağız” yazılı dövizler taşıyan öğrenciler Siirt Valisi'nin açıklamalarını protesto eden sloganlar atarak üniversite çıkışına doğru yürüdüler. Yürüyüş sırasında öğretim görevlileri ve öğrenciler de eyleme alkışlarla destek oldular.

Öğrenciler yürüyüşün ardından üniversitenin önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Basın açıklamasını okuyan Barış Ataman Siirt Valisi’nin "Bölücülük ve eylem yapmasınlar, fuhuş yapsınlar" sözlerini kınayarak Vali Necati Şentürk'ü istifaya çağırdı. Siirt’te yaşanan tecavüzlerin ortaya çıkmasının ardından savcılık tarafından gizlilik kararı alınmasını da eleştiren üniversiteliler “Polisler, cemaat şeyhi, asker, AKP milletvekilinin yeğeni ve daha birçok kişi bu insanlık dışı eyleme katıldığı için mi gizlilik kararı alındı?” diye sordular. Yaşananları açığa çıkaran rehberlik öğretmenine teşekkür eden üniversiteliler "Tüm zanlılar sorgulanıp cezalandırılana kadar bu olayın peşini bırakmayacağız" dediler.

Eylem sonrası gözaltı

Eylem ve basın açıklamasının bitmesinin ardından, basın açıklamasını okuyan Barış Ataman iki sivil polis tarafından üniversite çıkışında zorla polis aracına bindirilerek gözaltına alındı. Kendisine “çocuklara tecavüz eden kişilerin isimlerini açıkladığı” için gözaltına alındığı söylenen Ataman'a karakolda Öğrenci Kolektifleri hakkında sorular soruldu.

Ataman'ın gözaltına alınmasını protesto eden arkadaşları ise “Dışarıda suçlular ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşıyorlar, bu olayları protesto edenler ise karakollara götürülüyor.” sözleriyle tepkilerini dile getirdiler. (*)

***

Siirt’tte olanlar malûm...

Tekrar etmeye bile dilim varmıyor, yüreğim dayanmıyor...

Öğretmeni, memuru, esnafı, öğrencisi bir ilköğretim okulunu kerhaneye çevirmişler ilkokul çocuklarına toplu tecavüz ediyorlar...

Yatılı Bölge İlköğretim okulu öğrencilerinin yaptıkları ise ayrı bir facia...

Bunlar bir haksızlık mıdır?

Hem de nasıl?

Siirt’teki Üniversite öğrencileri bu vahim haksızlığa karşı çıkmak için toplanıp gösteri düzenliyor ve hazırladıkları bildiriyi okuyorlar...

Ne güzel...

Eşşek kadar adamlar gırtlaklarına kadar pisliğe/haksızlığa gömülmüşken bu ülkede...

Bu ülkenin genç evlâtları susmuyor...

Haksızlığa karşı çıkıyorlar...

Peygamberlerinin kendilerinden yapmaları istediği şeyi yapıyorlar...

“Aferin onlara” demelerini bekliyorsunuz değil mi?

Hiç olmazsa eski günlerin hatırına...

Gömlekleri çıkarmadan önce dillerinden düşürmedikleri bu hadisin hatırına...

Onlar ne yaptı peki?

- Ne?

- Haksızlığa karşı çıkmak ha...

- Al! Al! Al! Bunu da Al... Onu da Al... Vurmayın Lan... Dıııııııııııııııııt!...

Haksızlığa karşı çıkmak bir yana...

Haksızlık karşısında susmak öbür yana...

Yahu bunlar haksızlık karşısında susmayanları bile susturuyorlar...

Uyanmanız için daha ne yapmaları lâzım acaba ey hipnotize olmuş ecmain/şakirt kardeşler..

Dipnot:
* sendika.org



Serdar Akinan
Erken seçim: AKP tek başına

Bir adım geri çekilip büyük resme bakın. Süreç nasıl da tıkır tıkır işledi. İşliyor...
Kurgu şahaneymiş.
28 Şubat süreci farklı mıydı?
Veya 27 Nisan e-muhtıra?
Sonuçları itibarıyla değerlendirin. Ne denli zeki bir kurguyla bugünün Türkiye'sinin mühendisliğini ince ince hesaplandığını görebiliriz.
Birileri toplum algısını yönetmekte pek mahir.
Bu gerginlik ne zamandır devam ediyor.
Önümüzdeki günlerde bu gerginliğin artarak devam edeceğine emin olabilirsiniz.
Yüksek yargı mensupları susamadılar... Bekleyemediler...
Birilerinin kendilerinden beklediği 'refleks'i gösterdiler.
Büyük bir tuzağa düştüler.
Şimdi toplumun bir kesimi yapılanların hukuka müdahale olduğuna inanıyor.
Kaldı ki süreci duygulardan ve siyasetten arındırırsak bence haklılık payları da var.
Buna mukabil bir kesim ise, her zamanki gibi kalkan toz bulutundan körleşti, uçuşan kelimelerden ötürü kafası karıştı...
Türkiye'nin metazori değişiminde tıkanma ortaya çıktığında neden hep bir kriz çıkıyor dersiniz?
Habur krizi neyle unutturuldu?
Bu süreç ülkeyi erken seçime taşıma sürecidir.
Kurgu şöyle:
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı AKP'ye kapatma davası açacak.
Yargıyla yaşanan bu derin kriz, usulsüz telefon dinlemeleri, TSK'ya yönelik asimetrik psikolojik harekat bu davanın temel argümanları olacak.
Daha mühimi Anayasa Mahkemesi'nin AKP aleyhine aldığı karar temel delil olarak sunulacak.
Yani AKP'nin 'Laiklik karşıtı odak olması' kararı.
Peki, hukuki süreç bu şekilde yürümeye başlarsa ne olur?
Ne olacağı açık: AKP kapatılır ve birçok isim siyasi yasaklı olur.
Bu ne demek?
Şu demek: İçeride işsizlik rakkamları ve ekonominin hali...
Dışarıda İran sorunu, Kıbrıs, Ermenistan ve küresel ekonominin hali...
Tüm bu veriler negatif.
Yani zaman AKP'nin aleyhine işliyor ve misyon tamamlanamadı.
Kürdistan'ın güvenliği meselesi, TSK'nın yeni tanımı gibi temel başlıklarda henüz somut sonuç yok.
Bir koalisyon süreci çok zora sokabilir. Yani 'Batı' açısından AKP iktidarının devamı elzem.
Bu şartlarda devam ancak 'mağdur edilen AKP'nin 'millete' gitmesiyle sağlanabilir.
Yani?
Yanisi şu... Kapatma davası açılacak.
AKP derhal erken seçim kararı alacak.
Ve meydanlarda, gazetelerde, ekranlarda bangır bangır 'Ergenekoncu ordu, Ergenekoncu yargı' teraneleri dinleyeceğiz.
Bu şartlarla sandık önümüze gelirse...
AKP oyları eriyecektir.
Ancak kesinlikle tekrar tek başına iktidara gelecektir.
Ne diyelim?
Vatana millete hayırlı olsun
http://www.aksam.com.tr/2010/02/20/yazar/16380/serdar_akinan/erken_secim__akp_tek_basina.html

23 Şubat 2010
Anadolu Haber

CNN International'da yayımlanan videoda Eymen Zevahiri, "Türkiye devleti müslümandır. Fakat işgale katılmasıyla İslam'a ve müslümanlara karşı suç işlemektedir" dedi.

Zevahiri, "İslam'a ve müslümanlara bağlı olan her Türk müslüman bilmeli ki, Türk güçleri Afganistan'da köyleri yakan, evleri yıkan, kadın ve çocukları öldüren, Müslümanların topraklarını işgal eden, Şeriat'a karşı savaşan ve ahlaksızlık, ayyaşlık ve müstehcenliği yayan Haçlı seferlerinin komutasını üstlenecektir" diye konuştu.

Zevahiri, açıklamasına şöyle devam etti: "Yahudilerin Filistin'de yaptıklarının aynısını Türk askerleri de Afganistan'da gerçekleştirecek. Dindar ve özgür Türk Müslüman halkı, İslam'a ve Müslümanlara karşı böyle bir suç işlemeyi nasıl kabul edebilir? Türkiye hükümetini, Afganistan'daki müslümanların kanının dökülmesine ortak olmaya hatta müslümanlara karşı uygulanan hamleye komuta etmeye iten sebep nedir? Afganistan Türkiye'ye karşı ne yaptı ki Türkiye, böyle düşmanca bir girişimde bulunuyor?"

Afganistan'da muharip güç bulundurmayan Türkiye'nin bölgede, 1775 askeri görevi yapıyor. Türkiye, ISAF'in Kabil Bölge Komutanlığı'nı Kasım 2009'da devraldı.

24 NİSAN 2010
Datça'da Çıplaklar Kampı

MUĞLA'nın Datça İlçesi yakınlarındaki Adaburnu Gölmar Otel, 1 Mayıs'tan itibaren 'Çıplaklar Kampı' olarak hizmet verecek. Datça Yarımadası'nın güneyindeki Emecik Köyü yakınındaki otel, Türkiye'den müşteri kabul etmeyecek. Dünyada son dönem hızla yayılan 'nudizm' akımı çerçevesinde otele gelenler çıplak doğal hayat yaşantısı içinde denize girebilecek. Almanya başta birçok Avrupa ülkesinde son dönem hızla yayılan bu akım çerçevesinde 7 ülkeden turizm acenteleri ve tur operatörleri Datça'ya müşteri yollayacak. Doğal yaşam felsefesini savunan belli yaşın üzerindeki nudistler, genelde otel içinde vejeteryan beslenme ve yoga alanları oluşturulmasını da istiyor. Otel personeli Türklerden oluşacak, otel içinde ve hamam bölümü ile plajda çıplaklığa izin verilecek. Akşam


Newsweek: Türkiye’de öfkeden çok gürültü var
06 Haziran 2010
“Gazze filosu” baskına ilişkin “Türkiye’de öfkeden çok, gürültü var” yorumları yapılıyor. Newsweek,İsrail’e protesto gösterilerinin, resmi tepkiden daha sert olduğunu öne sürdüğü analizinde. CHP’nin tutumunun da iyi bir örnek oluşturduğunu savunurken “Bir zamanlar güvenilir, Amerikan ve İsrail yanlısı CHP’nin, kökleri İslam’da olan AKP’den çok daha sert bir reaksiyon gösterdiği”ni öne sürdü.
Newsweek, “Gazze filosu” baskınına ilişkin “Türkiye’de, öfkeden çok gürültü” başlıklı analizinde Türk hükümetinin İsrail’i sert bir biçimde azarladığını ancak durumun daha kötü olabileceğini belirterek, “İsrail’e Türk protestoları, resmi yanıttan çok daha sert oldu” dedi. Dergi, “Türkiye’nin resmi yanıtı, liderlerinin, Washington tarafından daha da yatıştırılmış olmasa, çok daha kötü olabilirdi” yorumunu yaptı.
“SAHNE ARKASINDA BEYAZ SARAY BİR ÖLÇÜDE BAŞARILI OLDU”
Halk önünde Türkiye’nin öfkesinin yoğun olmaya devam ettiğini belirten Newsweek, “Ancak sahne arkasında Beyaz Sarayı, Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri tam bir bozulmadan kurtarma çabalarında bir ölçüde başarılı oldu” dedi ve Başkan Barack Obama’nın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanlı Hillary Clinton’un da mevkidaşı Ahmet Davutoğlu ile yaptığı görüşmelere dikkat çekti.
Buna karşın ABD yönetiminin çabalarının. Erdoğan’ın TBMM’de AKP grubunda “öfke” içinde İsrail için BM yaptırımlarını, baskına katılan İsrailli askerlerinin savaş suçluları olarak Uluslararası Adalet Divanı’nda yargılanmasını talep etmesini önlemediğini kaydeden Newsweek, şöyle devam etti:
“Ancak gerçek budur ki Türkiye’nin reaksiyonu çok daha kötü olabilirdi. Nitekim, Erdoğan’a muhalefet edenler çok iyi bir örnektir. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), bir zamanlar güvenilir bir Amerikan yanlısı idi, İsrail yanlısı bile idi. Bugün ise, Erdoğan’ın, kökleri İslam’da olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nden (AKP) çok daha sert bir çıkış yaptı. CHP milletvekili Ahmet Ersin, hükümetin Gazze filosuna eşlik emek ve gemilerdeki Türk vatandaşlarını korumak üzere savaş gemilerini göndermediği için hükümeti fena halde azarladı. Başka bir CHP milletvekili Malik Ecder Özdemir, saldırıyı ‘korsanlık’ olarak niteleyerek şiddetle eleştirdi. Ve, CHP’nin, hükümetin, diplomatik bağların kesilmesi dahil, ‘İsrail ile bağları gözden geçirmesi’ çağrısı, AKP’nin baskıları üzerine parlamento bildirisinden çıkarıldı. Memnun edilecek seçmenleri olan, eski İslamcı Erdoğan, İsrail’i kınamada birçok aşırı laik muhaliflerinden daha yumuşak.”
Newsweek ayrıca, Erdoğan’ın İsrail hükümeti ile İsrail halkı arasında ayrım yaptığını, sinagoglar ile İsrail temsilcilerindeki güvenlik artırılması talimatını verdiğini, İsrail ile mevcut savunma sanayi kontratlarının iptal edilmesi çağrılarını görmezlikten geldiğini de yazdı. milliyet

“Hocaefendi her zaman olduğu gibi doğruyu (mu) söylüyor”?

Murad Salih

Bülent Arınç, Fethullah Gülen'in İsrail'in gemi saldırısı ile ilgili sözlerini, “Hocaefendi her zaman olduğu gibi doğruyu söylüyor” şeklinde değerlendirmiş...

Ne zaman?

Türkiye, Mavi Marmara şehidlerini “Ya Muntakim Allah intikamına bizi memur et” dualarıyla toprağa verirken...

Türkiye ve Dünya bu şehidlerin intikamı için meydanları “Kahrolsun İsrail! Kahrolsun ABD! Kahrolsun İşbirlikçiler!” sloganlarıyla inletirken..

Nerede?.

“8. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları”nın ödül töreninde...

Yani “Hocaefendi”nin “marifetleri”nin sergilendiği bir organizasyonda...

Eğitim dili İngilizce olan okullarda beyinleri yıkanan dünya çocuklarının, bir şarkı veya bir şiir ezberletilerek, sanki o okulda okuyan bütün çocuklara Türkçe öğretiliyormuş, o okulların eğitim dili Türkçeymiş imajı verilen bir gözboyama ve reklâm organizasyonunda... (1)

Peki Arınç’a göe “Hocaefendinin, herzamanolduğu gibi söylediği” bu yeni “doğru” neydi?

Onu da bütün ruhuyla vermeyi başaran kısa bir haberden okuyalım:

[Gülen: "İHH İsrail'le işbirliği yapmalıydı, bizimkiler öyle yapıyor"
05.06.2010
Wall Street Journal Fethullah Gülen’in yardım filosu yetkililerini İsrail’le uzlaşmadıkları için eleştirdiğini duyuruyor. Haberde, Gülen için "a controversial and reclusive US resident" tanımlaması yapılmış: "Tartışmalı, münzevi bir ABD sakini"
Gülen, yardım filosu organizatörlerinin yardım dağıtma girişiminden önce İsrailli yetkililerle uzlaşma aramamasını, otoriteyi yok sayma girişimi olarak değerlendirdi ve bunun olumlu sonuçlar doğurmayacağını söyledi. Gülen, kendi hareketiyle bağlantılı bir yardım kuruluşu Gazze’ye yardım götürmek istediğinde, İsrail’in iznini almaları konusunda ısrar ettiğini belirtti. Gülen, yaşanan olayda kimin suçlu olduğu konusunun Birleşmiş Milletler’e bırakılması gerektiğini kaydetti. ” ]
(2)

Arınç’ın “doğru” dediği şey, işte yukarıdaki dinî, ahlâkî, siyasî, insanî, vicdanî yönlerin hangisinden bakarsanız bakın bu bir müslümanın ağzından çıktığına asla inananılamayacak kadar apaçık, ağır ve vahim bir yanlıştı...

Arınç, bu kadar kadar apaçık, ağır ve vahim bir yanlışı doğru olarak tasdik etmekle kalmıyor; ayrıca “Hocaefendi her zaman olduğu gibi doğruyu söylüyor” diyerek Fetullah Gülen’in bundan önce her dediğinin ve her yaptığını “doğru” bulduğunu ifade ediyor...

Bunu yaparken de Gülen’i Şia inaçlarında varolan ama ehl-i Sünnet inançlarında olmayan “masum imamlık” makamına orurtuyordu... İşin ilginç bir ayrıntısı da Wall Street Journal’in sözkonusu haberinde Gülen’den “imam” sıfatıyla bahsetmesi...

Bülent Arınç malûm, düne kadar AKP’nin işbirlikçi politikalarını örtmek için “radikal/keskin” çıkışlarıyla tanınan ve bu tavrıyla TSK ile diğer köktenci laiklere “Gül ve Erdoğan’a razı olmazsanız bakın onların yerine Arınç gibi ‘kökten dinci’ bir bağnaz gelir ve sizi kabak gibi oyar” mesajı verilen politik bir figürdü...

Laikliği dinleştirmiş kesim o gösterilerek Erdoğan ve Gül’e razı ediliyordu...

Erdoğan ve Gül’ün AB-D emperyalizmiyle olan al gülüm ver gülüm işleri, yine onun vasıtasıyla AKP tabanına karşı “Muhterem kardeşim ,ortada gerçrekten yanlış bir iş olsa ona önce mücahit Bülent abimiz karşı çıkar. Çıkmadığına göre demek ki Tayip abi ile Abdullah abi keferelere takiyye yapıyor... İşi bozmayalım... Kefereyi uyandırmayalım.” Diye “kamufle” ediliyordu...

Ama Son günlerde ne olduysa...

Artık Bülent Arınç kendine oynatılan kefereye karşı “kötü adam”, içe karşı “mücahid” rolünden bıkıp usandı mı?..

Yoksa...

Ortada komplo teorisi olarak dolaşan rivayetlerdeki gibi; AB-D emperyalizm’i Erdoğan’ın yerine daha mülayim/uslu/pısırk yeni bir politık figür aramaya başladı da, Bülent Arınç fırsatı bu defa kaçırmamak için “kriter ‘mülayimlikse’ benden mülayimini bulamazsınız” sinyalleri mi çakıyor?..

Veya...

“Mücahid Bülent abi” eskisen beri AKP içinde Fetullah Gülen’in truva atı olarak yer almıştı da, Pensilvanya’dan gelen emir üzerine “mücahidlik maskesi”ni çıkarıp asıl hüvetiyle görünmeye mi başladı?..

Bilmiyorum...

Başlangıçtan bu yana Türkiyedeki müslümanlar içinde bir Truva atı olarak yer alan Fetullah Gülen her araziye uyarak, her boyayı sürerek, her kılığa girerek; sonunda ABD’nin Pensilvanya’daki “verimli işçisi” statüsüne kavuştu...

Artık o bir Pensilvanyalı...

AB-D’nin emir ve direktifleri doğrultusunda bütün dünyada ve özellikle de AB-D’nin girmekte sıkıntı çektiği ülkelerde İngilizce eğitim veren okullar açıyor ve her okulda binlerce dolar maaş vererek protestan Papazlar istihdam ediyor...

ABD savcısının verdiği bilgiye göre tam 25 milyar dolarlık iktisadî varlığa hükmediyor...

Türkiyedeki medyanın yarısından fazlasının o semaye ile satın alındığı rivayetleri dolaşıyor...

Her neyse...

Yukarıdaki haberi okudunuz...

Bülent Arınç’ın “masum imam”ı Fetullah Gülen...

ABD-İsrail-Mısır-Ürdün yapımı kahpe bir ambargoyla dünyanın en büyük toplama kampına dönüştürülan Gazze’nin kahraman halkı bir yudum su, bir lokma ekmek karşılığında “siyonist otorite”ye boyun eğmeye zorlanırken...

Vicdanları kanayan İNSANLARIN yardımlarını ancak siyonist eşkiyadan izin alarak yapabileceklerini, bunun aksinin, yani İHH’nın yaptığı gibi ambargoyu kırma/delme eylemlerini “otoriteye başkaldırma girişimi olarak” değerlendiriyor...

Ne otoritesi?

Gazze İsrail toprağı değil...

Aslında İsrail de İsrail toprağı değil...

Orası Filistin...

Osmanlı toprağı...

Osmanlı’dan gaspedilen topraklar...

Dünkü ve yarınki Vatanımız...

İsrail, Filistinlilerden gaspedilen topraklar üzerine kurulmuş gayrımeşru bir çete/korsan devlet...

Ona rağmen Gazze halen İsrail toprağı değil... Gazze limanı İsrail karasularına dahil değil...

Gazzede tek otorite var; o da Gazze halkının meşru temsilcisi HAMAS Hükûmeti...

Kimin memleketine girmek için kimden izin alınmasını istiyor Fetullah Gülen?..

Haydi Fetullah Gülen dediğimiz adam bir kara cahil... Ne dinden anlar ne imandan, ne siyasetten... Ne hukuktan anlar ne de ahlâktan...

Eline ne tutuşturulduysa onu okur, kulağına ne fısıldanırsa onu söyler...

Ya Büllet Arınç?

“Mücahid Bület abi”?..

Avukat...

Hukuk okumuş...

Kopya ile geçmediyse sınıfları...

Gazze’nin hukukî durumunu...

Oranın İsrail toprağı olmadığını...

Gazze toprağı olduğunu...

Gazze Limanının İsrail Karasuları dışında olduğunu biliyor olmalı...

Buna rağmen...

Fetullash Gülen’in bu kadar kadar apaçık, ağır ve vahim bir yanlışına...

Nasıl olur da “Hocaefendi her zaman olduğu gibi doğruyu söylüyor” diyebilir?

Malûmunuzdur “nasıl” sorusunun cevabı, doğrudan doğruya o kişinin ahlâkıyla ilgilidir?

Konu Bülent Arınç olunca işin “nasıl”ını anlamak kolay “Önce ahlâk ve maneviyat” diyen “Millî Görüş” gömleğini çıkararak AKP kuranların ilk üçündedir ya kendileri...

Bu durumda cevabı bulunması gereken soru şudur:

Bir hukukçu ve tecrübeli bir siyasetçi böyle apaçık bir yanlışı niçin doğru gibi yutturmaya çalışır?

Bakın vicdan sahibi bir aydın...

Üstelik de uzun yıllar Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yamış bir insan...

Nihal Bengisu Karaca...

Habertürk Tv’de Serdar Turgut’un sunduğu iki’de Bir programında...

Fethullah Gülen’in İHH’nın Gazze`ye yardım götürmeden önce İsrail`le uzlaşma yolunu seçmemelerini "faydalı sonuçlar doğurmayacak şekilde otoriteye baş kaldırmak" şeklindeki beyanını tartışıyorlarken...

Serdar Turgut’un, “Gülen rasyonel davranıyor, devlet adamı mantığıyla davranıyor” sözlerine karşılık, Nihal Bengisu Karaca, “Ben meselenin şu boyutuyla ilgiliyim dindar vicdandan ayrı düşerse dinden geriye ne kalır? Vicdan ve dindarlık birlikte akan bir nehirdir,ikisini ayırdığınız zaman geriye şekli kurallar kalır?” diye cevap veriyor...

Ardından “Hangi otorite” sorusunu da soran Karaca, “İsrail uzlaşılabilir, insani itirazları ciddiye alan bir ülke olsaydı, zaten oraya gemi götürmeye gerek kalmazdı. İsrail meşru bir otorite olsaydı Gazze diye bir yer de olmazdı” diyerek Fetullah Gülen’in de Bülent Arınç’ın da pekalâ bildikleri ama dile getirmedikleri ve üstünü örtmeye çalıştıkları bir gerçeğin altını cesaretle çiziyor... (3)

Şevket Eygi ise konuyu –Fetullah Gülen’in bile anlayabileceği kadar- sade bir dille şöyle izah ediyor:

[1. Mavi Marmara barış ve insanî yardım gemisi İsrail'e değil, Gazze'ye gidiyordu. Binaenaleyh oraya gidebilmek için İsrail'den izin istemesi ve alması gerekmezdi. Gazze, İsrail toprağı değildir, orada bir Filistin hükümeti vardır, Filistin bayrağı dalgalanmaktadır.
2. Yardım gemileri oraya niçin gidiyorlardı?.. Siyonist devletin inatla sürdürdüğü; hukuka, ahlâka, insanlığa, vicdana, adalete aykırı bir ambargoyu kırmak için... Gazze halkı işkence, baskı, sıkıntı, yokluk içinde yaşamaktadır.
3. Siyonistler Türk barış ve yardım gemisine saldırarak hiç lüzumu olmadığı halde kan dökmüşler, sivil ve masum insanları öldürmüşlerdir.
4. İsrail ordusunun dünyanın en etik ordusu olduğu iddiası kocaman bir yalandan ibarettir.
7. Siyonistler Nazi Almanyasının temerküz kamplarından bahs edip duruyor. Hiçbir Alman temerküz kampı, Gazze esir kampından büyük ve kötü olamaz.
Gazze ambargosunu kırmak için yola çıkmış olan yardım gemilerinin İsrail devletinden izin istemeleri gerektiği iddiasının hiçbir tutar tarafı yoktur.
Gazze ambargosu kaldırılmalı, sivil halka eziyet edilmemeli, çocuklar öldürülmemeli, dünyanın her yerinden mazlum Filistinlilere sivil yardım gelmelidir. ]
(4)

Ne doğrusu Bülent Arınç?

Hangi doğru?

Hangisi doğru?

El insaf...

Büyüklerin “hubb-u câh” dedikleri tehlikeli bir zaafı var insanoğlunun...

Makam arzusu, şöhret düşkünlüğü... (5)

Senin bu “hakikati örtme” çabalarının sebebi belki de budur...

Yazık...

Yaşını başını almış, bir ayağı çukurda bir adamsın; değer mi?

Bak kabinedeki arkadaşın Ertuğrul Günay ne kadar sade ve zarif bir değerlendirme yapıyor bu konuda:

[Günay, havaalanında gazetecilerin Fethullah Gülen'in, Gazze'ye yardım malzemesi götüren gemilere İsrail'in saldırısına ilişkin yaptığı açıklamaların sorulması üzerine, ''Fethullah Bey, uzunca bir zamandan bu yana ülkemizin dışında. Sanıyorum Türkiye'deki ve bölgedeki gelişmeleri yakından takip edemiyor. Uzaktan bakılınca olaylar öyle görülüyor demek ki. İçinde yaşayınca bizim baktığımız gibi görünüyor '' dedi.] (6)

Dipnotlar:
1- Bu konuda güzel bir analiz için: Peren Birsaygılı, “Türkçe olimpiyatları mı, çocuk simsarlığı mı?”, http://www.haber10.com/makale/15923

2- http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?p=3739#3739

3- Habertürk gazetesi, 07 Haziran 2010.

4- Mehmet Şevket EYGİ, “İsrail’den İzin İstemek...”, 8 Haziran 2010, Millî Gazete

5- [Hubb-u câh, makam arzusu ve şöhret düşkünlüğü demektir ve kalbin üzerine zift çekip, ruhu felç eden kötü hasletlerdendir. Bediüzzaman Hazretleri, gönlüne böyle bir virüs bulaştırmış tali'sizlere şöyle seslenir: "Şöhret, zehirli bala benzer. Eğer o belâya düşersen 'Biz, Allah'tan geldik ve yine O'na döneceğiz'de ve kurtul."
Evet, Hz. Ömer'in (radıyallahu anh) ifadesiyle, "Allah, bizi diniyle şerefli kılmıştır." Bunun dışında başka bir şeref aramak beyhudedir. Zaten irade insanları, Allah'a intisap etmenin dışında herhangi bir şan u şerefe de iltifat etmezler.
Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) yurdunu, yuvasını terk ederek Medine'ye gelmiş, burada şehrin içinde oturabileceği bir arsa bulamamış ve "Sunh" isimli bir kenar mahallede oturmuştur. Dahası o, tam on yıl izzet, gurur, şan ve şeref demeden komşularının koyunlarını sağarak geçimini temin etmiştir. Efendimiz'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra halife olarak seçilmiş; bugünkü Türkiye'nin dört-beş katı büyüklüğünde bir ülkeyi çok iyi yönetmiş, bunu yaparken de yine Sunh'daki evinde kalmış ve belli bir süre daha komşularının koyunlarını sağmaya devam etmiştir. ] Fetullah Gülen, http://www.hikmet.net/content/view/56134/13/

6- 05.06.2010, habertaraf.


Kaynak: http://millibirlikruhu.blogspot.com/

AKP’NİN AKIL HOCASI HANGİ CIA AJANI ÇIKTI?
Mehmet Ali Güller
14.06.2010



Meğer Erdoğan, İsrail karşıtı söylemleriyle sadece milletin gazını alıyormuş… Meğer eksen kaydığı da yokmuş; AKP, CIA Teorisyenlerinin teorisi doğrultusunda hareket ediyormuş…

Bu bir itiraf…

“Davos’da drama” başlıklı yazımızdan beri onlarca defa tekrar etme pahasına altını çizdiğimiz bir gerçeğin itirafı:

Erdoğan’ın, toplantıyı terk ettikten sonra koridorda, “Ben Perez’e değil, aslında moderatöre ‘one minute’ dedim” sözlerinin itirafı… Erdoğan’ın, mayınlı arazilerin satışına karşı çıkanları Yahudi düşmanlığı ile suçlamasının itirafı… Erdoğan’ın Gazze Konvoyu sonrası çıkardığı “gürültü”ye rağmen, boynunda asılı Yahudi Cesaret Ödülü olan Davut Boynuzu’nu hâlâ taşımasının itirafı... Fetullah Gülen’in Gazze Konvoyu konusunda AKP’ye verdiği “ayar”ın itirafı…

ERDOĞAN, İSRAİL SÖYLEMİYLE MİLLETİN GAZINI ALIYORMUŞ

İtiraf AKP sözcüsü Hüseyin Çelik’ten geldi. Eski Bakan Çelik’in itirafına göre meğer Başbakan antisemitizm artmasın, milletin gazı alınsın diye yüksek perdenden İsrail karşıtlığı yapıyormuş!
Gelin yoruma yer bırakmayacak açıklıktaki bu sözlere yer verelim şimdi. Bakın AKP sözcüsü Hüseyin Çelik Milliyet’ten Devrim Sevimay’ın sorularına ne yanıt veriyor:

Hüseyin Çelik: “Türkiye’de antisemitizmin bir geçmişi var. Fakat bizimle birlikte antisemitizm falan yok. Aksine bakın Sayın Başbakan’ın bu çıkışları olmasa Türkiye’de antisemitizm daha çok artar”

Milliyet: “Yani bir anlamda şişede biriken gaz mı kaçırılmış oluyor bu sayede?”

Hüseyin Çelik: “Elbette, halk şöyle düşünüyor, ‘Verilmesi gereken tepkiyi benim devletim veriyor zaten’.”

Milliyet: “Ve sakinleşiyor, öyle mi?”

Hüseyin Çelik: “Ve sakinleşiyor, çünkü ‘Benim adıma Tayyip Erdoğan konuşuyor’ diyor. One minute çıkışı bundan dolayı insanların uzun yıllar bastırılmış bazı haykırmalarının bir manada temsilciliğini yaptı. Sayın Başbakan Türk milletinin bu manada ve insanlık vicdanının sesi olmaya çalışıyor.

AKP, ABD PLANINA UYGUN İLERLİYOR

Dün söylemiştik, bir kez daha yineleyelim:
Davutoğlu’nun 2009’da ABD’ye vaat ettiği gibi “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır”.

Tayyip Erdoğan, tam 34 kez itiraf ettiği şekilde ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin, yani 24 Müslüman ülkenin sınırlarının değiştirilmesi projesinin hâlâ eş başkanıdır!

AKP; ABD’nin teşvikiyle İran’la uranyum takası anlaşması yapmıştır, ABD’nin teşvikiyle İsrail’le kontrollü gerilim uygulamaktadır, ABD’nin yönlendirmesiyle “Arap karşıtı, İsrail müttefiki” görüntüsüne makyaj yapmaktadır, ABD’nin oluruyla, Diyarbakır’ın merkez olacağı yeni bir Ortadoğu Birliği kurmaktadır!

EKSEN KAYMA YOK, ABD GÜZERGAHINDA YOLA DEVAM

Aslında Hüseyin Çelik bu konuda da çok ciddi bir itirafta bulunuyor. Ve bu politikalarda kıblelerinin ABD ve BOP, akıl hocalarının da CIA teorisyenleri olduğunu ortaya koyuyor. Bakın Çelik, aslında eksenlerinin kaymadığını ne güzel dile getirmiş!

Hüseyin Çelik: “Buna rağmen İsrail bugün makûl, mantıklı bir noktaya gelse Türkiye yine arabuluculuk yapmaya hazır. İsrail ne zaman doğru noktaya gelirse biz onun da yanında yer alırız. Çünkü biz kuvvetlinin haklı değil, haklının kuvvetli olması gerektiği tezini savunuyoruz. Bu İsrail de olabilir, ABD de olabilir. Zaten bugün birilerinin anlamadığı Türk dış politikasının özü de budur. Graham Fuller’in (CIA’nin eski Ortadoğu Masa Şefi) ‘Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ kitabını mutlaka görmüşsünüzdür. Fuller o kitabında Türkiye’nin yeni dış politikasında hangi saiklerin esas olduğunu ifade ediyor”.

Milliyet: “Yani Fuller doğru mu anlamış?”

Hüseyin Çelik: “Bence çok doğru anlamış. Zannedildiği gibi Batı’ya sırtımızı döndük, Batı’dan hayır yok, Ortadoğu’ya dönelim, böyle bir şey yok. AB için sabırla, sonuna kadar, bütün şartları zorlayarak çalışıyoruz, çalışmaya da devam edeceğiz. Ama şunu da söyleyeyim, AB bizim işlerimizi çok kolaylaştırmış olsaydı da biz Afrika’ya yine açılacaktık, Asya’ya, Ortadoğu’ya yine açılacaktık. Tarihi misyonumuza yakışır, 73 milyon nüfuslu, Avrupa’nın 6., dünyanın 17. büyük ekonomisi olan, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip bir Türkiye’nin kendi yapısına uygun bir dış politika yönetmesi gerekir, ki biz de öyle yapıyoruz”.

Son bir alıntı daha yaparak, AKP’nin verili yol haritası üzerinden yolunda devam ettiğini gösterelim. Duayen politikacı Kamran İnan bakın ne diyor:

“Richard Perle Washington’un en ileri gelen liderlerinden biridir, savunma bakanı yardımcısıyken tanımıştım, 2002 yılında ‘Yılın Devlet Adamı’ ödülünü almak için Washington’a gittiğimde, bu vesileyle konuşmuştuk... Demişti ki, “Bizim size güvenimiz İngiltere’ye olan güvenle eşittir. Bizim amacımız sizinle el ele vererek Avrasya ve Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek, sizi bölgenin güç merkezi haline getirmek...Ve bilin ki, biz gelecek sene Irak’ı vuracağız.” Ben bunu geldim sayın hükümete aynen naklettim...” (Vatan Gazetesi, 14 Haziran 2010)
Odatv.com

Serdar Akinan
Vitrin Müslümanları

Dünya tam anlamıyla bir değişimin arifesinde...
Obama'nın paketi işe yarayacak mı? Bu kritik sorunun yanıtını yıl sonuna kadar göreceğiz...
Olumsuz hali Bretton Woods'un iflasıdır.
Yani küresel düzen değişir. Kaldı ki ben bu sürecin başladığına inananlardanım.
Temel iktisat tezi nedir?
'Kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsızdır.'
Üretimin ve tüketimin geldiği boyut ortada.
İnsanı, insanlığı ve yerküreyi mahvetme noktasına getirdi.
Oysa bu tez gerçekte tam tersidir.
'Kaynaklar sınırsız, ihtiyaçlar sınırlıdır.'
Sosyologların ilkel kabileler üzerine yüzyıl başında yaptığı bir araştırmada insanların 'modern' insanlara nispetle çok daha az çalıştığı ispatlandı. Yılda bir ay...
İnsanın köleleştiği bir çağda yaşıyoruz... Bunca savaş, soykırım, açlık, adaletsizlik, kirlilik ve ahlaki çöküşlerin temel sebebi seçilen iktisadi yoldur.
Neo-liberalizmin vahşeti; silah tekelleri, ilaç ve gıda şebekelerinin küresel hegemonyası dünyayı ve insanlığı açmaza soktu.
İnsan nerede?
Işıl ışıl bir dünya şeklinde sunulan bu fotoğraf karesinde neredesiniz?
Manevi dünyamız bir çölü andırıyor.
Ruhlarımız o çölde bir yudum su peşinde.
Ruhumuz ondan geldi ona dönecek. Suskun bir izleyici gibi bekliyor.
Egomuz ise krallığını ilan etmiş... Bu sahte alemin kölesi olmuş bir kral... Kör ve sağır.
Kalbimiz suskun ve yapayalnız.
Gönlümüzde bir farkındalık yaratarak çölü ummana çevirecek aşk nerede saklı?
Düşünün. Nasıl bir hayat döngüsü içindeyiz?
Hazlar içinde yüzen tek başına insanlar olduk. Tüketen ve tükenen insanlar...
Her sabah yorgun argın yatağından kalkan, saatlerini tıkalı trafikte harcayan, ne uğruna ne ürettiğini bilmeden manasızca koşturan, anlam haritaları olmayan, sevgi yerine şüphe içinde yüzen yığınlar var etrafımda...
Mutsuz ve umutsuz ruhlar...
Dünya dönüşüyor... Bu coğrafya insanlığa binlerce yıl ne sundu?
Bu dönüşümün arifesinde, çözümün tepeden inmeci küresel iktisadi formüllerde değil, bireyden yükselen bir formülde yattığını anlamalıyız.
Evrene sığmayan ve bir insanın kalbine sığabilen tek şey nedir?
Her şey...
Devleti yıkmanın yolu egomuzu yok etmekle mümkün. Gücü aşkta saklı...
Yani bireysel reddiyeyle başlayan bir pratik küresel bir zaferle nihayetlenir.
Bir değişime ihtiyaç var. Ve, olacak...
Vitrindeki Müslümanlar bunu başaramaz. Çünkü onlar vitrindeler.
Vitrin kapitalizme ait bir semboldür. İktidarı istediler. İktidar onları vitrine koydu...
Şebek oldular.
Bunu başaracak mümindir.
Okuyan, dinleyen, paylaşan, dayanışan, anlaşan, anlayan mümin...
Akşam

İskenderun Limanından Blackwater Sevkiyatı mı ?
25 Ağustos 2010
Anadolu Haber
Bu iddia jiadmedya isimi ile yayın yapan bir internet sitesinin .İskenderun limanında ABD ye ait özel güvenlik şirketi olan Blackwater'e ait kargoların bulunduğunu bildiriliyor.

Irak ve Afganistan gibi bölgeleri işgalinde logistik merkez olarak kullanılan İncirlik ve İskenderun limanı bugünlerde farklı bir yoğunluğa ev sahipliği yapıyor.

ABD ye ait güvenlik şirketi Blackwater'e ait silah ve mühimmat kargoları bölgede yığılmaya başladı. AKP hükümetinin görünürdeki ABD karşıtlığına rağmen her iki bölgeninde katil sürülerine ev sahipliği yapması manidar bulunuyor.

Hükümet bir yandan halka ılımlı mesajlar verirken diğer taraftan katil şirketler ve işgalci birlikler bu bölgeleri kullanmaya devam ediyorlar. Haberi bize ajansımıza veren kaynaklar İskenderun limanında bulunan özel gümrük muhafaza bölümündeki depolarda Blackwater yazılı sandıkların istif edildiğini bunların üzerinde ise patlayıcı işaretleri bulunduğunu ilettiler.

Blackwater şirketi paralı askerlerden kurulan özel bir birlik ve yapılan katliamlarla ismini duyurdu. Irakta meydana gelen ve sivillerin öldürüldüğü bir çok operasyonda bu şirketin parmağı olduğu ortaya çıktı. Aleyhine açılan onlarca katliam davası ise NATO ve ABD tarafından düşürülerek katillere olanak sağlandı. Blackwater en son Irakta olduğu gibi Pakistan ve Wezirtistan bölgesindede faaliyet göstermek için eleman sevkettiğini açıklamıştı.
jihadmedia

BİR YILDAN DAHA AZ BİR ZAMANDA…
Banu Avar
25.Eylül 2010



Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 24 Eylül’de New York’da CFR (Dış İlişkiler Konseyi) adlı örgütün yuvarlak masasındaydı. Ve bu gizli, masonik, ‘dünyayı işgal’ amacı güden Siyonist oluşumun toplantılarına 3. kez katıldı.

1997 de katıldığı toplantıda CFR’nin konusu Refah Partisi idi. Bu toplantı sonrası Refah Partisi içinden AKP doğacaktı.
Nisan 2001 ‘de Abdullah Gül yine masonik / Siyonist örgütün masasındaydı. Bu toplantıdan sonra AKP iktidara çıkacaktı.

AKP sahneye çıkmadan önce yollardaki taşlar CHP ve MHP’ye temizletilecek, bunun için özel bir görevli Kemal Derviş Türkiye’ye gönderilecekti.

Ve 9 yıl sonra Abdullah Gül, Türkiye’nin ‘tarihi virajında’ yine CFR (Council on Foreign Relations) Dış İlişkiler Konseyi masasına oturdu. Görüşmeler GİZLİ olduğu için, toplantı konusu hakkında Türk milletine bir açıklama yapılmadı.

CFR de ne?

Emperyalizm soyut bir kavram. Emperyalizmin eli kolu kafası yok. Görülebilir değil. Görülenler, CFR, Bilderberg, Trileteral mensupları. Küresel şirketlerin ağababaları, CIA nin başındakiler, NATO’nun Rassmussen’i, BM’nin Ban Ki Moon’u, İMF’nin Strauss-Kahn’ı, Brooking Enstitüsünün Kemal Derviş’i, psikopolitikin Vamık Volkan’ı, dünyayı parçalama uzmanı, Martti Ahtisaari, AB başkanı Rompuy ve bunların ülke içindeki uzantıları…

Dünyaya yön veren gizli örgütlerin en tepesinde CFR var. Yani Dış İlişkiler Konseyi (Council on Foreign Relations.) ‘Küresel Memurlar’ başlıklı yazımda yazmıştım:

‘Bu gizli örgüt, ilk paylaşım savaşı sonrası örgütlendi. Dev şirketlerin sahipleri, ve dünyanın en büyük kan emicileri çekirdek bir yapılanmada birleşti. Başkanı, Avrupa’nın en zengini Lord Rothshields’di. En büyük patlayıcı yapan fabrikalar, tüm savaş oyuncakları bu ailenindi.
Hedefleri tarih boyu diğer istilacılarınki gibiydi: Dünyaya ‘Yeni bir düzen’ kurmak, bunun için ulus devletleri ‘bölüp parçalamak!’

1927de Amerika’nın en zengin adamı Rockefeller de onlara katıldı.. Dünyayı bir ağ gibi saracaklardı. Nato ve BM genel sekreterleri de, İMF, Dünya bankası başkanları da, AB yönetimi de, bazı devlet ve hükümet başkanları da bu gizli örgüt tarafından ‘atanmaktaydı’.

CFR yani Dış İlişkiler konseyi, Bilderberg ve Trileteral adlı bu gizli örgütlerin mottosu: ‘Herşey tek dünya devleti için!’dir.. Bunun tercümesi, ‘Herşey çok uluslu şirketlerin çıkarı için’dir.

Örgüt’ün onursal başkanı olan David Rockefeller hedefi şöyle açıklamıştır:

‘Dünyada 200 civarında olan devlet sayısı yakın gelecekte 1000’e çıkacaktır. Dünyada ulus devletlerin modası geçmiştir.. Gelecekte devletler, finans sektörü tarafından idare edildiğinde dünyaya barış ve huzur gelecektir..’

Demekki küresel çetenin bekası için, ulus devletlerin tasfiyesi gerekiyor. Küçük olanı yutmak daha kolay. Bu nedenle ulus devletler önce şehir devletçiklere bölünecek sonra enerji ve madenler, su kaynakları ele geçirilecek. Planın özeti bu.

Planın hayata geçmesi , CFR’ye sadık devşirilmiş ‘siyasiler’e bağlı …

‘AKP’nin tüzük ve programında CFR imzası var.’

AKP bir CFR projesiydi. Amerikan gizli devletinin bir ürünüydü. Arslan Bulut ‘Küresel haçlı seferi’ adlı eserinde yazıyor:

‘New York'tan gönderilen memorandumda belirtilen Türkiye'nin şehir devletlerine ayrılması plânı, AKP Program ve Tüzüğüne hemen hemen aynı ifadelerle’ geçirilmişti. 2001 yılında bu hükümeti kuracak olanlara New York'tan gönderilen memorandumda 'Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve millî hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır.’ deniyordu.

AKP kuruldu. Program ve tüzük CFR ‘tavsiyesine’ uygundu. Ve 9 yıl sonra gelinen noktada Türkiye yerel yönetimlere ‘geçiş’ konusunda büyük adımlar attı. (Meraklısı Küresel Haçlı Seferinde CFR Memorandum’unun Türkçe ve İngilizcesine bir göz atsın.AKP program ve tüzüğüyle karşılaştırsın.)

Bu adımlar atılırken, küresel çete, başından beri olduğu gibi, sadece AKP ile iştigal etmedi. CHP, MHP ve SP içindeki ‘özel’ kişilikleri de yönlendirdi. Ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel operasyonları ELİTLER eliyle yönetti. BASIN YAYIN ve ÜNİVERSİTELER’de darbeler yaptı.
Bunlara muhalefet edecek olanları Kanada’da beslenen hahamların ve benzerlerinin ‘iddialarıyla’ hapise tıkdırdı. TSK’yı önce NATO’yla zehirledi, ardından diğer CFR uzantılarıyla sızma operasyonuna tabii tuttu.
CFR’ce kurdurulan platformlarda, mesela Global İlişkiler adlı platformda, TSK’nın üst düzey mensuplarından, işadamlarına, siyasilere ve akademisyenlere kadar uzanan ‘seçilmiş elitler’ yeraldı. Bu şeytani plana uzak kalanlar, sahnenin de dışında kaldı. Sahne ışıkları altında olanların hepsi, ‘tek dünya’cı Rothshield/Rockefeller camiasının, periferisinde olanlardı.

‘Herşey Ankara’dan çözülemez!’

Şimdi ‘YEPYENİ’ bir anayasa yolda! CFR federasyon anayasası istiyor! Vazgeçilmezi ‘başkanlık sistemi’. Başbakan bu konuyla referandum ertesini açtı. Sonra birden konuyu kapattı. CFR memurları, ‘henüz erken’ ikazı yapmıştı.

‘Daha yavaş ve dikkatli’ adımlar atılacaktı.

Cumhurbaşkanı Gül, son CFR toplantısından sonra mesajı verdi: ‘Herşey Ankara’dan yönetilemez!’di.

CFR memorandumuna uygun olarak önümüzdeki 1 yıl içinde ‘YERELLEŞME /EYALET SİSTEMİ’ yani Rockefeller /Rothshields ‘Tek Dünyacı’ örgütünün nihai hedefi, fısıltılardan konuşmalara, derken yeni anayasaya geçecek ve gümbür gümbür gelecekti.

Türkiye Eyalet sistemine taşınırken, küreselcilerin en önemli iki aygıtının, Türkiye’yi mekan seçtiğini de açıkladı. Küresel sermayenin başkenti, New York, ilk kez yurtdışında bir ‘EYALET İRTİBAT BÜROSU’ açacaktı. İstanbul, evsahibi olacaktı. Doğu’dan sonra Türkiye’nin batısı da olandan kat kat fazla nitelikli ajan kaynayacaktı.

Yine İstanbul, 2011’de UNPF (BİRLEŞMİŞ MİLLETLER NÜFUS FONU)na evsahipliği yapacaktı. (Bu kurumun yakın coğrafyada özellikle balkanlardaki nüfus manüplasyonu faaliyetleri incelenmeye değer.)
CFR, gizli ve açık örgütleriyle üzerinde çalıştığı, ‘İstanbul merkezli yakın Doğu federasyonu’ ve Diyarbakır merkezli Ortadoğu federasyonu’ vizyonunda adım adım ilerliyor..

.. CIA istasyon şefi Paul Henze’nin ‘Türk halkına sabah akşam ‘federasyondan’ bahsedilmeli, kulakları bu duruma alıştırılmalıdır!’ sözüne uygun olarak televizyon ve gazeteler marifetiyle, ‘federasyon’ ‘yerelleşme’ halk arasında ‘normalleştiriliyor’.

Ve medya ‘Sayın’ APO’nun siyasi bir aktör oluşunu beyinlere çakacak. Bundan sonra hergün her haber bülteninde karşınıza APO ve federasyon söylemi çıkacak

Birkaç ay sonra, 2011’de Türkiye daha sıkışık bir gündemle yaşayacaktır. ‘Zaman daralıyor’ …

Emperyalizmin Türkiye ve bölge planları, bir kukla devletçik ön görüyor. PKK ve siyasi kolu BDP, Barzani ile birlikte CIA ve diğer istihbarat birimleri eşliğinde adım adım ilerliyorlar.

Bunlar ‘boş laf’ olarak niteleyenler, son birkaç günün ‘görüşmelerini özetleyen haberleri alıp duvara yapıştırsınlar!

24 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde Fatih Erboz haberi:
*Adalet ve İçişleri bakanlıkları ile MİT, Genelkurmay Başkanlığından isimler, Öcalan’la görüşüyor.
*AKP, BDP’yle görüşüyor. BDP , APO’yla görüşüyor.
*PKK, ‘Türkiye ortak düşman!’ şiarıyla İsrail ve Ermenistan’la görüşüyor.
*MİT müsteşarı Hakan Fidan ABD’de CIA ile görüşüyor.
*CIA Direktörü Panetta, Fidan’la görüşme öncesi gizlice İsrail’e giderek MOSSAD Başkanı Dagan’la görüşüyor.
*Bağdat Büyükelçisi Murat Özçelik, Barzani’yle görüşüyor.
*PKK uzantısı STK’lar Barzaniyle görüşüyor.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül New York’da CFR ile görüşüyor.
Muhalefet lideri Kılıçdaroğlu, Avrupa’da ECFR* üyeleriyle görüşüyor.

Halkla kim görüşüyor? CIA uzmanları ve bağlı memurlar halkla en sıkı fıkı ilişki içinde olanlar…

Bu araba devrilir!

Onlar Türkiye’nin iki cepheli bir çatışma ortamına gireceğinden sözediyor. Yani buna hazırlık yapmaktalar. Henri Barkey, ‘Kürt -Türk ve dinci – laik ekseninde çatışmalar’ bekliyor.

‘Dünyayı ele geçireceğiz!’ diyen küresel sermayenin komuta merkezi CFR emriyle, Türkiye hızlı bir virajdan geçiyor.

Sözümüz odur ki, bu virajın sonunda bu araba devrilir. Enerji anlaşmaları, uyuşturucu işleri, krom ve bakır peşkeşleri, Türkiye, İran,Suriye, Irak’ın parçalı haritaları yollara serilir…

Öncelikle, Güneydoğu’da yaşayan PKK ve uzantısı ağaların elinde tarumar olmuş yöre halkı, bu baskı ve zülme ‘yeter’ diyecektir. Ortak dertlerle kavrulan ülkenin her yanında mazlumlar da giderek seslerini yükseltecektir.
Bunu öngören yabancı istihbarat memurları, milli duruşu, Kürt Türk çatışmasında eritmek isteyeceklerdir.

Her unsuruyla Türk halkı, tüm partilerin içindeki vatansever güçler, bir araya gelecek, başımıza örülen çorabı delik deşik edecektir. Ve tüm bunlar 1 yıldan az bir zamanda gerçekleşecektir.

Bana gelen iletilerde sık sık kızgın bir tonda, ‘Çözüm ne onu söyle!’ diyen kardeşlerime sesleniyorum. ‘Çözüm hepimiziz!. O muhteşem pratik zekamızı kullanmazsak… ezilip gideriz!

*ECFR : European Council on Foreign Relations.

banuavar@superonline.com
www.banuavar.com.tr

Mardin'de medresede defile rezaleti ve Cemil İpekçi
26-Eylül-2010
Halil Filiz

Mardin'de Kasımiye Medresesi'nde mankenlerle bir defile düzenlendi.
Defilenin arkasında AKP Hükümeti, Kültür Bakanlığı, Hükümetin Mardin Valisi ve Hoşgör-Diyalog saçmalıkları ile ünlü cemaat var.

Mardin’de Kasımiye Medresesi’nde mankenlerle bir defile düzenlendi.
Defilenin arkasında AKP Hükümeti, Kültür Bakanlığı, Hükümetin Mardin Valisi ve Hoşgör-Diyalog saçmalıkları ile ünlü cemaat var. Ancak cemaat yardım topladığı Müslüman esnaftan gelebilecek tepkiler sebebiyle bu defilede kendisini gizledi.

Aynı medresede daha önce de Hoşgörü-Diyalog adı altında etkinlikler düzenlenmişti.
Mardin Bienali adı altında düzenlenen ve şeffaf naylon içindeki çıplak mankenlerin medrese içinde oynatılmaları da en çok tepki çeken etkinliklerden biriydi.

Defilede amaç dikiş-nakış, bez dikme, elişi sergisi değil.
Zaten defilede gösterilenler de 1950 yılları ile ve hanımların elişi ile oldukça alakasız.
Amaç; Devletin eliyle desteğiyle dünya çapında hoşgörü diyalog propagandası yapmak.
AKP milletvekillerinin hiçbirinin ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın hiç gıkının çıkmaması, bu rezaletlerin başında BOP ve Medeniyetler İttifakı lideri Tayyip Erdoğan’ın olduğunu akla getiriyor.
Evet, müslüman halkın tepkilerine rağmen 500 polis koruması ile Medrese içinden mankenler oynatıldı ve halkın inançlarına tecavüz edildi.

Yandaş medya bu rezaleti hiç eleştirmedi. Sadece rutin bir haber olarak verdiler. Bu konularda radikal davranan habervaktim bile haberi ajanstan geçmekle yetindi.
İşte bunların müslümanlığı parti liderlerine bağlılığı kadar..!
Aşağıdaki linkte bir yazarın dediği gibi:
“CHP’nin 60 sene evvel camileri ahır yapmasına küfredenler kendi yandaşlarının medresede manken oynatmasına ses çıkartmıyor.”

Bunların İslama ve Müslümanlara saygısı bir Hristiyan kadar bile değil. Süryani Mardin-Diyarbakır Metropoliti Filüksinos Saliba Özmen bakın ne diyor:
“Olmaması gerekiyordu. Eğer sahipleri müsaade ediyorsa benim için bir mahzuru yoktur. Ama bir insan dini mekanlara ne kadar saygı gösterirse o kadar iyidir. Bizim manastırlarımızda olsaydı izin vermezdik”

Hoşgörü ve Diyalog propagandası için kullandıkları kişi ise Bekir Coşar isimli erkekle ilişkisi olan ve cinsel tercihleri nedeniyle magazin dünyasında çok konuşulan Cemil İpekçi.

Cemil Pekçi’nin bu rezaletine verdiği isim de ilginç: ‘Bir Doğu Masalı Dört Mevsim’
Sanatın içine siyaseti soktuğu gibi ırkçılığı sokan Cemil İpekçi, mevsimlerle bölgedeki ırkları kastetmeye çalışmış olmalı.
Masal ile kastettiği ise büyük olasılıkla Yahudi inancına göre bölgenin Vaad Edilmiş topraklar, Arz-ı Mevud veya Büyük İsrail Projesi (BOP) olarak düşünülmesi olabilir…!
Daha önceleri Cemil İpekçi’nin Yahudi veya Sebateist inancında olduğu iddia edilmişti.

Bunlar Topkapı Sarayında şaraplı konser verecek kadar küstahlaşan, ve bu milletin değerlerine saldırarak provakatörlük yapan aynı odaklar.
Defile yapacak başka yer mi yoktu?
Amaç milletin değerlerine hakaret etmek ve saldırmaktan başka bir şey değil.

Dinlere saygı, hoşgörü, Müslüman ibadethanesinde manken oynatmakla olmaz..!

Müslümanın ibadethanesinde islama hakaret ederek dinlere saygı gösterdiğini ve hoşgörülü olduğunu söyleyenlere, ancak o ortamda bulunanlar, bu rezilliği tertipleyenler ve destekleyenler inanır..!

Defile rezaleti yapılacağı sırada Mardin’e yağan yağmur, adeta Mardin’in gözyaşlarına tercüman oldu.

İşte defiledeki hoşgörü-diyalog saçmalıklarından biri:
“Defile sonunda bir manken, üzerinde üç dini temsil eden simgelerin olduğu kıyafetle sahneye çıktı. Elindeki barışı simgeleyen dünya ve güvercin maketi ile podyuma çıkan manken, büyük alkış aldı.”

Hoşgörü ve Diyalog emekçisi cemaat’in Los Angeles’deki festivalini de destekleyen ve festivale katılan Mardin Valisi Hasan Duruer’in sözleri:

''Kültür ve sanat şehri büyük bir deha olan Cemil İpekçi ile buluştuğu zaman böyle güzel eserler ortaya çıkıyor. Keşke bu olaya tepki gösterenler de burada olsalardı, herhalde çok farklı olurdu. Mardin büyük bir değişim ve gelişim yaşıyor. Bu dünya kenti olmasının bir değişeni. Tabii ki bu değişimler sancılı olacaktır. Sıkıntılar olacaktır. Biz yolumuza devam edeceğiz. Yılmadan bıkmadan ve usanmadan Mardin'i hak ettiği yere taşıyacağız''

Cemil İpekçi Medresede defile rezaletinin arkasındakileri tarif ediyor:

“Kültür Bakanlığı ile aramızda hiçbir sorun yok. Bakanlığın himayesinde yapılıyor bu defile. Sayın Kültür Bakanımızla da görüştük. Defile yapılacak, iptali söz konusu değil’’

Cemil Pekçi’nin şu sözleri ise Türkiye’nin topraklarına göz diken ve emelleri olanların laflarını andırıyor:
“Bu topraklardan ne hükümdarlar, he zalimler, ne güzeller, ne çirkinler gelip geçti. Hepimiz gelip geçiciyiz. Biz, bu topraklar ve Rab arasında bir köprü vazifesi görüyoruz”

Rezaletin sonunda ise Cemil İpekçi Hükümete ve Mardin Valisi Hasan Duruer’e desteğinden dolayı özel teşekkür ediyor. Mardin Valisi de Cemil İpekçi’ye çiçek ve yapılan bir tablosunu hediye ediyor…!
http://www.fikriyet.com/

Nimet Çubukçu:."Öğretmenin de öğrencinin de başı açık olacak!''
09 Kasm 2010
Anadolu Haber

Türban tartışmasının gündemden düşmediği son zamanlarda, ilkokullarda türban takma konusundaki tartışmalara son noktayı Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu şöyle koydu: "Yönetmelik var öğretmenin de öğrencinin de başı açık olacak!''

Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül'ün başörtüsüyle ilgili sözlerini tercüme etmeye gerek olmadığını, ilk ve ortöğretim kurumlarında öğrenci ve öğretmenlerin kılık kıyafetine ilişkin yönetmeliğin açık olduğunu söyledi.

Çubukçu, Plan ve Bütçe Komisyonunda bakanlığının bütçesi üzerindeki görüşmelerde, milletvekillerinin soru ve eleştirilerine yanıt verdi.

İlk ve orta öğretim kurumlarında, öğrenci ve öğretmenlerin kıyafetlerine, okullara başı açık gidilmesi gerektiğine yönelik yönetmelik olduğunu anımsatan Çubukçu, ''Ben Milli Eğitim Bakanı olarak ilk ve orta öğretim okullarındaki kılık kıyafet yönetmeliğinin açık olduğunu hatırlatıyorum'' dedi.

"O SÖZLERİ TERCÜME ETMEM DOĞRU OLMAZ"

Hayrünnisa Gül'ün, dün Londra'da katıldığı toplantıda, ilköğretimde başörtüsü konusuyla ilgili, ''Bu konuda yaşanan bir cehalet varsa, biz bunu da ortadan kaldıracağız. İlkokul öğrencisinin kendi isteği ile başörtüsü takması gibi bir şey söz konusu olamaz. Bu konuda karar verecek yaşa geldiğinde kararını verir'' yönündeki açıklamasının komisyon üyelerince gündeme getirilmesine üzerine, Çubukçu, ''Bu açıklamaları tercüme etmem olmaz'' diye konuştu.

NE SITMA NE ÖLÜM! BAYRAM GEREK BİZE!
Banu AVAR
20.11.2010



Uygulanan operasyon, uzun zamandır ‘Ölümü gösterip sıtmaya razı etme’ operasyonudur.
Bu her alanda uygulamadadır.
Neden birilerine ‘ölüm ve sıtma’ bu kadar kabul edilebilir, ‘DİK DURUŞ’ bu kadar ‘fantazi’ geliyor? Esas olan dik durmak oysa… Kambur duran atipik!
Yapılan operasyon, mankurtlaşmış beyinler tersini algılıyor! Sıtma ve ölüm normal , onlara direnmek olanaksız!
Devşirme eğitimi bu algıyı emrediyor!

*-*-*
Osmanlı’nın çöküşünden beri, ‘yedi düvel’ aynı oyunu uygulamıştır…
‘Koca devlet çöküyor… Hasta adam… Tüyleri yolunacak Hindi (Turkey)…’

‘Çaresiz’ hisseden aydınların hissiyatı:
Ölüm: Yokolmak!
Sıtma: Yedi düvele kucak açmak!
Çözüm: ‘Amerikan mandası, İngiliz idaresi!’Yıl 1922..

*-*-*
Yıllar sonra…
Türkiye Cumhuriyeti Devleti 70 yıldır kıskaçta…
‘Çaresiz aydınlara’ ‘Umut-suzluk’ operasyonu had”safhada…
Amerikan bağımlılığı : Ölüm!
Avrupa Birliği: Sıtma!
‘Demokrasi projesi’ uygulamada…
Çözüm: ‘Federasyon ol! Kendini parçala!’

*-*-*
Avrupa ve Amerika ‘Yeni bir Anayasa’ istiyor.
Siyasi partiler içindeki milli unsurlar tasfiye ediliyor.
‘Başkanlık sistemi’yle sadece iki parti yaşayacak..
Ölüm: AKP,
Sıtma: CHP olacak.
Tek Çözüm: Sandık olacak.
Referandum /plebisitlerle ülke bölünecek, millet sandığa gidecek, oy verecek, evine gelip televizyon izleyecek…İstenen bu!

*-*-*
Yöneticiler mi?
İktidar da muhalefet de Brüksel ve Washington’a hesap verecek.
Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, AB ve NATO’ya gırtlağından bağlı bir iktidar ve muhalefet, çatlak seslerden arındırılmış olarak sahne ye çıkacak.
İktidar da muhalefet de Kemal Derviş’den nasihat alacak.
İktidar da muhalefet de Barzani, Talabani ile görüşecek.
İktidar da muhalefet de ‘yeni’, ‘Kürdistan’, ‘federasyon’ diyecek.
Muhalefet biraz daha ‘sosyal, ‘sol’ sosa bulanacak..
İktidar biraz daha Allah’la aldatacak.
Batıdan yükselen ses:
Çözüm önerecek:
‘İşte bak, ‘ölüm’ duruyor ensende! Doğru yol sıtma’ya rıza göstermekte!!

*-*-*
Amma velakin, ‘Yedi düvel’, yüz yıllık tecrübesi ile, ‘Sıtmayla ölüm arasında’ bırakılan Türk milletinin, kurgulanan bu düzeneğe ‘gelmeyeceği’ endişesini yaşıyor..
O yüzden ‘büyük hazırlıklar’ yapıyor. ‘Füze kalkanı’ bu nedenle bağrımıza saplanıyor!
Açıkca görülüyor ki, bu milletin ‘direnç gücü’ hem batıyı hem kabesi Batı olanları epeyce korkutuyor.
2011 için PROJE şöyle:
*‘Yeni’ bir ‘federasyon’ Anayasası.
*Diyarbakır başkentli Kuzey Kürdistan belediyelerinin özerklik ilanı. Barzani Cumhuriyeti’yle el tutuşmaları.
*İç mukavemet halinde Irak’dan çekilen Amerikan ordusu arkada, Peşmerge/PKK milisleri önde Türk ordusuyla savaşmaları…
*’Füzelerin hedefinde Türkiye. Üniter devlete son noktanın konulması!

2011 yılında ‘Ölümle sıtma arasına’ sıkıştırılacak olan Türk milleti, Türkçüsü, Solcusu, Dindarıyla biraraya gelerek, kendi vatanını kumar masasına yatıran, ‘turuncu bir darbe’ nin oyuncusu olan, kendi milletini yedi düvel’e peşkeş çekenlere, gerekli cevabı verecektir. Anti emperyalist tüm unsurlar ve tüm partilerin tabanı biraraya geldikleri takdirde bu ‘oyun’ bitecektir.

Bu aşamada özellikle ‘Bu milletten bir şey olmaz’ söylemini bilinçli olarak yayanlara dikkat ediniz. Kendi milletine güvenmeyen ve aşağılayanlar ya onu hiç tanımayanlardır ya da bu söylemin yıkıcı gücünden faydalananlardır.

Durum, geçen yüzyıl başından daha kötü değildir. Ve tarih sahnesine çıkan ve o sahneden hiç inmeyecekmiş gibi duran bir çoklarının, partilerin, iktidarların, ‘kralların’, ‘imparatorların’, bugün adı bile ortada kalmamıştır.
Ve bir milletin elele tutuşması için bir anın yeteceğini, yine bu millet birkaç kez ispatlamıştır!

Atatürk’ün ‘Ne yapacağız?’ diye soranlara cevabı açıktır:

‘CELADET (YİĞİTLİK) GÖSTERİNİZ!’

‘CELADET’ YİĞİTLİK, bu dönemde biraraya gelmek demektir…

Kurban Bayramınız mübarek olsun…

http://www.banuavar.com.tr/

("İslamlaşma tehlikesi" )
Beş altı sene kadar önce, yani AK Parti iktidarı esnasında ünlü Brzezinski Türkiye’de bir İslamlaşma tehlikesi bulunduğunu söylemişti.
Ama ünlü strateji ustası AK Parti hükümetinin uygulamalarından dolayı değil, bu uygulamaların hiçbirinden hoşlanmadığı belli olan dönemin MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç’ın “Çin, İran ve Rusya’yla ittifak kuralım” sözlerinden dolayı İslamlaşma tehlikesini gündeme getiriyordu.Demek ki onların İslamcılıktan anladığı şey bizim anladığımızdan farklı.
(Atatürk niye var, İsrail niye yok, İbrahim KİRAS, stargazete, 4 Aralık 2010)

Guardian: 'Yeni Atatürk' Erdoğan dönüm noktasında
25 EKİM 2012



BBC'nin haberine göre; Guardian gazetesi Türkiye ve Tayyip Erdoğan’la ilgili hazırladığı özel dosyasında Kürt meselesinden, Suriye politikasına kadar birçok konuya değiniyor.

Simon Tisdall’ın kaleme aldığı ve “Yeni Atatürk, Erdoğan dönüm noktasında” başlıklı dosyada Suriye krizi, ekonomi ve Kürt meselesinin Erdoğan’ın iktidarına etkisi inceleniyor.

Yazar, makalesine 'destekçilerinin Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra ülkenin en büyük devlet başkanı olarak gördüğü kişi' ifadesini kullandığı Başbakan Erdoğan’ın parti kongresinde yaptığı konuşmayla başlıyor.

Makalede, Erdoğan'ın kongrede söylediği ‘Türkiye’nin Müslüman ülkelere örnek olduğu’ sözleri hatırlatılırken seçim sonuçlarından yola çıkılarak ülkenin yarısının muhalif olduğu ifade ediliyor.

Gazetenin haberinde Türk uzmanların ve politikacıların görüşleri de var.
Guardian’a konuşan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, “Erdoğan çok otoriter. Kendinden çok emin. Tavırları hem Türkiye hem de dünya için çok tehlikeli” diyor.

Gazetenin görüşlerini aktardığı Milliyet yazarı Kadri Gürsel ise Erdoğan için şu yorumu yapıyor:

“Erdoğan seçilmiş bir sultana dönüşüyor. Parti kongresi tek kişilik bir şovdu… Türkiye’nin kaderini belirleyecek tek kişi olduğunu düşünüyor. Kibir (hubris) sendromu geçiriyor.”

Haberde, muhaliflerin aksi görüşleri paylaşanlar da var.

Modern mi, tehditkâr mı?

Görüşleri derleyen gazetenin yazarı Erdoğan için şu ifadeleri kullanıyor:
“Sevin ya da sevmeyin, destekçileri de karşıtları da Erdoğan’ın Türkiye’nin siyasi sahnesine egemen olduğu konusunda hem fikir. Destekçilerine göre o dinamik, modernleşen bir güç. Karşıtlarına göre ise bölücü hatta tehditkâr.”

Gazeteci Cengiz Aktar da Türkiye’nin ‘kutuplaştığı’ yorumun yaparken ‘AKP’nin artık siyasi bir parti olmadığı, Erdoğan’ın özel aracı olduğu’ görüşünü paylaşıyor.

Guardian, giderek artan sorunlar karşısında Erdoğan’ın iktidarını koruyup korumayacağına dair soru işaretleri doğduğuna dikkat çekip Başbakan için “zayıf görünüyor” yorumunu yapıyor.

Dış siyasetle ilgili gazetenin danıştığı İstanbul Politikalar Merkezi Başkanı Fuat Keyman da ‘Erdoğan’ın Esad’In gücünü hafife aldığı’ görüşünde.
Gazetenin yazarı Simon Tisdall’a göre, Türkiye Arap Baharı ile birlikte Orta Doğu’da ‘model’ olarak öne çıksa da Suriye’deki iç savaş Türkiye’nin ‘bölgesel liderlik’ kavramına zarar verdi.

‘Suriye’yi kişisel mesele yaptı’

Yazar, Başbakan Erdoğan’ın, tüm çabalarına rağmen Esad’ı reform yapmaya ikna edememiş olmasını ‘kişisel bir mesele’ olarak algıladığını yazıyor.

Başbakan Erdoğan’ın 2014’de cumhurbaşkanlığı koltuğuna geçmesinin beklendiği belirtilen haberde, Erdoğan’ın bunu yapabilmesi için gerekli şartlar şöyle sıralanıyor:

“Abdullah Gül geri çekilmeli veya güçsüz bir başbakan olarak kalmayı kabul etmeli.”

Başbakan Erdoğan’ın Kürt meselesini çözme sözü vermesine rağmen ‘PKK saldırılarının devam ettiği’ de haberde dikkat çekilen maddelerden.

Başbakanın sağlığına dair endişeler olduğu da belirtilen yazıda, “Erdoğan’ın devrinin kapanacağını söylemek büyük bir hata olur. En azından şimdilik” deniyor.

‘Medya AKP bakanlarını incelemiyor’

Gazetecileri Koruma Komisyonu ve Avrupa Komisyonu’nun, Türk medyasına yönelik hükümet baskısını eleştirdikleri raporlar da Guardian’ın gündeminde.

Gazete, Başbakan’ın yaklaşık 10 yıllık iktidarı boyunca ‘eşi benzeri görülmemiş bir güç’ topladığına dikkat çekerken, AKP hükümeti hakkında hiçbir inceleme yapılmadığını ve bakanlar ile akrabalarının hayatları ve ticari çıkarları hakkında hiçbir soruşturma yapılmadığı belirtiliyor.
haber1001



İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR’DEN CUMHURİYET TARİHİNDE BİR İLK
12.12.2012




İstanbul’daki Süryani cemaatinin kilise talebini inceleyen Büyükşehir Belediyesi ilk kez bir kilise için onay verdi. Cumhuriyet döneminde ilk kez bir kilise sıfırdan inşa edilecek.

Çamlıca Tepesi ve Taksim Meydanı’na cami projeleriyle gündeme gelen İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Yeşilköy’e kilise yapılmasının önünü açan kararı onayladı. Büyükşehir’e ait 2 bin 736 metrekarelik arazi Süryani Cemaati’ne kilise yapılmak üzere tahsis ediliyor. Koruma Kurulu onaylarsa Yeşilköy’de Süryani Kilisesi inşa edilecek. Proje hayata geçtiği takdirde ilk kez bir belediye azınlıklara ibadethane yeri tahsis etmiş olacak.

Üç yıldır uygun arazi aranıyordu

Beyoğlu Süryani Kadim Meryemana Kilisesi Vakfı’nın kilise yapmak üzere yer talebine karşılık verilmesi için yaklaşık 3 yıldır sürdürülen çalışmalarda sona yaklaşıldı. Yıllardır kilise yapmak için İstanbul’da arazi arayışı içinde olan Süryani Kilisesi Vakfı temsilcileri kilise arazisinin de Yeşilköy’de olmasını istiyorlardı. Süryani Cemati’nin talebine sessiz kalmayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Yeşilköy Yeşilzeytin Sokak’taki 2 bin 736 metrekarelik arazisini kilise yapılmak üzere vakfa tahsis etme kararı aldı. Vakıf tarafından hazırlanacak kilise projesi, Anıtlar Kurulu’nun onayından sonra inşaa aşamasına geçecek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, söz konusu arazide bulunan eski şapelin restorasyonu ve eski mezarların korunmasını da şart koştu.

Mezarlık ortasında oyun alanı

Büyükşehir Belediye Meclisi, Yeşilköy’deki tarihi mezarlığı oyun alanından çıkartarak, ibadet yeri ve mezarlık alanı alınmasına onay verdi. Arsanın 1960 yıllarda mezarlık olmasına rağmen Nazım İmar Planları’na oyun alanı olarak işlenmesi ile yapılan hata 52 yıl sonra düzeltildi. Vakıf Başkanı Sait Susin, İstanbul’da 10 bine yakın cemaat üyesinin olduğunu belirterek kilise için yıllardır çaba gösterdiklerinisöyledi. “Ermenilerden sonra en büyük azınlık grubuyuz” diyen Susin, “En az bin kişilik bir yere ihtiyacımız var” dedi. Tarihi mezarlığa oyun alanı ayrılması hükmünün 1960 yıllarında kurul kararıyla alındığını ifade eden belediye yetkilileri ise , 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 1995 yılında arsanın oyun alanından ibadet ve mezarlık alanına alınmasına karar verdiğini kaydetti.

İTALYAN KATOLİK KİLİSESİ TEMKİNLİ

İSTANBUL Büyükşehir Belediyesi’nin Beyoğlu Süryani Kadim Meryemana Kilisesi Vakfı’na tahsis etmeye planladığı arazinin 1950 yılından önce İtalyan Katolik Kilisesi’ne ait oluğunu savunan Peder Bruno Gregorio Simonelli, söz konusu arsanın 1861 yılında padişah fermanıyla kurulan İtalyan Katolik Kilisesi’ne 1868 yılında arsanın sahibi olan Simon Boğhos Dadyan tarafından bağışlandığını hatırlattı. İtalyan Katolik Kilisesi’ne ait olması gereken arsanın bir başka cemaate verilmesinin doğru olmadığını savunan Simonelli, “Önce tapu gerçek sahibine, bize verilmeli. Biz arsanın belli şartlar yerine getirilirse Beyoğlu Süryani Kadim Meryemana Kilisesi Vakfı’na bir bölümünü verebiliriz. Bizim tasarufumuz dışında yapılacak bir işlem karşısında sessiz kalmayız” dedi.

ARAZİNİN ASILSAHİBİ BELEDİYE

BAKIRKÖY Belediye Başkan Yardımcısı Yervant Özuzun, arsanın 1950 yılında yapılan kadastro çalışmalarıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi adına kayıt yapıldığına dikkat çekerek, arsa üzerinde bir şapel ve dünyaca ünlü gravür ressamı Amedio Prezioss’un mezarı olduğu için Anıtlar Kurulu kararıyla SİT alanı ilan edildiğini, diğer azınlıklara ait arsaların ise kadastral çalışmalarla el değiştirdiğini söyledi. Özuzun, geçen yıl yürürlüğe giren ve azınlık vakıflarının mülklerinin iadesiyle ilgili yasal düzenlemeden sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne başvurulduğunu söyledi.

Star Gazetesi

KİRLİ İTTİFAK
Ekrem Şama
ekremsama@hotmail.com



O bile dayanamadı, sonunda patladı.

İİT (İslam İşbirliği Teşkilatı) Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan bahsediyorum.

Bugünkü iktidarın telkin ve tavsiy


En son Ekim tarafından Çrş Oca 30, 2013 9:39 pm tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2415
Konum: Avustralya

MesajTarih: Prş Tem 15, 2010 12:36 am    Mesaj konusu: Erdoğan Mirzabeyoğlu İçinde Ağlar mı? Alıntıyla Cevap Gönder

TC, Libya halkına ambargo uygulamak için savaş gemileri yolladı
Ertuğrul Horasanlı
24 Mart 2011

Saldırgan haçlı ordusu NATO sözcüleri, Libya halkına uygulanacak alçakça ambargoyu denetlemek için Libya açıklarındaki deniz kuşatmasına 16 savaş gemisi ve denizaltının katılacağını, bunlardan 5 gemi ve bir denizaltının Türkiye'den geleceğini bildirdi.

Saldırgan haçlı ordusu NATO sözcüleri dün bunu açıkladıklarında TBMM o gemiler için AKP hükümetinin hazırladığı utanç verici tezkereyi henüz gündemine alıp onaylamamıştı.

Buna rağmen iki TSK ait savaş gemisi çoktan Libya açıklarında haçlı donanmasının kuşatmasındaki yerini almışlar ve diğer Savaş gemileri ve deniz altılarsa Libya'ya doğru yola çıkmışlardı...

Binbaşı Mustafa Kemal, Trablusgarb cephesi, 1911

Daha 100 yıl önce Osmanlı İmparatorluuğu'nun özel harekâtçı bir avuç kahraman subayının yerli halkı haçlı işgaline karşı koymak üzere örgütleyip eğitmek göreviyle gizlice çıktıkları Trablusgarp denizlerini Haçlılarla birlikte Libya halkına karşı uygulanacak ambargoyu sıkılaştırmak için bu ne acele?

Bu nasıl bir heveskârlık?

100 yıl uzun bir süre...

Hafızalarımız Lozan'da silinmeye başlanmıştı ya...

Hafızalamıza karşı yapılan bu haçlı saldırısı, o zamandan bu zamana şiddetini her daim arttırarak sürüyor...

Yukarıda tam yüz yıl önce Libya halkını haçlı işgaline karşı gayrınizami harp usullerince örgütleyip eğitmekle görevli olarak kelle koltukta Trblusgarb'a çıkan
bir avuç kahraman Osmanlı askerinden biri olan Binbaşı Mustafa Kemal'le bugün
bizlere resmî kaynakların/makamların anlattığı -anlatmak ne kelime kafamıza vura vura ezberletmeye çalıştığı Atatürk'le herhangi bir benzerliği var mı?

O yüzden onu geçelim...

Yıl 1974...

Kıbrıs'ta yaşayan soydaşlarımızı haçlı soykırımından kurtarmak için TSK Kıbrıs'a harekât düzenledi diye Bugün Libya halkına uygulanan haçlı ambargosuna benzer bir ambargoyla yüz yüze kaldığımızda bu ambargoyu kim kırma cesaretini göstermişti)

Bugün haçlı ordularının hedefindeki isim: Libya Lideri Albay Muammer Kaddafi...

Peki 37 yıl sonra bu hükûmet, bu Meclis, bu ordu ne yapıyor?

Haçlı saldırısına maruz kalan Libya halkı ve onun Lideri'ne uygulanan Haçlı ambargosuna haçlılar adına bekçilik yapmaya koşturuyor...

Hem de nasıl?

Ortada TBMM kararı bile yokken...

Koştura koştura...

Meclis Kararı gemilerin arkasından zar zor yetişiyor..

İnsanlık...

Ahlâk...

Dostluk...

Vefa...

Bu işin neresinde var?

Bugün bu ülkenin vatandaşı olmaktan utanan o kadar çok insan gördüm ki...

Onların hiçbirinin...

TBMM'ye sunulan bu utanç verici tezkere(*)yi hazırlayanları da, gıkını bile çıkarmadan kabul edenleri de, daha ortada kabul edilmiş bir tezkere bile yokken savaş gemilerimizi bu haçlı barbarlığına bekçilik etmek üzere yola çıkaranları da unutabileceklerini hiç sanmıyorum...

(*) Libya halkına yönelik silah ambargosunu haçlı saldırganlar adına denetleyecek haçlı ordusu NATO'nun deniz gücünde TSK unsurlarının da görev almasını öngören utanç verici Başbakanlık Tezkeresi, TBMM Genel Kurulu’nda açıkça, milletin gözüne baka baka görüşülmesi göze alınamadığı için; önce gizli oturum kararı alındı. Meclis kürsüsünde yapılan konuşmalar ve oylamalar milletten gizlenerek kabul edildi. Oylamada AKP bütünüyle evet, CHP kısmen evet, MHP ve BDP ise hayır oyu verdi. Bu haçlı oyununa gelmeyen MHP ve BDP'li vekillere şükranlarımı sunuyorum.

Kaynak: http://millibirlikruhu.wordpress.com/2011/03/25/tc-libya-halkina-ambargo-uygulamak-icin-savas-gemileri-yolladi/

Erdoğan Mirzabeyoğlu İçinde Ağlar mı?

22 Temmuz 2010
Editör'den

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan`ın son gurup toplantısındaki konuşması diğer gurup konuşmalarından çok farklıydı. 12 Eylül`de yapılacak referandum için 12 Eylül`de öldürülen 4 kritik isimi tek tek andı. Hayatlarını nasıl kaybettiğini anlattı. Haklarında yazılan şiirleri ve ailelerine gönderdikleri mektupları kürsüde ağlamaklı ses tonuyla okudu.Ya da Ağladı...

Erdoğan konuşmasından simge isimlere vurgu yaptı. 12 Eylül Darbesi öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen ve yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren'i hatırlattı. Mamak askeri cezaevinden bir sabah namazını kılarken başına bir dibçikle vurularak öldürülen Hüseyin Karamahmutoğlu'nu hatırlattı. 12 Eylül Darbesi sonrası idam edilen ilk ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu'ndan bahsetti. Solcuların simge ismi 12 Eylül rejiminin idam ettiği ilk solcu Necdet Adalı'ya vurgu yaptı.

Erdoğan hem sol'dan hem de Sağ'dan 12 Eylül Kahbe darbesinin katliamlarında kimi işkence ile kimisi de idam edilerek öldürülen insanları bir kez daha anlattı . Mamak, Metris ve Diyarbakır cezaevlerindeki işkenceler 12 Eylül ismi ile özdeşleşmiş ve bugünlere uzayan bu süreç hala daha devam etmektedir.28 şubat'ta ,12 Eylül gibi yakın bir süre önce abd-israil destekli en büyük yokedici ve beyinleri iğdiş edici darbelerin başında geliyor.

Salih Mirzabeyoğlu 11 yıldır f tipi hücrelerde ve telegram işkencesine maruz kalıyor.28 şubat'ın ardından İslami Camiada en büyük cezalara çarptırılan ve hala hapishanede hücrede tutulan tek isim.28 şubat'ın belkide hedefinde olan tek ismi o!

Zamanın DGM hakimlerince yargılanmış ve hukuki olduğu iddia edilen yargı tarafından suç teşkil eden bir eylem,ya da başka bir şey olmmasına rağmen bir kere değil bir kaç kez İdam cezasına çarptırılmıştır.

Salih Mirzabeyoğlu'nun şu an bulunduğu Bolu F tipi cezevinde hücresinde tek başına kaldığı ve hala daha devam eden ve ya devam ettirilen Telegram isimli elektro manyetik işkenceye tabi tutulduğu kendisi ve avukatları tarafından sürekli kamuoyuna sunulmaktadır.

28 Şubat darbesi'nin üzerinden onlarca sene geçti ve bu süreçte cezaevlerini müslümanlarla dolduran sistem bugünlerde yeni bir ANAYASA oylamak adına halk refarandumu başlattı.EVET ya da HAYIR oylarının halka ne getireceği dahi anlatılmamışken refarandum resmen iktidar ve mualefet'in oy kapma yarışına dönüştü.Yukarıda da belirttiğimiz üzere 28 şubat Darbesinin ardından hukuki sürecin dahi askıya alındığı bir dönemde cezaevine konulan Salih Mirzbeyoğlu telegram işkencesine maruz bırakılmaktadır.

Tayyip Erdoğan 12 eylül kanlı darbesinin katlettiği Anadolu evlatları için gözyaşlarını dökerken ismini andığı Mustafa Pehlivanoğlu, Balgat`ta, 10 Ağustos 1978 gecesi, teravih vakti, mahalledeki 5 kahvehane, kimliği belirsiz kişilerce tabancalarla tarandı, 5 kişi yaşamını yitirdi. Tarihe `Balgat katliamı` olarak geçen bu olayda, sol görüşlülere ait üç kahvehanede 3, ülkücülere ait iki kahvehanede de 2 kişi yaşamını yitirdi. Olaydan sonra operasyona başlayan polis, 3 kilometre uzakta, Ülkücülerin yoğun olarak oturduğu Karapınar Mahallesi`ne baskın düzenledi ve bir grup genci gözaltına aldı. Gözaltına alınanlar arasında, 22 yaşındaki Mustafa Pehlivanoğlu da vardı. ve Pehlivanoğlu bu suçlama ile yargılanarak 12 eylül Darbesinin adalaetsiz ve hukuki olmayan bir mahkmesi tarafından İdam cezasına çarptırılmıştı.Bu suçları onun işleyip işlemediğine bile bakılmadan asılarak katledildi.Halbu ki Mustafa Pehlivanoğlu mahkeme süresi boyunca polis ifadesinin işkence zoruyla alındığını belirtmişti.

Peki Mirzabeyoğlu ne ile suçlanıyor du?

Avukat Ali Rıza Yaman bir açıklamasında müvekkilinin 'Tam olarak neyle suçlandığını, hangi suçtan dolayı ceza aldığını biz de bilmiyoruz. Herkes herkese suç isnad eder. Ancak mühim olan şahsın o suçu işleyip- işlemediği, bunun tesbiti ve verilecek cezanın o suça uygunluğudur.' demiş ve Salih bey, mevcut anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs etmekten ve örgüt liderliğinden yargılandı. Yargılama, bunun üzerine bina edildi. Ancak gerek kendisinin, gerek avukatlarının yaptığı savunma bir tarafa, İddianame ve Gerekçeli Karar’da geçen ifadeler dahi Salih Bey’e üzerine atılı suçtan ceza verilemeyeceğinin ispatı niteliğindedir....'

Yani Salih Mirzabeyoğlu davası tam bir hukuki komedyadır ve suç icad edilerek cezaevinde tutulmaktadır.Mustafa Pehlivanoğlu'na isnad edilen suç gibi bir suçlama'da mevcut değildir.Salih Mirzabeyoğlu'na yasadışı örgüt'ün liderliği suçlaması ile de adeta cezaevinde tutma ve fikirlerine kelepçe vurma işkencesi uygulandığı 28 Şubat Darbecilerinin adeta kuşatması altında olduğu apaçık ortadadır. 'Salih Bey’in davasındaki hukuk mantığı, verilen örnekten daha kötü bir şekilde işlemiştir. Hiyerarşi yok, eylem yok, eylem talimatı yok, tanışıklık yok… Buna rağmen ‘olsa olsa budur’ mantığı üzerine bina edilen bir hüküm var. Bu sakat mantıkla verilen karar idam olmuştur. İdam kararı “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası”na çevrildi.'

NECDET ADALI ,ERDAL EREN ,HÜSEYİN KARAMAHMUTOĞLU,MUSTAFA PEHLİVANOĞLU

12 eylül 1980 Darbesinin unutulan simge isimleri 12 eylül 2010 günü yapılacak ANAYASA refarandumu ile bir kez daha anıldı ve kamuoyu tarafından bu vsile ile tartışılmaya başlandı..Hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı tarafından gözyaşları dökülerek anıldı.Bu insanların bazıları cezaevlerinde işkence görerek bazılarıda İdam ile katledilmişlerdi..

Anayasa refarandumu gerçekleşecek ve bu refarandumda 12' Eylül ile hesaplaşma şeklinde sürekli yapılan propogandanın 28 Şubat ile yapılamayan hesaplaşmayı nasıl örteceği merak ile bekleniyor.28 Şubat'ta en büyük darbenin indirildiği İslami Kesim hala daha başörtüsü sorununu dahi çözemedi.İslami kesim bunu çözemediği gibi Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'ndan bile bi haber olarak demokrasi çayırında başıboş gezintilere çıkmıştır.Sözüm ona İslami Kesim ! 28 Şubat ertesi liberalleşmiş,ılımlılaşmış ve adeta İslami söylemi terketmiştir.Yeni Anayasa maddelerinde Salih Mirzabeyoğlu'nu cezaevine sokan süreç ile hesaplaşma yoktur.

Ve kim olursa olsun Salih Mirzabeyoğlu için ağlamıyor ise ABD ve İsrail patentli 28 şubat darbesinin savunucusudur.Dolayısı ile ABD ve İsrail'in dümen suyundadır. Salih Mirzabeyoğlu cezaevinde olduğu sürece de EVET ya da HAYIR demenin de hiç kimseye faydası olmayacaktır.

Yeri gelmişken Soralım ....

12 eylül'de cezaevlerinde katledilen bu Anadolu Delikanlıları için ağlayan Sayın Başbakan 28 Şubat ertesi cezaevinde tutulan ve hala telegram işkencesine maruz kalan Salih Mirzabeyoğlu İçinde Ağlar mı?

Mustafa Pehlivanoğlu'nun Ailesine yazdığı o duygulu ve samimi mektubundan alıntı ile yazımızı sonlandıralım ...

''Sunu hiç bir zaman unutmasınlar ki, Mustafa`lar ölür, Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar. Kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakindir. Zafer her zaman Allah`a inananlarındır.'''

vesselam
Kaynak: Anadoluhaber

TÜRKİYE’Yİ BÖYLE TESLİM ALACAKLAR
İsmail Tokalak
13.07.2010 :

“Uluslararası Tahkim” , Fikri Mülkiyet Hakları, patent hakları gibi bir sürü koruma altında kolayca dokunulmazlık zırhına bürünmüş küresel güçler silahları ve orduları devreye sokmadan patentli hibrit tohumların tekelini eline geçirerek, küresel sermaye ortaklıkları kurarak gıda zinciri tekellerini global alanda ellerine geçirerek ülkelerin bağımsızlığını ellerinden alarak yeni ve çok kolay bir emperyalist sömürü düzeni yaratmaktadırlar ki buna biyoemperyalizm diyoruz.

Biyoemperyalizm ve biyokolonizm 20. yüzyılın sonlarına doğru biyoteknolojinin dolayısıyla gen teknolojisinin de gelişmesine paralel olarak şekil değiştirmiş bu teknolojiyi ellerinde tutanları insanlığı topsuz tüfeksiz gıda yoluyla kontrol edebilecek bir duruma getirmiştir.

Doğanın modern tarımsal üretim şekliyle hızlandırılan tahribi bütün dünyaya yeşil devrim olarak sunuldu. Bu yeşil devrim değil, insanlık için yeşil trajedisi idi. Toprak ve doğayı bizle bütünleşen bir canlı olarak değil bir fabrikanın üretim bandı gibi görüldü. Toprağın üstü ve altı çevresiyle beraber insan merkezli olmayan, çevreyi, eko sistemi korumayan tamamen kar yapmaya yönelik bir yöntemle sömürgeci bir yaklaşımla kullanıldı. Bu sömürgeci anlayış, küreselleşme, globalleşme ile global bir biyoemperyalist sömürüye dönüştü. Bu sistem içinde tabiatın doğal dengeleri olumsuz olarak değişti. İnsan kendine hayat veren doğaya yabancılaştı. Böylece bireylerin ve toplumların da dengeleri de hızla onarılmaz şekilde bozulmaya başlandı.(1)

Öbür yandan da küresel şirketler tekellerine aldıkları patentli, hibrit ve Genleri Değiştirilmiş Tohumlar/Organizmalar yoluyla dünyadaki biyo çeşitliliği tek tip hale getirmeye çalışmaktadırlar. Dünyanın biyo çeşitliliği hızla azalması demek dünyanın gıda güvenliği bakımından çok büyük bir riske girmesi demektir. İnsanlığı bekleyen ve sinsi ve sessiz şekilde ilerleyen en büyük tehlike budur.

Biyoemperyalizm 21. yüzyılda ağırlığını daha da hisssettiren görünür bir düşmanın ve konvansiyel silahların olmadığı global bir savaştır. Bu biyoterrörün başından yarı kısır, hibrit ve GDO’lu tohumların neredeyse tekelini elinde tutan dünyanın en büyük en tehlikeli biyoteknoloji firmalarından olan şeytan şirket diye de bilinen Monsanto vardır.(2) İşin gülünç tarafı bu çevre ve insanlık için çok tehlikeli şirketi yine Amerikan Forbes dergisi tarafından 2009 yılı için yılın şirketi seçmiştir.(3)

Dünyada açlık sorunu yeşil devrim olarak adlandırılan, kimyasal gübre ve ilaçlarla ve Genleri değiştirilmiş organizmalarla kısaca GDO’lu ürünlerle yapılan sözde modern denen tarım yoluyla çözüleceği iddiası 21. yy en büyük yalanıdır.(4) Avrupa Çevre Komiseri Margot Wallström bu konuda şöyle der: “İnsanlara yalan söylemeye ve bunu insanlara dayatmaya çalıştılar. Özellikle bunun (GDO’lu ürünlerin) dünyadaki açlık sorununu çözeceğini iddia etmeye çalışırken eğri oturup doğru konuşalım, bu dünyanın kalkınması (açların doyurulması) için değil şirketlerin hissedarlarının açlığını doyurmak içindir.”(5)

TÜRKİYE BİYOEMPERYALİST KISKAÇ İÇİNDE KUŞATILMIŞ DURUMDA

5 Temmuz 2001 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Uluslararası Tahkim Yasası bu ülkenin bir nevi bağımsızlığını elinden alan yasa olmuştur. Bu yasa ileride Türkiye’nin başına ne belalar açacağı hesaplanmadan ülkemizde yabancı sermaye yatırımlarını arttıracağı düşüncesiyle kabul edildi. Bu kuruluşun merkezi Washington’da olup ABD’nin kontrolü ve Batılı şirketlerin çıkarları doğrultusunda çalışmaktadır. Anayasanın 90. Maddesi ise ülkemizi bağlayıcı ikili uluslararası anlaşmaların TBMM onayından geçmeden kamuoyunun bir bilgisi olmadan yürürlüğe girme imkanı doğurmuştur.

Tarihi gelişmeleri ve bugün ortaya konulan global oyunları iyi gözlemleyemedikleri için gıdanın, su kaynaklarının ve ekilebilir toprakların doğal tohumların hayati önemi hala gelişmekte olan devletler ve halkı tarafından tam olarak kavranamamıştır. 1957 yılında da, ABD Başkan Yardımcısı Hubert Humphrey Amerikan halkına “insanların size güvenip inanmalarının, size bağımlı olmalarının ve bu şekilde sizinle işbirliği yapmalarının yolunu arıyorsanız, onları gıdaya bağımlı hale getirmek bana kalırsa mükemmel bir yöntem,” demişti.(6) Biz bu gerçekleri biyoemperyalizm yararına işleyen bağlayıcı anlaşmalar ve kanunlar tarafından kuşatıldıktan sonra oldukça geç anlamaya başladık.

Türkiye özellikle 2000’li yıllardan itibaren tarımı ve çiftçisi gittikçe zayıflatılarak gıda güvenliğinde, zirai ilaçlarda, kimyasal gübrede ve bunların girdilerinde özellikle hibrit tohumlarda gittikçe dışarı bağımlı kılınarak, doğal tohumları piyasadan kaybettirilerek, çeşitli kanunlar çıkartılarak biyoemperyalist kıskacına sokuldu.

Türkiye'nin tohumculukta adeta teslim alınmasını amaçlayan süreç 8.1.2004 tarihinde yasalaşan 5042 sayılı Islahçı Haklarının Korunması Kanunu ile başladı. Türkiye’yi tamamen yabancı tohum şirketlerinin eline düşürecek ikinci kan un da 31.10.2006 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan 5553 sayılı 'Tohumculuk Kanunu’ ile atıldı bu kanun tohum ıslahı kisvesi altında binlerce yıldır kullandığımız kendi kendine üreyen doğal tohumlarımızın ticaretini yasakladı. Birbirini tamamlayan bu iki kanun, önce tohum ıslahı yapan şirketlerin haklarını düzenledi, daha sonra devlet eliyle ıslahçı şirketlere pazar yaratılmasının güvencesini sağladı.

Mart, 2010’da kabul edilen (5977 sayılı) Biyogüvenlik yasası ise kontrolü bir şekilde ülkeye GDO’lu ürünlerin girmesinin kapısını açtı. Dokuz senede çıkan bu yasa Monsanto gibi biyoteknoloji devlerinin büyük bir başarısıydı ve bu şirketlerin çıkarları için işlev görecekti..

2009 yılına gelindiğinde tarımının toprakla birlikte en temel belirleyici öğesi tohumculuğun %90’dan fazlası yabancı firmaların eline geçerken gıdanın üreticiye ulaşan en gelişmiş ve organize işletmeleri olan süpermarketlerin %60 yabancı süpermarket zincirlerinin eline geçti. Şok, Tansaş, Macro ile beraber Migros{İngiliz}, CarrefourSA{çoğunluk Fransız}, Metro Grup{Alman}, Tesco-Kipa{Çoğunluk İngiliz}, BİM marketlerin %50’si halka açıktır bu hisselerin çoğunluğuda yabancıların elindedir.

Kaynak sularımızı da kaybetmek üzeriyiz. Hali hazırda Nestle ve Coca Cola Türkiye’deki şişelenmiş su pazarında lider olup Türkiye’de şişelenmiş su pazarın %70’i yabancıların eline geçmiştir.{pazar payı Nestle’nin %29 Coca Cola’nın % 18.4 Danone % 10.5 Yaşar Holding %13.7 Aytaç % 14.3}

Sıra ekilebilir topraklarımın yabancılar tarafından madencilik, Turizm kanunları, kiralama, özelleştirme adı altında gasp edilmesine geldi. Bu da dolaylı yoldan kimsenin haberi olmadan gerçekleşiyor. (Bu konulara sonradan döneceğiz)

Bu kadar önemli ve stratejik bir gıda kaynaklarının ve gıda zincirlerinin yabancı sermayenin eline geçmesi, ıslah adı altında küresel sermayenin ekmeğine yağ süren kanunlar çıkartılması korkunç bir aymazlık ve biyoemperyalizme kayıtsız şartsız teslim olmaktır.

(1)Sen ki topraksın seni sevmeyi bilmeli

Sendedir ekinimizin tohumu ve yapılarımızın temeli...

Sen ki topraksın durup dinlenmeden değişirsin.

Sen su damlalarında yarattın (halkeyledin) bizi.

Biz seni değiştirip, değiştirmekteyiz kendi kendimizi

Nazım Hikmet,(1901-1963) “Şaban Oğlu Selim ile Kitabından VI. Bölüm 21. Yaprak

(2)Bu aktörlerin başında Monsanto{ABD}, Amgen{ABD}, Cargill {ABD}, Archer Daniels Midland{ABD} İsviçre } Syngenta {İngiliz/İsviçre }Groupe Limagrain ( Fransa), BASF(Almanya), Dupont {ABD} Bayer {Alman} Novartis[1] Pfizer {ABD} GloaxoSmithKline {İngiliz} Sanof- Aventis{Fransa} Nestle {İsviçre} Kraft {ABD}….. gibi tohum, biyoteknoloji, kimya ve ilaç vardır.

(3)Brett Blume, Monsanto named ‘Company of the Year’ by Forbes Magazine, 31.12.2009

(4)Emma Hockridge{ policy department at the Soil Assocation, England}, GM crops are not the answer to world hunger, Chinadialogue, 21.05.2008, www.chinadialogue.net

Jorge Fernandez-Cornejo, William D. McBride, Adoption of Bioengineered Crops, USDA, Agricultural Economic Report No. 810, Washington, DC, Mayıs 2002, http://www.ers.usda.gov/publications/aer810/aer810.pdf

(5)Vandana Shiva , Yeryüzü Demokrasisi, (İstanbul: BGST Yay.2009) s.59 Vandana Shiva, Earth Democracy: Justice Sustainability and Peace (Cambridge: South End Press, 2005)

(6)Trait Sanctions? Seedless in Seattle - Terminator Tech Trumps trade Talks” RAFI News Release, 26 Kasım 1999
Odatv.com

ALEMİN ENAYİSİ...
Fatma Sibel YÜKSEK
18.08.2010

“İlk kez bir Müslüman Cumhurbaşkanımız oldu” diyerek, Mustafa Kemal dahil, gelmiş geçmiş bütün cumhurbaşkanlarını “gayrimüslim” ilan edenlerden, “İlk kez bir Müslüman cumhurbaşkanı Ayasofya'da namaz kıldı” demelerini de beklerdik ama nerede!

Tam aksine, kuran kursu yıkıp kilise onarıyorlar...

Şimdi de “Sümelâ'yı ibadete açtık, ne kadar demokrat, ne kadar dinler arası diyalog insanıyız” diye övünüyorlar.

Basın zaten “enternasyonalist” görünme züppeliğinden, her “haçım var” diyene kutsal şarapla koşturuyor. Hani medeni insanlarız ya, hani her inanca saygılıyız ya... Öyle görüneceğiz diye en sinsi planlara payanda olmakta birbirimizle yarışıyoruz.

Evet, her inanca saygılıyız. Bu, binlerce yıldır böyle. Türkiye'yi kendi oyunlarına alet etmek isteyenler emretti diye değil, biz binlerce yıldır farklı inançları zaten barış içinde bir arada yaşatıyoruz.

Bunun böyle olduğunu da en iyi Sümela Manastırı'nın 88 yıl sonra ayine açılması sırasında töreni yöneten ve burada yaptığı konuşmada “Birlikte yaşam kültürü medeniyetimizin bizlere bıraktığı bir mirastır. Bu mirası yaşatalım ve öğretelim ki artık bu konularda acılar vuku bulmasın, ailelerin yürekleri yanmasın” diyen Papaz Efendi bilir...

Fener Rum Patrikhanesi'ndeki "kin kapısının" 700 yıldır neden kapalı tutulduğunu bildiği gibi...

Sümelâ Manastırı'nın açılışını "işte barış bu!", "işte özgürlük bu!" diye bağırarak karşılayanlar, bize "inanç özgürlüğü" masalı okuyan ülkelerin neden cami yapımına izin vermediklerini, Fransa'da Müslüman tarzı başörtüsü örtenlerin neden liselere alınmadığını anlatırlarsa memnun oluruz.

İçeride "Müslüman kardeşimin başörtüsünden elini çek" demagojisiyle Türk Ordusu'na bile olmadık iftiralar atacaksın; dışarıdan sana "Burayı bir mezhepler çöplüğüne çevir" diyen herkese sorgusuz sualsiz hizmet edeceksin.

"Siz kendi ülkenizde aynı hoşgörüyü neden göstermiyorsunuz?" sorusunu bile soramayacaksın.

Türkiye'de hiç kimsenin inançlarla, kanaatlerle, mensup olunan milli ve dini kimliklerle problemi yoktur ama Batı'nın Türklük ve Müslümanlık kimliğiyle ciddi problemleri vardır.

Bu tarihi gerçeği göremeden "Biz yeterince demokrat değiliz, ibadet özgürlüğünü sağlayamıyoruz" yalanına ve kompleksine kendini kaptıranlara yazıklar olsun.

Sümela Manastırı'nın ibadete açılışını, Anadolu'yu Türk ve Müslüman kimliğinden arındırıp mezhepler-etnik gruplar federasyonuna dönüştürmenin bir parçası olduğunu göremeyenlere, gördüğü halde sinsi sinsi sırıtanlara da yazıklar olsun!

Bu rezalete "Müslüman iktidar" görünümü altında imza atanlara da öyle...
www.kentgazetesi.com

28/05/2010
İNTİKAM GİBİ AYİN TARİHİ!

Sümela’da ayin izni
İKTİDARIN kilise açılımı tam gaz sürüyor. Trabzon Valiliği, Sümela Manastırı’nın 15 Ağustos’ta 1 günlüğüne ibadete açılacağını bildirdi. 1 yıl önce Sümela Manastırı’nda ayin dayatması müze müdürü Nilgün Yılmazer’e takılmıştı. Hükümet ise bu tarihte ayine resmen izin verdi.
Trabzon’un fetih günü
SÜMELA Manastırı’nda ayin yapılacak günün tarihi de çok ilginç. 15 Ağustos 1461 Trabzon’un fethinin tarihi. Bir başka deyişle, Rum Pontus’un tarihin sayfalarına gömüldüğü gün. Ayin için bu tarihi seçenler, adeta Bizans’ın yeniden ihyasını ilan etme tavrı içinde.
Ayine çok özel (!) gün
AKP, Sümela Manastırı’nın ibadete açılacağı günü 15 Ağustos olarak belirledi. Özenle seçilmiş bu tarihin, Rumların Trabzon’u kaybettikleri ve PKK’nın ilk kahpe kurşununu attığı günle aynı olması dikkat çekti
Haber : Sümeyra YILMAZ
AKP hükümetinin Avrupa Birliği reformları adı altında ibadete açılmasına izin verdiği Sümela Manastırı’ndaki ayinin 15 Ağustos’ta yapılmasına karar verildi. Trabzondaki tarihi manastırda her yıl yapılması kararlaştırılan ’bir günlük ayin’le ilgili bilgi veren Trabzon Valisi Recep Kızılcık, ayinin 15 Ağustos’ta yapılacağını açıkladı. Vali Recep Kızılcık, “Her yıl Gürcistan, Rusya ve Yunanistan’dan gelen turistler, Sümela Manastırı’nı ziyaret etmektedir. Bu çerçevede bu yıl hükümetimizin almış olduğu karar gereğince, Kültür ve Turizm Bakanlığının bize bildirdiği resmi yazı çerçevesinde, Sümela Manastırı, 15 Ağustos’ta bir günlüğüne ibadete açılacak. Manastırın bir günlüğüne ibadete açılmasıyla tüm inançlara saygılı olma, bu çerçevede daha fazla turisti Trabzon’a çekerek tarih, doğa, kültür turizm merkezi hedefine de bir bakıma hizmet etmiş oluyoruz” diye konuştu.

Hainlerin sözde diriliş bayramı
Tarihi Sümela Manastırı’nın bir günlüğüne ibadete açılacağı günün 15 Ağustos olarak belirlenmesi ise akıllarda soru işaretleri bıraktı. 15 Ağustos 1461’de Trabzon’daki Bizans varlığının devamı sayılan ’Trabzon Rum İmparatorluğu’Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmişti. Yine 15 Ağustos tarihi, 1984 yılından itibaren PKK’nın kahpe eylemlerini gerçekleştirdiği gün olarak hafızalarda yerini aldı. Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçesini basan PKK’lılar, karakollara ve askeri lojmanlara saldırmış, 1 asker şehit edilmişti. Her iki ilçeyi bir süre kontrol altında tutan örgüt militanları, ilçe meydanından ve cami minaresinden bir süre propaganda yapıp, daha sonra da Kuzey Irak’a dönmüşlerdi. Olay, şehit sayısının az olmasına bakılarak ilk anda çok önemsenmemişti. O dönemde bazı siyasetçiler eylemi gerçekleştiren PKK için ’bir grup eşkıya’diyerek olayın çözüleceğine dair inançlarını dile getirmişlerdi. PKK’lı teröristler, sonraki her 15 Ağustos’u “Diriliş Bayramı” olarak yeni eylemlerle kutlama kararı almıştı.

‘15 Ağustos’ tarihi ilk değil...
Sümela Manastırı’nda 15 Ağustos’ta ayin girişimi ilk değil. Geçen yıl Trabzon’a ayin yapmak amacıyla Yunanistan ve Rusya’dan yaklaşık 500 kişi gelmişti. Sümela Manastırı’na çıkan turistler, manastır girişinde yaktıkları mumları duvar diplerine koymak isteyince, görevliler izin vermemiş, bırakılan mumlar su dökülerek söndürülmüştü. Manastıra giren Selanik Valisi Panayotis Psomyadis ile Rus milletvekili İvan Savvidi, Meryem ve İsa’nın resmedildiği bakır işlemeli bir objeyi önlerine alarak, özel kıyafetli din adamı eşliğinde dua ve ilahi okumuşlardı. Sümela Manastırı’nda ayin yapıldığını haber alan tepkili vatandaşlarla tahrikçi grup arasında arbede yaşanmıştı. Yeni Çağ

BAŞBAKAN DÜNÜRÜNÜN BU SÖZLERİNİ HATIRLAMAK BİLE İSTEMEYECEK



27.08.2010
Vatan Gazetesi yazarı Ruşen Çakır, 7 Ocak 1994 tarihinde Milliyet Gazetesi adına Sadık Albayrak ile bir röportaj yapmıştı. Bugün Başbakanın dünürü olarak bilinen Sadık Albayrak, bir dönem Milli Görüş'ün en önemli isimlerinden biriydi. Milli Gazete'nin uzun yıllar Genel Yayın Yönetmenliği'ni yaptı. Siyasi kavgası nedeniyle hapis yatan Albayrak, küçük oğlu Berat'ı Başbakan Erdoğan'ın kızı Esra ile evlendirdikten sonra gözlerden uzaklaştı.

1994 yılında Refah Partisi İl Yönetim Kurulu Üyesi olarak Çakır ile konuşan Albayrak, o dönem Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olan Başbakan Erdoğan'ın çalışmalarını "RP bilgisayarına girmiş virüs" olarak değerlendirmişti.

İşte Ruşen Çakır'ın o röportajı:

Hakkında birçok kez 163. maddeden soruşturma açılan ve bir yıla yakın hapis yatan Sadık Albayrak, halen RP İl Yönetim Kurulu üyesi ve İnsan Hakları Komisyonu Başkanı. Kuruluşundan beri milli görüş hareketi içinde yer alan, 1979'dan beri yazdığı Milli Gazete'nin bir süredir başyazarlığını yapan Albayrak, RP içindeki "yenilikçi" kanada karşı "gelenekçi" çizginin bir nevi sözcülüğünü yapıyor. Milliyet'in sorularını yanıtlayan Albayrak, Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki İstanbul örgütünün "vitrin ve imaj" değişikliğine yönelik transferlerini sert bir dille eleştirdi.

Soru: Siz bir yazınızda "Filiz Ergun, kadın ve çocukların dişini çeker ancak" diye yazdınız?

Albayrak: Refah Partisi'ne gelmek isteyen kimseye ambargo uygulanmaz. Fakat Filiz Ergun geldikten sonra RP'nin tabanına uyan bir görüntü sergilemedi. Kullandığı birtakım çarpık ifadeler bizim inancımıza terstir. Bütün bunlar rahatsızlık vermesine rağmen parti sağduyulu davrandı. Parti, ancak bu hanımefendinin, çocukların ve kadınların dişini yapmasını kabullenebilir. Partimizin kadın komisyonlarının çalışmalarıyla Filiz Hanım'ın verdiği mesajlar benzer değil, tezat teşkil ediyor.

Soru: Başı açık da gelebilir ama zamanla örtünmesi lazım mı demek istiyorsunuz?

Albayrak: Şart da değil, ama sağlıklı bir aile yapısı olması lazım. Bu hanım bizim partiye geçtikten sonra, ilişki kurduğu söylenen Sebahattin Yayla denen adamın yuvası yıkılmış. Ayrıca Filiz Hanım, kendi çocuğunun istikbalini bunalımlara sürükleyebilecek bir durum içinde. Klinik bir olay var ortada. Bu hem Filiz Hanım'da hem de Sebahattin Yayla'da tebarüz ediyor. Ayrıca onu partiye pazarlayan kişilerde bir kişiliksizlik var.

Soru: RP, Ergun'a sonuna kadar sahip çıktı. Hatta Gülay Pınarbaşı'nın rozetini de o taktı. Neden?

Albayrak: Bizim vazifemiz insan kaybetmek değil kazanmaktır.Hala daha ümitsiz değiliz. Bu, medyanın hoşuna gittiği için tezgahlanmış. Yoksa bunlarla RP iktidar filan olmaz. RP, dürüst ve faziletli bir çalışmayla bu noktaya geldi. Gerek Filiz Hanım'ın, gerek manken Pınarbaşı'nın Türkiye'deki konumları bellidir. Televizyondaki öpüşme sahnelerinden bile rahatsız olan aile yapımız nedeniyle bu kişilerin geçmişleri toplumu rahatsız eder.

Soru: Gerçekten taban bunlara tepki gösteriyor mu?

Albayrak: Tabii ki gösteriyor. Bir inanç birliği yok. Tabanın bütün beklentisi İslamdır. Bunların bu görüntüsü İslam değil ki! Bu bünye buna tahammül edemez. Diğer partiler bunu dindar kesim içinde bize karşı kullanacaklar.

Soru: Son zamanlarda RP'lilerin medyanın büyüsüne kapıldıkları gözlemleniyor. Ne dersiniz?

Albayrak: Yenilikçilerin hastalığı budur işte. Gençliklerinde tatmin olamadıkları birtakım hususları, bugün medyayla, görüntüyle, Filiz ve Gülay Hanım gibilerle resim çektirmek yoluyla gidermek isteyenler var. Medyayla, heyecanla hareket edersek biz de ANAP'a döneriz. Ancak bütün bu görüntülerin hiçbir zaman ifade etmeyeceğine, yeni yüzyıla Refah'ın damga vuracağına inanıyorum. Yani bu virüslerin etkisi olmayacak, çünkü bu bilgisayar Allah'ın verdiği ölçüler içinde çalışıyor.

Odatv.com

MİT'in hedefindeki Yıkıcı Dinî Örgütler Listesi
29 Nisan 2010, 11:55Anadolu Haber
Milli İstihbarat Teşkilatı Güvenlik İstihbaratı Başkanlığı Yıkıcı Dinî Faaliyetler Daire Başkanlığının 2010 yılı takip listesinde hayli şaşırtıcı grupların da yer aldığı saptandı. Vakit, MİTin hedefindeki Yıkıcı Dinî Örgütle listesine ulaştı.

Vakit, MİT’in hedefindeki “Yıkıcı Dinî Örgütler” listesine ulaştı. MİT’in bu yıl “Yıkıcı Dinî Faaliyetler” kapsamında Fethullah Gülen Cemaatini de “öncelikli takip listesi”ne aldığı ortaya çıktı. MİT’in 2009 yılı listesinde Gülen Cemaati görünmüyor.

Milli İstihbarat Teşkilatı Güvenlik İstihbaratı Başkanlığı Yıkıcı Dinî Faaliyetler Daire Başkanlığı’nın “2010 yılı takip listesi”nde hayli şaşırtıcı grupların da yer aldığı saptandı. Vakit, MİT’in hedefindeki “Yıkıcı Dinî Örgütler” listesine ulaştı. MİT’in bu yıl “Yıkıcı Dinî Faaliyetler” kapsamında Fethullah Gülen Cemaatini de “Öncelikli Takip Listesi”ne aldığı ortaya çıktı.

“Güvenlik İstihbaratı Başkanlığı Yıkıcı Dinî Faaliyetler Daire Başkanlığı 2010 Yılı Hedef Öncelik Tablosu”nda, takip edilecek “yıkıcı dinî örgütler” derecelere ayrılmış. MİT’in 2010 yılı takip tablosunda “1. Derece Örgütler” listesinde Süleymancılar, Nakşibendiler, İHH ve Nurcu Gruplar, Fethullah Gülen Cemaati gibileri yer alıyor.
Tablonun 2. ve 3. derece örgütler bölümlerinde Milli Görüş, Asder, Akder ve Mazlum-Der gibi sivil toplum kuruluşları da bulunuyor.

MİSYONERLİK, 2. DERECE ÖRGÜTLER LİSTESİNDE

Tabloda “Misyonerlik” 2. Derece Örgütler listesinde yer alırken; Nurcu Gruplar, Nakşibendilik, Fethullah Gülen Grubu, Süleymancılar ve İHH takip önceliğinde “1. Derece Örgütler” olarak sıralanıyor.

MİT’in 2010 yılı listesinin 1. Derece Örgütler bölümünde yer alan isim sayısı, 2009 yılının aynı bölümüne oranla arttı. Listede 2009’da 10 “örgüt” bulunurken, 2010’da bu sayı 20’ye yükseltildi.

GÜLEN, 2009 TABLOSUNDA YOK

MİT’in 2009 yılı tablosunda ise Fethullah Gülen Cemaati bulunmuyor. Gülen Cemaati’nin bu yıl listeye dahil edildiği anlaşılıyor. Milli Görüş de, 2009’da 3. Derece Örgütler listesinde yer alırken, bu yıl 2. Derece Örgütler listesine alınmış.

MİT’in “Çok Gizli” ibareli “2010 Yılı Hedef Öncelik Tablosu”, 1. Derece Örgütler, 2. Derece Örgütler ve 3. Derece Örgütler başlıklarını içeriyor.

MİT’İN 2010 1. DERECE ÖRGÜTLER LİSTESİ ŞÖYLE:

* Mücahit Faaliyetlerle
Bağlantılı Türk Unsurlar
* Mücahit Faaliyetlerle
Bağlantılı Yabancı Unsurlar
* İslâmî Cihad Birliği (İCB) -
Doğu Türkistan İslâmî Hareketi (DTİH)
* Taifet-ül Mansura
* Ceyşi Mehdi
* Selam Grubu
* Müslüman Gençlik
* İBDA-C
* Hizbullah / İlim Grubu
* Selefi-Tekfiri Gruplar
* Nurcu Gruplar
* Nakşibendilik
* F. Gülen Grubu
* Süleymancılık
* İHH
* Alevilik
* Caferilik

2. DERECE ÖRGÜTLER LİSTESİ

* Milli Görüş
* Diğer Dinî Cemaatler (A. OKTAR)
* Diğer Tarikatlar
* Diğer Dinî Oluşum ve
Faaliyetler (ASDER-AKDER)
* Hizb-ut Tahrir
* Tebliğ Cemaati
* Hizbullah / Menzil Grubu
* Hizbullah / Vahdet Grubu
* Misyonerlik

3. DERECE ÖRGÜTLER LİSTESİ

* Kaplancılar Örgütü
* Diğer Yerli Rad. Gruplar
* Mazlum-Der
* Marjinal Dinî Gruplar

BU DA 2009 YILI HEDEF ÖNCELİK TABLOSU

1. DERECE ÖRGÜTLER

* Hizbullah / İlim Grubu
* İBDA-C
* Müslüman Gençlik
* El Kaide / Mücahitler
* İslâmî Cihad Birliği (IJU)
* Tebliğ Cemaati
* Selefi / Tekfiri Gruplar
* Alevilik
* İHH
* Nurculuk

2. DERECE ÖRGÜTLER

* Hizb-ut Tahrir
* Caferilik
* Nakşibendilik
* Diğer Dinî Cemaatler (A.Oktar vs.)
* Diğer Tarikatlar
* Diğer Dinî Oluşum ve
Faaliyetler (ASDER-AKDER)
* Süleymancılık
* Misyonerlik
* Selam Grubu
* Hizbullah / Menzil Grubu
* Hizbullah / Vahdet Grubu

3. DERECE ÖRGÜTLER

* Milli Görüş
* Kaplancılar Örgütü
* Diğer Yerli Rad. Gruplar
(Mazlum-Der)
* Marjinal Dinî Gruplar
Kaynak: Vakit

LANETLİ ZİHNİYET
Kurtuluş ŞAFAK
06.09.2010

Lanetli bir mevzide, lanetli mağduriyet ürettiler.
Asla mert ve namuslu olmadılar.
Geçmişi ne ise bugün de öyle.
İşte içlerinden biri; alın:
“(…) 1980’lerden önce demokrasi hepimiz için neredeyse bir küfürdü. İslamcılar, ancak 1980’lerden sonra demokrasiyi tartışmaya başladılar. İlk olarak Yeni Zemin dergisi vardı. Dergiyi çıkaran ekip, Ali Bulaç, Altan Tan, Mehmet Metiner, ben, Başbakan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan, RTÜK’ün Başkanı Davut Dursun’du. Biz ilk demokrasi tartışmasını 1990’lı yıllarda Yeni Zemin dergisinde yaptık ve çok tepki gördük.
(…) Bizim lügatimize demokrasi terimi 12 Eylül darbesinden sonra girdi. Türkiye’de baskıcı askerî sistemin tasfiyesinin öncelikli bir ihtiyaç olduğunu görünce, biz demokratik mücadeleyi savunduk. Müslüman olsun olmasın, ülkedeki diğer demokratik güçlerle ittifak ve işbirliği yapılması gerektiğini düşündük. Ve Yeni Zemin’i çıkardık. İslamcı çizgi, milliyetçi ve muhafazakâr çizgiden işte bu süreçte ayrıştı. AK Parti kadrosunu oluşturan kişilerin zihniyet ve bakış açılarının değişmesinde, bu İslamcı akımın getirdiği eleştirilerin önemli bir etkisi vardır.” (Neşe Düzel’in Ümit Aktaş’la gerçekleştirdiği röportajdan… 11.01.2010, Taraf)
İslâmcılık…
Ne Türkiye’de ne dünyada…
Hiç olmadı.
Tabir oryantalistlerden hediye.
Üstüne alan neyse o oldu.
Müslüman olmadı.
Bütün müspetliği, Batı’nın çizdiği çerçevede...
İslâmcılık, İslâm’ı içten bölen ve yıkan, İslâm dışı her şeyi telife kalkan zehirli kelimelerden.
Müslümanlık varken İslâmcılık ne demek?
İslâm’ın hakikatine düşman tipi.
İslâm düşmanı “Müslüman”!
Türk düşmanı “Müslüman”!
İşbirlikçi “Müslüman”!
Din, TEK VE HAK: İslâm.
İslâmcılık, İslâm dairesinde görünen gizli inançsızların modern sıfatı!
Demokrat müslümanız diyorlar.
Yani Allah’a EVET, Peygamber’e, Kitab’a HAYIR!
İslâm tam ve bütün.
Bulduğun gibi değil, olduğu gibi!
Onlar nefslerine her şeyi tabu görür.
Tabular yıkılmalıdır.
Ayet, hadis, sünnet, gelenek, töre, namus, her şey tabu!
İnançsızlık, ikiyüzlülük, samimiyetsizlik, yalancılık, sinsilik, dolandırıcılık iklimi.
Zeminleri bu!
Akıl tutulması umumileşmiş.
Ölçüler tepelenmiş.
Şahsiyetliler tecrit edilmiş.
Kahramanlar lekelenmiş.
Sevmeyenler kötü.
Düşman propagandasının finansı.
Çok uluslu terörden...
Türk’ün hüküm sürdüğü toprakları,
Önce bir arada, şimdi orada, burada,
Köleleşsin diye BÖLÜYORLAR.
Zihinlerde bölünmüşlüğün sonu,
Satıhta bölünmüşlüğe doğru!
Kardeş gibi diyorlar, yalan!
Herkesi herkesin kalleşi yapıyorlar.
Bunu becerebilene iktidar beleş!
İçyüzleri zalim, dışyüzde mağdur.
Dilleri zehirli.
Allah’ın adıyla kandırılmış,
Allah’ın adıyla susturulmuş.
Allah’ın adıyla esir vicdanlar arasında…
Susturucuları Allah’ın adı olanlar işbaşında…
Türk’e Allah’ın adıyla cephe almışlar.
Ve iman düşmanı dillerde aminler…
Allah’ı da istismar ettik, hamdolsun!
Allah’ı da kandırdığını sanan bu güruh,
Allah düşmanlarıyla işbirliğinde...
28 Şubat’ı hep kutladılar gerçekte.
Şerde hayır varmış, iktidar bize kalmış.
Yollu bir tevil…
Kanmayan, yanaşmayan içeri!..
Vahşi demokrasi sofrasında…
Devlet han-ı yağma, domuz mübarek!
Yemeyen enayi!
Dışarıda domuzlarla işbirliği fotoğrafı.
İçeriye sal özel leşçi yiyicileri!
Devleti temelden baltala!
Türk’ü aşağıla!
Halkın ensesinde ihanet âdetten.
Allah işgale zeval vermesin.
Maşallah, yiyiciyiz...
İnşallah hep biz yiyeceğiz!
Allah razı olsun Haçlı-Siyonizmden!
Hayır ve şer batıcı demokrasiden!
Amentü Hüseyin Amerika!
Gayret bizden, başarı Batı’dan!
Devlet canavarını yıkın!
Allah’ın değil, şekli demokrasinin nimetleri...
Yaşasın takkeli, seccadeli, tespihli hazcılık!..
Azgelişmişlikten sıyrıldık, çok gelişmiş arsızlık.
Kursak ve bağırsakta dönen devran bizim!
Kahrolsun Fetullah’ı sevmeyen!
Kurun kumpası, alın içeri!
Dünya sevenden razı olsun.
Oy pusulası cennet tapusu!
Kaldı mı yıkılmadık iman tabusu?
Demokratik hoşgörü, totaliter meşruiyetçilik.
Açık toplum sapıklığı…
Var mı midenin almadığı?
Nankör… sus!
Sayısı meçhul Uzak Batı ziyaretinde,
Amerika’nın izniyle,
Rızkın sömürge demokrasisinden geliyor.
Peşkeş diyen kıskanıyor!
Allah selamet versin!
Çok uluslu şirketler yetişiyor.
Teşekkürler emperyalizm!
http://www.buyukasya.net/Haberler.aspx?haberID=462&S=qzgj0fncmnt4quie5r5h3y45&B=

Bahçeli'nin namaz isteğine AKP’den “Anayasa” engeli
Ertuğrul Horasanlı
29.09.2010

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 40 kadar il başkanıyla 1 Ekim günü Türkiye-Ermenistan sınırındaki Ani Harabeleri'nde cuma namazı kılmak istiyor...

Sebep?

Son dönemlerde Rumların Trabzon’daki Sümela Manastırı’nda...

Ermenilerin Van’daki Akdamar Kilisesinde AKP’den izinli ayin düzenlemelerine misilleme...

Nüfusunun yüzde 95’ten fazlası müslüman, Yüzde 85’ten fazlası Türk olan bir ülkede milliyetçi bir partinin genel başkanının ülkeyi sinsice Hıristiyanlaştırma/Rumlaştırma/Ermenileştirme projelerini sesizce geçiştirme lüksü olabilir mi?

Üstelik sayın Bahçeli, bu eylemi için çok anlamlı bir yer seçmiş: Sultan Alparslan tarafından 1064'te fethedilerek katedralden camiye çevrilen ve fetihten sonra içinde ilk cuma namazını kıldığıFethiye Camii...

Güzel...

Ayrıca, böyle bir AB-D vandalizmi/barbarlığı/saldırganlığı karşısında sadace HP’nin değil bütün Müslüman etnik unsurlardan oy alan siyasî partilerin, bu unsurlara dayanan STK’ların da harekete geçmesi ve toplumu harekete geçirmesi gerkmez mi?

Tabiî ki gerekir...

Ama Nüfusunun nerdeyse yarısının, uzun zamandır, CIA uzmanı Vamık Volkan ve ekibi tarafından, ABD-AKP-FTÖ medyası kullanılarak yürütülen toplu zihinkonrol faaliyetleri çerçevesinde güdülebir hale getirildiğini, kalan yarısının da işsizlik, yetersiz maaş, reklâmlar yoluyla azdırılan lüks tüketim iştahı dolayısıyla Kredi kartı ve bireysel krediler yoluyla bankalarca esir alındığı bir ülkede kim nasıl kıpırdayacak?

Buna rağmen sayın Bahçeli bir şey yapmaya niyetleniyor...

Yapmak istediği şeyse...

AKP’lilerin yabancısı olduğu bir şey değil: Namaz...

Başbakanın yüzlerce korumasıyla birlikte her Cuma başka bir camide kıldığı Cuma namazını...

O, Sultan Alparslan tarafından 1064'te fethedilerek katedralden camiye çevrilen ve fetihten sonra içinde ilk cuma namazını kıldığı Fethiye Camiinde kılmak istiyor...

Ama...

Bakın nasıl bir engelle karşılaşıyor...

AKP’li Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, MHP liderinin bu isteğiyle ilgili olarak, "Toplu gösteri yapmaya kalkarsa anayasa engeline takılır. Bireysel olarak namaz kılacaksa temiz bir mekan bulup namaz kılabilir"

Nüfusunun yüzde 95’den fazlasının Müslüman olduğu bir ülkenin AKP’li bakanı, bir Muhalefet partisi liderine “Bu ülkede toıplu namaz kılamazsın hemşerim, bu TC Anayasası’na aykırı olur” diyor...

Gözlerime inanamıyorum haberi tekrar tekrar okuyorum...

Yok artık...

Yuh yani...

Kardeşim bu ülkede 70 binden fazla camide hergün 5 vakit "toplu namaz" kılınıyor...

"Toplu namaz" TC Anayasası’na aykırı ise bu namazları devlet memuru olan DİB imamları nasıl kıldırıyor?..

Haydi kıldırdı diyelim...

Devlet bu "Anayasa’ya aykırı" eylemi yaptıkları için bu memurlarına düzenli olarak her ay nasıl maaş ödüyor?..

Eee...

Günay ne de olsa Sosyal Demokrat gömleğini çıkararak AKP saflarına katıldığı için, diğer bütün "sosyal demokratlar" gibi, dinle, diyanetle, abdestle, namazla pek işi olmamaıştır...

Bunu anlarız da...

Başbakanları dahil milletvekillerinin neredeyse yüzde 90’ı en azından cuma namazlarını düzenli olarak kılanlardan oluşan bir partide böyle bir dinî/hukukî/siyasî cinayete herhalde karşı çıkan birileri olur da, bu bakanın kulağını bükerler ve devirdiği çamı yerine diktirirler diye düşünürek hemen çala kalem yazıya başlamadım...

Bugün 2. gün...

Ne Günay’dan bir özür...

Ne AKP’den bir açıklama...

İşte bunu anlayamam...

Papazların bir dediğini iki etmeyeceksin...

Bu ülkede topraklarında sayısız Selçuklu, Osmanlı eseri harabe halinde yok olup giderken...

Bütün yıkılmış kilise ve havraları yeniden inşa edecek ve kiliselerin tepelerine fatih cedlerimin söküp attığı haçları törenle yerine takacaksın...

Her mahalleye bir kilise ev açılmasına göz yumacak ve bu mahallerdeki müslüman çocuk ve gençleri Hıristiyan misyonerlerin kucağına iteceksin...

Ama bir parti başkanı, ceddi Sultan Alpaslaın'ın fethettiği bir beldede camiye çevirdiği katedralde namaz kılmak isteyince...

"Yassah heşerim" diyeceksin...

Ppapazların, hahamların cayır cayır "toplu ayin" yaptırdıkları bil ülkede “Toplu namaz kılmak Anayasa’ya aykırı” diyeceksin...

Cuma namazı kılmak isteyen bir parti genel başkanına...

“Bireysel olarak namaz kılacaksa temiz bir mekan bulup namaz kılabilir" lûtf(!)nda bulunacaksın...

Yani...

Cuma namazının ancak toplu olarak kılınabileceğinden bile bihaber olduğunu da itiraf edeceksin...

Ama çoğunluğunu “alnı secdeliler”in oluşturduğu partinden bir kişi bile çıkıp “bu kadarı da olmaz kardeşim” bile demeyecek...

Sen de bakanlığını yapmaya devam edeceksin...

Olur şey değil...

Bunlar sadece gömleklerini çıkartmakla kalmamışlar...

Herşeylerini çıkartmışlar...

Üstlerinde hiç bir şey kalmamış...
Sıradışı

"Kültür Bakanı'mız Sayın Ertuğrul Günay, 'Toplu halde bu gibi mekânlarda namaz kılmak yasal olarak mümkün değildir.' demiştir"

29 Eylül 2010
AK Parti Kars Milletvekili Mahmut Esat Güven, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin 1 Ekim'de Kars'ın Ermenistan sınırındaki Ani Ören Yeri'nde kılacağı cuma namazının siyasi bir şov olduğunu söyledi.

AK Parti Kars Milletvekili Mahmut Esat Güven, gazetecilerin konuyla ilgili soruları üzerine yaptığı açıklamada, "MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin Ermenilerin Akdamar Kilisesi'nde yaptıkları ayine karşı Ani'de kılacakları cuma namazını siyasi bir şov olarak niteleyebiliriz. Önce şunu belirtmek isterim ki Kültür Bakanı'mız Sayın Ertuğrul Günay, 'Toplu halde bu gibi mekânlarda namaz kılmak yasal olarak mümkün değildir.' demiştir. MHP'den beklenen tavır ise siyasi bir parti olarak yasalara saygılı olmasıdır. Ayrıca duvarlara ilan yapıştırarak kılınan bir cuma namazının ciddiyetsizliğini ise tartışmaya gerek yoktur." dedi.

Medeniyetler İttifakı'nda önemli roller üstlenmiş Türkiye'nin dünya ülkeleri ile de hızla entegre olduğunu dile getiren Güven, sözlerine şöyle devam etti: "Diğer ülkelerle geliştirilen ittifakların temelini başta saygı ve hoşgörü oluşturmaktadır." haber1001

Türk Müftüye Cefa, Rum Papaza Sefa
Ali Serdar Bolat
Aydınlık Gelecek
11.12.2010
Bulgaristan ve Yunanistan'da Türklerin Müftülerini kendileri seçmeleri engellenirken AB üyesi bu iki ülkeye ağzını açıp bir laf söylemeyen Avrupa Birliği yetkilileri, Fener Papazı'nın isteklerini yapmazsak Türkiye'yi AB'ye almayacaklarını kasılarak beyan ediyorlar.

Füze Kalkanı ve Wiki yaygaraları arasında kaybolup giden haberi ve konu ile ilgili yorumumu veriyorum.

İşte çifte standart rezaletinin ayrıntıları:

Bulgaristan Başmüftülük binası mühürlendi

Mayıs ayında, Bulgaristan Yüksek Temyiz Mahkemesi, Türkler tarafından seçilen Başmüftü Mustafa Aliş Hacı ile diğer müftülerin meşru olmadığına, ve eski sosyalist dönemde müftülük yapmış olan Nedim Gencev'in Başmüftü olması gerektiğine karar verdi.

Bulgaristan'da yaşayan Müslümanlar miting ve imza kampanyası düzenleyerek kararı protesto ettiler.

Merkezi Almanya'da bulunan Avrupa Batı Trakya Türk Federasyonu (ABTTF) tarafından bildirildiğine göre, Sofya'daki Başmüftülük binası mühürlenerek kapatıldı. (27 Kasım 2010)

Yüksek Dini Şura başkanı ilan edilen Nedim Gencev taraftarları, jandarma destekli 30 polis ile binaya gelerek, ellerinde yolsuzluk belgeleri olduğunu söylediler ve Başmüftü ile diğer çalışanları binadan attırdılar. Bulgaristan Ulusal Radyosu'na konuşan Gencev, müftülüğün 2,5 milyon Avro ödenmemiş borcu olduğunu, bu yüzden duruma el koyduklarını söyledi.

Savcı, binada kırık kapı ve camlar olduğunu, bu nedenle binada araştırma yapmak için binayı mühürleyip kapattıklarını, binanın kontrolünün İçişleri Bakanlığı'na geçtiğini söyledi.

Bizim Diyanet İşleri başkanlığı, aynı gün bir açıklama yaparak, istinaf mahkemesi kararı beklenmeden yapılan bu uygulamadan endişe duyulduğunu söyledi.

Sofya'daki Başmüftülük binası girişi.

Kapı üzerinde Bulgarca: "Musulmansko İzpavedanye" yazıyor.
(Müslüman Din İşleri anlamında)

Yunanistan'da Türkler kendi Müftülerini Seçemiyor

Aynı sorun Yunanistan'da uzun zamandır devam ediyor. Türklerin seçtiği Müftüleri kabul etmeyen Yunan Hükümeti, kendi seçtiği Müftüleri tayin ediyor.

Bundan başka, Türkler adında "Türk" kelimesi geçen dernek kuramıyorlar. Çünkü Yunan Hükümeti'ne göre bunlar Türk değil, "Yunanistanlı Müslüman" azınlık.

Eskiden Türk çocuklarının devam ettiği okullarda Türkiye'den gelen öğretmenler ders verirdi.

Avrupa Birliği'ne girdikten sonra Recep Bey misali "İleri Demokrasi"ye geçen Yunan Hükümeti, bu uygulamaya son vererek kendi okullarında yetiştirdiğ. ve çok kötü Türkçe konuşan öğretmenleri tayi n etmeye başladı.

Sıra bize gelince "Kürt Azınlığı" yaygaraları koparan Avrupa Birliği, kendi üyesi olan bir ülkede yapılan bu rezillikleri görmezden geliyor.

AKP Hükümeti 12 yabancı papazı "Türk" yapıverdi

Kendi kendini Fener Patriği ilan eden Rum Papazı Bartolomeos, feryat edip duruyordu:
"Kutsal Sen Sinod Meclisi'ni toplayamıyorum"

Patrikhanenin Yönetim Kurulu olan Sen Sinod Meclisi'nde yeteri kadar sayıda din adamı olmadığından Meclis bir türlü toplanamıyormuş.

Peki neden yeteri kadar din adamı yokmuş?

Çünkü Heybeliada Papaz Okulu kapalı olduğu için yerli Rumlardan din adamı yetişmiyormuş.

Kanuna göre Meclisteki din adamlarının T.C. vatandaşı olma zorunluluğu varmış.

İçi hicranla dolan Recep Bey 12 yabancı papaza T.C. vatandaşlığı vererek bu sorunu çözüverdi.

Peki Büyükada Papaz okulu niçin kapalı?

Çünkü ülkemiz kanunlarına göre Türkiye'deki tüm okullar, dershaneler Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı olmak zorunda.

Patrikhane ise Papaz Okulu'nun Bakanlığa bağlanmasını kabul etmediği için okulu kapattı.

Ve yıllardır: "Türkiye okulumuzu açmamıza izin vermiyor" diye yalan yere feryat etmekte.
Amerika ve Avrupa Birliği bunu bildikleri halde Türkiye'ye "papaz Okulu'nu açın" diye baskı yapmaktalar.

Açmaz isek, AB'ye giremezmişiz.

Peki, Patrikhane niçin okulun Bakalnlığa bağlanmasını istemiyor?

Çünkü Patrikhane, Vatikan gibi bir devlet olmak istiyor. O yüzden okul Türkiye Devleti'ne değil, Patrikhane'ye bağlı olmalı.

Lozan Antlaşması ile

"Sadece İstanbul'daki Rumların dini işlerine bakması ve fatih Kaymakanlığı'na bağlı olarak çalışması"

koşulu ile Türkiye'de kalmasına izin verilen Patrikhane, şimdi Türkiye topraklarından bir kısmı üzerinde bağımsız bir "Fener Devleti" kurmak için çaba gösteriyor.

Bir de şu soru sorulabilir:

Patrikhane niçin Türkiye vatandaşı Rumları dışardaki mesela Avrupa veya Amerika'daki bir papaz okuluna gönderip sorunu çözmüyor?

İki nedeni var.

Birincisi, böyle yaparsa Türkiye "İşte sorunu çözdün, Heybeliada Okulu'na gerek kalmadı" diyebilir.

Diğeri de, başka ülke vatandaşı papazları Meclis'e almakla Patrikhaneyi "Evrensel" (ekümenik) yapma yolunda bir adım daha atmış oluyor.

Yunanistan ve Bulgaristan'daki hak ihlallerine ses çıkarmayan gayet demokratik Avrupa ülkeleri ile Amerika, papaza devlet kurdurma aşkı ile Türkiye'yi köşeye kıstırmaya çalışıyor ve maalesef AKP Hükümeti aynen füze kalkanı ve diğer konularda olduğu gibi, itiraz edemiyor, Türkiye haklı olduğu halde haksız suçlamaları kabul ediyor, papazın hedefine ulaşması için yabancı papazlara bir günde T.C. nüfus cüzdanı veriliyor.

Kanunlara aykırı olarak Yetimhane'nin tapusunun Patrikhane'ye verilmesi de Patrikhanenin mal mülk edinmesi ve kuracağı devlete ait bina ve arazileri satın almasına giden yolu açıyor.

Hem Lozan, hem de mevcut kanunlar AKP Hükümeti tarafından paspas gibi çiğneniyor
Açık İstihbarat

İKTİDARA MUTİ DİNDAR DAVASIZIN RUH KIVRAKLIĞI!
Kenan Çamurcu
04 Ocak 2011
Dünyevileşme/sekülerleşme gibi gösterişli başlıklar altında suya sabuna dokunmadan, fincancı katırlarını ürkütmeden maharetle bolca laf edip o lafların muhataplarından hiç tepki almadan işini gücünü sürdürme becerisi, muhafazakar iktidar zamanlarında dindar yazar takımının geliştirdiği ilginç bir ruh kıvraklığıdır. Bu sadece Erdoğan'ın döneminde değil, Özal'ın iktidar günlerinde de böyleydi.

Özal'ın dindarlığına yapılan vurguların perdelemesiyle, onun demokratikleşme ve siyasi reformlar için toplumsal değişim dönüşümün gereğine olan inancı hiç sorgulanmadı. Toplumsal değişim, modernleşmeyi devlet aygıtından ve siyasi alandan önce toplumsal alanda inşa etmesiyle ortaya çıkan sosyal vurdumduymazlık, kayıtsızlık, sorumsuzluk, davasızlık, apolitiklik, duyarsızlık, köşe dönmeci kültürün yüceltilmesi, bireysel refah düzeyini yükseltmenin idealize edilmesi gibi yozlaşma tezahürleri dindar çevrelerin akıllarının ucuna bile gelmedi. Herkes iktidar gücünün himayesi altında kendini kurtarmaya, servetine servet eklemeye, müreffeh bir hayat sürmeyi herşeyin önüne koymaya baktı.

Erdoğan döneminde yapılan da bundan hiç farklı değil ve dindar çevrelerin, bireysel hayatını yeni baştan yaratma hırsıyla toplumsal değişim bahsinde yaşananları ne görecek gözü var, ne de acı hissedecek kalbi. Bu tecrübe, modern/laik hayatın insanları için çok önemli olmalıdır. Kendileri iktidara geldiklerinde bu yozlaşmayı referans noktası olarak sabitlemeli ve ahlakın denetiminden kurtulmuş bir siyaset, hayat tarzı ve düşünce dünyasının nasıl bir insani drama yolaçtığını zihinlerinin en güvenilir bölgesine kazımalıdırlar.

Bendeniz soyutlamalarla meşgul biri değilim. Sorunları isimsiz, nesnesiz, olaysız, tarihsiz, muhatapsız konuşmanın tehlikesiz olduğunun farkındayım, ama aynı zamanda bunun yararsız, hatta hakkaniyeti karartması bakımından zararlı olduğunu da görebiliyorum.

Kendime sorduğum soru şudur: Mekke'de İslam'ı tebliğ eden Peygamber muhatapsız bir itirazla mı ortaya attı mesajını? Kesinlikle hayır! Rasulullah'ın söylediği son derece somuttu. Putlara, o putların simgelediği iktidara, servete, düzene, geleneğe, dine karşı çıktı.

Bugün düşünce sorunlarını muhatapsız konuşmayı öneren, ya da daha beteri, asıl muhatabı gizleyerek, çarpıtarak ve tepkileri başka bir muhataba yönlendirerek daha galiz bir suç işleyenlere kuşkusuz lafımız olacaktır. Sorun, iktidar sorunudur. Bugünün putu iktidardır ve dindarlar o putu korumak için herşeylerinden vazgeçmeye hazırdırlar. Mesela Hayrettin Karaman hoca, bu iktidar dönemindeki yolsuzlukları eleştiren dindarları bundan vazgeçmeye çağırıp bugün geçmiştekinden daha az yolsuzluk olduğunu, bu nedenle iktidarı yıpratacak şeyler yapmamayı tavsiye etmiyor mu? Başka bir iktidar sözkonusu olsaydı böyle bir âlim türüne "kapıkulu mollası", "saray uleması" demeyecek miydik!

Hiç şüphe yok modernliğin dönüştürücü etkilerine karşı tepkinin kim hangi ucundan tutarsa faydalıdır. Daha özelde ise firesiz ideolojik tutumun böyle bir dönemde çok önemli olduğunu düşündüğümüz için modernleşme ve muhafazakarlaşma ile ilgili sorunu çözmüş herkesin, sorun piramidini doğru kurmasına büyük önem veriyoruz. Bu piramidin tepesinde modernleşme/dünyevileşme var. Bunun soyut bir sorun olmadığını görebilmek için de kişinin ister muhafazakar, ister laik olsun iktidar meselesine nasıl baktığını beyan etmesi gerekir. Laik iktidar ile muhafazakar iktidar arasında hiç fark görmeyen, nasıl görünürse görünsün, nasıl tezahür ederse etsin doğası gereği iki iktidar yapısının da birbirinin kopyası olduğunu tespit edebilen zihnin, Mekke'de Hz. Peygamber'in yaptığını ve yerleşik iktidara tavır alması lazım geldiğini düşünmek zor değildir. Tıpkı Mısır'da merhum Seyyid Kutub'un (1967'de idam edildi) İhvan-ı Müslimin'in önde gelen isimlerinden Nasır'ın iktidarına karşı tavrı gibi, tıpkı İran'da Ayetullahiluzma Muntazıri'nin (vefatı 2010), liderlerinden olduğu İslam devrimi sonunda kurulan devlet aygıtına karşı tavrı gibi. Bu bariz örneklere rağmen bizde İslami/muhafazakar toplum topyekün devlet aygıtının uzantısı olmuş vaziyettedir. Bu nedenle modernleşme/dünyevileşme ile onun siyasi tezahürü arasında fark görmemek lazımdır. Oysa muhafazakar zihin ikisini şizofrenik biçimde birbirinden ayırıyor. Modernleşme/dünyevileşme karşısında en keskin lafları edebilen birinin en ateşli iktidar destekçisi olabildiğini görüyoruz. Bugün iktidar, uğruna herşeyden vazgeçilebilen, hayat tarzı ve algısının yeni baştan düzenlenebildiği bir put haline gelmiştir. Tıpkı müşriklerin Mekke'sindeki gibi. Dindar zihin bu hastalıklı durumu öncelikli ve hayati sorun yapmayacak da hangi sorunun peşinden koşacaktır!

Muhafazakar iktidar zamanlarında işini gücünü rahat gördüğü gerekçesiyle iktidar, toplumsal dönüşüm, yozlaşma ve davasızlık gibi son derece hayati meseleleri gözardı edebilen dindar zihnin yaşadığı tecrübe acıklıdır. Dava sahibi olmayı, devlet aygıtına eklenerek iktidarın kendi rakiplerine karşı verdiği mücadeleye asker yazılmakla özdeşleştiren dindar zihin, Kur'an'da bahsi geçen “elindekiyle mutlu” (Müminun 53) zavallılar güruhundandır!
http://www.mizikacilar.com/

Wikileaks'te tezkere diyalogları
19 Şubat 2011

Irak Savaşı’ndan önce dönemin Başbakanı Gül ile yapılan görüşmede ABD Ankara’ya savaşa destek vermesi karşılığında 5.5 milyar dolarlık yardım paketi önerdi. Kürt devletinin kurulmayacağı garantisini verdi. “Reddederseniz Kuzey Irak’ta olacakları bilemeyiz” diye tehdit etti.

Irak Savaşı öncesinde Bush hükümetinin Irak’ta Saddam rejimini devirmek için yapılacak operasyonun kuzeyden gerçekleşmesi ve Türk ordusunun da operasyona destek vermesi konusunda Ankara ile yaptığı çarpıcı görüşmenin tutanakları dün WikiLeaks belgelerini veren Norveç gazetesi Aftenposten tarafından yayınlandı.

3 Aralık 2002 tarihinde Ankara’ya gelen dönemin Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman ile o dönem Başbakanlık koltuğunda oturan Abdullah Gül arasında geçen görüşmenin tutanaklarında şu diyaloglar göze çarpıyor:

WOLFOWİTZ: Başkan Bush beni ve Bay Grossman’ı Irak operasyonuna Türkiye’nin olası katkısını görüşmek üzere yolladı. Çok kısa bir süre önce göreve geldiğinizi biliyorum. Ama Türkiye’nin acil bir şekilde karar vermesine ihtiyacımız var. Türkiye’nin savaşın hem planlanmasında hem de hazırlık aşamasında yer almasını istiyoruz. Türk hükümetinden şunları istiyoruz:

- Ordular arası planlama görüşmeleri

- Türk askeri tesislerinde incelemelerin hemen başlaması

- Türk askeri tesislerinin hazırlanması

- Türk ordusunun operasyona katılımı

- İngiltere’nin de dahil olabileceği bir koalisyon gücünün kabulü

- Kuzey Irak’taki teröristlere karşı destek Türkiye’den hemen bir yanıt almamız gerekiyor. Çünkü kuzeyden bir harekat yapamayacaksak askeri planlama güney harekatına çevrilecek.

Türkiye’nin kırmızı çizgileri bizim de kırmızı çizgilerimizdir. Nedir bunlar:

- Irak’ın toprak bütünlüğü korunacak

- Bir Kürt devletinin kurulmasına izin verilmeyecek.

- Türkmenlerin hakları ve refahı korunacak.

- Kerkük ve Musul Irak merkezi yönetiminde kalacak.

- Irak petrolleri Irak merkezi yönetimi tarafından kontrol edilecek.

Türkiye’nin Irak’a yönelik askeri operasyondan kazanacağı çok şey var. Türkiye’nin savaşın getireceği ekonomik riskler konusunda kaygıları olduğunu biliyoruz. Bu nedenle Başkan Bush Türkiye’ye şu yardım paketini öneriyor:

- 2 yıl boyunca Ekonomik Destek Fonu ve Dış Ülkeler Askeri Finansmanı Fonu’ndan yılda 2 milyar dolar.

- 1 milyar dolar değerinde petrol.

- ABD ordusundan 500 milyon dolarlık yardım.

- Türkiye destek kararını açıklar ama savaşa gerek olmazsa 355 milyon dolarlık yardım, İncirlik ve Konya’daki üslerin modernizasyonu ve füze savunma sisteminde işbirliği.

Türkiye bu talebimizi reddederse savaş daha uzun sürebilir, bu da bizim için daha maliyetli olur. Ayrıca Kuzey Irak’ta neler olabileceği konusunda da emin olamayız. Sizden çok acil bir cevap istiyoruz. 6 Aralık’a kadar...

ABDULLAH GÜL: Hafta sonuna kadar mı?! Türkiye onlarca yıldır ABD ile stratejik ortak. Türkiye bu ilişkiyi daha da derinleştirmek istiyor. Ama hükümetim daha yeni güvenoyu aldı. Bu konuyla ilgili sadece 2 brifing aldım. Bunu tabi ki takip ettim ama göreve geldiğinizde iş başka oluyor. Ayrıca 12 Aralık’ta AB’nin kritik Kopenhag zirvesi ve Kıbrıs’ta Annan referandumu gibi daha baskı yaratan gelişmeler var. Irak rejimi kötü bir rejim, halkına çok çektirdi. Irak’ın kitle imha silahlarının hem Türkiye’ye hem de bölgeye tehlike olduğunu kabul ediyoruz. Savaş istemiyoruz ama sizin kaygılarınızı da anlıyoruz. Açıkça konuşmak gerekirse siyasi bir karar vermek için daha fazla zamana ihtiyacımız var. Kamuoyunu şekillendirmek için zaman gerek. Bütün taleplerinize evet diyebiliriz ama hem bu konuya daha çok çalışmamız, ardından parlamentoya götürmemiz ve kamoyunun görüşlerini de şekillendirmemiz gerek. Türkiye’nin milyonlarca işsizi var. Ekonomi kırılgan. İşbirliği yapacağız, işbirliği yapacağız ama Dışişleri Bakanım da Savunma Bakanım da çok az şey biliyor. Biraz çalışmalıyız.

(Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal araya girerek “12 Aralık’ta AB’den müzkere tarihi almayı beklediğimiz Kopenhag zirvesinden önce size bir yanıt veremeyiz. Tarih alamazsak Irak operasyonuna katılım kararı da riske girebilir” diyor)

GROSSMAN: Başkan Bush bu konuda çok fazla efor sarfediyor. 12 Aralık’a kadar vereceğimiz desteğe de emin olabilirsiniz. Kıbrıs konusunda da Annan Planı’na açık destek vermenizi istiyoruz.

GÜL: Bu konuda Rauf Denktaş ile görüşüyoruz.

WOLFOWITZ: Size açıkladığım yardım paketiyle ilgili rakamları kamuoyuyla paylaşmayın. Sadece ABD’nin Türkiye’ye yardım etmeye hazır olduğunu söyleyebilirsiniz.

GENE HRİSTİYANLAR İLE BERABER OLDUNUZ, GENE MÜSLÜMANLARI KANDIRDINIZ
Bülent ESİNOĞLU
20.03.2011

Birleşmiş Milletlerin Güvenlik Konseyinde, Libya’ya müdahale kararı çıktı.
Bu gün gerek hükümet cephesinden olsun, gerek Devlet erkanından olsun Hıristiyanlara destek açıklamaları yapıldı.

Oysa, iki gün önce, tam tersi açıklamalar yapıyordunuz.

Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığı görevini sonuna kadar götürmeye kararlı olduğunuz anlaşılıyor.

Bir hatırlatma yaparak başlamalıyım.

Kurtuluş Savaşımız bir anlamda Libya’dan başlamıştır. Mustafa Kemal ve yedi arkadaşı, Libya halkına yardımcı olmak için Bingazi’ye çıktılar. 1911.

Enver Bey, Nuri Bey(Conker), Kuşcubaşı Eşref, Şükrü Bey Fuat Bey gibi arkadaşları ile Libya halkı için Batılılara karşı savaştı. Onları örgütlemeye çalıştı.

Mustafa Kemal, Libya’yı gözü pahasına savundu.

Kıbrıs Barış Harekatında Amerika bize ambargo ile karşılık verirken, Libya bize jet benzini ve yedek parça verdi.

Batının bahanesi gene insan hakları, gene demokrasi.

Yalan yalan bin kere yalan. Asıl Libya’nın petrolüne göz diktiler.

Irak’a girerken de insan hakları ve demokrasi vardı. Batı emperyalizminin en temel oyunudur bu oyun.

Türk halkından yana olmayanların kaderi, Hıristiyanların bir başka deyişle, Haçlı İrticaının yanında olmayı gerektiriyor.

İçeride Müslüman, dışarıda Haçlılar ile beraber olanlara, İslami terminolojide ne isim verilir?

Diyeceksiniz ki, Tüm Batının karşısında Türkiye dirense ne olacak?

Çok şey olurdu. Türkiye dirense Hiçbir Avrupa ülkesi kendi başına müdahaleye cesaret edemezdi.

Hani biz bölge politikaları izliyorduk, bölgenin horozu biz olacağız diye açıklamalar yapıyordunuz.

Gene Batının kuyruğuna takıldınız.

Neden hayıflanıyoruz ki, zaten sicilinizde bu var. Amerika ile beraber Iraklı Müslümanları katletmeye hazırlanmadınız mıydınız?

Amerika beraber hareket edeceğiz derken, az daha ülkemizi işgal ettirmeyecek miydiniz?

Libya işi, Batının yanında yer alarak, hemen bitecek bir mesele değildir.

Libya halkının söyleyeceği çok şey var.

Kaynak: http://www.ordumillet.com/

Sayıştay Üyesi Hanım Başörtülü diye TBMM'den çıkarıldı!


23 Nisan 2011

Loca'da bir çift dışarı çıkarıldı. Nedeni başörtüsü!

TBMM'de 23 Nisan dolayısıyla düzenlenen oturumda Erdoğan'ın konuşması sırasında bir hareketlilik yaşandı. Loca'da bir çift dışarı çıkarıldı.

Nedeni başörtüsü!

Başörtülü bir kadın ile eşi, Genel kurulda resmi erkana ayrılan locaya gelerek oturdu. Çift, Başbakan Erdoğan'ın konuşması sırasında görevlilerin uyarısıyla locadan çıkarıldı. Bu hanımın Sayıştay Üyesi Necla Eroğlu, eşinin de Antalya'da bir hastanenin başhekimi olduğu öğrenildi.

Çiftin locadan çıkarılması sırasında görevlilerle kısa bir tartışma yaşamaları, Genel Kurul salonundakilerin de dikkatini çekti. Parti yöneticileri, liderlerin yanına giderek konuyla ilgili bilgi verdi.

"TBMM başörtülüyü içine alamayacak kadar küçük mü?"
23 Nisan 2011
Ankara 2. Bölge Bağımsız Milletvekili Adayı Aynur Bayram TBMM 23 Nisan oturumunda bir başörtülünün dışarı çıkarılması üzerine tepki gösterdi:

Bülent Arınç, Yahudilere seslendi: "Sizi incitecek hiçbir sözümüz olamaz"
05 Mart 2013



Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Uluslararası ve Kültürlerarası Diyalog Enstitüsü tarafından Alman Federal Meclisi Dışişleri Komitesi Konferans Salonunda düzenlenen bir etkinlikte Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkileri değerlendirdi.

Başbakan Yardımcısı Arınç, Berlin'deki ''Müslümanlar, Yahudiler ve Hristiyanlar: Barış Mümkündür. Geçmiş ve mevcut durumda barış içinde birlikte yaşamanın örnekleri- Geleceğe dair perspektifler'' konulu konferansta, Yahudi asıllı avukat ve televizyon sunucusu Michael Friedmann'ın konuşmasına şöyle cevap verdi:

"Musevi dostlarım için söylüyorum, bizim sizin inancınıza aykırı gelen, hiçbir düşüncemiz olamaz. Sizi incitecek hiçbir sözümüz de olamaz. Yani inancınıza veya sizi var kılan bazı sebeplere biz kesinlikle karşı çıkmayız. Sizi rencide edecek hiçbir söz de söylemeyiz. Şunu emin olun ki, başbakanımız da bakanlarımız da sizin kutsal inançlarınıza aykırı gelecek hiçbir sözü o amaçla söylememiştir. Ben bu sözünün taahhüdünü veriyorum. İsrail'i var eden sebep
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Pts Ağu 25, 2014 1:57 am tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2415
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cmt Nis 23, 2011 9:55 pm    Mesaj konusu: Sayıştay Üyesi Hanım Başörtülü diye TBMM'den çıkarıldı! Alıntıyla Cevap Gönder

İsmailağa Cemaati Hangi partiye oy verecek?,

İsmailağa Dergahı'ndan AKP'ye Net Tavır: "4 yıldır Hıristiyan ve Yahudilerle oturup kalkanlar, onları mekânlarında ziyaret edenler seçim yaklaştığında İslami cemaatleri hatırlamışlar, yüz çevirmeleri ile de büyük bir endişe ve korkuya kapılmışlardır"

10 Haziran 2011

İsmailağa Dergâhı’nın resmi internet sitesinde, İsmailağa Cemaati Hangi partiye oy verecek? şeklinde bir açıklama yapıldı. Açıklamanın tam metni aşağıdadır.

Sitemizin iletişim kısmından gelen yoğun baskı üzerine bu açıklamayı yapmak zorunda kaldık.

Bazı yoldaşlarımızın, kardeşlerimizin oy vereceği partiyi açıkça ilan etmeleri değerli vatandaşlarımızı, cemaatimizin hangi partiye oy vereceği hususunda meraka yöneltmiş, tam ve kesin bir bilgi arayışına itmiştir.

4 yıldır Hıristiyan ve Yahudilerle oturup kalkanlar, onları mekânlarında ziyaret edenler seçim yaklaştığında İslami cemaatleri hatırlamışlar, yüz çevirmeleri ile de büyük bir endişe ve korkuya kapılmışlardır.

Müslümanların Ramazan ayında verdikleri iftar yemeğine (dinimizce) cenabet gezen gayri müslim, haham, papaz ve rahipler davet ederken, ülkemizde milyonlarca destekçisi bulunan İslami cemaatlerin bir üyesini, o cemaati temsilen davet etmemişler, besmele ile kilise açarken, camide ayine izin vermişlerdir.
Dinler arası diyalogda en büyük felaket olan Hıristiyan ve Yahudilere cennetten parsel dağıtımının resmi ayağını kurarken (en azından diyanetin sessiz kalması bile bunların ekmeğine yağ sürmektir), medeniyetler ittifakı deyip İslam’ı diğer muharref dinlerle bir tutmuş, aynı bahçeye koymuşlardır.

Üçüncü dönemlerinde casus yetiştiren “ruhban okulu” açılacak ve faaliyete geçecektir. İddialara göre bu sebeple Sayın Bartholomeos il il gezip Hıristiyanlardan hükümet lehine oy toplamaya çalışmaktadır.

Her yerde kiliseler devletin bütçesi ile mamur edilip, ihya edilip ayin yaptırılırken, milletimizin hayrı ile yaptırdığı Fetih Külliyesi iade edilmemiş, temelindeki maksada kavuşturulmamış, banilerinin ruhu sızlatılmaya devam edilmektedir.

Diğer taraftan Kuran Kurslarının kapısına kilit vurulmasını zorunlu kılan yaş sınırı yükseltilmiş, “bu da yetmez” denilerek zorunlu eğitim süresi uzatılmıştır.

Camilerde merkezi ezan ve vaaz sistemleriyle İmamlar pasifize edilerek bekçi haline getirilmiş, imam ve cemaat arasındaki bağ koparılmıştır. Her ne kadar bu uygulama 28 Şubatın bir eseri olsa da bu gün gelişerek devam etmektedir.

Zina suç sayılmaktan çıkmış, fuhuş evlerinin devlet eliyle işletilmesine son verilecek yerde “getirisi çok olduğu için” fuhuş evi açılımı devam etmektedir.

Kürt açılımı, alevi açılımı, roman açılımı, ermeni açılımı, Hıristiyan açılımı, şarkıcı açılımı şu alçımı, bu açılımı yapılırken Müslümanlar lehine tek bir şey dahi yapılmamış, azınlık dediğimiz gayri müslimler abad edilirken çoğunluk olan Müslümanlar (ne de olsa elimizde denilerek) itilmiş ve yok sayılmıştır.

Bunlar ve niceleri bizi gelecek adına kaygılandırmaktadır.

Şimdi, Diyalogcuların yurt dışından uçak uçak adam taşıyıp hükümet için oy kullandırması, televizyon dizilerinde, haber programlarında hükümet propagandası yapmasına kimsenin sesi çıkmıyor, onlar yandaş ve yalaka olmuyorlar ama biri kalkıp bunları söyleyince ya Ergenekoncu ya statükocu veya Ak Parti düşmanı koyu bir Saadet partili damgası yiyor.

Ne yapalım? Müftü olmak isteyen ilahiyatçıların yaptığı gibi evimizin etrafını hükümet bayrakları ile mi donatalım?

“Bu parti gelmesinde din düşmanı parti mi gelsin?” diyorlar. Bunu söyleyenlerinde dinle alakası yok zaten. Olsaydı bu gerçekleri görürlerdi.

“Bir 28 Şubat mı istiyorsunuz, siz bunu hak ediyorsunuz” diyerek hemen tehdit ediyorlar. Bizde “Senin duanla mı yaşıyorum ki, senin bedduanla öleyim” tabiri ile cevap veriyoruz. Çünkü bu yol sıkıntı yolu, bu yol dert yolu, bu yol çile yolu. Yüzyıllardır asmışlar, kesmişler ama Allah’ın izniyle bitirememişler, siz mi bitireceksiniz? Ergenekon mu bitirecek?

Bunları, sitemizin iletişim kısmından cemaatimize yöneltilen suçlamalar ve tenkitler sebebiyle yazdık.

Bizler Sultanımızın emri gereği bir yönlendirme yapmayacağız. Kesin bir ifade ile “şu” partiye verin demeyeceğiz. Çünkü bu bir tefrika sebebi oluyor.

Feraset sahibi her mümin nereye oy vereceğini bilir. Feraseti körelmişse ona Efendi hazretlerinin nasihati, Peygamberimizin hadisi değil ayet bile tesir etmez.

Çünkü duymak istemeyenden daha sağır yoktur. Adam olunca sağır, ona istediğin kadar bağır…
www.ismailaga.info

Sayıştay Üyesi Hanım Başörtülü diye TBMM'den çıkarıldı!
23 Nisan 2011

Loca'da bir çift dışarı çıkarıldı. Nedeni başörtüsü!

TBMM'de 23 Nisan dolayısıyla düzenlenen oturumda Erdoğan'ın konuşması sırasında bir hareketlilik yaşandı. Loca'da bir çift dışarı çıkarıldı.

Nedeni başörtüsü!

Başörtülü bir kadın ile eşi, Genel kurulda resmi erkana ayrılan locaya gelerek oturdu. Çift, Başbakan Erdoğan'ın konuşması sırasında görevlilerin uyarısıyla locadan çıkarıldı. Bu hanımın Sayıştay Üyesi Necla Eroğlu, eşinin de Antalya'da bir hastanenin başhekimi olduğu öğrenildi.

Çiftin locadan çıkarılması sırasında görevlilerle kısa bir tartışma yaşamaları, Genel Kurul salonundakilerin de dikkatini çekti. Parti yöneticileri, liderlerin yanına giderek konuyla ilgili bilgi verdi.

"TBMM başörtülüyü içine alamayacak kadar küçük mü?"
23 Nisan 2011

http://basortuluadayyoksaoydayok.wordpress.com/

Ankara 2. Bölge Bağımsız Milletvekili Adayı Aynur Bayram TBMM 23 Nisan oturumunda bir başörtülünün dışarı çıkarılması üzerine tepki gösterdi:

[img]TBMM başörtülüyü içine alamayacak kadar küçük mü?

Bugün 23 Nisan yani “Ulusal Egemenliğin” ilan edildiği Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açıldığı gün.

Meclis açılana kadar verilen mücadelenin aktörleri, başında örtüsüyle Erzurum’da mücadele eden Nene Hatun, Maraş’ta Fransızların bir kadının başörtüsünü açmalarından dolayı işgalcilere karşı halkı ayaklandıran Sütçü İmam gibileridir.

O gün inançlarına sahip çıkan halkın mücadelesinin sonucu olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Fakat bu meclis’te sesini duyuramayanlar yine aynı insanların torunları, aynı inancın müntesipleri oldu.

Bugün, 28 Şubat’tan 13 yıl sonra, Başbakan’ın Olağan Üstü Genel Kurul Toplantısı konuşması esnasında, tam da Egemenliğimizi ilan ettiğimiz meclisimizin açıldığı günde Necla Eroğlu isimli Sayıştay Üyesi genel kurul salonundan adeta bir çocuğun ilkokul sıralarından kaldırılıp dışarı çıkarılması gibi çıkarıldı.

28 Şubat sürecinin sona erdiğini söyleyen zihniyet bugün gözlerini bir kez daha kapattı gerçeğe. Bir kez daha “başörtüsüne haddini bildirdiler”, bir kez daha yasakların hala devam ettiği Türkiye’nin meclisinden kovuldu başörtüsü.

Bir kez daha sistem bizim durmamızı, beklememizi, kapıların ardında sessizce itaat etmemizi istiyor.

Milletvekili, gazeteci, Sayıştay Üyesi, akademisyen… kovulanların hepsinin ortak özelliği başörtülü oluşları.

Necla Eroğlu Sayıştay Üyesi, eşi başhekim. Genel Kurul’dan kovulmalarının sebebi Necla Eroğlu’nun başörtülü olması.

Bu olay bugün başörtülülerin oylarına talip olanların, onlara adalet ve eşitlik vaat edenlerin gözlerinin önünde yaşandı.

Seslerini çıkarmadan herkes kanıksadı bu olayı.

Necla Eroğlu’na hangi ikna edici açıklama yapıldı?

Bunun ikna edici bir açıklaması var mıdır?

Sadece başörtülü olduğu için Genel Kurul’dan, Meclis’ten, hastanelerden, okullardan kovulmanın kabul edilebilir ve ikna edici bir açıklaması var mıdır?

28 Şubat’ta ve öncesindeki karanlık günlerin zihniyetinden kurtulduğu düşünülen bir ülkede bu uygulamanın sebebi nasıl açıklanır?

28 Şubat’ta ikna odaları vardı, yerleri biliniyordu. Şimdi ikna odaları nerede?

Meclis koridorlarına kadar mı genişledi bu odalar?

Başbakanın konuşma yaptığı kürsünün önüne kadar, herkesin gözünün önüne kadar mı uzadı?

Türkiye Büyük Millet Meclisi başörtülüyü içine alamayacak kadar küçük mü?

Tüm vicdan sahiplerinin vicdanlarını kanatan bu saldırıyı esefle ve şiddetle kınıyorum.

Ankara 2. Bölge Bağımsız Milletvekili Adayı Aynur Bayram
Haber5/haber1001

İsrail’e kim 'yaltaklanıyor'
22.06.2011

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu suçlayan Başbakan Erdoğan’a, İsrail basınından şok bir iddia yöneltildi.

İsrail gazetesi Haaretz, İsrail ve Türk yetkililerin iki ülke arasındaki diplomatik krizleri çözmek için gizli toplantılar düzenlediklerini öne sürdü.

BM komitesinde çalışan iki temsilcinin, İsrail ve Türkiye arasında mesaj iletmek ve krizi sonlandırmak için aylarca çalıştığını vurgulayan gazete “Görüşmeleri ABD de destekledi. Ayrıca, ABD’li bir yetkili üst düzey bir Türk yetkili ile bu ay sonunda yola çıkacak ikinci filoyu engellemek ve ilişkileri geliştirmek için konuştu” diye yazdı.

Polemik yeni boyut kazandı

Seçİm öncesi CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu "İsrail’e yaltaklanmak" la eleştiren Başbakan Erdoğan’a İsrail basınından kötü haber geldi: Türk ve İsrailli yetkililer uzun zamandır gizli gizli görüşüyor.

Görüşen isim Sinirlioğlu mu?

İsraİl gazetesi Haaretz iddiasını daha da ileriye götürdü ve görüşmelerin Başbakan Netanyahu’nun temsilcisiyle Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu arasında gerçekleştiğini öne sürdü. İddia. kafaları karıştırdı.

Haaretz: "Türkiye ile İsrail görüşüyor"

İsrail gazetesi Haaretz, Erdoğan’ın, İsrail ve Türkiye arasındaki diplomatik krizi çözmek için
gizli görüşmeler yaptırdığını öne sürdü.

Seçim öncesinde miting meydanlarında CHP lideri Kılıçdaroğlu’na "İsrail’e yaltaklanacağına Akdeniz’deki korsan çetelere engel ol" diyen Erdoğan’ın, İsrail’le gizli görüşmeler yaptırdığı ortaya çıktı.

İsrail’in önde gelen gazetelerinden Haaretz’da Barak David imzasıyla yayımlanan haberde, İsrailli yetkililerin iki ülke arasında 2 yıldan fazla süredir devam eden diplomatik gerginliği aşmak adına Türk mevkidaşlarıyla gizli görüşmeler yaptığı öne sürüldü. İsrail yönetiminden üst düzey bir yetkilinin verdiği bilgiye dayandırılan haberde, görüşmelere ABD’nin de destek verdiği ifade edildi.

Türk Dışişleri Bakanlığı’ndan bir kaynak ve ABD’li bir yetkili görüşmelerin yapıldığını doğruladı. Ancak, İsrail Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı bu konuda bir açıklama yapmayı reddetti. Görüşmelerin Başbakan Binyamin Netanyahu’yu temsil eden İsrailli bir yetkiliyle, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu arasında gerçekleştiği verilen bilgiler arasında.

Aylar süren görüşmeler

Öte yandan, geçen yıl diplomatik krize neden olan Gazze filosuyla ilgili kurulan Birleşmiş Milletler (BM) soruşturma komitesindeki İsrail ve Türkiye temsilcileri Yosef Ciechanover ve Özdem Sanberk arasında da görüşmeler yapılıyor. Aylardan beri BM komitesinde çalışan iki temsilci, İsrail ve Türkiye’nin arasındaki filo krizini sonlandırmak için uzlaşma sağlamaya çalışıyor.

Ayrıca, ABD’nin başta bu ay sonunda yola çıkacağı düşünülen yeni Gazze filosunu durdurmak ve İsrail-Türkiye ilişkilerini geliştirmek için üst düzey Türk yetkililerle temas halinde olduğu bildirildi. Geçtimiz cumartesi günü ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton mevkidaşı Ahmet Davutoğlu ile görüşerek İHH’nin gemisi Mavi Marmara’nın yeni filoya katılmama kararından duyduğu memnuniyeti iletmişti.

Time da açıklamıştı

Öte yandan, İngiliz dergisi Time’da çıkan haberde de Mavi Marmara’nın Gazze filosundan çekilmesi, Türkiye ile İsrail arasında sessiz diplomasi olarak değerlendirilmişti. Time, "Türkiye ve İsrail, denizde yeni bir fiyaskoyu önlemek için harekete geçiyor" yorumunu yaptı. Dergi, "Öyle görünüyor ki, olup bitenler aslında sessiz diplomasi: İsrail (ve kesinlikle Washington) Ankara’yı ikna etti, Ankara da, İHH’yi ikna etti” görüşünü öne sürmüştü. "

Ne demişlerdi?

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, seçim gezisinde "Biz olsaydık Mavi Marmara yola çıkmazdı" diyerek Başbakan Erdoğan’ı eleştirmişti. Erdoğan da Kılıçdaroğlu’na 5 Haziran’da Adana mitinginde cevap vermişti. Başbakan, Kılıçdaroğlu için “Cesareti varsa, onuru varsa İsrail’e yaltaklanmak yerine kalkar Akdeniz’deki korsanlığı eleştirir” demişti.

“Kılıçdaroğlu uluslararası çetelerin de projesiymiş” diyen Erdoğan, şunları söylemişti:

“Biz CHP’nin yeni genel başkanın ulusalcı çetelerin bir projesi olarak biliyorduk. Meğer Kılıçdaroğlu aynı zamanda uluslararası çetelerin de projesiymiş.”
Kaynak: YeniÇağ

Kiliseler açılıp, Kur'an Kursları kapatılıyor
01 Temmuz 2011

Türkiye genelinde son 8 yılda onlarca kilise restore edilip ibadete açılırken 30 binin üzerinde de kilise ev açıldı. Buna karşın bin 711 Kur'un Kursu'nun kapısına kilit vuruldu.

Yıkılmış, harap olmuş veya onarım gerektiren mabetler, AB Uyum Yasaları çerçevesinde hızla restore edilerek ibadete açılıyor. Bunun yanı sıra AB uyum yasaları çerçevesinde yapılan kanun değişikliği ile başlatılan ibadethane açma serbestliğinden dolayı Hristiyan misyonerler faaliyetlerini daha da yaygınlaştırdı. Yasanın çıkmasından bu yana Türkiye'de 30 binden fazla kilise ev açıldığı belirtiliyor.

KİLİSELER AÇILIRKEN KUR'AN KURSLARI KAPATILIYOR

Diyanet İşleri Başkanılığı'nın verilerine göre ise 2010 yılı itibariyle Türkiye genelinde kapatılan Kur'an kursu sayısı bin 711.

MEDRESELER EĞELENCE MERKEZİNE DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR

AB Uyum Yasaları çerçevesinde restore edilerek ibadete hazır hale getirilen kilise ve havralar sadece açılışlarının yapıldığı gün dolup taşarken, diğer günlerde cemaatsizlik nedeniyle boş kalıyorlar. Açılışa gelenler ise genellik yurt dışından özel olarak getiriliyor. Buna karşın Selçuklu ve Osmanlı'dan kalma medreseler ise eğlence merkezlerine dönüştürülüyor.

SON OLARAK ADIYAMAN'DA SÜRYANİ KİLİSESİ RESTORE EDİLDİ

Adıyaman Mor Petrus-Mor Paulus Kilisesi’nin 18 aydır devam eden koruma ve restorasyon işlemleri sona erdi.

Süryani Kadim Cemaatine ait Mor Petrus-Mor Paulus Kilisesi pazar (3 Temmuz 2011) günü düzenlenen büyük ayin ile açılacak.
Bu yıl 13. Süryani Kadim Cemaati'nin büyük ayininin, Adıyaman'da geniş katılımla gerçekleştirilmesi bekleniyor. Mor Petrus Mor Pavlus Kilisesi'nin kuruluş yıldönümü nedeniyle düzenlenen büyük ayine İstanbul, İzmir ve Ankara başta olmak üzere Almanya, Norveç, İsveç, Hollanda, Amerika ve birçok yerden Adıyaman’dan çeşitli nedenle ayrılmış olan Süryanilerin katılması bekleniyor. Adıyaman, Şanlıurfa, Malatya, Hatay, Mersin ve Elazığ bölgesinden sorumlu Adıyaman Mor Petrus-Mor Pavlus Kilisesi Metropoliti Melki Ürek, uzun bir aradan sonra gerçekleştirilen Kilisenin restorasyonu ve Metropolitlik binasının yapımı ve çevre düzenlemeleriyle yeniden eskisi cemaatimize hizmet vermeye devam edeceğini söyledi.

METROPOLİTİN SEVİNCİ

Her yıl geleneksel olarak 29 Haziranda gerçekleştirilen Adıyaman Süryani Kadim Cemaatine ait Mor Petrus-Mor Paulus kilisenin kuruluş yıl dönümü ayininin bu yıl restorasyon çalışmaları nedeniyle 3 Temmuz 2011 Pazar gününe ertelendiğini belirten Adıyaman, Şanlıurfa, Malatya, Hatay, Mersin ve Elazığ bölgesinden sorumlu Adıyaman Mor Petrus-Mor Pavlus Kilisesi Metropoliti Melki Ürek, kilisede yapılan çalışmalar hakkında şu bilgileri verdi: “Adıyaman metropolitliği bugünkü konumuyla Mot Petrus ve Mor Paulus kilisesi 1883 de kuruldu. Daha önce yıkılan Meryem Ana kilisesi üzerine kurulan bir kilisedir. Çok eski tarihi vardır. Bu kilise elbette aktiftir. 1984 yıllarına Adıyaman’daki Süryani Kadim Cemaatine hizmet veren kilisemiz bir süre Metropolit olmadığı için kapalı kaldı ancak o dönemde buranın ruhanisi cemaat dağılınca kendileri de Adıyaman’dan gitti. Böylece kilise 15 yıl kapalı kaldı. 2001’de bu kilise tekrar açıldı. Buraya geldiğimde kilisenin genel durumu pekiyi değildi. Tadilat görmesi gerekiyordu. Restorasyon projelerini kurumlara sundum. Adana Anıtlar Kurulu bölge müdürlüğü bize restorasyonla ilgili proje onayladı. Bu şekilde kiliseyi iç dokuya göre restore ettik. Daha sonra burası metropolitlik konumuna gelmiştir. 1925’te vefat eden en son metropolitten sonra metropolitlik olmamış. Böylece biz 2002’den başlayarak 2010’a kadar restorasyon peşindeydik. Çok uğraştık. Sağolsun şimdiki hükümet bize bu fırsatı verdi. 1,5 sene sonra aldığımız onayın ardından kilise yenilendi. Güçlendirme gündemdedir. Tanrı dilerse 3 Temmuz 2011’de kilisemizin açılışı yapılacaktır. Yani bu demek oluyor ki avlu ve bina restore edildi. Bizim insanımız buraya gelip tekrar buluşacağız. İyi olmasını diliyorum. Adıyaman yerel yönetimini de davet ettik.”
Haber5

KALVİNİST İSLAMCILAR
Bülent ESİNOĞLU
03.07.2011

Hıristiyanlık ile kapitalizmi uyumlu bir yapıya dönüştürmek için 15.
ve 16. yüz yılarda, Hıristiyan ilahiyatçılar Protestanlığa yeni
yorumlar getirdiler. Sonunda, Kapitalizmin yapıp ettiklerinin dinen
uygun olduğunu halkalara kabul ettirdiler.
Kalvinizm, insanların kendi seçimlerini kendilerinin yapamayacağını,
yani bazılarının zengin bazılarının da fakir olabileceğini belirledi.
İlahi olarak insanların eşit olmadığı kabulünü, Hıristiyan
ilahiyatının düşünce dünyasına sokmuş oldu.
Tarihten de biliyoruz ki, dinler modern çağda, birey üzerindeki
otoritelerini gittikçe kaybetmektedirler. Ancak, dinler devletler ve
egemen sınıflar vasıtasıyla, kaybettiği bu otoritesini yeniden kazanma
yolundadır.
Egemen sınıfların hem dini kullanmaları hem de kapitalizmi
benimsemeleri, yani bu birbiri ile çelişen iki unsuru nasıl da güzel
bütünleştirdiğini açıklamaya çalışacağım.
İslam dünyasının aydınları olarak bizler, yani kapitalizm ile
İslamiyet'in nasıl uyumlu hale getirildiğine kafa yorarsak, İslami
taraftan kendimizi ikna edecek İslami öğreti bulmamız imkânsızdır.
Yaşadığımız Türkiye'de bu uyum sağlanmışsa, İslami ilkelerden, İslami
öğretiden vazgeçildiği sonucu çıkar.
Kapitalizm, yerleşik düşünceye, geleneklere dine sürekli saldırır. Bu
saldırıyı yapmasa, tüketim alanını genişletemez. Kapitalizm yapısal
durumu gereğince hep yerleşik düzene ve düşüncesine saldırmak
durumundadır. Saldırmazsa, ayakta kalamaz.
Bu saldırıyı, halk nezdinde, değişim, gelişim ve demokrasi olarak
takdim eder. Türkiye'de iktidar olanların sahtekârlığı da bu
noktadadır. Geleneklerden (yerleşik dini düşünce) yana olduğunu
söyler, ancak kapitalizmin bu geleneklere saldırısını yok sayar.
İslamiyet her noktada, kapitalizm ile çatışır. Din faizi yasaklar,
Kapitalizm de bu noktada dini yasaklar. Bunun gibi binlerce örnek
vermek mümkündür. Sadece eşitlik ilkesi bile Kapitalizm ile çatışan
baş öğretisidir.
Kapitalizm ile dinin birlikte olmasının zor olmasına kaşın, çok iyi
bütünleşiyor gibi görünmesi, din ve geleneklerin sahiplerinin
ilkelerine sahip çıkmamasındandır. Yoksa kapitalizm ile İslami'ye tin
uyum içinde olmasında değildir.
Batı İslam' a sadece Haçlı Seferleri ile saldırmaz. Asıl geleneklere,
dini öğretilere saldırılar yapar. Kanunlarına saldırır. Aslında
İslam'da din kanun anlamındadır. Kanunlarına saldırarak İslam'a
saldırır.
Tüm saldırıların temelinde kapitalizmin tüketim alanlarını
geliştirmesi içgüdüsü vardır.
İslam'ı yeniden tanımlamak, İslam coğrafyasını manipüle etmek, hep bu
ihtiyaçtan kaynaklanır.
Kalvinist İslam tanımlaması da, Ilımlı İslam tanımlaması da Batıya ait
tanımlamalardır.
AKP'nin iktidarı da bu tanımlamaya tıpa tıp uyan bir özellik taşımaktadır.
Hem Müslüman hem liboş olunmaz. Yani Müslüman'ın iktidarı değil,
kapitalizmin iktidarıdır, yaşadığımız.
İslam kapitalizm karşı olduğu halde, Kapitalizmi iktidar yapamaz.
Bu gün Allaha tapıyorum diyenler, aslında paraya, yani kapitalizme
tapıyorum diyorlar.
http://www.ordumillet.com/

AKP, FİLİSTİN ÖRGÜTLERİNE: ''MİLLİ HÜKÜMET KURMAKTAN VAZGEÇİN'' BASKISI YAPIYOR
Ali Serdar BOLAT
07.07.2011

El-Fetih, Milli Filistin Hükümeti kurmak için HAMAS'a el uzatmış, aracı olması için AKP hükümetine başvurmuştu.

Filistin örgütlerinin birleşerek milli bir hükümet kurmaları ve Birleşmiş Milletler'e devlet olarak tanınmak için başvurmaları Amerika'nın Büyük Ortadoğu Projesi'ne ve İsrail'in çıkarlarına aykırı idi.

Bu yüzden AKP, El-Fetih'in çağrısına sessiz kaldı.

Olaya Mısır el koydu.

El-Fetih ve HAMAS Kahire'de buluştu, milli bir hükümet kurulması konusunda anlaştılar, diğer Filistin örgütleri de anlaşmaya katıldı.
AKP'nin, dinsiz (!) El-Fetih'e karşı Müslüman HAMAS taraftarlığı yaparak Filistin'in bölünmüş olarak kalmasını sağlama siyaseti çöktü.
El-Fetih, HAMAS ve diğer örgütler aralarında ilelebet çatışıp güçten düşecek, İsrail rahat edecekti.

Bu çatışmaya son vermek için ağırlığını koyan yeni Mısır hükümeti, Mübarek'in ABD-İsrail eksenli siyasetinden farklı bir tutum izleyeceğini ortaya koymuş oldu.

Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abas, Filistin Devletinin kurulması için Eylül ayında Birleşmiş Milletler'e başvuracaklarını açıkladı.

192 üyeli Genel Kurulun 128 üyesi onay verirse Filistin Devletinin kurulması kabul edilecek.

Şu ana kadar 120 devlet onay vereceğini bildirdi.

Ancak, oylama gününe kadar milli bir hükümet kurulması lazım.
El-Fetih ve HAMAS, Başbakanın ve bakanların kimliği konusunda henüz anlaşamadılar.

Tam bu noktada AKP son gayretini göstererek El-Fetih'ten Mahmut Abas'ı ve HAMAS'tan Halid Meşal'i Ankara'ya davet etti.

AKP, Mahmut Abas'a "Halid Meşal da burada, ortak bir basın toplantısı yapıp hükümeti kurmayı ertelediğinizi açıklayın" diye baskı yaptı.
Abas bu emrivakiye sinirlenerek bavullarını toplamaya başladı.

Ancak güçlükle kalmaya ikna edilen Abas, Meşal ile buluşmaya yanaşmadı.
Suudi Basın Ajansı, planı açık eden şu haberi yayımladı.

"Abas, Meşal ile görüşmemekle birlikte, Türk makamları aracılığı ile, hükümeti kurmayı ertelediğini Meşal'e iletti"

Bu yalan haber, Suudilerin de Amerika-İsrail-AKP komplosunda yer aldıklarını gösteriyor.

Abas, AKP'nin baskısına direniyor.

AKP, Amerika'nın Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanlığı rolünü oynamaya devam ediyor.

Konu ile ilgili 10 Mayıs tarihle yazımı tekrar veriyorum:

**

Filistin'de AKP kaybetti, Mısır öne geçti

Ali Serdar Bolat 10 Mayıs 2011

AKP, Filistin politikasını HAMAS'ı destekleme görüntüsü altında yürütüyordu.

HAMAS, dinsiz (!) El-Fetih ile çarpışıyor, Filistin İsrail karşısında bölünmüş, güçten düşmüş bir durumda bulunuyordu.

Sünni HAMAS, bu destek görüntüsü altında Şii İran'dan ve İran'ın müttefiki Suriye'den kopartılmaya çalışılıyordu.

Amerika'nın Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanı olduğunu defalarca ilan etmiş olan Tayyip Erdoğan'ın bu konudaki görevi, HAMAS'ı kendi tarafına çekerek ABD politikasına bağlamaktı.

Van minıt, Mavi Marmara gösterileri vesaire hep bunun içindi.

HAMAS da, "Böyle bizden yana Sünni kardeşlerimiz varken ne işimiz olur Şiilerle" deyip AKP yörüngesine girecekti.

Daha geniş bir perspektifte, İran'a sempati ile yaklaşmaya başlamış olan Arap kamuoyu ve Suriye dahil bazı Arap yönetimleri de, İran yerine İsrail karşıtı (!) Türkiye'nin çekim alanına gireceklerdi.

Filistin anlaşması soğuk duş etkisi yaptı

El-Fetih lideri Mahmud Abbas, HAMAS ile anlaşma isteğini Türkiye'ye iletti.
Bu haber, AKP'de soğuk duş etkisi yaptı. AKP Hükümeti bu konuda sessiz kaldı.

İsrail, anlaşmaya tepki gösterdi.

İsrail Cumhurbaşkanı Peres şunları söyledi:

"Kurucularından birinin terör örgütü olacağı bir ülkenin oluşumuna dünya destek vermez.

Seçimlerde hem Gazze hem de Batı Şeria'da terör örgütü iktidarı ele geçirebilir.

Bu anlaşma bir Filistin Devletinin oluşturulmasını önler, barış şansını ve istikrarı sabote eder"

Amerika da paniğe kapıldı.

ABD Dışişleri Sözcüsü, Amerika'nın şu an için Filistinlilere yaptığı yardımları devam ettirdiğini, ancak ittifak konusunda daha fazla bilgi almak istediğini belirtti.

Böylece, Türkiye-İsrail-Amerika üçlüsü Filistin barışı karşısında ortak tavır almış oldular.

"Van minıt" ve Mavi Marmara gösterilerinin aldatmaca olduğu bir kere daha ortaya çıktı.

HAMAS: "Suriye'ye sırtımızı dönmeyiz"

HAMAS'ın siyasi kadrosu, çalışmalarını çok uzun zamandır Şam'da sürdürüyor.

Batı destekli bir kısım Arap medyası "Hamas Suriye'yi terk edecek, Mısır ya da Katar'a gidecek" yönünde haber yaptı.

Sözde Suriye yönetimi Alevi idi, ve ayaklanan çoğunluktaki Sünnilere karşı katliam yapıyordu.

Bunun için, Sünni HAMAS da Suriye muhalefetinin yanında idi ve bu yüzden HAMAS yönetimi Suriye'yi terk edecekti.

HAMAS lideri Halid Meşal bu haberi şöyle yalanladı:

"Şam'da kalacağız ve Suriye yönetimine destek vermeye devam edeceğiz.
Hamas, zor günlerinde Suriye'ye sırtını dönmeyecektir"

HAMAS siyasi kanat üyesi İzzet el-Raşk da, örgütün siyasi kadrosunun Şam'dan ayrılmasının söz konusu olmadığını açıkladı.

Bu yalanlama, BOP görevlilerinde ikinci soğuk duş etkisine neden oldu.

Mısır öne geçti

El-Fetih lideri Mahmud Abbas'ın anlaşma isteğini Türkiye duymazdan gelince, Abbas yüzünü Mısır'a çevirdi.

Mısır olaya el koydu.

Mahmud Abbas, HAMAS'ın kontrolündeki Gazze'de seçimlere gitmeye hazır olduğunu söylemişti.

Yeni Mısır yönetimi, hemen HAMAS ile temas kurdu. Birkaç gün içinde HAMAS'ı ikna etti.

HAMAS yöneticileri anlaşmayı imzalamak için Şam'dan Kahire'ye giderken Ankara'ya haber vermediler.

AKP'nin uzun uğraşılar sonunda HAMAS ile ulaştığı düzlem, El-Fetih'in müdahalesi ile anında çöktü.

El-Fetih, Amerika'dan aldığı yardımları kaybetme riskini göze alarak Filistin Ulusal Birliği için esaslı bir adım attı.

Politikasını Filistin'deki bölünme üzerine inşa etmiş olan AKP kaybetti, Büyük Ortadoğu Projesi büyük bir yara aldı.

Yeni Mısır yönetimi, Filistin Ulusal Birliği'ni sağlama yolunda attığı adımla eski Mübarek yönetiminin İsrailci-Amerikancı politikasından sapma gösterdi.

"Mübarek'e karşı isyanı Amerika düzenledi" iddiası derin bir yara aldı.

Sonuç olarak:

-- El-Fetih Amerikancı politikasından ayrılma işaret verdi

-- Yeni Mısır yönetimi, eski yönetim gibi kayıtsız şartsız İsrail-Amerika yörüngesinde olmayacağı işaretini verdi

-- HAMAS, Amerikancı AKP yörüngesine girmekten kurtuldu.

ordumillet.com/

İktidar Baskısı Bir Yazarın Daha Başını Yedi: Önkibar İstifa Etti
29.07.2011

Uzun süredeir Fethullah Gülen cematinin baskısı altında olan Yeniçağ gazetesinden Sebahattin Önkibar da ayrılmak zorunda kaldı. Önkibar'ın "Hz. Muhammet'siz İslam Olur mu" adlı bugünkü yazısı taşra baskısında yer alırken şehir baskısından çıkarıldı. Bu gelişme üzere muhalif yazılarından dolayı bir süredir sıkıntı yaşadığı öğrenilen Sebahattin Önkibar, Ankara temsilciliği ve yazarlık görevinden istifa etti.

İşte Önkibar'ın istifasına neden olan o yazı:

HZ MUHAMMETSİZ İSLAM OLUR MU?

Başlığa bakıp bu nasıl soru demeyin sakın!

Hedeflenen yeni Müslümanlık Hazreti Muhammetsiz islamdır!

O nasıl mı olur?

Proje mimarlarına göre haşa onu aşmakla olurmuş!

Ambalajı da İbrahimi dinlerin kardeşliği ve bütünselliği imiş!

Henüz alt perdelerden ve belli mahfillerde seslendirilen modernize edilmiş yeni İslam dini projesinin ardında ise Paxamericananın Evanjelistleri ile Vatikan var.

İBRAHİMİ DİNLER VE DİYALOG !

İbrahimi dinler ambalajı basit anlatımla üç kitaplı dinin yani İslam,Musevilik ve Hıristiyanlığın bir potada eritilmesi ile orta vadede üçünden ortak bir din yaratmadır.

Bu yeni inanca göre üç din de hakdır ve bu dinlere mensup olanlar cennete gideceklerdir.

Kur’anı Kerim’i reddeden bu anlayış islamın Protestanlaştırılması ya da reforme edilmesinin ötesinde tamamen iğdiş edilmesidir .

Bu vahim projenin kapısını aralayan ilk teşebbüs de dinler arası diyalog yutturmasıdır.

Dinler arası diyalogun amacı böyle bir deformasyona iklim hazırlamaktı.

Malum soğuk savaş sürecinden sonra Emperyalizm Komünizmi düşman olmaktan çıkarmış yerine islamı oturtmuştur.

İslamla mücadelenin tekniklerinde ise deformasyon yani islamı kendi özü ya da temel çizgisinden çıkarmak öncelikli hedeftir.

Batılı büyük istihbarat örgütlerinin kontrolünde olan Haçlı intelijansiyası yeni süreçte tehlikenin aslında Müslümanlar olmadığı tersine İslam inancının kendisinin olduğu hükmüne varmış ve o yönde sonuç alacak metotları teklif etmişlerdir.

İŞTE DEHŞET UYGULAMALAR

İşte Büyük Ortadoğu Projesi de aslında bu bakışın proje olarak somut yansımasıdır.

Üzülerek ifade etmeliyiz ki bu yeni projenin uygulama merkezi Türkiye’dir ve öyle olduğundan olsa gerek BOP’un Eşbaşkanı da malum Sayın Tayyip Erdoğan’dır.

Bizzat devlet ve hükümet tarafından desteklenen yeni ya da Hazreti Muhammetsiz İslam projesindeki faaliyetlere vereceğimiz birden çok somut örnek var.

Mesela ilkokul kitaplarımızda var olan Kelime Tevhid tarifinden Muhemmedun Resululahın çıkarılması en dehşet verici örnektir.

Sinsi bir şekilde yürütülen bu kampanyalarda ayrıca islamla Hıristıyanlık ve Museviliğin çok farklı olmadığı ,dolayısı ile iki ayrı dinden insanların nikah kıyabilecekleri bile şuuraltılara pompalanıyor.

Keza Papazların Camilerde ayin yapması ve de devlet büyüklerimizin cemaatı olmayan Kiliseleri besmele ile açması ve yine cemaatı olmayan onbinlerce Kilise Evinin ihya etmesi bir diğer garabet misalleridir.

Bu bağlamda verilebilecek en dehşet örnek ise ABD’nin Cuma hutbelerimize müdahale etmesi ve bundan sonuç almasıdır.

ABD SEFİRİNDEN HUTBBEYE MÜDAHALE

AKP iktidarı ile beraber 2005 yılında ABD sefiri Edelman hükümete ve Diyanet’e baskı yapıp Cuma Hutbesinde okunan “Yegane din islamdır” ayetini kaldırtmaya çalışmıştır ki maalesef büyük ölçüde başarılı da olmuştur.

Kuşkusuz Paxamericanın Evenjelistleri ve Vatikan’ın CIA desteği ile yürüttüğü bu rezil faaliyete Türk insanı manevi önderleri sayesinde her şeye rağmen direnmeye devam ediyor .

Bu bağlamda Türkiye’de kökü dışarıda olmayan yani milli olan pek çok dini camia çok güzel refleksler sergiliyor ki bunun bayraktarı tartışmasız olarak Prof.Dr.Haydar Baş Bey ve Arkadaşlarıdır.

Dürüstçe ifade edeyim bizim gibi işi gücü okumak ve yazmak olan biri bile Hazreti Muhammedsiz islam noktasındaki pek çok kahpe faaliyetin ayrıntılarını Prof Haydar .Baş Hoca sayesinde nüfuz edebilmiştir ki bu bile yürütülen çalışmanın sinsiliğini teyid ediyor.

İSLAM DİYE DİYE İSLAMA İHANET!

Bizi üzen şeylerden biri de adı Milli Görüş olan bir önemli Camianın tamamen olmasa da bu rüzgara büyük ölçüde kapılması yani Amerikan islamına boyun eğmesidir.

Öyle değilse soruyorum yakın geçmişte her Cuma çıkışı Emperyalizmi protesto eden o insanlar dün Irak’da bugün Libya’da Haçlılar Müslümanları avlarken bir kez olsun neden tepki koymadılar ve koymazlar?

Ve son not:

Türkiye’de Şanlı Muhammed Aleyhisselam,Ashabi ve Ehli Beytinin Kur’an ve Hadisi Şerif Müslümanlığına, kendine güya İslamcı diyenlerin iktidarında savaş açıldığını ve gerçek Müslümanlığın yerine Amerikan İslamının ikame edilmeye çalışıldığını tarih dehşet verici ve ibret alıcı büyük bir ironi olarak yazacağından hiç kimsenin kuşkusu olmasın!
Kaynak: Açık İstihbarat

'Ortadoğu bataklığına sürükleniyoruz'
09 Ağustos 2011
CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdoğan Toprak, ''AKP, Türkiye'yi Ortadoğu bataklığına sürüklüyor, bir grup medya da buna çanak tutuyor'' dedi.

Toprak, yaptığı yazılı açıklamada, Suriye'de yaşananları ''Ortadoğu'yu yeniden biçimlendirmenin bir parçası'' olarak nitelendirdi ve çok büyük bir felaketin eşiğinde olunduğunu, medyanın da bu gerçeği halktan gizlediğini öne sürdü. Uluslararası egemen güçlerin Türkiye'yi büyük bir bataklığa sürüklemeye çalıştığını savunan toprak, Türkiye'ye büyük ağabey rolü verilerek, ''çevrene müdahale etmelisin'' telkininde bulunulduğunu iddia etti.

Irak ve Afganistan'la başlayan sürecin Mısır, Suriye ve İran'la farklı bir aşamaya taşındığını ifade eden Toprak, Ortadoğu'nun yeniden tasarlanmak istendiğini öne sürdü. Daha önce Türkiye'yi Irak işgaline katmak isteyenlerin şimdi de Türkiye'yi Suriye ile savaş durumuna getirmek istediklerini iddia eden Toprak, ''Irak'a demokrasi ve özgürlük getireceğiz'' diyenlerin milyonlarca Iraklı'nın ölümüne neden olduğunu belirtti.
Irak'taki istikrarsızlığın Türkiye'ye terör olarak yansıdığı görüşünü bildiren Toprak, açıklamasında şunları kaydetti: ''Türkiye Cumhuriyeti'nin ana ilkesi 'yurtta barış dünyada barış'tır. İkinci Dünya Savaşı'nın en zor günlerinde bile bu ilkeden ödün verilmedi. AKP yöneticileri birilerinin gazına gelip Türkiye'yi felakete sürüklememelidir. Hükümet olaya sağduyulu ve geniş bir perspektiften bakmalıdır. Birileri ülkemize taşeronluk rolü biçmiş olabilirler ama Türkiye, kendisine biçilen rolü değil; barış, özgürlük ve eşitlik ekseninde ve komşu halklara saygı ekseninde bir rolün gereğini yamalıdır.''
''Bir grup medyanın, Suriye'ye karşı Türkiye'de kamuoyu oluşturduğunu, belli çevrelerin tezlerinin medya tarafından dolaşıma sokulduğunu, Suriye'ye müdahale için altyapı hazırlandığını, Türkiye'nin nasıl bir felaketin içine çekildiğinin halktan gizlendiğini'' öne süren Toprak, ''CHP olarak tarihe not düşüyor, herkesi uyarıyor ve sorumlu olmaya davet ediyoruz. AKP, Türkiye'yi Ortadoğu bataklığına sürüklüyor, bir grup medya da buna çanak tutuyor'' iddiasında bulundu.
Akşam



“ŞAM ZİRVESİ'NDE NE KONUŞTUNUZ"
Ali Serdar BOLAT
10.08.2011

Amerika'nın Ankara Büyükelçisi Ricciardone, Şam Zirvesi biter bitmez Başbakanlığa geldi.
Tayyip Erdoğan'a ne sordu, tahmin edin bakalım.
Ben söyleyeyim: "GENELKURMAY BAŞKANI ÖZEL'İ SURİYE'YE SALDIRMAYA RAZI EDEBİLDİNİZ Mİ?" diye sordu.
Nereden mi biliyorum? Bilmiyorum, tahmin ediyorum. Sizce ne sormuş olabilir?

Amerika ve Avrupa Birliği, Birleşmiş Miletler'den Suriye'yi kınama ve yaptırım kararı çıkaramıyorlar.
Çünkü Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya direniyor.
Karar çıkarabilseler, Libya örneğinde olduğu gibi hemen durumdan vazife çıkararak saldırıya başlayacaklar.

Çıkaramayınca, tek ümitleri AKP Hükümetinde...
Cisreşşuğur'a Türkiye'den teröristleri gönderip 120 asker ve polisi öldürttüler, Hatay'a mülteci akını başlattılar ama bunlar bir ÇATIŞMA BAŞLATMAK İÇİN YETERLİ OLMADI.
Mülteciler geri dönmeye başladı, tezgah tutmadı. Suriye askeri sınıra yaklaşmadı. Hır çıkaramadılar.
Şimdi öyle bir kışkırtma yapacaklar ki, Türkiye-Suriye arasında hır çıksın, karşılıklı bir ateş açılsın yeter.

Neden mi Tayyip Bey'i hır çıkarmaya teşvik ediyorlar?
Hır çıkınca AKP Hükümeti NATO'ya: "SURİYE BANA SALDIRIYOR, YARDIMA GELİN" çağrısı yapacak.
Haçlı NATO da "Vay alçak Suriye, bir NATO üyesi olan Türkiye'ye saldırıyor, yardıma gidelim" kararı alarak Suriye'ye saldırıyı başlatacak.

ABD Büyükelçisi onun için "GENELKURMAYI HIR ÇIKARMAYA RAZI EDEBİLDİNİZ Mİ?" diye sormak için Başbakanlığa koştu.

Aydınlık soruyor: "NE KONUŞTUNUZ, MİLLETE AÇIKLAYIN"

Hır çıkarmak için Suriye'yi nasıl zorlayacaksınız,
Suriye ordusu "Yetti gari" deyip ateş açana kadar
Suriye içinde Şam'a doğru ilerleyecek misiniz?

(..)
ordumillet.com/



Başbakan'ın laiklik tavsiyesine Ahmet Hakan'dan alkış: "Avuçlarım patlarcasına alkışlıyorum!"
16 Eyll 2011
Başbakan Erdoğan'ın önce Mısır ardından Tunus'ta yaptığı laiklik açıklamalarını köşesine taşıyan Hürriyet Gazetesi yazarı Ahmet Hakan Tayyip Erdoğan'ın Mısır'a laiklik tavsiye etmesini avuçlarım patlarcasına alkışlıyorum diye yazdı.

İşte Ahmet Hakan'ın 'Erdoğan’ın laiklik tavsiyesine güzelleme' başlıklı o yazısı:

TAVSİYE EDEN DİLLERİ DERT GÖRMESİN

"BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan’ın Mısır’a laiklik tavsiye etmesini avuçlarım patlarcasına alkışlıyorum. “Tavsiye eden dilleri dert görmesin” diyorum. “Çok klas bir tavsiye” diyorum. Övüyorum, övüyorum, övüyorum."

Alkışla Ahmet alkışla...

Öv Ahmet öv...

Ne diyelim?

"Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş" mu?

"Şıracının şahidi bozacı" mı?

"Bana seni kimin alkışladığını söyle, senin kim olduğunu söyleyeyim" mi?

"Gün ola harman ola" mı?

"Gün olur devran döner" mi?

haber1001

'Özgürlük ve demokrasi hedeflerimiz örtüşüyor'
11/HAZIRAN/2005
Başbakan Erdoğan, küresel sorunlarla mücadelede dünyanın ABD'ye ihtiyacı bulunduğunu belirterek, Türkiye ile ABD'nin temel hedeflerinin örtüştüğünü söyledi ve "stratejik ortaklığın" sürdüğünü vurguladı.

Başbakan Tayyip Erdoğan, küresel sorunlarla mücadelede dünyanın ABD'ye ihtiyacı bulunduğunu vurgulayarak, "Öngörülebilir gelecekte en etkili küresel güç olma konumunu sürdürecek olan ABD ile evrensel değerler ve ortak çıkarlar etrafında kurduğumuz ortaklık küçümsenmemelidir" dedi.

Erdoğan, "Foreign Policy Association"da "Türk Dış Politikası ve ABD'yle İlişkiler: Paylaşılan Vizyonlar ve Birbirini Güçlendiren Yetenekler Ortaklığı" konulu bir konuşma yaptı.

Türk dış politikasının ekseni

Konuşmasında Türkiye'nin, dünyanın merkezi bir bölgesinde "orta düzeyde bir güç" olarak yer alan bir ülke olduğunu ifade eden Erdoğan, Türkiye'nin buna karşılık tarihi ve kültürel birikimi, jeopolitik konumu ve insan kaynakları bakımından herhangi bir bölgesel güçten beklenenden daha önemli bir konumda bulunduğunu, sahip olduğu potansiyeli gittikçe daha etkili şekilde hayata geçirdiğini söyledi. Erdoğan, "Halkımızın talep ve çıkarları ile uluslararası camianın beklentileri doğrultusunda bir yol izlemekteyiz. Başka bir ifadeyle, gerçekliği elden bırakmadan, evrensel değerlerin daha geniş bir coğrafyada uygulanmasına katkıda bulunmayı hedefliyoruz" dedi.

"ABD, tek süper güç konumunda"

ABD'nin, bu itibarla merkezi bir öneme sahip bulunduğunu vurgulayan Erdoğan, "Öngörülebilir gelecekte en etkili küresel güç olma konumunu sürdürecek olan ABD ile evrensel değerler ve ortak çıkarlar etrafında kurduğumuz ortaklık küçümsenmemelidir" dedi.

Erdoğan, bu gücü nedeniyle dünyanın terörizmden kitle imha silahlarına, ekonomik ve demografik dengesizliklerden çevresel meselelere kadar tüm uluslararası sorunlarla mücadelede ABD'ye ihtiyacı oldouğunu da kaydetti. Erdoğan, "ABD, bu süreçte öncelikle müttefiklerini yanında bulacaktır" diye konuştu.

Irak'taki duruma da değinen Erdoğan, bu ülkeye en fazla yardımın Türkiye'den ulaştığını vurguladı. Erdoğan, Irak sorunuyla baş etmek için izlenecek yöntem konusunda başlangıçta ABD ile müttefiklerinin tam bir mutabakat sağlayamadığını, Türkiye'nin de kendi tecrübeleri ışığında ve demokratik karar süreçleri neticesinde kendi uygun gördüğü şekilde ABD'ye destek verdiğini söyledi.

"Temel hedeflerimiz örtüşüyor"

Türkiye'nin ABD ile yaklaşım ve hedeflerinin örtüştüğü bir diğer alanın da Türkiye'nin komşu coğrafyalarındaki reform ve demokratikleşme gündemi olduğunu vurgulayan Erdoğan, Türkiye'nin Ortadoğu ve İslam dünyasına yönelik arzusunun, "hür, açık ve demokratik toplumlar, refaha ulaşılmasını kolaylaştıracak etkin ekonomik yapılar ve iyi yönetişim ilkelerinin hayata geçirilmesi" olduğunu söyledi. Erdoğan, "Türkiye, ABD ile aynı genel hedeflere doğru ilerlemektedir. Bunun en yeni ve somut sonuçlarından biri, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının hayata geçirilmesidir" dedi.

"Stratejik ilişkimiz devam ediyor"

Erdoğan, "Washington temaslarının nasıl geçtiğine" dair bir soruya da şöyle cevap verdi: "Sayın Başkan'la birlikte bir basın açıklaması yaptık. Çok açık ve net olarak stratejik ilişkilerin ve aramızdaki stratejik ortaklığın devam ettiği vurgulanmıştır. Şimdi ABD'nin stratejik ilişki içinde olduğu ülkeler içerisinde kimler var diye bakarsanız, İngiltere ve belki İtalya'yı görürsünüz. Bunları sağa sola çekmeyi arzu edenler, çekiyorlar."

"Her konuda mutlak mutabakat olmaz"

Bush'la Kıbrıs, Irak, Suriye, Lübnan ve Afganistan'ı konuştuklarını anlatan Erdoğan, "Genelde mutabık kaldığımız konular... Bir şeyi daha söylemek lazım, her konuda dört dörtlük bir anlaşma her zaman olur diye bir şey yok ki. Belki farklı düşüncelerimiz, farklı yaklaşım göstereceğimiz konular da olabilir. Fakat bunu açık ve net ortaya koyabilmek çok önemlidir. Biz Washington'dan memnuniyetle ayrıldık. Stratejik ilişkimiz, stratejik ortaklığımız aynen devam ediyor. Ortak çıkarlarımız doğrultusunda da geleceğe doğru yürüyoruz, yürüyeceğiz."

Medyaya da çağrıda bulunan Erdoğan, "Gerek Türk, gerekse Amerikan medyası Türk-Amerikan ilişkileri konusunda daha hassas olursa bu herhalde halklarımızı da olumsuz yönde etkilemez diye düşünüyorum" dedi.

"Kuzey Irak'taki PKK varlığı bitirilmeli"

Erdoğan, terörle ilgili bir soru üzerine de, "Hiç kimse benim teröristim iyidir, kötüdür diyemez. Terörün dini, dili milleti yoktur. Türkiye de teröre en çok kurban vermiş bir ülkedir. Terörle ortak mücadele edeceksek, Türkiye'ye de gerekli desteği istiyoruz. Kuzey Irak'taki PKK KONGRA/GEL'in orada barınmasına fırsat verilmemesi talebimizi tekrarlıyoruz" dedi.

Dış Politika Derneği'nde konuşan Erdoğan, daha önce de New York'taki Türk derneklerinin çatı kuruluşları olan Türk-Amerikan Dernekleri Federasyonu, Türk-Amerikan İşadamları Forumu, Türk-Amerikan Sanayi ve Ticaret Odası, Amerikan-Türk Toplumu'ndan temsilcilerle bir araya geldi.

Erdoğan'dan musevi karşıtlığına tepki

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Musevi Karşıtlığına Karşı Savaşım Grubu'nda yaptığı konuşmada Musevi karşıtlığı "utanç verici bir akıl hastalığının tezahürü" olarak değerlendirdi. Başbakan Erdoğan, New York'ta önde gelen Musevi kuruluşlarından 'Anti Defamation League' tarafından İkinci Dünya Savaşı'nda soykırıma uğratılan Musevileri kurtaran Türk diplomatlara verilen Cesaret Ödülü'nü Türkiye adına aldı. Başbakan Erdoğan, Musevi soykırımının tarih boyunca insanlığa karşı gerçekleştirilmiş en akıl almaz suç olduğunu dile getirdi. Milyonlarca Musevi'nin bu suçun doğrudan kurbanı olduğunu belirten Başbakan Erdoğan, Musevi düşmanlığını "utanç verici bir akıl hastalığının tezahürü" olarak değerlendirdi ve "Katliamla sonuçlanan bir sapkınlıktır, sapıklıktır" dedi. Musevi düşmanlığının Türkiye'de yeri olmadığını ifade eden Erdoğan, "Peygamberimiz Hazreti Muhammed, Musevilerle birlikte yaşamış ve inananlardan onları korumasını istemiştir. Başka dinlere hoşgörü göstermek bize Peygamberimizin mirasıdır'' dedi.

Kaynak: http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/HAZIRAN/11/p01.html

Akaydın eleştiriliyordu Kültür Bakanlığı da yaptı!

Antalya Büyükşehir Belediyesi Başkanı Akaydın'ın destekleyip katıldığı için ağır şekilde eleştirildiği bira festivali, Bakanlığın sponsorluğunda İstanbul'da yapılıyor!
09 Ekim 2011

Timuçin Mercanoğlu'nun haberi

CHP'li Antalya Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mustafa Akaydın'ın gençleri alkole özendirdiği gerekçesiyle eleştirildiği ve tepkiler üzerine Antalya'da bu yıl yapılan etkinliğe katılmadığı Oktoberfest olarak bilinen "bira bayramı" Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın sponsorluğunda İstanbul'da da düzenleniyor.

Dün akşam gala programıyla açılışı yapılan festival bugün İstanbul Parkorman'da kurulan bin kişilik çadırda başlayacak.

Milli Gazete'de yer alan habere göre festivalde Türkiye'de satışı yapılan tüm içki çeşitlerin katılımcılara sunulacak. Geçtiğimiz haftalarda Antalya'da yapılan 'bira festivaline' karşı kamuoyundan ve sivil toplum kuruluşlarından gelen tepki sonucunda Antalya'nın CHP'li Belediye Başkanı Mustafa Akaydın'a geri adım attmış ve festivale katılmama kararı almıştı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ana sponsoru olduğu festival Türkiye Yeşilay Cemiyeti tarafından protesto edildi. Ankara'da Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın kapısına siyah çelenk konularak bakanlık protesto edilirken, Türkiye Yeşilay Cemiyeti Başkanı Muharrem Balcı, aile içi şiddet ve trafik kazaları gibi birçok toplumsal travmaların nedeni olan alkolün, Bakanlık eliyle adeta teşvik edilmesine tepki göstererek, "yıkılan yuvaların mimarı alkolle savaşması ve halkını koruması gereken devletimiz adeta halkına düşmanca davranmaktadır" dedi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nı "halkı karşısına almaktan çekinmedi" sözleriyle eleştiren Balcı şöyle konuştu: "Oktoberfest isimli bu etkinliğin, bira festivali olduğu, amacının Alman kültürünün tanıtılması ve biranın tüm çeşitleri ile dağıtılacağının bizzat festival düzenleyicileri tarafından belirtilmesine rağmen ne yazık ki Kültür ve Turizm Bakanlığı bu festivale destek olarak halkı karşına almaktan çekinmemektedir. Binlerce insanımızı kaybetmemize sebep olan trafik kazalarının bir numaralı sebebi, aile içi şiddetin, toplumsal parçalanmaların, yıkılan yuvaların mimarı alkolle savaşması ve halkını koruması gereken devletimiz adeta halkına düşmanca davranmaktadır."

"İhanettir kabul edilemez"

Festivalin düzenlenmesindeki amacın, alkol firmalarının kazançlarını daha da artırmak olduğuna dikkat çeken Balcı, "Birbirinden farklı bira çeşitlerini herkesin tadabileceği gibi bir sloganla yola çıkan tek amacı da bu bira ve alkol firmalarının kazancını daha da arttırmak olan bu festivalin düzenlenmesi bile büyük bir ihanettir. Bu ihanete devletin en önemli bakanlığının resmen destek olması, bakanlığın gözetimi altında bu festivalin düzenlenmesi kabul edilemez" diye konuştu.
haber7

BDP türbanı serbest bırakan ve kravat zorunluluğunu kaldıran önerge verince AKP çarşafa dolandı
11 Ekim 2011



Bu konuda Cumhuriyetin haberi şöyle:

BDP'den türban önergesi

BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, erkek milletvekillerinin kravat takmaması, buna karşılık kadın milletvekillerinin türban takabilmesi yönünde içtüzük değişikliği için önerge verdiğini açıkladı.


Ankara- BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder'in imzasıyla teklif görüşülmeden önce Meclis Başkanlığına verilen önergede, ''Genel Kurul salonunda yer alan milletvekilleri, bakanlar, TBMM teşkilat memurları ve diğer kamu personelinden erkekler ceket ile pantolon giyer, kadınlar ise tayyör, ceket ve pantolon giyer, dini inancının gerekli kıldığı başörtüsünü takabilir'' ifadeleri yer aldı.

Gazetecilere de dağıtılan önergenin gerekçesinde, ''bu değişiklikle toplumsal ve sosyal adaletsizliğin giderilmesi, dini inancı gereği başını örtme mecburiyeti hisseden ve böyle inanan kadınlara din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde imkan tanınmasının amaçlandığı'' belirtildi.

''Kravat takma mecburiyetinin günümüz dünyasında tek tipçi ve toplumu yukarıdan aşağıya, insanların kılık kıyafetine göre dizayn etme anlayışının ürünü olduğu'' ifade edilen gerekçede, ''bu mecburiyetin kaldırılmasının yine kişi hak ve özgürlüklerinin genişletilmesi için zorunlu olduğu'' kaydedildi.

Sırrı Süreyya Önder, TBMM Genel Kurulu'nda gazetecilere açıklamalarda bulundu.

Önder, kuliste gazetecelerle sohbet ederken, "erkek milletvekillerinin kravat takmaması, buna karşılık kadın milletvekillerinin başörtüsü takabilmesi" yönünde, İçtüzük değişikliği teklifi için önerge verdiğini söyledi.

Pervin Buldan ve Hasip Kaplan'dan açıklama

BDP Grup Başkanvekilleri Pervin Buldan ve Hasip Kaplan, kadın milletvekillerinin Meclis Genel Kurulu salonuna pantolon ile girmesine olanak verecek kanun teklifinin geri çekilmesiyle ilgili açıklama yaptı. Buldan öncelikle BDP'nin verdiği değişiklik önergesini okudu. Buna göre önergede, "Genel kurul salonunda yer alan milletvekilleri, bakanlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi teşkilatı memurları ve diğer kamu personelinden erkekler ceket ile pantolon giyer; kadınlar ise tayyör, ceket ve pantolon giyer, dini inancının gerekli kıldığı başörtüsünü takabilir" denildi.

Türban teklifi

Buldan gerekçeyi ise, "Bu değişiklik ile toplumsal ve sosyal adaletsizliğin giderilmesi, dini inancı gereği başını örtme mecburiyeti hisseden ve böyle inanan kadınlara din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde imkan tanınması amaçlanmıştır. Kravat takma mecburiyeti ise günümüz dünyasında tek tipçi ve toplumu yukarıdan aşağıya, insanların kılık kıyafetine göre dizayn etme anlayışının ürünüdür. Bu mecburiyetin kaldırılması da, yine kişi hak ve özgürlüklerinin genişletilmesi için zorunludur" şeklinde açıkladı.

Pervin Buldan, önerge ve gerekçesini okuduktan sonra, "Değişiklik önergesi verdik. Muhtemelen geri çekilmesinin nedeni bu vermiş olduğumuz değişiklik önergesi diye düşünüyoruz" dedi.

"AK Parti başörtüsü türbanı savunan bir parti"

Buldan, "Yerel kıyafetlerle genel kurula girilmesinin önünü açacağı yönünde endişeye neden olacağı konuşuluyor" şeklindeki soru üzerine, "Hayır burada açıkça başörtüsü, dini inancından kaynaklı başörtüsüyle katılabileceği konusunda bir değişiklik önergesi verdik. Öyle tahmin ediyoruz ki bu değişiklik önergesi nedeniyle geri çekildi" dedi.

Buldan, "Bu AKP'nin istediği bir değişiklik değil mi?" sorusuna ise, "AK Parti başörtüsü türbanı savunan bir parti. Dolayısıyla değişiklik önergemizin hemen kabul edilmesi gerekiyordu. Bu durumda kendi kendileriyle çelişmiş durumdalar" yanıtı verdi.

"İçtüzükle kabul edilirse Anayasa'ya aykırı olmaz"

Buldan'a "Türban içtüzük değişikliği ile çözülebilecek bir sorun mu" diye de soruldu. Kaplan "Bu önerge içtüzük engelini kaldırmış oluyor. Bu kadar açık" yanıtı verdi.

"Anayasaya aykırı bir durum söz konusu olmayacak mı?" sorusuna ise BDP Grup Başkanvekili Buldan, "Hayır. İçtüzükte kabul edildikten sonra anayasaya aykırı olmaması gerekiyor" dedi.

"Pantolon etek giyince anayasaya aykırı olmuyor da, başörtüsü olunca mı değişiyor" diye soran Kaplan, "Yanlış bir tutum. Genel kurulun da artık daha özgürleşmesi gerekir diye düşünüyoruz. Biz bunu özgürleşme açısından veriyorduk" dedi.

Kaplan teklifle ilgili çok kötü bir usul tartışması yapıldığını belirterek, "Bu teklif geri alınacak değil ertelenecek bir teklifti. Ama komisyon da hükümet de gelmedi, bakanlık da gelmedi. Ve açıklamadılar niye geri alıyorsunuz? Danışma meclisinin ortak kararı vardı genel kurulda görüşülecekti. Ne oldu da birdenbire geri aldınız. Kamuoyuna tatmin edici bir açıklama yapma yükümlülükleri vardır" dedi.

WSJ: Türkiye O'doğuda laik liberalizmin umut ışığıdır
04.11.2011
SelimAtalayNY Selim Atalay
G20 masasında en rahat liderlerden biri Erdoğan. WSJ yorum: Türkiye O'doğuda laik liberalizmin umut ışığıdır

SelimAtalayNY Selim Atalay
G-20 Fransa: Obama dahil Batılı liderler krizden ve siyasi geleceklerinden kaygılı.

SelimAtalayNY Selim Atalay
ABD Afganistan'da haftada 2 milyar $ harciyor/ Gider muazzam, getiri mafiş.

SelimAtalayNY Selim Atalay
ABD: WaLL ST karşıtı gösteriler Oakland'da kargaşa yarattı. Wall St te en büyük 30 şirketin gelir vergisi ödemediği anlaşıldı*yasal boşluk
https://twitter.com/

Dış İlişkiler Konseyi (CFR) Heyeti Çankaya Köşkü’nde
18.11.2011



Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Dış İlişkiler Konseyi (Council on Foreign Relations) heyetini Çankaya Köşkü’nde kabul etti.

Dış İlişkiler Konseyi heyetinde ABD eski Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley, Konsey’in kıdemli araştırmacısı Steven A. Cook ve araştırmacılar Anne Schmemann, Alexander Brock, Kristen Lewis ve Fariba Yassee yer aldı.
http://www.tccb.gov.tr/

AKP’nin (A)daleti: Cübbeli Ahmet Hoca İçeri, Şike Mafyası Dışarı -1-
Murad salih
12.12.2011



AKP’yi aslında...

A(B-D’ci) K(apitalist) P(arti) diye açmak da mümkün ve duruma da çok uygun ama...

Kendileri bunun A(dalet) ve K(alkınma) P(artisi) olduğunu iddia ediyorlar...

En iyisi bu iddianın doğru/haklı ve pratikte görünene uygun olup olmadığına bakmak...

Konumuz AKP’nin (A)daleti olduğuna göre.... Burada sözün uzayacağı açık...

Öyleyse önce (K)alkınma üzerinde kısaca duralım...

AKP’nin “(K)alkınma”sının ne olduğunu Nihal Kemaloğlu’ndan görelim:

[Birkaç yıl içinde pahalı otoyollarla çevrilmiş, rantlı tüp tünellerle delik deşik, beton köprülerle boğazlanmış, binlerce HES projesiyle çöplüğe dönmüş, ormanları satılmış, suyu ticarileşmiş, kurak ve çorak Türkiye, kapitalist kalkınma hırsıyla ödeşmiş olur herhalde!
Binlerce yıllık Anadolu uygarlık tarihi de 'kalkınmamızın' çimentolanmış ya da barajlanmış zeminleri olarak bize istediğimiz mekanik desteği sağlayacaktır.
Doğa, kültür ve tarihi varlıkların tek menkul sahibiymiş gibi, sermayeye katmak/satmakta sakınca görmeyen iktidarın kesin kararlılığını Başbakan açıkladı.
Geçen hafta sonunda Boğaz Karayolu Tüneli'nin temel atma töreninde konuşan Başbakan 'Bundan sonra hiçbir engeli tanımıyoruz ve bunun için her türlü bedeli ödemeye hazırız' demişti.
Başbakan'ın bu hiddetli çıkışıyla temelini attığı 1 milyar 100 milyon dolara çıkacak 25 yıl işletilecek yap-işlet-devret tüp tünel projesinin İstanbul'a katacağı ulaşım, çevre sorunları ve tarihi yarımadadaki tahribata itirazları peşinen dışlıyordu.
Şehir Planlamacıları Odası ve İstanbul İnşaat Mühendisleri Odası projenin sorunlarının kamuoyundan gizlendiğini temel atılmasının 'hukuk ve bilim tanımazlık' olduğunu ve yasal zeminde mücadele edeceklerini söylediler.
Toplu taşıma ve insanı değil 'otomobili' önceleyen tüp tünel, imar plansız, ÇED raporsuz, İstanbul'un ulaşımını kitleyecek güzergahı, İstanbul siluetini tahrip edici projesiyle de kalmıyor.
Firmaya yıllık 25 milyon otomobil geçişi garantisi verildiğini ama bunun mümkün olmadığını söyleyen uzmanlar aradaki farkın kamuya yani bizlere fatura edileceğini söylüyorlar.
Muhakkak ki hukuksuz, kurulsuz, ÇED'siz, 'yap-işlet devret' projelerinin bitiminde Başbakan'ın bir bedel ödemesi söz konusu değildir.
Geriye dönüşsüz kaybedilmiş tarihi miras, doğal kaynaklar, çevre/hava/su kirliliği gelecek kuşaklara bırakılan çimento ve çelik yığınları çok ağır bedel olacaktır. ]
(1)

Aziz Civan’ın şu tespitleri ise Nihal Kemaloğlu’nun tespitlerini tanamlayıcı unsurlar taşıyor:

[Bir aile düşünün.. Üç beş çocuğu olan bir aile..

Evin reisi en büyük çocuğunu çok seviyor. Onun başarılı olması için elinden gelen gayreti gösteriyor. Kazancının neredeyse tamamını ona harcıyor.
En büyük çocuk da babasından aldığı bu destekle fabrikatör oluyor. Başı dara düşünce, babasının mülklerini teminat olarak göstererek krediler çekiyor. Hasıl-ı kelam: Sefasını sürüyor…

Fabrikatörün bir küçük kardeşi üniversite okumak ister ama babasından kendisine maddi manevi bir hayır yoktur. Ağabeyinin ise zerre miktarı faydası yoktur. Kendisi de, ekonomik şartları yetersiz kaldığı için okuyamamış, eğitimini tamamlayamamıştır.

Bir küçüğü ise, hem okumakta hem çalışmaktadır.
Diğer kardeş de ayakkabı boyacısıdır.

Fabrikatör ağabey akşamları eve geldiğinde, kardeşlerinin zor durumunu umursamaksızın, sadece babası ile ticaretten ve paradan muhabbetler yapmaktadır. Babası da, her defasında bu en büyük oğlunu tebrik etmekte, onu sürekli desteklemekte ve onu ödüllendirmektedir. Ufak evlatlarını ise gündeme bile almadan, onların sıkıntısını, eğitimini, ahlakını ve geleceğini ortada bırakmıştır.

Sormak istiyorum:
Bu ailenin, aylık geliri 10 Bin lira olsa ne olur, 20 Bin lira olsa ne olur?
Babanın destekleyerek zenginleştirdiği büyük evladın, unutulmaya yüz tutmuş diğer çocuklara faydası olmadıktan sonra, bu ağabey ihracatçı olsa ne olur, ithalatçı olsa ne olur. Evin ufak evlatları, açlık ve geçim derdine düşmüşken, büyük evlat, babasının adına çekmiş olduğu kredilerle sefa sürmesi nasıl bir tablodur sizce?

***
İşte bizim hükümetin anlattığı hikayeler de bu tablodan daha öteye gitmiyor.
Türkiye’nin ekonomisi büyüme rekorları kırıyormuş!
Hangi esnafın AKP iktidara geldikten sonra, gelirlerinde artış olmuş? Bunu soran yok.

Başbakan’ın büyüme dediği, belirli milyonerlerin kasasındaki büyüme.. Hükümet bu milyonerleri destekliyor. Onlara dolaylı-dolaysız finansal kaynak sağlıyor. Neymiş? Küresel dünya, küresel ekonomi imiş..]
(2)

Bu da her iki yazıyı doğrular mahiyette yeni bir haber:

[Türkiye'nin milyonerlere 1 yılda 9 bin 755 milyoner daha eklendi

Milyonerlerin hesaplarında tuttukları mevduat 50.4 milyar lira artış gösterdi. Türk bankacılık sisteminde ekim ayı itibarıyla 675.3 milyarı aşan mevduatın yüzde 47'sinin milyoner hesaplarında tutulduğu belirlendi.

SON 1 YILDA 50.4 MİLYAR LİRA

Son bir yılda milyonerlerin hesabında tutulan mevduat 50.4 milyar lira arttı. Milyoner mudi sayısına 9 bin 755 kişi daha katıldı. Yurtiçi ve yurtdışı yerleşiklerden oluşan 43 bin 11 milyoner mudi hesabında, toplam 317.6 milyar bulunurken, 51.1 milyon mudinin 10 bin liraya kadar olan hesaplarda tuttuğu mevduat tutarı 31.9 milyarla sınırlı kaldı. Türkiye'de toplam mevduatın 649.2 milyarı yurtiçi yerleşiklerde, 26 milyarı ise yurtdışı yerleşiklerde bulunuyor.

YÜZDE 23 ORANINDA ARTIŞ

Ekim itibarıyla, yurtiçi yerleşiklere ait mevduat hesaplarının yüzde 46.6'sını 1 milyon liranın üzerindeki hesaplar oluşturdu. Yurtiçinde yerleşiklerin bu mevduat hesaplarında tuttuğu para geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 18 oranında artışla 302.6 milyar lira olurken, 1 milyon lira üzeri hesaba sahip olan mudi sayısı ise geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 28.5 artışla 41 bin 540 oldu. Yurtiçinde bulunan milyoner sayısı son bir yıl içinde 9 bin 222 kişi arttı. Yurtiçinde yerleşik milyonerlerin hesaplarında tuttuğu mevduat 2010 yılı sonuna göre yüzde 7.4 oranında, 20 milyar 971 milyon TL tutarında artış gösterdi. Mudi sayısının yüzde 23 oranında artış gösterdiği 10 aylık dönemde, milyonerler arasına 7 bin 783 kişi daha eklendi.

Böylece Ekim itibariyle yurtiçi ve yurtdışı milyonerlerin sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 29.3 artışla 43 bin 11 oldu. Son bir yılda milyoner mudilerin sayısı yaklaşık 9 bin 755 kişi, mevduatları ise 50 milyar 440.5 milyon lira artış gösterdi.]
(3)

Bu haber kısaca şunu söylüyor...

Ekim 2011 itibariyle Türk bankacılık sisteminde türkiye’de yerleşik şahısların toplam mevduatı yaklaşık 650 Milyar Tl (Rakamın büyüklüğünü anlamak için ABD dolarına çevirelim: Yaklaşık 430 Milyar dolar).

Bu mevduatın yaklaşık yarısı ( 302.6 milyar tl) 41.500 kişiye ait... Bu ülkenin kaymağını yediği anlaşılan bu 41.500 kişiya toplam mevduattan düşen pay, ortalama olarak kelle başı 5 milyon dolardan fazla...

Toplam mevduatın yaklaşık 32 milyar TL’lik bölümü ise tam tamına 51.1 milyon kişiye ait... Ortalama kişi başına yaklaşık 600 Tl (yaklaşık 400 ABD doları) düşüyor.

Bankada hesabı olan milyonerlerle, bankada hesabı olan diğer 51.1 milyon kişi arasında ortalama farkı 12.500 kat...

Türkiyenin nüfusu yaklaşık 73 milyon kişi olduğuna göre, yaklaşık 22 milyon kişinin bankalarda tek kuruşu bile yok..

Tablo bu...

Bu tablonun İktisadî dille ifadesi “gelir dağılımındaki adaletsizlik”...

Bu öyle bir adaletsizlik ki; iktisadî kesimler arasındaki gelir dağılımında uçurumlar oluşturmuş...

AKP işte buna “(K)alkınma” diyor...

Bu kalkınma filan değil düpedüz yağma...

Zaten Kapitalizmin/neoliberalizmin temeli yağma...

Kapitalizm, zenginlerin orta, dargelirli ve yoksulların el emeği, göznuru ve alınterini insafsızca sömürmesi, yağmalaması, kişisel servetine eklemesi ve bu kişisel serveti durduğu yerde durmadan arttıracak banka/faiz/borsa/spekülasyon gibi soygun araçlarına sahip olması demek...

Böyle bir düzende 1 milyonerin ortaya çıkması demek yosullar ordusuna binlerce yeni kişinin daha katılmasıyla eş anlamlı...

AKP’nin “(K)alkınma”sı bir yılda tam 9.222 yeni milyoner türertmiş... Yani milyonlarla ifade edilebilen yoksul kitleye onbinlerce yeni yoksul daha katılmış 1 yılda...

Merhum Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in:

[Allah'ın bir pulunu bekleye dursun on kul,
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul,
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa,]


Dediği durumdan bile çok daha vahim değil mi bu tablo?..

“ (K)alkınma” sı böyle olan bir partinin “(A)dalet"i kimbilir nasıldır?

Dipnotlar:
1- Nihal Kemaloğlu, “Biz kalkındık ya siz!” , 05 Mart 2011, Akşam yazının tamamı için: http://www.aksam.com.tr/biz-kalkindik-ya-siz-1371y.html
2- Aziz CİVAN, “AKP’den büyüme masalları”, 30/04/2011, haberalemi, http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?t=3141
3- 11.12.2011 http://medyaline.com/

(Devam Edecek)

Bu yazı dizisinin diğer bölümleri için: http://entellektuel.s4.bizhat.com/viewtopic.php?p=5917#5917

'Önce partinizi dindarlaştırın'
06 Şubat 2012



Baransu: AKP'nin yasak aşkları gündem yaptı "önce partinizi dindarlaştırın" dedi

Başbakan Erdoğan'ın "dindar gençlik yetiştirmek istiyoruz" açıklamasına Taraf yazarı Mehmet Baransu "şok imalar" içeren bir yazıyla karşılık verdi.

Önce partinizi dindarlaştırın

Başbakan “dindar gençlik yetiştirmek istiyoruz” diye bir açıklama yapınca aklıma geldi. Sayın Başbakan, siz dindar gençlik yetiştirmeyi boş verin; bazı partililerinizin (ki içinde bakan, milletvekili gibi üst düzey isimler var), dinle hiç ilgisi olmayan yaşantılarına odaklanın. Hatta o konuşmayı size hazırlayan ekibe bakın. Yani partinizi önce dindarlaştırın.

Bu isimlerden bazılarının devirdikleri çamların sizin de kulağınıza kadar geldiğini biliyorum. Emine Hanım’a bazı eşlerin yaptığı şikâyetler gibi.

Sekreter, kadın, para ilişkisine odaklanın. Günah kişiseldir ama siz dindar gençlik diye açıklama yapınca aklıma bunlar geldi. Siz partinizi dindarlaştırın, bizi bize bırakın.
gerçekgündem

Bülent Arınç, Yahudilere seslendi: "Sizi incitecek hiçbir sözümüz olamaz"
05 Mart 2013



Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Uluslararası ve Kültürlerarası Diyalog Enstitüsü tarafından Alman Federal Meclisi Dışişleri Komitesi Konferans Salonunda düzenlenen bir etkinlikte Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkileri değerlendirdi.

Başbakan Yardımcısı Arınç, Berlin'deki ''Müslümanlar, Yahudiler ve Hristiyanlar: Barış Mümkündür. Geçmiş ve mevcut durumda barış içinde birlikte yaşamanın örnekleri- Geleceğe dair perspektifler'' konulu konferansta, Yahudi asıllı avukat ve televizyon sunucusu Michael Friedmann'ın konuşmasına şöyle cevap verdi:

"Musevi dostlarım için söylüyorum, bizim sizin inancınıza aykırı gelen, hiçbir düşüncemiz olamaz. Sizi incitecek hiçbir sözümüz de olamaz. Yani inancınıza veya sizi var kılan bazı sebeplere biz kesinlikle karşı çıkmayız. Sizi rencide edecek hiçbir söz de söylemeyiz. Şunu emin olun ki, başbakanımız da bakanlarımız da sizin kutsal inançlarınıza aykırı gelecek hiçbir sözü o amaçla söylememiştir. Ben bu sözünün taahhüdünü veriyorum. İsrail'i var eden sebepleri sorgulayamayız. İsrail’in Musevilerin kutsallarına kesinlikle dil uzatamayız. sizi üzecek hiçbir söz, hiçbir davranış bundan sonra olmayacaktır''
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Pts Ağu 25, 2014 2:14 am tarihinde değiştirildi, toplam 3 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2415
Konum: Avustralya

MesajTarih: Cum Oca 20, 2012 6:33 pm    Mesaj konusu: AKP'yi Kırbaçlayanlar Kürecik'i Saklayanlar Alıntıyla Cevap Gönder



İşgalci Haçlıları Korumak İçin Toprağa Düşen 12 Mehmetçik
Oğuz Gürses
16.03.2012

“Afganistan'ın başkenti Kabil'de Türk askerlerini taşıyan bir helikopterin bir evin üzerine düşmesi sonucu en az 14 kişinin öldüğü bildiriliyor.”

Böyle başlıyor BBC’nin haberi...

“Türk Silahlı Kuvvetleri, helikopterde ikisi binbaşı, biri üstteğmen olmak üzere 12 askerin öldüğünü duyuruyor.”

Diye devam ediyor...

Neticede 12 evlâdımızı daha kaybettik...

Niçin?

Başımızdakiler haçlı Batı emperyalizmine yaransınlar diye...

Bu kadar boktan bir sebepten...

Pırıl pırıl 12 evlâdımızı daha kaybettik...

Aynı yerde bir helikopterimiz daha düşmüştü...

Kaç evlâdımıza mezar olmuştu hatırlayan var mı?

Ondan daha önce de Afganistan'daki birliklerin komutanı bir Albayla beraber iki subayımızı daha...

Bunlar bize duyurulanlar...

Gizlenemeyenler...

Oradan gizlice kimbilir kaç asker evâdımızın cesetleri getirilip, gizlice toprağa verildi bilen var mı?..

Soran da yok zaten...

AKP’den geçtik onun zaten yatacak yeri yok...

Ya CHP ve MHP?

Afganistan'ı işgal eden haçlı ordularına yardım ve yataklık etmek üzere kurbanlık koyun gibi Afganistan'a gönderilen 1.800 evlâdımız için...

Bir itiraz sesi yükselttiklerini duyan, gören var mı?

Yanlış hatırlamıyorsak sadece BDP muhalefet etmişti bu tezkereye...

Afganistan neresi?

Tarih boyunca bir çok Müslüman Türk devletinin hakimiyeti altına girmiş kadim bir vatan toprağı...

Bir müslüman memleket?

O kadar müslüman ki...

Millî mücadele döneminde Mustafa Kemal Paşa, Afgan Müslümanlardan yardım istemek üzere Medine Müdafaası’nın kahraman kumandanı Fahreddin Paşa’yi görevlendirmişti. Onlar da, o fukara halilerine rağmen; müslümanlığımızdan ötürü bizi kardeş bildikleri için ellerinden gelen yardımı esirgememişlerdi...

Afgan halkı savaşçı bir halktır...

19. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasında İngilizlerle 3 kere savaşmışlar ve İngilizlere haddini bildirmişlerdir.

Sonra Sovyet İşgali...

Ardında 10 binlerce ölü bırakarak çekilmek zorunda kalmışlardır...

Son olarak da dünyanın ne kadar haçlı devleti varsa toplanıp Afganistan’a çulandı ve Afgan halkı bu gözü dönmüş haçlı sürülerine karşı 10 yıldır kahramanca direniyor.

Peki Mehmetçiğin Afganistan’da ne işi var?

Haçlı istilasına uğramış dost ve kardeş bir halka yardım etmek için olsa....

Eyvallah...

Bu Mehmetçiği Mehmetçik yapan misyona uygun da olurdu...

Ama...

İşin aslı öyle mi?

Değil...

Ya?..

NATO isimli haçlı ordusu tarafından, haçlıların dünyayı ele geçirme ve dünyadan İslâm’ı silme stratejisi çerçevesinde işgal edilmedi mi Afganistan?..

Ve...

Mehmetçik de bu kaatil haçlı sürülerini Afgan halkının hışmından korumak...

Haçlıların Afganistan’ı işgallerini kolaylaştırmak...

Kısacası...

Haçlılara yardım ve yataklık etmek için oraya gönderilmedi mi?..

Askerdir hükümet nereye gönderirse gidecek çaresi yok...

Burada asıl sorumlu ve suçlu Mehmetçiği haçlıların yanında, vatanları istilaya uğramış Afgan halkına karşı ateşe süren tezkereyi Meclise gönderen AKP hükümeti ve o tezkereye olumlu oy veren iktidar ve muhalefet partisi milletvekilleri değil midir?

Ocaklarına ateş düşmüş ailelelere ilk hesap vermeleri gereken de onlar olmalıdır...

Bakmayın siz medyaya karşı suratlarına üzgün bir maske takıp timsah gözyaşı dökmelerine...

İçlerinde bir tane...

“Mehmetçiğin orada ne işi var... “Afganistan'daki birliğimiz derhal oradan çekilmelidir” diyebilen var mı? (*)
.
Afganistan'daki direniş oradaki haçlı işgalini söküp atmak üzeredir...

Haçlılar apar topar oradan kaçtıklarında haçlı işgalinin bütün hışmı ve faturası oradaki Mehmetçiğe kesilecektir...

Bu yıl Afganistan’dan dizi dizi Mehmetçik tabutlarının geldiğini görme ihtimalimiz çok yüksektir...

Sadece Afganistan'dan mı?

İsrail’i lübnan halkının hışmından korumak için Lübnan’a gönderilen birliğimizin de, İsrail İran ve Lübnan’a saldırdığında, ilk hedef olacakları ve oraya sağ gönderdiğimiz evlâtlareımızın tabut içinde dönmeleri çok muhtemeldir...

Şu anda Suriye içlerinde haçlılarla birlikte gayrınizami harp yaptığı söylenen özel harp birliklerimize ilaveten; baharla birlikte Haçlılar adına Suriye'yi istila etmek için gönderilecek birliklerimizdeki binlerce Mehmetçiğin toprağa düşme tehlikesi çok yakın ve çok açıktır...

Haçlılar tarafından tarumar edilmiş Somali halkının öfkesine muhatap olan haçlı ticaret gemilerini korumak için gönderilen savaş gemilerimizdeki Mehmetçikler de -kara birliklerimiz kadar olmasa da- haçlılar için hayatlarını ortaya koymakta değil midir?

Tarih boyunca Haç’a karşı Hilâl’i kahramanca temsil eden ve o hilal uğruna seve seve toprağa düşen eden Mehmetçiği kim ve nasıl gırtlağına kadar bu haçlı pisliğine gömdü?

Kore'de haçlılar uğruna kurban ettiğimiz binlerce Mehmetçik uyanmamıza yetmedi...

Bakalım haçlıları korumak uğruna toprağa düşen kaçıncı mehmetçik tabutu bizi bu gaflet uykusundan uyandıracak da...

“Artık yeter diyeceğiz?”

Başbakan’ı soruyorsanız o rahat...

Çünkü onun iki erkek evlâdından biri “dövizli” olarak o vazifeyi ifa edip tezkereyi aldı... Öbürününse kapı gibi çürük raporu var... Damadı da "dövizli"...

Yani Başbakan’ın erkek çocuklarına da damadına da cephede ölüm yok...

Siz kendi evlatlarınızı düşünün...

Bugün Afganistan’da evlâtları bulunanlardan 12’sinin cernazeeleri yola çıktı...

Yarın benzer tabutlar hepimizin evinin kapısını tek tek çalabilir diyorum...

Hepimizin evlerine ateş düşebilir diyorum...

Evlât acısı kolay mı?

Vatan için toprağa düşşesler...

“Vatan sağ olsun” deriz...

Ama...

Birileri iktidar olsun ve iktidarda kalsın diye göz göre göre ateşe sürülen evlâtlarımızın acısının tesellisi olur mu?...

Bunun için...

Türkiye NATO’dan hemen çıkmalı...

Askerimiz Afganistan ve Lübnan’dan hemen çekilmeli..

Suriye topraklarında haçlılarla birlikte yürütülen gayrınizami harpten derhal vazgeçmeli ve birliklerimiz haçlılar adına Suriye’yi İstilâ için asla gönderilmemelidir.

Suriye sınırımızdaki Suriyeli terörist gruplarının üsleri derhal kapatılmalıdır.

Somali açıklarındaki askerî gemilerimiz acilen yurda dönmelidir...

Dipnot:

* Yazı bitmek üzereyken MHP genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Afganistan’ın karanlık ortamında güvenlik görevlilerimizin kaybı, artan şiddet ve tahrik yüklü gelişmeler buradaki askeri varlığımızın tekrar gözden geçirilmesini gerekli kılmaktadır”açıklamasınıi gördüm... Herkesin yalandan timsah gözyaşları döktüğü bir günde hiç yoktan iyidir. Ama İş kuru bir demeçte kalmamalı MHP bunun meclis içinde de Meclis dışında da takipçisi olmalı ve bu demecin arkasına kitle desteğini de koyarak tepkisini meydanlarda da göstermelidir...


AKP'yi Kırbaçlayanlar Kürecik'i Saklayanlar
Kaan Turhan
29.02.2012



“Yeni önlemler paketi İran ekonomisini kesinlikle sarsar, fakat rejimi nükleer programını durdurmaya ikna etmez. En azından biraz başarı şansı olan eldeki tek seçenek, eski tarz diplomasi gibi görünüyor. Ve bu noktada da (en azından bazılarına göre) Türkiye devreye giriyor.” demekte, Joost Lagendijk.

Zaman yazarının yazdığı aslında bir gerçeği vurguluyor: Türkiye ve İran'ın derin tarihsel, kültürel kökenleriyle, komşuluk ilişkilerinin önemi.

Elbette, Türkiye bu ilişki zeminini ortadan kaldırmıştır.
Yanı sıra Suriye üzerine hesaplar da devam ediyor.

Türkiye, doğu coğrafyasında konumunu belirlerken, haçlı irticanın çeperinde kıskaca alınmış durumda.

Siyasal karmaşa ortamında; Türkiye'de ortak bir duruş, ortak bir siyasal yönelim, çıkarlarımızın tam karşısında konumlanıyor. Bağımsız karar alabilecek, eşgüdümlü çalışarak Türkiye'yi komşu ülkeler politikalarında, bölge merkezli dış politikaya yönlendirebilecek mekanizmalar çoktan tasfiye edilmişken, Suriye ve İran'a karşı da güdümlenebilecek operasyonel gücüyle hazır bulunan Türkiye'nin koşulları olmuştur.

Türkiye ayrıca, Rusya ve Çin'in Birleşmiş Milletler'de, Suriye'ye operasyon kararına karşı vetosuyla da bölgede yalnızlaştırılmış sadece taşeron bir güç haline sokulmuştur.
ABD Avrupa Ordusu ve 7. Ordu Komutanı Korgeneral Mark Hertling, zamanında parçaladıkları Yugoslavya dolaylarından, Karadağ'ın başkenti Podgonca'dan Associated Press'e:

“Askerlerimiz, Türkiye'nin güneyinde bulunan radar tesislerine yerleştirildi.”
diye demeç verdi.

Malatya'da Kürecik üssü kurulmuş ve Ortadoğu'da füze savunma sistemleri arasında önemli bir yeri olan kalkan göreviyle, Türkiye'nin yeni belası oldu. Füze kalkanı üslerinin kurulmasına, Avrupa ülkelerinden, itiraz gelirken, Rusya kendi kalkanını kuracağını duyurmaktaydı.
Türkiye'de, Amerikan hegemonyasına teşne siyasal iktidar AKP'nin, 1 Mart tezkeresine alternatif çıkardığı tebliğ ile, Amerikan askerlerine, limanların ve Türkiye'deki üslerin kullanılmasına izin vermişti.
Her türkü alet-i cerrahiye karşı şerbetli olan AKP iktidarı, Kürecik konusunda direnecek değildi!

Ülkenin toz, duman ortamında; üs Kürecik'e konduruluverdi.

Suriye, İran konusunda konumu belli olan Türkiye'nin, Kürecik üssüyle birlikte Amerikan savunma mevziilerinde yerini almış oldu.
Kasr-ı Şirin'den bu yana sorunumuzun olmadığı İran'la ilişkiler Amerika'ya rağmen olanaklı olmuyor.

Suriye'ye her daim İsrail tarafından gerek PKK, gerekse de sınır aşan sular politikaları gereği kışkırtılmakta ve Türkiye bölgede yalnızlaştırılıp, Amerikan şirketleri çıkarları üzerinden taşeronlaştırılmakla yüz yüze bırakılmaktadır.
Hâl böyle olunca, yandaş medya erbabı yazar/çizer takımı, AKP atını kırpaçlayıp savaşa sokmak üzere cepheye sürüyor.

Ama kırbaçlar yetişmiyor, çünkü AKP öylesine hızlı ki cepheyi aşmış durumda. Doğrudan, Kürecik'te silahlanmayı başlatmıştır, çünkü.

Kaynak: Açık İstihbarat

Domuzu kesimlik hayvan statüsüne aldılar
Ocak 19, 2012

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından yayımlanan “Canlı Hayvan Ticareti Yapan Satıcıların Çalışma ve Denetlenmesi ile İlgili Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliği”nde domuz, diğer canlı hayvanlar kapsamında tutuldu. Sığır cinsi hayvanlar, koyun ve keçi ile birlikte “domuz” da artık sıradan bir kesimlik hayvan statüsünde, yeter ki prosedüre uyulsun.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın yayımladığı “Canlı Hayvan Ticareti Yapan Satıcıların Çalışma ve Denetlenmesi ile İlgili Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliği” tartışmalara neden oldu. Resmi Gazetenin dünkü sayısında yayımlanan yönetmeliğe göre satıcı çalışma izin belgesi olmayan hayvan sahipleri, satın aldıkları hayvanları satın almalarından itibaren koyun ve keçi türü hayvanlar için en fazla 29 gün, sığır cinsi ve domuz türü hayvanlar için ise en fazla 30 gün içerisinde tekrar satamayacak. Buna göre, doğrudan ya da dolaylı olarak sığır cinsi hayvanlar, koyun ve keçi türü hayvanlar ile domuz türü hayvanların alım ve satımını yapan satıcılar, işletmelerinin bağlı bulunduğu il veya ilçe müdürlüğünden çalışma izni alacak. İzin alanlar yasal çerçevede üretimlerine ve satışlarına yani ticari faaliyetlerine devam edecek. Asıl sorun burada domuz’un diğer hayvanlar statüsünde tutularak, işlem görmesi. Domuz Türk toplumunda tüketilmeyen tam tersi adı bile zikredilince insanların tepkisini çeken bir et türü. Bu et türünün diğer hayvanlarla eş tutularak, üretim ve ticaretinin neredeyse yasal yollardan meşrulaştırılıyor olması tepki çekti.

Tercüme yasalar böyle olur

Yönetmeliğe ilişkin gazetemize açıklamalarda bulunan Gıda Güvenliği Hareketi Genel Başkanı Kemal Özer: “Söz konusu yönetmeliğin ülkede yaşayan ezici çoğunluğun hassasiyetleri dikkate alınmadan yalnızca AB uyumu gözetilerek yayınladığı görülüyor. Kaldı ki bu ve son günlerde Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nca yayınlanan tüm mevzuat Ankara’da hazırlanan bir çalışma olmayıp tümüyle tercüme yasalardır. Yıllarca haklı olarak Cumhuriyetin ilk dönemini tercüme yasalar yapmakla suçlayanlar iktidara gelince eleştirileri boşa çıkarırcasına yaptıkları icraatlar üzüntü ve kaygı vericidir” dedi.

Son derece sakat ve tehlikeli uygulama

Son derece sakat ve tehlikeli bu uygulama diyen Kemal Özer “Son derece azınlıkta olan Hıristiyanların domuz ürünü tüketme haklarına saygı duyulmalıdır ancak bunu tüm kasap veya şarküteriler yerine sadece domuz ürünü satan mekânlar halinde ve özelliklede sadece domuz ürünlerine münhasır ayrı bir yönetmelikte değerlendirilmesi beklenirdi. Ancak Bakanlık bugün yayınladığı “Canlı Hayvan Ticareti Yapan Satıcıların Çalışma Ve Denetlenmesi İle İlgili Usul Ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” başlıklı düzenlemesinde sığır, koyun ve domuz etlerinin aynı mekânda satılabilmesine izin vermekte. Bunun için tek ayracın sığır için (S) koyun ve keçi türü için (K) ve domuz için (D)’nin işletme ruhsatında yer alması öngörülüyor. Bu ayraç tüketici tarafından hiçbir zaman görülmez ve bilemezdir. Bu düzenlemede de öngörüldüğü üzere sadece denetmenler için yapılan bir düzenlemedir. Son derece sakat ve tehlikeli bu uygulama için toplum domuz yememe konusunda samimi ise davalar açmalı, eylemler yapmalı, bir süre et tüketmeyerek kasaplarında sürece dâhil olmasını sağlamalıdır.” şeklinde konuştu.

Durum giderek daha da kötüleşiyor

Çiftlik Dergisi kuruclarından Erkan Konuralp,durumun vahametine dikkat çekerek “Çanakkale tarafı Milli park avlanma yasağı var. Buarada parkın içinde yüzerce domuz var.Gizli gizli orada sürek avı yapılıyor.Ve bu hayvanlar avlanıyor.Bu etler nereye gidiyor.Önce bunun bir araştırılması lazım.Buna kimler neden göz yumuyor.AB yasalarında bulun maddeleri aynen alıp Türkiye’ye uyarlamaya çalışıyorlar.

Bu çok yanlış,bakın size kesinlikle söylüyorum ki yurt dışından ithal edilen bütün sığırlar büyük ve küçük baş hayvanların yemleri sıkıntılıdır. Bu yemlerin nasıl yapıldığı hangi katkı malzemelerinin konulduğu ortada. Kimse bunu sorgulamıyor.İş daha tehlikeli boyutlata gidiyor” şeklinde konuştu.
http://ismailagahaber.wordpress.com/

Ermeni para simgesini TL simgesi yaptılar!
Arslan Bulut
01/03/2012



Türk Lirası’nın yeni simgesi, Ermeni para birimi Dram’ın simgesinin ters çevrilmiş hali! Tayyip Bey, “Para, bayrak gibi, milli marş gibi, bir ülkenin gücünü, itibarını, bağımsızlığını simgeler. Paranın itibarı, ülkenin itibarıdır, milletin itibarıdır” dediğine göre, Türk Lirası’na simge diye seçilen figürün Ermenistan’ın itibarını, bağımsızlığını simgelediğinden haberdar edilmedi ve tuzağa düşürüldü.

Ermeni para simgesini TL simgesi yaptılar!

Tayyip Erdoğan, “Türk lirasının yeni simgesi” ni açıkladı. İlk yorumlara göre, figür, Tayyip Erdoğan ismini yansıtıyor. Şayet böyleyse, yakında Türk Lirası’na Tayyip Erdoğan resimleri de konulur.
(..)
Gerçi Erdoğan, “Şu andaki paramız itibarı temsil ediyor. Şu andaki paramız, gücü, bağımsızlığı, gururu temsil ediyor. Bugün artık Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ay yıldızlı bayrağımızla, pasaportumuzla olduğu kadar cebindeki, cüzdanındaki parasıyla da gurur duyuyor” diyor ama ortada garip bir durum var!

Türk Lirası’nın yeni simgesi, Ermeni para birimi Dram’ın simgesinin ters çevrilmiş hali!

***

Tayyip Bey, “Para, tıpkı bayrak gibi, tıpkı milli marş gibi, bir ülkenin gücünü, itibarını, bağımsızlığını simgeler. Paranın itibarı, ülkenin itibarıdır, milletin itibarıdır” dediğine göre, Türk Lirası’na simge diye seçilen figürün Ermenistan’ın itibarını, bağımsızlığını simgelediğinden haberdar edilmedi! Büyük ihtimal Tayyip Bey, bu konuda tuzağa düşürüldü. Öyle anlaşılıyor..
Kaynak: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/

"MÜSLÜMAN" KIMLIKÇI IKTIDARIN IDEOLOJIK IFLASI...
21 MART 2012

Türkiye'de herşey konuşuluyor, ama eski-İslamcı yeni-Muhafazakar iktidarın dayandığı ideolojinin nasıl tuzla buz olduğu konuşulmuyor...

Şu anda iktidar, 28 Şubatta Kemalizmin (birkaç sembolden ibaret kalmış) çöküşünü engellemek için önüne gelen "aykırı" fikri yasaklamasına benzer bir dönemi yaşıyor...

28 Şubat döneminde Kemalist düzen, cebir ve şiddet tehdidiyle susturmak zorunda kaldığı muhalefeti sindirdiğini sanıyordu...

Çok "güçlü" idi...

Şimdinin muktedirleri de, sadece anlamsız bir "başörtüsü" sembolü ve masonlarınkine benzeyen bir "adam adama örgütsel markaj" ötesinde, bir "biz birbirimizi biliriz ideolojisi"ne sahipler. eskiden kalma bu ideolojinin asıl adı "unutulmuş eski şey"dir ve birgün biri "o neydi?" diye sorduğunda, kimsenin tam hatırlayamadığını farkettiği şeydir...

geriye sadece, eski tanışıklıklar üzerinden yürüyen menfaat ilişkileri ve birkaç sembol kalmıştır!

Aynı şeyi Kemalistler de yaşadı...

Geriye hiçbirşey kalmayınca korku başlar...

Şimdi "Müslüman" çevrelerde korku dağları beklemekte...

o yüzden korkan muktedirler ne yaparsa onu yapıyorlar...

Çöküşleri Kemalistlerden beter olacak, çünkü daha şimdiden bir dış yenilgiye sahipler: Dış politikaları tamamen çöktü, Suriye'de de yenildiler...

Kaynak: http://konstantiniye.blogspot.com/

Mülteci Zulmü bugün protesto edilecek!
30 Mart 2012



Türkiye'nin sığınmacı olarak gelen insanların zulüm gördükleri ülkelere geri gönderilmesi İslami Kuruluşlar tarafından protesto edilecek.

Türkiye’nin geçtiğimiz hafta biri Kazak (Samet Emirhanov) ikisi Azeri (İslam Ganiyev ve Fuzuli, Muharremov) sığınmacıyı ülkelerine iade etmesi sebebiyle İslami Kuruluşlar 30 Mart Cuma günü 14.00'da Kumkapı Yabancılar Şubesi'nin önünde protesto çağrısında bulundu.

Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği’ne başvuru yapan bu insanlara cevap verilmesi beklenmeden ve hakları (geri gönderilmeme, üçüncü bir ülkeye gönderme, 15 gün ek süre, avukatı ile görüştürülme vb) sağlanmadan apar topar ülkelerine geri gönderilen bu insanların akıbetini halen Kumkapı Yabancılar Şubesi’nde ağır şartlar altında tutulan diğer sığınmacıların da beklediği hatırlatılan çağrıda mültecilere uygulanan bu muamelelere sessiz kalmanın zulüm olduğu vurgulandı.

Aralarında, Özgür-Der, İHH, Mazlumder, Medeniyet Derneği, Anadolu Platformu, Araştırma Kültür Vakfı, İnsan ve Medeniyet Hareketi, Hikmet Vakfı, İMKANDER'in de bulunduğu kuruluşların yaptığı çağrı metni:

KUMKAPI GUANTANAMO OLMASIN!

Türkiye geçtiğimiz hafta kendisine sığınmış birisi Kazak (Samet Emirhanov), ikisi Azeri (İslam Ganiyev, Fuzuli Muharremov) 3 muhacir kardeşimizi işkence ve ölüm tehdidi altında oldukları açıkça bilinmesine rağmen ülkelerine iade etti. İslami kimliklerinden ötürü ülkelerinde baskı görmüş ve bu yüzden Türkiye’ye sığınmış bu kardeşlerimizin Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği’ne iltica başvurularının sonucu beklenmediği gibi, kendilerine üçüncü bir ülkeye gidebilme şansı da tanınmadı.

Halen Kumkapı Yabancılar Şubesinde ülkelerine iade edilmek üzere tutulan çok sayıda sığınmacının bulunduğunu biliyoruz. Gerek uluslar arası sözleşmelerin, gerekse de evrensel insan hakları ilkelerinin çiğnenmesine yol açan bu gayrı insani ve zalimane uygulamaya derhal son verilmeli ve geçtiğimiz hafta yaşanan vahim olaylar bir daha tekrarlanmamalıdır.

Baskı ve zulümden kaçarak ülkemize sığınmak zorunda kalan mültecilerin genel olarak Türkiye’de çok kötü şartlarda yaşamak zorunda kaldıkları, insanca muamele görmedikleri bilinmektedir. Kumkapı Yabancılar Şubesi bu kötü muamele şikayetlerinin odağında yer almaktadır. Giderek daha fazla “küçük Guantanamo” olarak adlandırılmayı hak etmektedir. Tek suçları ülkelerindeki zulümden kaçıp Türkiye’ye sığınmak olan kadın-erkek pek çok kardeşimiz burada çocuklarıyla birlikte son derece çirkin, insanlık onuruna yakışmayan bir ortamda tutulmakta ve her gün, her saat apar topar alınıp ülkelerine iade edilme korkusu ile yaşamaktadırlar.

Öncelikle muhacir kardeşlerimizin işkenceci ülkelere iade edilmesi ve genel olarak Türkiye’de mültecilere yapılan kötü muameleler karşısında sessiz, ilgisiz kalınmasını büyük bir zulüm ve ayıp olarak görüyoruz. Yaşananlara ilişkin olarak kamuoyunu duyarlılığa, Hükümeti ise acilen sorumluluğa çağırmak maksadıyla Kumkapı Yabancılar Şubesi önünde düzenleyeceğimiz kitlesel protesto eylemine herkesi bekliyoruz.

İslami Kuruluşlar
Tarih: 30 Mart 2012 Cuma
Saat: 14.00
Yer: Kumkapı Yabancılar Şubesi
haber1001



"Her ağacın altında bir çift, kanıma dokunuyor"
25 Nisan 2012


Bursa Emniyet Müdürü Ali Osman Kahya, 67 muhtar ile düzenlediği ’Huzur toplantısı’nda muhtarların park, bahçe ve ormanlık alanlarda fuhuş yapılmasına karşı olan tepkilerini yanıtladı

Bursa Emniyet Müdürü Ali Osman Kahya, huzur toplantısında park, bahçeler ve ormanlık alanlarda fuhuşun engellenmesini isteyen muhtarlara, "Ben de gezmeye çıkınca, bu tür görüntülere tanık oluyorum. Ağaçların altında çift var. Bunlar benim kanıma dokunuyor, ama iki taraf gönüllü olunca yapacak bir şey yok. Yasalar buna izin vermiyor. Biz kolluk görevlisi olarak onları uyarıyoruz" dedi.

Kahya, bugün Merkez Yıldırım İlçesi’nde 67 muhtar ile ’Huzur toplantısı’ düzenledi. Sorunları not alan Emniyet Müdürü, muhtarların park, bahçe ve ormanlık alanlarda fuhuş yapılmasına karşı olan tepkilerini yanıtladı. Tarafların isteği olunca yasal olarak müdahale etmelerinin mümkün olmadığını belirten Emniyet Müdürü Kahya, "Dolaşmak için ben de evimden dışarı çıkınca, Kültürpark’ın her ağacın altında bir çift var, her çalının dibi yatak odası gibi. Her şey meydanda. Bunlar benimde kanıma dokunuyor. Ama iki taraf gönüllü olunca yapacak bir şey yok. Yasalar buna izin vermiyor. Biz kolluk kuveti olarak sadece uyarıyoruz" diye konuştu.
habertürk

Muharrem İnce: "Kumar AKP döneminde 4 kat artmıştır"
27 Mayıs 2012



Çanakkale Belediyesi Türkan Saylan Tesisleri'nde partisince düzenlenen 'Türkiye Nereye Gidiyor' konulu söyleşiye katılan CHP Grup Başkan Vekili Muharrem İnce: AK Parti Hükümetine ve Başbakan Erdoğan'a yüklendi, "Kumar AKP döneminde 4 kat artmıştır"

"MÜCAHİT OLANLAR MÜTEAHHİT OLDU"

Çocukların dağıtılan okul sütünden dolayı hasta olduğunu anlatan Muharrem İnce, "Suçlu çocukların bağırsakları oldu. İlk kez süt içmeleri oldu. İlk defa süt içtikleri için böyle oldu diyor. Bu çocuklar 8-10 yaşında. Sen kaç yıldır iktidardasın. Demek ki senin iktidarında 10 yıldır bu çocuklar bir kere bile süt içmemiş. Kısacası bizim çocukluğumuzda mücahit olanlar, sonra müteahhit oldu, şimdi de her şeye müsait oldu" dedi.

"AKP DÖNEMİNDE KUMAR 4 KAT ARTTI"

Muharrem İnce, Türkiye Cumhuriyeti'nin gelmiş geçmiş en büyük kumarcı hükümetinin Ak Parti olduğunu belirterek, "2002'de, ayın 9'unda, 19'unda, 29'unda Milli Piyango çekilirdi. Bir de Spor Toto ile Spor Loto vardı. Beygirler de iki gün koşardı. Şimdi İddiayı, Şans Topu'nu, On Numara'yı bunlar buldu. Beygirler 7 gün koşuyor artık. Hatta gündüz yetmiyor, gece de koşuyor. Kumar AKP döneminde 4 kat artmıştır. Bunların bakmayın siz din iman edebiyatına. Bunlar 'Haram Helal Ver Allah'ım, Garip Kulun Yer Allah'ım' mantığındadırlar" dedi.
haber1001

Ignatius 'ABD, Erdoğan sayesinde Ortadoğu'da tutunabildi'
09.06.2912



Erdoğan'ın Davos zirvesinde yaptığı 'one-minute' şovu sırasında oturum moderatörlüğü yapan Washington Post yazarı David Ignatius, Obama-Erdoğan ilişkisine değindiği bugünkü köşe yazısında Bush dönemi sonunda Ortadoğu'da tıkanan ABD'nin, Erdoğan sayesinde nasıl yeni bir çıkış yakaladığını anlattı.

Erdoğan'ın Davos zirvesinde yaptığı 'one-minute' şovu sırasında oturum moderatörlüğü yapan Washington Post yazarı David Ignatius, Obama-Erdoğan ilişkisine değindiği bugünkü köşe yazısında Ortadoğu gibi sürüklenmeye müsait bir coğrafyada ABD'nin AKP sayesinde tutunmayı başardığını söyledi.

Obama'nın Erdoğan ile olan ilişkisine verdiği büyük önemi ve bunun karşısında elde ettiklerini anlatan yazı, Bush dönemi politikaları sonucunda tıkanan ABD'nin, AKP hükümeti sayesinde nasıl yeni bir çıkış yakaladığına dikkat çekti. Ignatius yazısının başında şu ifadelere yer verdi:

"Başkan Obama yeni görevindeki ilk aylarında dış politikada yolunu tayin ederken, Türkiye'nin dikbaşlı başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir dostluk geliştirmeye karar verdi. Geçtiğimiz bir yıl boyunca bu yatırım büyük temettü getirmeye başladı ve zaman zaman akıntıya kapılıp sürükleniyor gibi görünen bir coğrafyada ABD politikalarının tutunmasını sağladı."

Ignatius, Türkiye'nin bölgedeki öne çıkışının bugün çok olağan karşılandığını, ancak Obama'nın "özel bir ilişki" kurmak için çabalarını yoğunlaştırdığı 2009 yılından önce bunun böyle olmadığına dikkat çekti. Obama'nın Türkiye'ye NATO'da daha fazla rol vermeye çalışmasının Türkiye'de "büyük etki" yarattığını öne süren Ignatius, AKP'nin NATO'da öne çıkmaya ne kadar önem verdiğini de ifade etmiş oldu.

Ignatius ayrıca Mart ayında Seul'de yapılan Asya zirvesinde yapılan Obama - Erdoğan görüşmesinin önemine değindi ve burada Obama'nın ricasıyla Erdoğan'ın İran'a mesaj götürdüğünü ve arabuluculuk yaptığını ifade etti. İki lider arasında ilişkide Erdoğan'ın verdiği tavizleri Heybeliada Ruhban Okulunun ve Van'daki Akdamar Ermeni Kilisesinin açılışını kabul etmek şeklinde sıralayan Ignatius, aynı zamanda Malatya'da konuşlandırılan Füze savunma radarının Türkiye'nin verdiği bir taviz olduğunu öne sürdü.

Türkiye ile ABD arasındaki ilişki "karşılıklı bağımlılık" mı?

Obama'nın "Türkiye kartını" oynamakla iç politikada Yahudi ve Ermeni lobisiyle gerilimler yaşadığını iddia eden Ignatius, aynı zamanda Türkiye'de gazetecileri yönelik baskılara göz yuman ABD'nin insan hakları örgütlerinden tepki çektiğini ifade etti. Ancak buna rağmen Türkiye'nin "Arap Baharı"ndaki tutumunun ABD'de büyük memnuniyet yarattığını ifade eden Ignatius, Türkiye'nin bölge ülkeleri için bir "yol gösterici" olduğunu öne sürdü. Ignatius, yazısının sonunda, "Dünya liderleri arısanda Obama'nın yeniden seçilmesinde Türkiye başbakanından daha çok çıkarı olan kimse yoktur diyebiliriz" dedi.

Yazısında ayrıca Türkiye-ABD ilişkilerinin bir "karşılıklı bağımlılık" olduğunu öne süren ve Türkiye'nin de ABD ile ilişkilerinden bazı "çıkarlar" elde etmesini buna dayanak olarak sunan Ignatius'un okurlarının birikimini ve zekasını küçümsediği anlaşılıyor. Çünkü ekonomik ve siyasi göstergelere bakıldığında böyle bir iddianın temelini oluşturacak herhangi bir gösterge bulmak mümkün değil.

Kaynak: Suriye Arap Ajansı

Bu Pilav Daha Çok AKP Kaldırır
Açık İstihbarat
3 Ağustos 2012

AKP'nin varlık sebebi aşağıdaki fotoğrafta gizli.


Resim: Eli Müslüman Kanına bulaşmış ABD'liler Müslümanlara Pilav Dağıtırken - Üsküdar/Temmuz 2012

İstanbul'daki İngiliz işgal kuvvetlerinin casusu A.Ryan'ın 1919'da sarfettiği aşağıdaki sözü ile beraber daha bir anlam kazanıyor.

"Amacımız bölmek ve hükmetmek olmalıdır. Biz gerçek ideali ‘din’miş gibi davranacak, çıkarcı bir grubu idareci olarak takdim etmeye çalışacağız.”

"İslamcı" postu ile iktidar sahnesine çıkartılanların tek görevi AB-D'nin projelerinde eşbaşkanlık yapmak değil. Aynı zamanda eli kanlı AB-D'yi Müslüman kitleler nezdinde meşrulaştırmaları da küreseller açısından paha biçilmez bir hizmet.

Tayyip Erdoğan'ın 31.03.2003 tarihinde Wall Street Journal'e yazdığı makalede, işgalci ABD askerlerine duacı olduğu vicdan karası günden bu yana, bu ülkede vicdan AKP'nin sivil postalları altında eziliyor. Son olarak Suriye'de kardeşi kardeşe kırdırtan NATO oyunlarına alet olan AKP, bu sayede kanına girdiği Müslüman sayısını bir kat daha arttırdı.

Bu süreçte Tayyip Erdoğan'ın Ortadoğu'nun "lideri" olarak cilalandığı aşikar. Ama Davud'un oğlunun, Davud'un oğulları ile eşgüdümlü olarak yürüttüğü "sıfıra sıfır elde var sıfır" politikası sonucunda bu bu cilada dökülmekte.

Fakat AKP'nin AB-D'ye sunacağı hizmet o kadar boyutlu ki; sadece Suriye'de değil, Üsküdar'da bile karşınıza çıkabiliyor.

Aşağıdaki resimde görüldüğü gibi.

Resimde; ABD Büyükelçisi ve ekibini Üsküdar'da iftar vakti orucunu bozan Müslümanlara pilav dağıtırken görüyorsunuz.

AKP'nin Üsküdar Belediye Başkanı ; dinler arası diyalog/kardeşlik gibi sloganlar altında bu sahnenin PR'ını yapıyor.

Ve bu vesile ile, elinde milyonlarca Müslüman'ın kanı olan ülkenin Büyükelçisi, bir tabak pilav üzerinden Müslümanlara sevimlilik yapıyor.

Bu kalabalıktan bir "Müslüman" çıkıp da, bu eli kanlı ABD'linin elinden pilav yemeyi reddetmiyor.

Anlayacağınız bu pilav daha çok AKP kaldırır.

Açık İstihbarat, 3 Ağustos 2012

http://www.acikistihbarat.com/haberdetay.aspx?id=10125

BİZİM ÇOCUKLAR (OUR BOYS) GÖREVDE
Nurullah Aydın
13 Ağustos 2012

ABD, AB ve Vatikan'ın Yeni Bizim Çocukları yani our boys'lar görevlerine devam ediyor.
Kaymakam, öğretmen, asker kaçırılırken şimdi de Milletvekili kaçırılıyor. Biri çıkıp birkaç Mehmet şehit oldu diye Meclis toplanmaz derken bir diğeri Myanmar Budistli dostlarıyla hasret gideriyor, ağlıyor, sızlıyor sahte gözyaşları din kardeşliği mesajı veriyorlar. Devletin uçağıyla devletin parasını Türkiye fakirlerine değil oralara götürüyorlar.
Biz; Türkiye,İngiliz Commonwealth’ın gizli ipotekli üyesi ve ABD vesayeti altında ülke derken, İngiliz ve Amerikan muhibleri belge kaynak diye feryat ederek tepki gösteriyor.
Oysa bakın; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin cumhurbaşkanı, başbakanı, dışişleri bakanı, ABD dışişleri bakanıyla görüşmek üzere başkenti bırakıp İstanbul’a gidiyor. Suriye’nin teröristlerini yani çapulcularını destek kararları alıyorlar.
Modern Haşhaşiler örgütü;Vahhabi Suudilerle birlikte Haçlılarla işbirliği içinde, kardeşlerimiz dedikleri Müslümanları birbirine düşürüyor, katliamlarına neden oluyorlar. Kentlerin yakılıp yıkılmasına viraneye çevrilmesine sırıtarak destek oluyorlar.
Mutosyona uğratılmış değişim ve dönüşüm geçirmişyeni Bizim çocuklar açıktan pervasızca ABD’nin ev ödevlerini yapıveriyorlar. Yani haçlıların stratejilerini hemen uyguluyorlar. Ödülleri de; kirli çamaşırlarını içeren dosyalar açıklanmıyor. İşleri bitince defterlerinin dürüleceğinin farkındalar.
Tarihte yaşanan olaylar da kişilerde ve yer zamanlarda belki farklılık var ama sonuçlardafarklılık yoktur. Bizim çocuklar sadece kimlik değiştirmiştir.
Derin dünya devletinin dış ve iç merkezlerince alınan kararlar doğrultusunda ABD'nin planlaması ile yürütülen operasyonlar bizim çocuklarca yapılıyor..
Bugünİblis’in çocukları, İslamcı sahte kimlikleri ile güç ve yetki sahibidir.İnançlarla oynayarak insanları güdüyorlar.
Kine, nefrete, saptırmaya, kandırmaya, ayırımcılık, bölücülük kokan tanımlamalarla yorum ve analiz yapıyorlar. Osmanlının son dönemini yaşıyoruz. O dönemde de Gayrimüslim etnik unsurlar; kinlerini, nefretlerini kusuyorlar, yabancılarla işbirliği yapıyorlardı.
Siyasetçisi; el kaldırıp indirmek için seçilen sıradan insanlar. O ettiği yemine bile sadık değil. Utanmadan milletin vekilliği yerine nefretini kinini kusacağı her ortamda konuşuyor.
Akademisyeni; bir tane eser üretmeden, aldığı unvanla ahkam kesmeye devam ediyor.
Gazetecisi; meslek etiğini bir tarafa bırakmış. Halkın doğru tarafsız gerçek bilgi edinmesi yerine, birilerinin sözcülüğüne soyunmuş kaleminden kin ve nefret damlıyor. Meslek etiği falan dinlediği yok. Sonrada ben gazeteciyim diye ortalıkta dolaşıyorlar.
Bakın saf ve temiz insani değerlerle dolu Türk Milleti'nin kültürü nasıl tersyüz ediliyor?
Deniliyor ki:
Suya sabuna dokunma çocuğum Pis ol! Nasıl olsa bütün renkler kirleniyor...
Soldan sağa, dincisinden ateistine, suya sabuna dokunma çocuğum, İşbirlikçi ol!
Vatan dedikleri ne ki? Ne ki bağımsızlık dedikleri?
Sen poponu kurtarmaya bak; suya sabuna dokunma çocuğum, AB, ABD Mandacısı ol!
Türk Milleti kim ki çocuğum, takıl, BOP truva atı münafıkların peşine, Vatikan Müslümanı ol!
Türk kimliği ne ki, takıl dinlerarası diyalogculara, medeniyet ittifakçılarına, İbrahimi dinler projesine, dünyevi saltanatını yaşa!
Suya sabuna dokunma çocuğum sus!
Bak abilerine, ablalarına, hocalarına; Onlar gibi dönek ol!
Sat geçmişini, kirala beynini, aç bacaklarını yüreğinin, emperyalizmin demokratı ol!
Milli ordu out, our boys in trendi yakala çocuğum, rahat yaşa!
Gelsin Arap dolarları, Soros paracıkları, gelsin AB hibeleri, vizyon sahibi sivil toplumcu ol!
AYDIN olmak pek ucuz memlekette, alırsın AB, ABD, Vatikan emperyalizmini ve işbirlikçilerini arkana; yüklenirsin BOP engeli milli kimliğe...
Yürü ya kulumondan sonra...
Bir aldın mı küresel rüzgarı kanatlarına; gelsin para, şöhret, gelsin mevki, güç, fasarya...
Gelsin, BOP demokrasisi kahramanlığı, gelsin İnsani yardım kahramanlığı peşi sıra...
Suya sabuna dokunma çocuğum, Bak yüksek mi yüksek çıkarları savunanlar nasılsa var...
Sudan sabundan uzak dur çocuğum, İşbirlikçilerin hışmına uğrama.
Suya sabuna dokunma çocuğum, Telef olursun Türk Milleti ve Türk Devleti'nin varlığı ve bekası uğrunda.
Bizim çocuklar bunları diyor.
Onlar bunları diyor, onlar endişe içindeler, korkuyorlar.
Ancak; Türk Milleti’nin evlatlarının ne diyeceği ne yapacağı gerçeği var.

Günün Sözü: Adaleti adalet adına katleden haksızlık yapan iğrenç yaratıktır.

http://www.gorelesol.com/haber/yazar.asp?yaziID=11576

15 Ağustos'un rövanşı



Heyebeliada Ruhban Okulu'nun yeniden açılması için lobi faaliyetleri devam ederken, Trabzon'da bulunan Sümela Manastırı iki yıldır dünyanın çeşitli yerlerinden gelen Ortodoksların katıldığı ayinlerle yeniden ihya ediliyor.

Trabzon'un fethinin 551. yıldönümünde devletin özel izniyle Pontus ayini yapıldı. Fatih Sultan Mehmet'in fethettiği şehirde fetih kutlaması yapmak ise hiçbir yetkilinin aklına bile gelmedi.

88 yıl aradan sonra ilk kez 2 yıl önce başlatılan ayinler bu sene çok dikkat çekici bir tarihte yapılıyor. Sümela ayininin, Fatih Sultan Mehmed'in Trabzon'u feth ettiği gün olan 15 Ağustos'ta (bugün) yapılacak olması oldukça manidar.

Bakanlığın özel izniyle

Millî Gazete'nin "Fethe inat Pontus ayini" manşetiyle Türkiye gündemine taşıdığı ayine Yunanistan'ın İstanbul Başkonsolosu Nicolas Matthioudakis ve Maçka Belediye Başkanı Ertuğrul Genç de katıldı. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın özel izniyle "Pontus Ayini" gerçekleştirilirken fetih kutlaması yapılmamasına şehirden tepki geldi. Fetih günü yapılan ayinin halkı rahatsız ettiğini söyleyen AGD Şube Başkanı Şimşek; "Fetih gününün kutlanmamasına halk tepkili" dedi.

Trabzon'un Maçka ilçesinin Altındere Vadisi'ndeki Karadağ'ın eteklerinde bulunan Sümela Manastırı'nda ayin düzenlendi. İlki 2010 yılında yapılan ayine geçtiğimiz yıllara oranla katılımın azalması dikkat çekti. Yetkililer, özellikle Yunanistan'da yaşanan ekonomik krizin yurt dışından gelen turist sayısında azalmaya neden olduğunu belirtti. Sümela'ya gelmenin, din adamları için olduğu kadar her inançlı insan için de mukaddes bir tecrübe olduğunu belirten Bartholomeos, ''Yıllarca ulaşamadığımız bu ibadet merkezimizi anılarda yaşatarak, büyüklerimizden dinleyerek büyüdük ve uzaktan dua ederek mutlu olmaya çalıştık. Çok şükür ki bu beklentimiz gerçekleşti ve yüce Rabbimiz bizlerin buraya gelmesini nasip etti. Buna katkı sunan hükümetimize, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na, Avrupa Birliği Bakanlığı'na, Maçka Belediyesi'ne ve de Maçka halkına teşekkür ederiz'' diye konuştu.

Sümela Manastırı'nda, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen özel izinle 88 yıl aradan sonra ilk kez 2010 yılında gerçekleştirilen ayin üçüncü kez yapıldı. Ayin için yurt içi ve yurt dışından gelen turistler, sabahın erken saatlerinde güvenlik görevlilerinin kontrolünün ardından manastıra alındı. Kısa bir süre sonra da Fener Rum Patriği Bartholomeos ve beraberindeki din adamları manastıra geldi. İlahilerin okunmasıyla başlayan ayinde Patrik Bartholomeos, dualar etti. Dini ritüellerin yerine getirilmesinden sonra Bartholomeos, manastırdakileri kutsadı. Ayin sırasında mum yakıp dua eden bazı kişilerin gözyaşlarını tutamadığı görüldü. Ayine, Yunanistan İstanbul Başkonsolosu Nicolas Matthioudakis ile Rusya, Yunanistan ve Gürcistan ile yurt içinden gelen 200 kadar Ortodoks Hristiyan katıldı. Maçka Belediye Başkanı Ertuğrul Genç de ayini takip etti. Bartholomoes, kendilerini bu izni veren devlet yetkililerine teşekkür etti.

Fetih unutturuldu

88 yıl aradan sonra üçüncü kez yapılan ayin dün yüzlerce Ortodoks'un katılımıyla gerçekleştirildi. Hükümetin desteğiyle yapılan ayinde konuşan Fener Rum Patriği Bartholomoes, kendilerini bu izni veren devlet yetkililerine teşekkür etti. Pontus ayini, Fatih Sultan Mehmet'in Trabzon'u fethettiği 15 Ağustos'a denk geldi. Ayinin gerçekleştirildiği kentte fetih kutlaması ise yapılmadı. Fetih adeta unutturulmaya çalışıldı. 551 yıldır Türk-İslam yurdu olan Trabzon mahzun kaldı.

Müslümanlara ibadet izni yok

Sümela Manastırı 88 yıl sonra ibadete açılırken, Trabzon'da bulunan ve sonradan müzeye dönüştürülen Ayasofya Camii, hâlâ Müslümanların kullanımına kapalı. Trabzonlular Ayasofya'nın yeniden cami olarak ibadete açılmasını istiyor. Trabzon'da bulunan çok sayıda STK da bunun için hareket geçti. Öte yandan ayin için geçen sene Trabzon'a gelen Bartholomeos, ayinin ardından Trabzon'daki Ayasofya Müzesi'ni ziyaret etmişti

15 Ağustos'un rövanşı

Araştırmacı-Yazar Bulgar Bojidar Çipof, düzenlenen ayinlerin sıradan ayinler olmadığını belirtiyor. Cipof, Sümela'dan sonra sıranın İstanbul'da bulunan Ayasofya'ya geleceğini düşünüyor. Cipof "Sümela'da yaşanan ve yaşanacaklar "çok bilinmeyenli" bir denklemdir. Fatih Sultan Mehmed'in Trabzon Rum İmparatorluğu'nu yıkışının tarihi olan 15 Ağustos'un rövanşı maalesef gelenekselleşecek. "Megalo İdea" emelleri hızlanacak" görüşünde. /17

Bartholomeos'tan Büyük küstahlık

Bartholomeos, bir gazetecinin, Trabzon'daki Ayasofya Müzesi'nin cami olarak ibadete açılması konusundaki görüşlerini sorması üzerine, şunları söyledi: ''Açıkça söyleyeyim, biz bütün camilere saygılıyız, ibadet yerlerine saygılıyız ancak bu Ayasofya konusunda bir ihtiyaç görmüyoruz. Yani cami var. Oradaki muhtar beyin söylediğine göre, 'camiler çok, ama boş'. Önce onlar doldurulsun, Ayasofya'ya lüzum hasıl olursa Ayasofya da olabilir. Şu an ihtiyaç yoktur, siyaset vardır. Ayasofya ibadete açılırsa sadece Müslüman kardeşlerimize hizmet verecek ama müze olarak kalmaya devam ederse bütün yabancılara, Trabzonlulara, Türkiye'yi ziyaret eden bütün turistlere hizmet verecek. Yerel halkın bir de geliri olacak. Buradaki turizmin gelişmesine yardımcı olacak. Bu açıdan, bizce açık söylüyorum müze olarak devam etmesinden yana olduğumuzu söylüyoruz.''/AA

"Camiler boş önce onları doldurun. Ayasofya'nın açılmasına açıkça karşıyız..."

Fener Rum Patriği Bartholomeos, ''Bu (Sümela Manastırı'nda) ibadet imkanı aynı zamanda Türkiye'nin ve özellikle Karadeniz'in turizmine de büyük katkı sağlamaktadır ve aynı zamanda bu Türkiye'nin dinler arası diyalog alanında, din özgürlüğü alanında ki yapmış olduğu çok önemli adımların somut bir göstergesidir'' dedi. Maçka ilçesindeki Sümela Manastırı'nda, 88 yıl aradan sonra bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilen ayini yöneten Bartholomeos, daha sonra Maçka Belediye Başkanı Ertuğrul Genç'i makamında ziyaret etti.

Bartholomeos, burada yaptığı konuşmada, Sümela Manastırı'nda üçüncü ayini gerçekleştirdikleri için çok mutlu olduklarını belirterek, ''Çünkü orası ta 4. asırdan beri gelen bir ibadet yeridir. Ortodoks Hristiyanlar için önemi büyüktür. Bu sene gelen müminlerimiz, önceki yıllarda olduğu gibi çok duygulandı, çok iyi intibalarla Trabzon'dan ayrıldı. Bu ibadet imkanı aynı zamanda Türkiye'nin ve özellikle Karadeniz'in turizmine de büyük katkı sağlamaktadır ve aynı zamanda bu Türkiye'nin dinler arası diyalog alanında, din özgürlüğü alanında ki yapmış olduğu çok önemli adımların somut bir göstergesidir'' diye konuştu. Bu nedenle katkıda bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a ve hükümetine, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a, Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış'a ve Trabzon yerel yönetimine şükranlarını ifade etti.

Megalo idea fikrine hizmet eden faaliyet

Saadet Partisi Trabzon İl Başkanı Mahmut Çizmecioğlu:"15 Ağustos'ta Sümela'da yapılan Ortodoks ayinin inanç hürriyetinin kullanılmasıyla hiçbir ilgisi olmayıp, tamamen siyasi amaçlı ve Megalo idea fikrine hizmet eden bir faaliyettir. 15 Ağustos 2009 yasalara aykırı olarak yapılan, akabinde T.C. Kültür Bakanlığı'nın yazısıyla izne bağlanan bu ayin; Yunan ülküsünün gerçekleşmesine hizmet eden siyasi bir harekettir.

Tarih sahnesinden silinen devlet

Pontus Rum İmparatorluğu, 1204 yılında Konstantinopolis'in Latinler tarafından işgal edilmesi üzerine, Trabzon'a sığınan Bizans tahtının varisi David ve Aleksios Komnenos tarafından kurulmuştur. Trabzon ve civarında 1204-1461 yılları arasında varlığını sürdürmüş, 15 Ağustos 1461'de cihan Padişahı Fatih Sultan Mehmed'in ordusuna teslim olarak, tarih sahnesinden silinmiştir.

Sıra Ayasofya'ya gelecek

Araştırmacı-Yazar Bulgar Bojidar Çipof, düzenlenen ayinlerin sıradan ayinler olmadığını belirtiyor. Cipof'a göre bunlar planlı bir program dahilin de işliyor. Patrikhane ile Mücadelem" adlı kitabın yazarı Bulgar Bojidar Çipof'a göre seçilen tarih önemli. Trabzon'un feth edildiği 15 Ağustos tarihinde bu ayinin yapılması, Rumların rövanşist yaklaşımından kaynaklanıyor. Cipof Sümela'dan sonra sıranın Ayasofya'ya geleceğini düşünüyor. Cipof "Sümela'da yaşanan ve yaşanacaklar "çok bilinmeyenli" bir denklemdir. Fatih Sultan Mehmed'in Trabzon Rum İmparatorluğu'nu yıkışının tarihi olan 15 Ağustos'un rövanşı bu sene maalesef gelenekselleşecek ve Karadeniz üzerindeki "Megali İdea" emelleri hızlanacak."görüşünde.

Sümelaya var, Ayasofya Camii'ne yok

Sümela Manastırı 88 yıl sonra ibadete açılırken, Trabzon'da bulunan ve sonradan müzeye dönüştürülen Ayasofya Camii hala Müslümanların kullanımına kapalı. Bu durum Trabzonluların da hiç hoşuna gitmiyor. Rumların her türlü isteklerini yerine getiren Hükümet, söz konusu Müslümanlar talepleri olunca adım atmıyor. Ayasofya'nın yeniden camii olarak açılmasını isteyen Trabzonlular, seslerini düzenledikleri eylemlerle duyurmaya çalışıyor. Geçtiğimiz günlerde bir araya gelen, Memur-Sen, Hak-İş, Mazlum-Der, İHH Trabzon Şubesi, Yavuz Selim Vakfı, Anadolu Gençlik Derneği ile Hisar Derneği gibi sivil toplum kuruluşları, Trabzon Ayasofya Müzesi'nin yeniden ibadete açılması için eylem yaptı. Ayin için geçen sene Trabzon'a gelen Bartholomeos, ayinin ardından Trabzon'daki Ayasofya Müzesi'ni ziyaret etmişti.

* Fetihten ayine İstanbul-Trabzon hattı

* İstanbul ve Trabzon aynı dönemde fethedilmiş iki şehir. İstanbul 1453'te, Trabzon 1461'de fethedildi.

* İstanbul ve Trabzon'un fatihi de aynı. Bu iki şehrimiz de Fatih Sultan Mehmed tarafından alındı.

* İki şehrin fethedilmesiyle birlikte iki imparatorluk tarihe karıştı. İstanbul'un fethiyle Bizans İmparatorluğu, Trabzon'un fethiyle Pontus Rum İmparatorluğu yıkıldı. Anadolu'nun İslamlaşması böylece tamamlanmış oldu.

* İstanbul'da da, Trabzon'da da Ayasofya bulunuyor. Fatih Sultan Mehmet Han'ın vakfiye ile cami yaptığı Ayasofya'ların ikisi de bugün müze ve iki Ayasofya'da da müslümanların namaz kılması yasak.

* Sümela manastırında iki yıl önce başlayan ayin bu sene tam da Trabzon'un fethedildiği 15 Ağustos'ta (dün) yapıldı. Bu ayin için Ekümenik iddiasıyla dikkatleri üzerine çeken Fener Rum Patriği Bartholomeos ve Yunanistan İstanbul Başkonsolosu Nicolas Matthioudakis İstanbul'dan Trabzon'a gitti.

Bütün bu dikkat çekici benzerliklerden ve skandal Pontus ayininden sonra akla şu soru geliyor: Trabzon'un fethi neden kutlanmıyor?! Trabzon'un fethi neden unutturuluyor?!

2009 yılında olaylar çıkmıştı

2009 yılında düzenlenen törenlerde olaylar çıkmış, Trabzon Müzeler Müdürü Nilgün Yılmazer, izinsiz ayin yapmak isteyen Ortodokslar tarafından darp edilmişti. Selanik Valisi Panayotis Psomyadis ile Rus milletvekili İvan Savvidi, olaylarda kışkırtıcılık yapmışlardı. 2010 yılında ise ayin izni verilmişti.

-----------
Kaynaklar:
http://www.milligazete.com.tr/haber/hayaldi-gercek-oldu-247320.htm
http://www.milligazete.com.tr/haber/fethe-inat-pontus-ayini-247195.htm

Kaynak: Yeni Dünya Düzeni

Savaşa 'HAYIR' diyen imamı görevden aldılar

Reyhanlı Hayrat Camii’nin imamı Recep Göçmez, Hucurat Suresi’ndeki “Eğer sizden iki topluluk birbiriyle savaşırsa arasını bulun” ayetini vaazında okuduğu için şikayet edildi. Hemen görevden alınan Göçmez, “AKP projelerine karşı, ılıman İslam’a karşı, dinler arası diyaloğa karşı diye şikayet etmişler. Benim için bu ceza değil. Türk milleti ABD zihniyetine uyup komşularını yok etme konusunda nasıl birlik olur!” dedi.


“Savaşa hayır” diyen imam görevden alındı
23/08/2012



Hucurat Suresi’ndeki “Eğer sizden iki topluluk birbiriyle savaşırsa arasını bulun” ayetini vaazında okuyan Recep Göçmez’in cami imamlığı görevine son verildi.

Haber: Fatih Erboz

Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde “savaşa hayır” diyen imam Recep Göçmez İlçe Müftülüğü tarafından görevden alındı. İmam Göçmez’e görev yeri değişikliği Reyhanlı İlçe Müftüsü Yusuf Ağbayram tarafından bildirildi. Reyhanlı Hayrat Camii’nin imamı Recep Göçmez, Hucurat Suresi’ndeki “Eğer sizden iki topluluk birbiriyle savaşırsa arasını bulun” ayetini vaazında okuduğu için şikayet edildi. Yapılan şikayet üzerine imam Göçmez Hayrat Camii imamlığından alınarak Merkez İmam Kursu Camii İmam Hatipliği’ne görevlendirildi. Göçmez görev yeri değişikliğinden çok olanların kendisini üzdüğünü kaydetti. Göçmez, şunları söyledi: “Hucurat Suresi içerisinde geçen bir ayet var. Eğer sizden iki topluluk birbiriyle savaşırsa arasını bulun diye. Okuduğum ayet bu vaazda. Cuma Hutbesine de çıkmadım o gün. Müftü benimle konuşmadan, hiçbir soru sormadan, cemaatime gelip söylemeden bu Cuma bayrama bir gün kala yazımı yazmış mevcut hükümete ve hükümet taraftarlarına, iç ve dış politikalara eleştiri yaptığınızdan dolayı sizi buradan aldık. Benim için bu ceza değil ama benim zoruma giden bu Türk milleti hangi gün komşularını bir ABD zihniyetine bir İsrail zihniyetine uyup da yok etme konusunda bir birlik olur?”

AKP’nin projelerine karşı

Göçmez, kendisinin Reyhanlı İlçe Müftülüğüne şikayet edildiğini ancak müftünün iddialar karşısında bir araştırma yapmadan kendisini görevden aldığını ileri sürdü. Reyhanlı’da Hayrat Camii imamlığından Merkez Camii İmam Kursu İmam Hatipliği’ne süresiz olarak görevlendirildiğini ifade eden Göçmez, şunları söyledi: “ Hayrat Camii’nde görevliydim. Şu an Merkez İmam Kursu Cami İmam Hatipliği’ne görevlendirildim. Süresiz olarak görevlendirildim. İlçe Müftüsü Yusuf Ağbayram. Ben imamım dedim. Ben ne eğilirim, ne de eğileni severim. Bu arkadaş AKP’li değildir diyorlar, biz AKP’li imam istiyoruz diyorlar. Bu diyorlar AKP’nin bütün projelerine karşı. Dinler arası diyaloga karşı, Ilıman İslam’a karşı, medeniyetler arası İttifaka karşı, tek din İslam ibaresini okuyor, ayetini okuyor.”
Kaynak: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=71900

Tayyip Erdoğan İsrail’in taşeronu
31/08/2012



YENİÇAĞ’a konuşan AKP kurucusu Şener eski yol arkadaşı Başbakan’a çattı
Abdüllatif Şener’in çok konuşulacak şok açıklamalar

Şener: Erdoğan İsrail’in taşeronluğunu üstlendi

AKP’nin kurucu üyelerinden olan Abdüllatif Şener, Başbakan Erdoğan’ın İsrail’in güvenliğini sağlamak için BOP eş başkanlığı yaptığını söyledi.

Haber: Fatih Erboz

Kapanan Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın BOP eşbaşkanı olarak Orta Doğu’da görev yaptığını belirterek, “ Başbakan, İsrail’in Orta Doğu’da güvenlik içinde yaşaması için taşeronluk görevi üstlenmiştir” dedi. Yeniçağ’a konuşan Şener, kurucu üyesi olduğu eski partisi AKP’ye ve Başbakan Erdoğan’a sert eleştiriler yöneltti. Büyük Ortadoğu Projesi’nin 2004’te ABD’de yapılan G-8 toplantısında resmen açıklandığını belirten Şener, “Açıklanan demokrasi projesinde Libya ile Türkiye eş başkan seçildi. Başbakan da bu toplantıdaydı. Erdoğan da BOP’un eş başkanlığını üstlendi” diye konuştu. Projede demokrasinin bahaneden başka bir şey olmadığına dikkat çeken Abdüllatif Şener şöyle devam etti: Ne batının ne de İsrail’in bölgede demokrasi istediği söylenemez. Orta Ddoğu’nun en demokratik seçimleri yapıldığı halde seçimi kazanan Hamas’a bakış tarzları, meşru bir yönetime olan bakış tarzlarını yansıtmıyor.

Önemli olan İsrail

Demokrasi rüzgarının neden Suudi Arabistan’a ve Katar ulaşamadığını soran Şener, İsrail karşıtlarına bölgede hayat hakkı tanınmadığını anlattı. Şener, “Nüfusa oranladığınızda bu demokrasi dalgasında en büyük halk ayaklanması Bahreyn’de yaşanmıştır. 400 bin nüfuslu ülkede 50- 60 bin kişi günlerce gösteri yaptı. Oradakilerin özelliği; demokrasi istiyorlardı, evet ama İsrail karşıtı bir gruptu. Ancak talimatı verdiler, Suudi Arabistan askerleri girdi ve çok kanlı bir şekilde bastırdı orayı” dedi. Batı Orta Doğu’da her zaman demokrasiye değil, sömürecek kaynaklara ve İsrail’in güvenliğine baktığını kaydeden Şener. “Böyle bir amacın taşeronluğunu, eş başkanlığını üstlenmek başlı başına bir sorundur. Görüyoruz ki başbakan rolünü, görevini çok sıkı tutmuş, sürdürüyor” ifadesini kullandı.

Terör ve dış politika

Abdüllatif Şener, “Türkiye’de demokrasinin standardı düştü, özgür basın yok, gelişmiş sivil toplum yok, özgürce yazıp düşünen, menfaat ve korku endişesi taşımayan aydın yok. Türkiye’de neden demokrasinin standardı yükselmiyor da ülkemiz gittikçe antidemokratik görüntüler içine giriyor?” sorularının çok önemli olduğunu ifade etti. Türkiye’de kendi ayağına kurşun sıkan, ülkesinin aleyhine sonuçlar doğuracak bir dış politika uygulayan başbakan ve dışişleri bakanı olduğunu savunan Şener, terör ve dış politikanın bu hükümeti çok zora sokacağını ileri sürdü.


Türkiye Suriye’nin parçalanması için çalışıyor

AKP’nin kuruluşunda bulunduktan sonra uzun süre bakanlık ve başbakan yardımcılığı yapan Abdüllatif Şener, hükümetin Suriye’da yaşananları kamuoyuna yanlış aksettirdiğini söyledi. Şener, “Sorun Beşşar Esad’ın, yönetimden uzaklaştırılması gibi takdim ediliyor. Halbuki bununla hiçbir ilgisi yoktur. İlk günden beri Türkiye ve muhaliflerin destekçileri Suriye’nin parçalanması için çaba gösteriyor” dedi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Birleşmiş Milletler’da yaptığı konuşmada, Suriye’de uçuşa yasak bölge istediğine dikkat çeken Abdüllatif Şener, “Davutoğlu, burada tampon bölge istiyor. Halbuki biz daha önce bunu Kuzey Irak’ta gördük. Bu doğrudan doğruya Suriye’nin parçalanmasını istiyorum demektir” şeklinde konuştu. Türkiye’nin somut bir şekilde yönetimin değişmesini değil, Suriye’nin parçalanmasını isteyen projelerin peşinde koştuğunu anlatan Şener, “Sadece Suriye’yi değil, Suriye ile birlikte Lübnan’daki Hizbullah’ı da bitirmeye yönelik bir harekettir bu. Bu proje bir İsrail projesidir. Bu projenin içerisinde MOSSAD ajanları kaynaşıyor. Ama bu projenin en güçlü ayaklarından biri Başbakan, bunda bir terslik yok mu?” sorusunu sordu.

Abdüllatif Şener, Suriye’nin parçalanmasından en çok yararlanacak olan ülkenin de İsrail ile terör örgütü PKK olacağının altığı çizdi.

Kaynak: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=72278

AKP Çocuklarımıza İslâm'da 5 hak mezhep olduğunu öğretiyor: Uyanın!



TÜRKİYE EHL-İ SÜNNET DEĞİL Mİ; TABİ Kİ EVET DİYECEKSİNİZ...

BAŞBAKAN DİNDAR NESİL İSTİYOR VE ODA EHL-İ SÜNNET DEĞİL Mİ ;EVET DİYECEKSİNİZ...

PEKİ EHL-İ SÜNNET İTİKADINDA KAÇ HAK MEZHEP VAR; 4 TANE DİYECEKSİNİZ...

PEKİ BUNLAR NE DİYECEĞİM; HANEFİ,ŞAFİİ,MALİKİ VE HANBELİ MEZHEPLERİ DİYECEKSİNİZ...

DEĞİL Mİ BURAYA KADAR HERŞEY NORMAL PEKİ NORMAL OLMAYAN NE ONU SÖYLEYEYİM EHL-İ SÜNNET İTİKADI OLAN TÜRKİYE'DE 4 HAK MEZHEP SAYILAN EHL-İ SÜNNET İNANCINDA VE DE EHL-İ SÜNNET BİLDİĞİMİZ VE DİNDAR NESİL İSTEYEN BAŞBAKANIMIZIN DÖNEMİNDE 4 HAK MEZHEBİN YANINA CAFERİLİK ADI ALTINDA EHL-İ SÜNNET İTİKADINDA BULUNMAYAN BİR MEZHEBİ DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ 7.SINIF KİTABINDA HAK MEZHEPLERLE BİRLİKTE GÖSTERMESİ ASIL SORUN BU.DAHA DA BÜYÜK SORUN BAŞBAKANIN DİNDAR NESİL İÇİN ÖNCE FULLBRİGHT ANLAŞMASINI FESHEDİP FULLBRİGHT KOMİSYONUNU FESH ETMESİ GEREK...

Sadece Gerçek SAYFASI

FULLBRİGHT NEDİR ÖĞRENMEK İSTEYEN BAKSIN

https://www.facebook.com/MilliiGazete/posts/307896055984209

HE BİRDE MONTAJ RESMİ KIRPMIŞSIN TAMAMINI GÖSTER DİYENLERDE ÇIKABİLİR ONLARA DA M.E.B'İN KİTAPLARI E-KİTAP UYGULAMASI ADI ALTINDA YAYINLADIĞI İNTERNET SİTESİNDE DİREK DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ 7.SINIF KİTABININ LİNKİNİ ATIYORUM SAYFA 84'E İNİP BAKIN

http://www.eba.gov.tr/ekitap#!/ekitap/sinif,7

Kaynak: Sadece Gerçek SAYFASI

İlk kez bir basbakan rotarytoplantisinda



Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Millî Görüş gömleğini çıkardık” dediği gün, Devlet Bakanı Ali Babacan’ı Bilderberg’e gönderip, kendisinin de Rotary toplantısına katılması kafaları iyice karıştırdı. (2003)

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’ni kurarken, “Aydınlığa açık karanlığa kapalı” sloganıyla tanıtan GenelBaşkan Tayyip Erdoğan’ın, adı masonlarla zikredilen Rotary kulüp toplantısına katılması ilk başbakan olması akıllara soru işaretleri getirdi.

Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal, “AKP, referansının İslam olmadığını, İslami bir parti görümününden son derece rahatsız olduğunu vurguluyor. Bunu değiştirmek için her türlü gayreti gösteriyor. Bu son yapılanlar da bunun bir ıspatı” dedi.

BİR TESADÜF DEĞİL

Tayyip Erdoğan’ın, “Millî Görüş gömleğini çıkardık” dediği gün Rotaryenlerin kulüp toplantısına katılıp, bir bakanını da Paris’te yapılan Bilderberg toplantısına göndermesinin anlamlı olduğunu anlatan Altındal, “Tayyip ve AKP bu çıkışlarla şu mesajı vermek istiyor; Biz artık elitist olmak istiyoruz, refaransımız İslam değil, Avrupa Birliği içindeki elitist gruplardır (Bilderberg, CFR, ERT v.s) Türkiye’de biz Batı Avrupa istekleri doğrultusunda bir demokrasi istiyoruz ve Avrupalılara, bizimle çalışmaktan korkmayın artık kökü sizde olan mason, rotary, lions gibi kulüplerle sorunumuz yok, hatta onları sahipleniyoruz”

Hazineden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ın Bilderberg toplantısına katılmasını da yorumlayan Aytunç Altındal, “Bu çocuğa bir şey söyletmezler, kararlar zaten alınmış durumda, sadece tebliğ edecekler ve kararların ülkede uygulanması için baskı oluşturacaklar” diye konuştu.

KARARI BAŞKALARI ALIYOR

Bilderberg’de 39 kişinin karar mekanizmasını oluşturduğunu belirten Altındal, bu kişilerin arasında Türkiye’den katılanların olmadığını, sadece Yahudi İşadamı Kamhi’nin karar alıcılar arasında olduğunu söyledi.

Türkiye’den katılan Ali Babacan ve DYP GenelBaşkan Yardımcısı M. Ali Bayar’ın toplantıda söz hakkı olamayacağını, sadece başkalarının aldığı kararları, ülkeye getirerek uygulanması için elçilik görevi üstleneceklerini ifade eden Altındal, “Bu toplantılar yılda bir kez yapılır ve dünya üzerinde bir yıl içerisinde oluşturulacak planlar hazırlanır.Bu yıl konu Ortadoğu ve Irak Savaşı sonrası bölge coğrafyası” şeklinde konuştu.

http://www.akparti.org.tr/site/haberler/ilk-kez-bir-basbakan-rotary-toplantisinda-basbakan-erdogan-butun-beklentimi/4658

Kaynak: Yeni Dünya Düzeni

AKP'nin "Dindar Nesil projesi Zeus ve diğer Yunan tanrıları ile başladı
05 KASIM 2012



Millî Gazete'nin haberi:

İLK DERS ZEUS!
Ahmet AÇIKAY

Millî Gazete bir skandalı daha gün yüzüne çıkarttı. İlköğretim 8'inci Sınıf Türkçe Ders Kitabı'nda öğrenciler ilk derslerine Yunan Tanrısı Zeus'un öğretileri ile başladığı ortaya çıktı.

İlköğretim 8'inci sınıf Türkçe Ders Kitabı'nda öğrencilere hikaye adı altında Yunan Tanrısı Zeus ve diğer tanrılar tek tek tanıtılıyor olması skandal olarak yorumlandı. Kitapta ayrıca çocuklara yöneltilen sorularda ise kendilerini tanrının yerine koyarak hikayede yer alan olayla ilgili yorum yapmaları isteniyor.

TANRILAR TANRISI ZEUS(!)'UN ÖĞRETİLERİ

Milli Eğitim Bakanlığı'nın uygulamaya koyduğu 4 4 4 eğitim sistemi ile yapılan bazı olumlu düzenlemeler sonrası sistemde hala bazı aksaklıkların olduğu gözüküyor. Avrupa Birliği'ne uyum yasaları çerçevesinde okul kitaplarına dahi giren hoşgörü ve diyalog çalışmalarından sonra bu sefer de Yunan Tanrısı Zeus çocuklara hikaye olarak okutuluyor. Milli Gazete'nin ulaştığı bilgilere göre bu yıl İlköğretim 8'inci sınıf (ortaokul 4. sınıf) öğrencilerine dağıtılan Türkçe Ders Kitabı ve İlköğretim Türkçe 8 Çalışma Kitabı'nda anlatılan hikayeler görenleri hayrete düşürdü.

Kitabın ilk konusu olan 'Meraklı Pandora ve Konuşan Sandık' başlıklı hikaye tamamen bir Yunan Mitolojisini anlatıyor. Epimetheus ile karısı Pandora'nın hikayesinin anlatıldığı kitapta öğrencilerin bilinç altına Haber Tanrısı Hermes ve Tanrılar Tanrısı olarak söz edilen Zeus'un öğretileri yerleştiriliyor. İlgili bölümde, 'Günlerden bir gün Pandorayla Epimetheus yine sevinç içerisinde dans edip oyun oynarken Haber Tanrısı Hermes'i gördüler. Hermes tanrıların, özellikle de Tanrılar Tanrısı Zeus'un habercisiydi...' şeklinde hikaye devam ediyor.

"TANRININ YERİNDE OLSAYDINIZ..."

Hikâyenin son kısmında ise öğrencilerin sözde zeka gelişimlerini desteklemek ve yorumlama gücünü artırmak için sorulan sorular da skandalı başka bir boyuta taşıyor. Sorular kısmında ise öğrencilere kendilerini tanrının yerine koymaları istenerek olayla ilgili nasıl davranabilecekleri soruluyor. Sorularda, 'Hermes'in yerinde olsaydınız Pandora ve Epimetheus'a karşı tepkiniz ne olurdu?' 'Tanrılar Tanrısı Zeus'un yerinde olsaydınız Pandora'yı sandığı açtığı için cezalandırır mıydınız? Nasıl bir ceza verirdiniz?' şeklinde ifadelerle yöneltilmesi de dikkat çekiyor.

DİNDAR NESİLDEN KASITLARI ZEUS'UN DİNİ Mİ?

Konuyu değerlendiren Şuurlu Öğretmenler Derneği Kayseri Şube Başkanı Halil İbrahim Kabak, bazı olumlu gelişmelerle birlikte eğitim sisteminde muhteva itibariyle hiçbir gelişmenin görülmediğini söyleyerek, "Talim ve Terbiye bu konuda bir değişikliğe gidilmedi, Mili Eğitim siyasetimize hala batıcılığın hâkim olduğu görülüyor. AB kıstasları istikametinde batılıların istediği gibi bir nesil yetiştirme hedefinden dönülmedi. Mili Eğitim siyasetimize halen hâkim olan batıcılık zihniyetinden vazgeçilmeli, AB kıstasları istikametinde batılıların istediği gibi bir nesil yetiştirme hedefinden dönülmelidir. Bilmeliyiz ki biz batılıların bize dayattığı anlayışla geleceğimizin teminatı nesiller yetiştiremeyiz" dedi.

"Bilim tarihimizde; dini ilimler ve fen ilimleri alanında öncü olmuş, eserleri batı ilmine kaynak olmuş büyük üstatlarımız, mucitlerimizin batı modeli eğitim anlayışıyla yetiştirilmedikleri herkesin kabul edeceği bir gerçektir" diyen Kabak, batılı modeller taklit edildiğinden beri bilim adamı yetiştirilemediğini söyledi. Kabak, "Batının eğitim modelini taklit etmeye başladığımızdan beri dünya çapında kaç tane ilmi şahsiyet yetiştirebildik? İlmi sahada dünyadaki öncü yerimizi tekrar alabilmemiz için şanlı tarihimizde hangi kıstaslar esas alınarak eğitimler verilmişse yeniden o kıstaslara dönmeli ders kitaplarımızı da ona göre tanzim etmeliyiz.

Bin yıldan fazla zamandan beri İslam'ın bayraktarlığını yapmış bir milletin çocuklarına sorulan sorulara bakınız. Çocuktan kendisini (Hâşâ) "Haber Tanrısı" yerine koyması istenmekte, bununla da yetinilmeyip (Hâşâ) "Tanrılar Tanrısı" diye ifade edilen Zeus'un yerine koyması artı (Hâşâ) bir tanrı gibi birine nasıl ceza kesebileceği düşündürülmektedir" eleştirisini yaptı. Kabak, "Müslüman çocuklarına şirk ve ahlaksızlık zehri enjekte edilmektedir.

Bu enjekte edilen zehrin tesirleri nasıl ortaya çıkar? İlk konuşmaya başladığı günden itibaren ailelerimizin "Allah bir" diye öğreterek Tevhit inancı aşıladığı gencin zihnine 'Tanrılar' şeklinde çoğul ilah kavramı sokularak şirke düşürülmüş olmuyor mu? Kendisi hâşâ bir tanrı yerine koydurulan ilk gençlik çağındaki çocuktaki tevhit akidesi sarsılmayacak mı? Türkçemizi öğretebileceğimiz kendi medeniyetimizi, Milli kültürümüzü anlatan metinler bulma sıkıtımız mı var ki Türkçemiz Yunan mitolojisiyle anlatılma ihtiyacı duyuluyor" diyerek tepki gösterdi.

Kaynak: http://www.milligazete.com.tr/haber/ilk-ders-zeus-254363.htm

Erdoğan, 'Menemen Olayı'nı bir kez daha esefle kınıyorum'
22.12.2012
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, tarihe 'Menemen Olayı' olarak geçen ve Asteğmen Kubilay ile iki bekçinin şehit edilmesine yol açan menfur saldırıyı, yıl dönümünde bir kez daha esefle kınadığını belirtti.

Başbakanlık Basın Merkezi'nden yapılan açıklamaya göre, Başbakan Erdoğan, Kubilay'ın şehit edilişinin 82. yıl dönümü dolayısıyla mesaj yayımladı.

Erdoğan mesajında, 'Tarihimize Menemen Olayı olarak geçen ve Asteğmen Kubilay ile iki bekçinin şehit edilmesine yol açan menfur saldırıyı, yıl dönümünde bir kez daha esefle kınıyoruz' ifadesini kullandı.
haber1001

Erdoğan'dan ''Noel'' mesajı
23.12.2012

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Noel Yortusu (Bayramı) dolayısıyla yayımladığı mesajında, Hristiyanlık inancının çeşitli gruplarına mensup vatandaşları, yarın geceden itibaren idrak edecekleri Noel yortuları vesilesiyle en içten duygularıyla tebrik etti.
haber1001

Hatırlar mısınız? Eskiden faiz haramdı
Emre AKÖZ
8 Şubat 2013

Ne günlerdi onlar! 1980 darbesi siyaseti cendereye sokunca, değişik fikirler tomurcuklanmıştı: Feminizm, çevrecilik (Yeşiller), dil ve kültür analizleri (Yapısalcılık, vb.) gibi...
En çok öne çıkansa İslami kesimin söylemiydi. Mesela sol kesimden gençler, özellikle faiz üzerinden kapitalizme karşı ciddi eleştiriler getiren ve dayanışmayı öneren İslamcılara ilgi gösteriyordu.
Kapitalizmin dindar dostları
Sonra ne mi oldu? İslamcı söylemlerle belediye seçimlerini kazananlar, birçok hizmeti outsource ettiler, yani dış kaynağı devreye soktular, duruma göre fasona yöneldiler, işi taşerona verdiler. İyi de yaptılar!
Geçen yıl askerin şimşeklerini üzerine
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Pzr Arl 23, 2012 7:13 pm tarihinde değiştirildi, toplam 5 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Alemdar
Site Admin


Kayıt: 14 Oca 2008
Mesajlar: 2415
Konum: Avustralya

MesajTarih: Prş Eyl 20, 2012 11:36 pm    Mesaj konusu: Evet gazımız alındı... Evet törpülendik... Alıntıyla Cevap Gönder

Yenilikçi Abdullah Gül: "Artık realistiz, dinci partisi de olmayacağız dindarların partiside...."
13 Temmuz 2001



Evet gazımız alındı... Evet törpülendik...



Tuna nehrinden abdest alıp, Viyana önlerinde namaz kılan; Allah ve Resulullah aşkıyla şehadeti şerbet diye yudumlayan ecdadın torunları, bugün Peygamber'ine cür'et edilen hakaretler karşısında meydanlara bile çıkamaz hale getirildi... Önceden Filistin, Çeçenistan, şehit denildiği zaman meydanlar patlardı. Şimdi Peygambere hakaret ediliyor ama "Yeni Türkiye" sus-pus!

Erdoğan: on yılda gaz aldık

Başbakan Erdoğan, öyle bir açıklama yaptı ki; son on yılın resmini çekti adeta... Türkiye'deki büyük değişimi altı kısa cümle ile özetledi... "On yılda memleketin gazını aldık" derken, Peygamber'ine sahip çıkan topluluğun ayıplandığı bir ülke haline getirildiğimizi anlatıyordu aslında... Bir düzine şehidini tek sütuna haberle geçiştiren medyayı bize gösteriyordu aslında... Sol yanağına şamar yedikten sonra sağ yanağını dönen bir toplum haline getirildiğimizin kabulüydü Başbakan'ın bu sözleri.

Bu karede yer almayacağız

Yani Başbakan Erdoğan ağlanacak halimizi tarif ederken tam da yerinde tespitlerde bulunuyordu... Evet, bu toplum törpülendi. Evet bu milletin gazı ustaca alındı. Ancak biz bu karede yer almayı şiddetle reddediyoruz... Biz bu milleti millet yapan değerlerin törpülenmesine razı olamayız. Biz sözde muhafazakârlaşma adına değerleri batılılaştırılmış, zihniyeti devşirilmiş, öncelikleri dünyevileştirilmiş bir toplum projesinin yanında yer alamayız. Evet, biz toplum değil, bir milletiz!



Çerçevelenip asılacak açıklama

Türkiye giderek tepkisizleşen bir ülke haline geldi. Son yıllarda ruh ve zihin dünyamızdaki değişim, Peygamber Efendimiz'e yapılan hakaretle bir kez daha tescillendi. İslam ülkeleri, çirkin filme tepkilerini düzenledikleri gösteri ve mitinglerle ortaya koyarken, Türk toplumundan, tarihi kimliğine ve ruh köküne yakışır bir tepki gelmedi. Bu kayıtsızlığın izahını Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yurt dışı gezisinden dönerken yaptı. Erdoğan, iktidarda bulundukları dönemi kast ederek; "Son 10 senede aşırılıklar törpülendi. Bir anlamda paratoner gibi olduk, gaz aldık" dedi.

12 Eylül darbesi ile birlikte peyderpey tepkisiz ve apolitik hale getirilen toplum, kendi temel meselelerine ve kendini doğrudan ilgilendiren konulara bile kayıtsız kalmayı adet haline getirdi. Yaşadığı sıkıntıları, dertlerini haykırmak yerine içi boş ve kuru açıklamalarla avunan Türk toplumu, siyasilerin "tribünlere yönelik" eylemlerini de kafi görüyor artık. Toplumsal tepkisizlik ve hesap sormama, "balık hafıza" ile de bir araya gelince toplumun "gazı kaçmış bir gazoz" gibi olması da mukadder oluyor.

Somut adım yerine açıklama ile idare et!

Başbakan Erdoğan, Saraybosna'dan İstanbul'a dönüşte uçakta gazetecilerin sorularını yanıtladı. Başbakan'ın "Arap sokağı ayaklandı, Türkiye sakin. Bizi diğerlerinden ayıran ne?" sorusuna verdiği cevap çok ilginçti. "Bizim verdiğimiz mesajlar var. Toplum bu mesajlara bakıyor. Sizin mesajınız yoksa ne oluyor? O zaman halk sokağa dökülüyor. Son 10 senede aşırılıklar törpülendi. Bir anlamda paratoner gibi olduk, gaz aldık." diyen Başbakan, "paratoner olduk" ve "gaz aldık" ifadeleriyle herhangi bir konuda herhangi bir çözümden bahsetmiyor, sadece durumu idare ettiklerini itiraf ediyordu.

Obama'nın ricasıyla "paratoner olduk"

İslam Peygamberi'ne hakarete yeltenen filme tepkilerin dünya genelinde yaşandığı geçtiğimiz günlerde, Beyaz Saray Sözcüsü Jay Carney, "Başkan Obama, Türkiye lideri Başbakan Erdoğan'a kişisel bir mesaj göndererek şiddete karşı bir konuşma yapmasını rica etmiştir" açıklamasını yaptı. Ardından da Başbakan'ın "paratoner olan" ve "gaz alan" açıklamaları, sonra da gazetecilere bu durumu teyidi geldi. ABD'nin ulusal güvenliğinin söz konusu olduğu ve daha da önemlisi Müslümanlara büyük bir hakaretin yapıldığı böylesi bir ortamda, Türkiye'de halkın beklentilerine uygun bir açıklama yerine sadece "gaz alma" ile durum geçiştirildi. ABD'nin, Türkiye'den gelen bu açıklamadan duyduğu memnuniyet kaldı geriye.

Davos da mı "Gaz alma" operasyonuydu?

Başbakan'ın, somut hiçbir eyleme girişmeden, sadece açıklamalarla "durumu idare etmesi" veya kendi tabiriyle "gaz alması", akla şu soruyu da getiriyor. Acaba Davos'ta yaşanan "One Minute" hadisesi de bir "gaz alma" operasyonu muydu? Çünkü İsrail'in Gazze'ye karşı giriştiği şiddet ve insanlık dışı uygulamalara karşı Türkiye'de büyük bir tepki oluşmuştu. Oluşan bu tepkiler, 4 Ocak 2009'da gerçekleştirilen ve yüzbinlerin katıldığı devasa "Gazze Mitingi" ile zirveye çıkmış ve AKP iktidarını köşeye sıkıştırmıştı. Başbakan'ın bu son açıklamaları ışığında, Davos çıkışını da mı "toplumun gazını almaya" yönelik mi değerlendirmek gerekecek?

Küresel paratonerlik mi, rol model olmak mı?

Başbakan'ın "gaz alma" açıklamasını yorumlayan bazı gazeteciler, AKP iktidarıyla birlikte İslamcılığın ve dolayısıyla İslami hareketin sisteme entegre olması arasında bir bağ kuruyor. Türkiye ölçeğinde yapılan bu tespiti genele, yani küresel sisteme de uyarlayınca, bazı sorular da ortaya çıkıyor. Küresel düzen ve uygulayıcıları, AKP vasıtasıyla Müslümanların "gazını alma" ve onları "sisteme entegre etme" niyetindeyse, Türkiye'ye biçilen "rol model" olma durumu da anlam kazanıyor bir anda. Her fırsatta İslam aleminin önüne örnek olarak konan Türkiye'nin, "gaz alma" ve "paratoner olma"yı bu denli kabullenmesi de bu durumu teyit ediyor adeta.

Millî Gazete

Diyarbakır’da 97 yıl sonra çan sesi
Muharrem BAYRAKTAR
7 Kasım 2012



Haber şöyle:

“Diyarbakır’daki Surp Giragos Ermeni Kilisesi, 2,5 yıl süren onarım ve restorasyon çalışmasının ardından törenle dün ibadete açıldı.
Surp Giragos Küçük Ermeni Kilisesi Vakfı’nca 2010’da başlatılan ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin de 1 milyon TL katkı verdiği restorasyon çalışmasının ardından ana kilisenin açılışı geçen yıl yapılmıştı.
Dün ise kilisenin çanı 97 yıl aradan sonra ilk kez çaldı. 1915’te Diyarbakır’daki cami minarelerinden yüksek olduğu gerekçesiyle top ateşi ile yıkılan çan kulesindeki 100 kiloluk soğan başlı çanın aynısı, Moskova’da özel olarak yaptırılıp Diyarbakır’a getirildi.”

Kimsenin kilisesine, çanına, zangocuna karışacak değiliz. Ama bir şey dikkatimiz çekiyor:

Terörle boğuşan Diyarbakır’da BDP’li belediyenin kasasından yani halkın vergilerinden alınan paraların 1 milyon lirasının (eski parayla 1 trilyon!), kiliseye aktarılmasını garip buluyoruz. Belediyelerin kilise restorasyonu gibi bir görevi yok. Diyarbakır sokaklarında Kürt çocuklar 50 kuruşa ayakkabı boyamak için çırpınırken, kiliseye bol keseden 1 milyon aktarılmasını yakışık bulmuyoruz.

Nasıl ki Müslümanlar kendi camisini kendi parasıyla yapıyorsa Ermeniler de kendi aralarında toplanan ya da Diaspora’dan aldıkları desteklerle bu kiliseyi pek ala restore edebilirlerdi.

Diyarbakırlılar kendi paralarının kilise çanına gitmesine razılarsa sorun yok!

http://www.yenimesaj.com.tr/?artikel%2C12003509%2Fbu-sorulara-neden-cevap-yok%2Fmuharrem-bayraktar

Erdoğan Gazze’nin BOP tarafında
Mehmet Emin Koç
19 Kasım 2012



Amerika ve İsrail, İslam coğrafyasında adım adım Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) gerçekleştiriyorlar. BOP’un güncellenmiş versiyonu olan Arap Baharıyla bayağı yol kat etmiş vaziyetteler.

Bölgedeki tüm gelişmeler, bu kapsamda yaşanıyor.

İsrail’in, Gazze başta olmak üzere Filistin’e yönelik bombalama ve katliamları da BOP ekseninde gerçekleşiyor.

AKP bu işin neresinde?!

Burada asıl sorulması gereken soru, Türkiye ve AKP hükümetinin bu işin neresinde olduğudur!

Erdoğan ve hükümeti, Büyük Ortadoğu Projesi’nin neresindedir?!
Bu sorunun cevabını bilenler, Erdoğan’ın Gazze’nin gerçekten neresinde olduğunu idrak etmiş olurlar.

Erdoğan, BOP’un hala eş başkanıdır. Bölgede BOP’un maymuncuğu Türkiye’dir.

Erdoğan, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığından samimiyetle vazgeçmediği müddetçe, projenin sahipleri olan Amerika ve İsrail’in bölgedeki talepleri doğrultusunda BOP’a katkı sağlamaya devam edecektir.
Türk milleti ve bölge ülkeleri, Türkiye’nin ve Erdoğan’ın BOP’taki bu pozisyonunu ve temel misyonunu idrak etmediği müddetçe, bölgedeki gelişmeleri doğru okuyamaz, hızla kıyamet savaşına doğru sürükleniriz.

Gazze, BOP ekseninde bombalanıyor

BOP işi henüz yeni çıktı, demeyim; 1947’li yıllarda Dünya İklim Değişikliği raporuyla ABD’nin kendine yeni bir vatan arayışı ile İsrail’in Arz-ı Mev’ud inancı ekseninde Ortadoğu’nun kalbine yerleştirilmesi örtüşüyor. BOP tohumu o zaman atıldı.

İsrail, Gazze’yi BOP ekseninde bombalamaya devam ediyor. Çoluk-çocuk demeden Filistin halkını yok etmeyi sürdürüyor. Başbakanlık binalarını başlarına yıkıyor.

Erdoğan’ın klasik ifadesiyle, “İsrail, devlet terörü” uyguluyor.

Erdoğan sadece gaz alıyor

Erdoğan, ne yapıyor. Bölgede gaz alma turuna çıkıyor, havanda su dövüyor.

Mavi Marmara baskınında yaptığı gibi…

Davos’ta “one minutes” tiyatrosu sergilediği gibi...

Haziran 2010’da Toronto’daki G-20 Zirvesi’nde ve 2011’in Mayıs’ında Güney Afrika Cumhuriyeti’nde “İsrail’i, bölge için tehdit unsuru olarak görüyorum. Çünkü kendisinde atom bombası var. İsrail işgalci durumunda ve devlet terörü uygulamaktadır, bölgede... Bu devlet terörü uygulaması yeni değildir” diyerek keyif bağışladığı gibi…
Sadece havanda su dövüyor.

Önceki gün Mısır’da da aynı şeyi yapıyor.

Erdoğan, Mekke’den Beyrut’a, Şam’dan Ankara’ya, Ramallah’tan Gazze’ye ve Kudüs’e uzanarak “şehirlerin kardeşliği”nden fasıl açıyor. “Bu şehirlerde dökülen her damla kan bizim damarlarımızdaki kandır” çıkışıyla keyif bağışlıyor.

Suriye isyancısına silah, Filistin mazlumuna laf
Bu kadar koca koca lafların ardından İsrail’e karşı hangi somut sonuçlar çıkıyor? Hiç…

Suriye’deki isyancılara her türlü silah-mühimmatı sağla… İsrail’in bombardımanı altındaki Filistinli mazlumlara sıra gelince, kuru laf gönder!
Buyur, gönder bakalım Filistin’deki Müslümanlara mühimmat ve silah!
Suriye’de Müslümanı Müslümana kırdırtmak için seferber olmak değildir maharet!

Madem ki iş, zalim-mazlum karşısında vaziyet almadır, işte sana mazlum Filistin… Suriye’deki, hatta Yemen’deki isyancılara, her türlü desteği veren ve gemilerle silah gönderdiği açığa çıkan Türkiye, Gazze’deki mazlumlara silah-mühimmat göndersin bakalım, gönderemez!

Erdoğan, İsrail devlet terörü karşısında havanda su dövüyor. Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanlığı ekseninde Amerika ve İsrail’in taleplerine göre vaziyet alıyor!

Erdoğan ve AKP hükümeti, Gazze’nin BOP tarafında duruyor!

Suriye halkı anladı, sıra Filistin’de..

Suriye halkı, Erdoğan’ın BOP eş başkanlığının ne anlama geldiğini 20-25 ay öncesine kadar anlamamıştı. Bilakis Erdoğan’ı, bölgenin Emir’el Mü’minin’i diye algılıyor, evlerinin baş köşelerine Esad ile birlikte fotoğraflarını asıyorlardı.

Ne zaman ki BOP kapsamında iç isyan ve terör başkaldırdı; takke düştü, Erdoğan görüldü.

Başlarına Başbakanlık binası yıkılan Hamas ve Filistin yöneticileri de, hala Erdoğan’ın BOP misyonunu idrak etmiş değiller… Neo-halife diye görüyorlar, AKP kongresinde yere-göğe sığdıramıyorlardı.

Suriye gibi şimdi onlar da anlayacaklar Erdoğan’ın BOP misyonunu!
İsrail’in Mavi Marmara katliamı, Türkiye’deki bazı kesimleri Erdoğan’ın BOP vaziyeti bağlamında ayıktırdığı gibi; İsrail’in Gazze katliamına karşı havanda su döven Erdoğan profili, onun Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanlığının bölgede anlaşılmasına önemli katkı sağlayacaktır.

Mısır’da BOP duruşu

İsrail’in en acımasız soykırımı ve devlet terörünü sürdürdüğü, bölgenin bu telaşla Mısır’da soluğu aldığı saatte Erdoğan, hala Suriye’ye karşı Don Kişotluk yapmayı sürdürüyor. En sıcak gündem olan Gazze katliamını üç-beş satırla geçiyor.

Filistin’e her zaman olduğu gibi yine biraz kuru ekmek göndereceğiz!
Amerika böyle istiyor, bu kadarını istiyor çünkü… BOP eş başkanlığı bunu gerektiriyor!

Türkiye ve İslam ülkeleri, bu gerçeği görmedikleri müddetçe, bölgede kimse huzur bulamaz.

Kaynak: http://www.yenimesaj.com.tr/?artikel%2C12003652

Tayyip Erdoğan'a 28 Şubat soruları?
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
20 Kasım 2012



Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, son olarak Tayyip Erdoğan’ın tanıklığına başvurdu. Konuyla ilgili haberde “Başbakan, yoğun programı sebebiyle soruları yazılı olarak cevaplayacak. Sorular ’gizli’ mühürlü bir zarf ve özel kurye ile Başbakanlık’a gönderilecek. Başbakan’ın cevaplarının ise 21 Kasım’a kadar Komisyon’a ulaşması bekleniyor” deniliyor.
Hazırlanan soruların konu başlıklarına bakınca, Erdoğan’dan 28 Şubat ve 27 Nisan ile ilgili siyasi durum analizi istendiği anlaşılıyor. Oysa Tayyip Erdoğan, bu süreç içinde rol alan bir kişidir.. 28 Şubat, CIA Türkiye Masası şefi Graham Fuller’in istediği gibi Fazilet Partisi içindeki “Yenilikçi Kanat” ı iktidar yapmak için oynanan bir senaryodur. 27 Nisan ise hem AKP’yi yeniden tek başına iktidar yapmış hem de AKP adayının Cumhurbaşkanı seçilmesini sağlamıştır. Dolayısıyla her iki konuda analizine başvurulabilecek son kişi Tayyip Erdoğan’dır.

***

Erdoğan’a sorulacak sorulara gelince.. Sorulacak çok soru var ama önce Beyoğlu İlçe Başkanlığı sırasındaki görüşmelerinden başlamak gerekir.
-Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı iken, Amerikan Büyükelçisi Morton Abramowitz ile ne konuda görüşme yaptınız?
-Amerika’nın Adana Konsolosu Elizabeth Shelton, ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Caroline Hagins, ABD Büyükelçilik Müsteşarı Silwer Lawrens ve CIA görevlisi Kenny Bob ile hangi konularda görüşme yaptınız?
-AKP’yi kurmadan önce 18 Temmuz 2001’de İsrail büyükelçisi David Sultan ile ne konuda görüştünüz?
-Abdullah Gül, parti kurulmadan önce İngiltere Büyükelçisi Sir David Logan’ı makamında ziyaret ederek parti çalışmaları hakkında bilgi verme ihtiyacını neden hissetti? Görüşmede ne konuşuldu?
-CIA şefi Graham Fuller de tam o sıralarda Kemalizm’in modasının geçtiğini ve Türkiye’nin “ılımlı İslam” a öncülük etmesi gerektiğini ileri sürüyordu! Fuller, “Fazilet Partisi’ndeki gençlerin baskın çıkacağı ve Yenilikçi Hareket’in ılımlı İslama liderlik yapacağı” nı söylüyordu! Abdullah Gül, Refah Partisi İl Binası’nda Graham Fuller ile bu konuyu mu görüştü?
-DSP’nin çökertilmesi sırasında Abdullah Gül, ABD’de idi. CFR’nin beyni Morton Abramowitz ve ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Mark Grossman ile ne görüştü?
-Dönemin Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Tufan Algan, 3 Kasım seçimlerinden sonra, sizin aday olduğunuz Siirt ara seçimini nasıl düzenledi? Amerikan Büyükelçisi, bu amaçla Anayasa Mahkemesi, YSK ve CHP’yi ziyaret etti mi?

***

-Her ziyaretinizde ABD’ye iner inmez önemli Yahudi kuruluşlarının temsilcileriyle görüşüyorsunuz? Dünya Yahudilerinin başkanı olan Foxman’ın söylediği gibi Türkiye’nin, ABD, İsrail, Suriye ve İran ile ilişkileri bu toplantılarda mı belirleniyor?
-Prof. Dr. Necmettin Erbakan “AKP, İsrail’e vilayet olmak istiyor. Dış mihraklar, Büyük İsrail’i kurmak istiyor. AKP yöneticileri, bunlarla beraberler” uyarısını niçin yaptı?
-Erbakan, 28 Şubat değerlendirmesinde “57’nci hükümet, dış mihrakların Türkiye’nin parçalanması, Kıbrıs’ın Yunan’a verilmesi ve Orta Doğu’nun yeniden şekillenmesi hususundaki arzularına uymadı. Aynı mihraklar, Orta Doğu planlarını yürütebilecek bir iktidar oluşturmak için çeşitli etkilerle ülkeyi 3 Kasım’a getirdi ve yönlendirmelerle AKP’yi iktidara taşıdı” demişti. Sizi iktidara kim taşıdı?
-Mehmet Şevket Eygi, 2003 Ocak ayında neden “Kulakları delik olanlar, siyasetten ve stratejiden anlayanlar ABD, AB ve İsrail’in Recep Tayyip Erdoğan’la anlaştıklarını, ona destek verdiklerini, partisinin iktidar olmasına yol açtıklarını söylüyor” diye yazdı?
-“Amerikan Musevi Komitesi” size bir boynuzdan ibaret olan ’’Cesaret Ödülü “nü neden verdi.

***

-Dünya ekonomisini elinde bulunduran 8 ailenin liderleri ile 2004 yılından itibaren İstanbul’da toplantılar yapıyorsunuz ve Türkiye’de özelleştirilecek kurumlar hakkında bilgi veriyorsunuz. Türkiye’yi pazarlamaktan kastınız bu mu? Yani Türkiye’yi paylaştırmak mı?
-Clinton’un eski danışmanlarından Dick Morris, 2002’nin Nisan ayında, “IMF, Türkiye’yi bizim için satın aldı” demişti? Milletvekili Mehmet Bekâroğlu da hepinize ” Suç ortağı olmayı reddedin. Çokuluslu sermaye ve onların ülkemizdeki gözü doymayan ortaklarına ülkeyi teslim etmeyin “ diye seslenmişti. Türkiye’yi yabancılara teslim eden kadro kimlerden oluşuyor?

AKP Yeşilköy’e kilise yaptırıyor
Bayram Coşkun
14 Aralık 2012

Ey ahali!

Siz hükümetimiz Taksim ve Çamlıca'ya cami yapacak diye sevindirik olurken bakın ne oldu!

Akpli İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yeşilköy'e kilise yapılmasının önünü açan kararı onayladı.

Buna göre Yeşilköy Yeşilzeytin sokakta bulunan Büyükşehir Belediyesine ait 2 bin 736 metrekarelik arazi Süryani Cemaatine kilise yapılmak üzere tahsis ediliyor.

Karar Koruma Kurulunca onaylanırsa buraya kilise inşa edilecek.
Bu karar Cumhuriyet tarihinde dolayısıyla da Türk-İslam tarihinde bir ilk olma özelliğini taşıyor.

Belediyenin bu yetkiyi nereden aldığına gelince...

Hemen belirtelim!

Yetkinin kaynağı kısa bir süre önce TBMM Genel Kurulunda kabul edilen ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanan yeni büyükşehir yasası.
Yasayla büyükşehirlere kilise ve havra yapma ve buralara bedava su verme hakkı tanınıyor.

Yasa resmi yasada yayınlanır yayınlamaz ilk hamle geldi.

AKPli İstanbul Büyükşehir Belediyesi kilise için kolları sıvadı.

Bu da AKP'ye nasip (!) oldu!

Koskoca Türk-İslam tarihinde ilk kez bir yönetim sıfırdan kilise inşa ediyor.
Peygamber Efendimiz kilise inşa etmemiş,

Dört halife kilise inşa etmemiş,

Abbasiler, Memlükler, Eyyubiler kilise inşa etmemiş,

Selçuklular kilise inşa etmemiş,

Osmanlılar kilise inşa etmemiş,

Türkiye Cumhuriyeti'nde kendilerinden önce hiçbir hükümet kilise inşa etmemiş.

Ama bizim dindar iktidarımız (sanki dini diyaneti bunların hepsinden daha iyi biliyor gibi) kilise sevdasına düştü.

Sakın ola ki, “Osmanlı da fethetiği yerlerdeki kiliselere dokunmadı” falan demeyin, Osmanlı fethettiği yerlerin en önemli kiliselerini camiye çevirmiş, diğerlerine de dokunmamıştır.

Ama ne kilise yaptırmıştır, ne kilise onarmıştır!

Bu konu Vatikan muhibi diyalogçuların en sinsi çarpıtma alanlarından biridir.

Neyse, biz yeniden AKP'nin kilise aşkına dönelim.

AKPli İstanbul Büyükşehir Belediyesi Türk-İslam tarihinde örneği olmayan bir hareketle sıfırdan kilise inşa etmeye hazırlanırken yurt genelinde devlet eliyle kilise restorasyonları da devam ediyor.

İşte son örnek:

Adıyaman'da restore ettirilen Mor Petrus Mor Pavlus Kilisesi Pazartesi günü ayine açıldı.

Müftünün de katıldığı açılışın ardından açıklamalarda bulunan Metropolit Mor Griğorios Melki Ürek hükümete katkılarından dolayı teşekkür etti.

AKP ne kadar kilise açtı?

AKP iktidarı AB'ye şirin görünmek adına harabe halindeki yüzlerce kiliseyi restore ettirerek ayine açtı.

İmar yasasında yer alan "cami" ibaresi, “ibadethane” olarak değiştirilerek kilise-evlerin açılmasının önü açıldı.

Bu kapsamda açılan kilise-evlerin sayısının 40 bini geçtiği ifade ediliyor.

Misyonerlik faaliyetlerinin önündeki tüm yasal engellerin kaldırılması da cabası.

Kaynak: http://www.yenimesaj.com.tr/?artikel,12003922/akp-yesilkoy-e-kilise-yaptiriyor/bayram-coskun

KİRLİ İTTİFAK
Ekrem Şama
ekremsama@hotmail.com

O bile dayanamadı, sonunda patladı.

İİT (İslam İşbirliği Teşkilatı) Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan bahsediyorum.

Bugünkü iktidarın telkin ve tavsiyeleri ile genel sekreter yapılmıştı. Onun hakkında hepimiz iyimserdik, umutluyduk.

Bunca yıldır İslam ülkeleri yangınlarla mahvolurken, Sayın İhsanoğlu adeta kendisine bazı şeyler tembih edilmiş gibi ne konuşur, ne de derde deva bir girişim yapar. Yangın yerine ilk önce onun genel sekreteri olduğu İslam İşbirliği Teşkilatı gelmesi gerekirken, kaplumbağa yürüyüşü ile gelir ama olanlar olmuş, yananlar yanmıştır. İşte o İhsanoğlu bile sonunda patladı. Diyor ki:

“İslam dünyasında bir çok ülkede rejim değiştirmeleri bahanesi ile meydana gelen olaylar sebebiyle İslam Medeniyeti’ne ait eserler yok edildi…”

Bunu yazmadan geçmek mümkün mü?

Medeniyet’in tarifini sözlükten yazıyorum:

Medeniyet; bir ülke veya toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, düşünce, sanat, bilim, teknolojik ürünlerinin tamamıdır.

Bu iktidar Haçlı ve ve İslam Medeniyetlerini birleştirmek (ittifak) için görev almış, 10 yılı aşkındır da Eşbaşkan sıfatı ile, Başbakan Sayın Erdoğan ABD tarafından bu görevin başı tayin edilmiştir.

“Medeniyetler İttifakı” adı altında yapılan faaliyetler hakkında elbette diyeceklerimiz var ama, bu yazımızda biz sadece Sayın İhsanoğlu’nun kastettiği medeniyetlerin maddi eserleri üzerinde duracağız.

Başbakan Sayın Erdoğan, Eşbaşkan olurken söz verdiği şekilde birçok yerde kilise, havra, manastır ve benzeri binalar yaptı, ibadete açtı. Halen de açmaya devam ediyor. Hatta dinler bahçesi adı altında cami, kilise, havra üçlüsünü inşa etti ve açtı. Halen de inşaatı sürenler var. Bazı üniversiteler de kilise açmak için sıraya girdiler. Eskiden yapılan vahşi Haçlı seferlerini gülünç olmaya varan bir üslupla ibra etme çabalarını burada söz konusu edecek değilim.

İttifak’ın diğer kanadı olması gereken batı ülkelerinde herhangi bir yerde cami açıldığına dair bir bilgi bana ulaşmadı. Hatta Müslümanların kendi ihtiyaçları için yaptığı camilere minare eklenmesi yasaklandı. Neden ittifak adına biz illa ki onların medeniyetine ait ibadethaneleri yapıyoruz da onlar hiç adım atmıyorlar? Avrupa’da yüzlerce, binlerce cami, medrese, kervansaray ve İslam Medeniyeti’ne ait eser tahrip edilmiş, yıkılmış yakılmış. Bunlar neden restore edilmiyor? Hadi kendileri yapmıyor, yapılmasına neden izin vermiyorlar? Bu ittifak sadece bizi mi bağlıyor?

Haçlılar, bu ittifak kurulalı beri yaklaşık 10 yıldır İslam ülkelerini tahrip ettiler. Afganistan, Irak, Libya, Somali… Şimdi de Mali. Topun ağzında Suriye var.

Bu işgaller sırasında gerek havadan bombardımanlarla, gerek kundaklamalar yoluyla ve gerekse minarelerini (kahkahalar eşliğinde) nişangah diye kullanarak, yıktıkları, yaktıkları camilerin sayısı belli mi? Yüzlerce, hatta binlerce desek abartılmış olmaz.

Tahrip ettikleri teknolojik ya da bilimsel eserler, müzeler, tarihi eserler, türbeler, yağmalanan kültürel ve tarihi varlıklar…

Mahvettikleri şehir altyapıları, sağlık tesisleri, eğitim yuvaları, kütüphaneler, köprüler, haberleşme tesisleri, sulama veya içme suyu tesisleri…

Yaktıkları işyerleri, evler, fabrikalar, ortak kullanım tesisleri…

Sömürülen, yağmalanan, medeniyetlerini geliştirmek için biriktirdikleri sermayeler, zenginlik kaynakları…

Daha neler neler?

Üstelik bunları tahrip ederken kullandıkları silah ve yaptıkları masrafların bedellerinin yüzlerce mislini o zavallıların servetlerinden zorla alarak.

Bunların sayısı, ölçüsü, tartısı hesaplanabiliyor mu? Bunların yenilerini yapmak ne kadar sermaye ve zaman gerektirecek? Asla yerine konulamayacak tarihi eserler?

Bu ittifakın yürürlükte olduğu yaklaşık 10 yıldır, bir Müslüman’ın bir tek Haçlı Medeniyeti eserini tahrip ettiğini, bırakın tahrip etmesini, buna teşebbüs ettiğini duyan bilen var mı? Böyle bir tek vaka olsa; NATO’su, BM’si, AB’si, UNESCO’su ayağa kalkıp ortalığı toz duman edip, Müslümanların ensesinde boza pişirmeye kalkmazlar mıydı?

Bu Haçlı kuruluşları İslam dünyası yakılıp yıkılırken bir kere olsun seslenip de; “aman medeniyet eserlerine zarar vermeyin” diyebildi mi? Bu ittifak onları ilgilendirmiyor muydu? Ya da Sayın Başbakanımız bu konuda bir şeyler yaptı mı? Yapmayı bırakın, sesi çıktı mı? Yoksa bütün bu yıkımlar bu ittifakı hiç ilgilendirmiyor mu? Bunu da bırakın, İncirlik’teki son cami saldırısı, tahrip edilen Kuranı Kerim’ler ve diğer ibadet gereçleri hakkında konuşabildi mi bizim Eşbaşkan?!. Konuşmak şöyle dursun olayı örtbas etmek için partisi ve devletin resmi kuruluşları aşırı bir çaba içine girmediler mi? Böyle bir saldırı mesela Fransa’da ya da Danimarka’da olsaydı yer yerinden oynamaz mıydı?

Demek oluyor ki, “Medeniyetler İttifakı” tek taraflı işlemektedir. Asla ve asla Haçlı’yı ya da Siyonist’i ilgilendirmemektedir. İslam dünyası yakılıp yıkılırken, medeniyet eserleri tahkir edilerek tahrip edilirken, bizim Eşbaşkanımız hala dinler bahçesi, hala kilise, havra inşası için harıl harıl çalışmaktadır. Bu nasıl bir Medeniyetler İttifakı’dır? Bu nasıl kirli bir ittifaktır? Bu nasıl bir anlayıştır?

Sayın Başbakan! Sayın Medeniyetler İttifakı Eşbaşkanı! Sayın eski arkadaşım, kardeşim Tayyip Erdoğan! Görmüyor musun batırdın be kardeşim! Sonunda kaplumbağa yürüyüşü ile problemlerin peşinden koşan Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu’nun bile patladığı seviyeye geldin be kardeşim! Kim düşürdü böyle kirli bir ittifakın içine seni? Hatırlıyor musun, ne güzel ideallerimiz vardı? Medeniyet ve eserleri konusunda neler planlıyorduk? Ne oldu o ideallere?

Bırak bu kirli ittifakı be kardeşim, bırak ki kendini daha fazla mahvetme, ülkeni, İslam dünyasını tahrip ettirme!

Atan Abdülaziz Han’a kulak ver. Mithat Paşa, Rüştü Paşa, Hüseyin Avni Paşa ve diğer gavur aşığı paşalar, İngilizlere, Fransızlara ve Ruslara yaranabilmek, dostluklarını kazanabilmek için bayrağımızın hilalinin yanına haç koyacak kadar ileri gittiklerinde ne demişti:

“Bunlar ittifaktan, dostluktan, iyi niyetten anlamazlar! Bunlar sadece ve sadece güçten anlarlar. Donanmamızı geliştirelim, ordumuzu güçlendirelim! Ancak o şekilde onların dostluğunu kazanabiliriz!”

Atalarına kulak ver de hiç olmazsa kendini kurtar!

Bırak bu işleri Tayyip Bey!

BU KİRLİ İTTİFAK

Sanki Müslümanlar odun

Bu kirli İttifak tandır;

Haçlının kör cesareti

Bu kirli İttifak’tandır…

Kaynak: http://www.ekremsama.com/

Hatırlar mısınız? Eskiden faiz haramdı
Emre AKÖZ
8 Şubat 2013

Ne günlerdi onlar! 1980 darbesi siyaseti cendereye sokunca, değişik fikirler tomurcuklanmıştı: Feminizm, çevrecilik (Yeşiller), dil ve kültür analizleri (Yapısalcılık, vb.) gibi...
En çok öne çıkansa İslami kesimin söylemiydi. Mesela sol kesimden gençler, özellikle faiz üzerinden kapitalizme karşı ciddi eleştiriler getiren ve dayanışmayı öneren İslamcılara ilgi gösteriyordu.
Kapitalizmin dindar dostları
Sonra ne mi oldu? İslamcı söylemlerle belediye seçimlerini kazananlar, birçok hizmeti outsource ettiler, yani dış kaynağı devreye soktular, duruma göre fasona yöneldiler, işi taşerona verdiler. İyi de yaptılar!
Geçen yıl askerin şimşeklerini üzerine çekerek hapse düşmüş muhafazakâr siyasetçilerden, Kayseri'nin eski Belediye Başkanı Şükrü Karatepe ile sohbet ederken, ekmek işini nasıl fırınlara verdiğini anlatmıştı.
"Ekmeği belediye bünyesinde yaptırsaydım, fırıncılar bana düşman kesilirdi. Halbuki işi bütün fırınlara yaydım. Denetlemekle yetindim. Böylece herkes kazandı" demişti.
İslamcıların yaptığı, aslında belediyeleri kapitalist sisteme adapte etmekti. Halka hizmeti serbest piyasaya uygun hale getirdiler. Yoksullara hizmet götürerek de ezilenlerin gazını aldılar.

Kredi almadan gökdelen dikmek?
Kasım 2002 seçimlerinden AK Parti zaferle çıkınca misyon daha da büyüdü: Bu kez beldenin değil ülkenin serbest piyasaya ve küreselleşmeye uyumu söz konusu oldu.
Bir zamanların keskin İslamcıları önce belediyelerde, sonra bakanlıklarda görev aldılar. Sakalları kestiler, kravat taktılar, pahalı arabalara biner oldular.
Bütün bu olaylar, "Faiz haramdır" söyleminin bir yana bırakılmasına yol açtı. Son on yıldır bu lafı duyan var mı? Sağda solda birileri mırın kırın etse de, kimse, özellikle de sermayeyi büyüten muhafazakâr işadamları bu tür lafları duymak istemiyor.

Sermaye İslamcılığı yedi bitirdi

İşin sırrı burada: Sermayeyi büyütmek... Piyasa genişlediğinde girişimler de büyüyor... Gökdelenler inşa etmek, devasa fabrikalar, limanlar, köprüler, barajlar yapmak kolay mı?
İşin hacmi öylesine büyüyor ki öz kaynaklar ya da arkadaşlardan alınan borç filan yetmiyor... Mecburen bankalardan uygun şartlarda kredi (faizle para) almak gerekiyor. Babadan kalma tarlayı satıp dört katlı bir apartmana başlarsın ama aynı sermaye, site yapmaya yetmez.
Bu açıdan bakıldığında... 2012'de ortaya atılmış "İslamcılık bitti mi" sorusunun da çağın gerisinde kaldığı rahatça görülüyor.
Not: "Biz faizin haram olduğunu söylerken, piyasa şartlarına uygun banka faizini değil, fahiş tefeci faizini kastetmiştik" diye mesaj göndererek, ne kendinizi kandırın, ne de beni...
Sabah

Niyet ettim… Yolsuzlukları AK’lamaya!
Mehmet Baransu
03.04.2013



Yaklaşık bir buçuk yıldır “AK Parti gitgide ANAP’laşıyor, DYP’leşiyor” dediğimde, iktidar partisi ve destekçileri bana kızmış, hakkımda atmadık iftira bırakmamışlardı. Ancak son bir yıldır Meclis’ten birbiri ardına gece yarısı geçirilen yasalar ve yargı paketleri adı altında verilen teklifleri gördükçe hiç de haksız olmadığım anlaşılıyor.

Yaşı 30’un üzerinde olanlar hatırlayacaktır. 1994 yılı sonrası ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz ve DYP Genel Başkanı Tansu Çiller birbirlerini yolsuzluk yapmakla suçlamış, iddialar kamuoyunun gündemine taşınmış ve Yüce Divan’da yargılanma sesleri yükselmişti. Ancak ne olmuşsa olmuş, her iki parti kurdukları koalisyonla iddialarından vazgeçip, bir de birbirlerini aklama yolunu seçmişlerdi. 90’ların üzerinden çok geçmedi. Bugün Meclis benzer sahnelere şahitlik ediyor.

Sözü nereye getireceğimi sanırım tahmin ettiniz. Ya da edemediniz (çünkü, medya bu olayı görmeyerek tarihe geçti). İsminin başında “adalet” olan bir komisyonda önceki gün ilginç bir olay yaşandı. CHP komisyonda görüşülmekte olan 4. Yargı Paketi’ne bir madde ekletmek üzere hareket geçti. İlginç bir teklifte bulundu.

Ana muhalefet partisi, TCK’nın 235. maddesindeki “ihaleye fesat karıştırma” suçundaki cezaların indirilmesini istiyordu. Bununla da yetmeyip, davaların Ağır Ceza Mahkemeleri yerine Asliye Ceza’da görülmesini talep ediyordu.

Teklife göre, kamu kurum veya kuruluşlarının yaptığı ihalelere fesat karıştıran kişiye verilen beş yıldan 12 yıla kadar olan hapis cezası, üç yıldan yedi yıla indirilecekti. “İhale sonucunda ilgili kamu kurumu veya kuruluşu açısından bir zarar olmuşsa cezanın yarı oranında arttırılacağı”na ilişkin hüküm de kaldırılacaktı. İhalede kamu zararı olmaması hâlinde ise ceza bir ila üç yıl arasında uygulanacaktı.

Teklif, bir anlamda örtülü af demekti. Hırsızlık ve yolsuzluk yapanlar, ihaleye fesat karıştıranlar iki yılın altında ceza alacak ve cezaevine girmeden, cezaları ertelenecekti. Beş yıl içinde benzer suçu işlememeleri hâlinde de bu suç, sicillerinden silinecek, toplum içinde tertemiz insan olarak dolaşacaklardı.

AK Parti, CHP’nin verdiği bu teklife nasıl bir cevap verdi dersiniz?

Tıpkı komisyonda olduğu gibi başında “adalet” bulunan parti, CHP’nin önerisini jet hızıyla kabul etti. Yani yüz kızartıcı suçta, ceza indirimine gidilip, bir de erteleme hükmü getirildi.

1990’lı yıllarda ANAP ve DYP birbirlerinin yaptığı yolsuzlukları aklarken, bugün CHP ve AK Parti kendi partililerinin ve kamu kurumlarında çalışan görevlilerinin ihalelerde yaptıkları ve yapacakları yolsuzluk ve usulsüzlüklerin ortaya çıkmaması için ortak zeminde buluşmuşlardı. Ceza indirimine gidilmişti. İndirim de o kadar alt sınıra çekildi ki ihaleye fesat karıştıranlar, yani usulsüzlük ve yolsuzluk yapanlar artık hapse girmeyecekti. Yargı paketine eklenen maddenin Türkçesi şuydu: “Artık ihalelere fesat karıştırmak, ihalelerde usulsüzlük ve yolsuzluk yapmak serbest. Cezaevine girme tehlikesi de yok.”

Bir buçuk yıldır “ANAP’laşıyorsunuz, DYP’leşiyorsunuz” dediğimde bana kızan iktidar partisi yetkililerinin sanırım bu duruma verecekleri bir cevabı vardır.

Sizleri bu kadar korkutan ne? Niçin cezalarda indirim yapmak istiyorsunuz? CHP’nin teklifine jet hızıyla destek vermenizin altında yatan gerçek ne? Hangi usulsüzlük ve yolsuzluklar aklanacak? Kimler kurtulacak? Hangi ihaleler sizleri bu kadar korkutuyor? Ağır Ceza’dan Sulh Ceza’ya davaların alınmasının gerekçesi ne?

AK Parti bundan yaklaşık bir yıl önce de Özel Yetkili Mahkemelerin yetki alanını daraltıyorum iddiasıyla yine örgütlü suç kapsamında Ağır Ceza Mahkemelerinde sorgulama ve yargılamaları yapılan çıkar amaçlı suçları değiştirdi. Sorgulama ve yargılamaları bu mahkemeden aldı. Şike cezaları bir gece yarısı indirilip, şikeciler aklandı. Ve bunu tüm Türkiye “Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin” olduğu Meclis’ten seyretti. Bedelli yasası adı altında, evrakta sahtecilik yapanlar, çürük raporu alanlar da yasaya eklenen bir maddeyle yaptıkları suçlardan kurtarıldı.

AK Parti, DYP ve ANAP’ın geçmişte yaptığı yolsuzluk ve usulsüzlüklerin kamu vicdanında açtığı yara sonucu 2002 yılında tek başına iktidara geldi. Ancak 10 yıl sonra geldiğimiz nokta şu; yaptığı ihalelerin yargıya taşınmasından ve ceza almaktan korkan bir iktidarla karşı karşıyayız. Muhalefetin teklifini can simidi gören bir anlayışla karşı karşıyayız.

CHP’ye gelince...

İktidara gelmek için iktidarın ihale usulsüzlüklerini kamuoyunun gündemine taşıması gereken bir parti, bugün kendi partililerinin, belediyelerinin yaptığı ihalelerden korkup, ceza indirimi teklif eder bir noktaya gelmiş. Lafı fazla uzatmaya gerek yok. “Gandi Kemal, Halkçı Kemal, Dürüst Kemal” de bir yere kadar!
Unutmadan...
AK Parti ve CHP’li bir yetkili merak ettiğim şu soruyu da cevaplayabilir mi?
Hanginiz ANAP, hanginiz DYP’siniz?

mbaransu@gmail.com

http://www.duzceyerelhaber.com/kose-yazi.asp?id=14773&mehmet_baransu-niyet_ettim_yolsuzluklari_ak%92lamaya

İsviçre Hesapları İstifa Getirdi
Mehmet Ali Güller
16.04.2013



Bazı siyasetçilerin İsviçre hesapları nedeniyle çalkalanan Fransa’da ilk istifa geldi.

Madiapart internet sitesinin editörü Edvy Plenel önce Bütçe Bakanı Jerome Cahuzak‘ın İsviçre’de hesabı olduğunu yazdı. Bakan dört ay boyunca bu iddiayı yalanladı.

Ardından savcılık bu hesabın ortaya çıkarılması için girişim başlattı.

Bütçe Bakanı Cahuzak bunun üzerine 1992 yılında açtığı 600 bin avroluk bir hesabı olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Ancak ortaya çıktı ki, Cahuzak 600 bin avro değil, örneğin 2009’da bu hesaba tam 15 milyon avro aktarmıştı. Fransa Bütçe Bakanı bu gerçek üzerine istifa etmek zorunda kaldı.

Edvy Plenel, şimdi de Dışişleri Bakanı Laurent Fabius‘un İsviçre’de gizli bir hesabı olduğunu iddia etti. Fabius tıpkı Cahuzak gibi iddiayı yalanlıyor. Ancak Fransızlar Cahuzak‘tan sonra kabinede ikinci bir “yalancı bakan” bulunduğundan eminler! Bakalım Fabius ne zaman istifa etmek zorunda kalacak?

Erdoğan’ın İsviçre hesapları

İsviçre’de gizli hesap konusu haliyle Türkiye’deki bir iddiayı da yeniden gündeme getirdi: Erdoğan‘ın 8 hesabı.
1. Doğu Perinçek, Hayrullah Mahmut imzalı bir e-postada yer alan bu iddiayı 3 Aralık 2010’da Ergenekon davasında açıkladı:

2005 yılının ilk çeyreğinde ABD Büyükelçisi Eric Edelman, Tayyip Erdoğan ile görüşür.

Edelman, Erdoğan’ın önüne, İsviçre’deki sırdaş hesabıyla ilgili dosyayı atar ve İncirlik üssü, Kıbrıs, Kuzey Irak, Afganistan ve Kürt sorunu konularında ABD’nin isteklerini yapması karşılığında, dosyayı gizli tutacaklarını söyler.
2. Daha sonra ortaya çıkan Wikileaks belgeleri iddiayı doğrular niteliktedir. Örneğin Eric Edelman 30 Aralık 2004 tarihli kriptoda şunu yazmıştı:

“İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre, Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı var.”

ABD Büyükelçisi, bu bilgiyi önce Washington’a geçmiş, yaklaşık üç ay sonra da ülkesinin çıkarlarını AKP’ye uygulatmak için Erdoğan‘ın önüne getirmiştir. Gazeteci Hayrullah Mahmut da, bu bilgiye yaklaşık bir yıl sonra ulaşmış ve internette duyurmuştur.
MİT: 8 hesapta 800 milyon Dolar

3. Konu daha sonra, Silivri Cezaevi’nde hayatını kaybeden MİT’çi Kâşif Kozinoğlu‘nun Aydınlık‘a açıklamalarıyla de gündeme gelmişti. Kozinoğlu, Başbakan Erdoğan’ın İsviçre bankalarındaki 8 ayrı hesapta yaklaşık 800 milyon dolar parası olduğunu açıkladı. (Aydınlık, 19 Kasım 2011)
Kozinoğlu, bu bilgiyi, Alman istihbarat örgütü BND’nin de 30 milyon avro karşılığında temin ettiğini ifade etti. Almanya’nın belge ve bilgileri Eyşan Adalarındaki İsviçre Bankası müdürü üzerinden elde ettiğini belirten Kozinoğlu, Berlin’in belgeleri Erdoğan‘a karşı koz olarak kullandığını vurguladı.
Kâşif Kozinoğlu, Erdoğan‘ın İsviçre bankalarındaki gizli hesaplarıyla ilgili bilgileri CIA’ya da Bülent Arınç‘ın verdiğini söyledi.
Zürih’e hangi Bakan gitti?
4. Mehmet Baransu, adresine özel mesajlar veren bir yazısında şöyle diyordu:

“Parantezi kapatırken, AK Partili bir ismin 2004 yılında İsviçre’ye neden gittiğini, gelirken yanında bulunan valizde kaç milyon dolar olduğunu, bu paranın Türkiye’ye neden getirildiğini de doğrusu merak ediyorum.” (Taraf, 19 Aralık 2011)
Kendisine bavulla teslim edilen belgeleri yıllardır konuşulan Baransu‘nun nedense bu iddiası hiç konuşulmadı!

Ancak İsviçre-Zürih’e giden bu bakanı Fatih Altaylı da biliyordu.
5. Fatih Altaylı yıllar önce Hürriyet’teki köşesinde

“Bir bakan niye gizlice Zürih’e uçar?” başlıklı bir yazı kaleme almıştı:

“THY’nin Ankara’dan Münih’e haftada iki gün ‘direkt’ seferi olduğu halde, halen Bakanlık koltuğunda oturan bir bakanımız geçtiğimiz nisan ayında ‘farklı’ bir yol izleyerek Münih’e gider.

Bakanımız, Münih’e gitmek için 21 Nisan günü Lufthansa’nın LH 3361 sayılı seferine biner. Oradan da yine Lufthansa ile Zürih’e geçer. Zürih’te kimsenin ne olduğunu bilmediği bir ‘İşini halleder’ ve 23 Nisan günü yine aynı yolu izleyerek Münih’e, Münih’ten de Lufthansa’nın 3362 numaralı seferiyle Ankara’ya döner.

Konuştuğum ilgililer, Bakan’ın Lufthansa’yı ‘gizlilik’ kaygısıyla tercih etmiş olabileceğini, Ankara’daki VIP’in kullanıldığı durumlarda THY dışındaki uçakların kayıtlarının tutulmadığını söylediler.“

(Hürriyet, 7 Aralık 2004)

Aydınlık Gazetesi

Müfit Yüksel: İslâm AKP ve Selefiler eliyle Sekülerleştiriliyor
25 Ağustos 2013



“Eskinin radikal İslâmcıları bütün ilkelerinden vazgeçmiş bir yapı içindeler. Artık devletin bütün kurumlarında bunlar var. Her bakımdan seküler hale gelmiş durumdalar. Bir zamanlar ‘cihad hareketi’ deyip para toplanan kanallar tamamen seküler hale gelmiş durumda. Bunlar için artık bir ses sanatçısı, bir âlimden daha değerli.”

AKP’Yİ DE BUNLAR ÇIKARDI

“Bu, sekülerleşmenin, dini tasfiye etmenin bir görüntüsü. Cumhuriyetin ve Batılılaşmanın bütün etkisine rağmen hayatiyetini sürdüren dinin unsurları ve dindarlık, İslâmcılar eliyle tasfiye ediliyor. AKP’yi çıkarıp Amerikaİsrail eksenine oturtanlar da, vaktiyle Kudüs geceleri tertiplemiş olan bu radikaller.”

Türkiye’nin büyük bir değişimden geçtiği herkes tarafından ifade ediliyor. Bu değişimde iki önemli unsur öne çıkıyor. Birincisi devletin resmî ideolojisi olan Kemalizm ve iktidarın yeni sahipleri oldukları söylenen İslâmî hassasiyetleri yüksek insanlar. Biz de bu hafta bu iki konu üzerine Sosyolog Müfit Yüksel’le konuştuk. Tasfiye edilen bir Kemalizm var ise bu düşünce yapısının anatomisini çıkarmak istedik. Asıl önemli soru ise iktidarın yeni sahiplerinin İslâmî referansları ne kadar temsil ettikleri idi. Yüksel, İslâmı temsil ettikleri söylenen AKP içindeki bazı eskinin radikal İslâmcılarının büyük bir değişim geçirdiğini ve neredeyse Müslümanların en ahlâksız kesimini oluşturduğunu iddia ediyor.

Türkiye Cumhuriyeti nasıl kuruluyor?

Birinci Dünya Savaşında Osmanlı toprakları işgal edilmiş durumdaydı. Filistin, Halep, Şam, Bağdat, Hicaz’ı kaybettik. Vatan, sadece Anadolu değildi. Osmanlı için vatan Üsküp, Piriştina’ydı… İzmir neyse Beyrut oydu. 19. yüzyılla birlikte Osmanlı Anadolu’ya ve Arap Yarımadasına yöneldi. Yıldırım Orduları, Toros’a çekilince Mondros dayatıldı. Şam, Filistin düştükten sonra Kuzey bölgeyi direkt çekilerek verdik.

Yıldırım ordularının komutanı M. Kemal değil miydi?

Sultan Vahdettin M. Kemal’e “Toroslar’a çekildiğin için Mondros bize dayatıldı. Çekilmeseydin o toprakları kaybetmeyecektik. Elimizi zayıflattın” mealinde suçlamalarda bulunuyor. M. Kemal 1905’ten itibaren yurt dışı ilişkileri gelişmiş biriydi. Fransız, İngiliz ve İtalyanlarla ciddî şekilde ilişkileri vardı.

M. Kemal’i bu ülkelerle ilişkiye geçirebilen birikim neydi?

Selanik uluslar arası ticaret limanıydı. Selanik’te çok sayıda Yahudi nüfus yaşıyordu ve bunlar Batıya çabuk açılmıştı. M. Kemal Fransızcayı, Fransız Yahudilerinin kurduğu okullarda öğrendi. Harp Okuluna giderken aynı zamanda bu okula da devam ediyordu. Osmanlı’da yabancı dil bilen herkes başka devletlerle ilişki kuruyordu. Selanik bütün konsoloslukların olduğu, İstanbul’la yarışabilecek bir şehirdi. Lozan’dan sonra Türkiye, içine kapatıldı. Türkiye’de inkılâp devrimleri oldu, bunun karşılığında misyonerler ve misyon şeflerinin çoğu çekildi. Yeni devlet kurulurken bazı şeyler karşılığında kuruldu.

Uluslar arası bir uzlaşıyla mı kuruldu cumhuriyet?

İngiltere, Fransa, Rusya’nın anlaşmasıyla kuruluyor. Bu tür bir anlaşma yapıldığını Rus, Fransız ve İngiliz arşivlerine girdiğinizde görebilirsiniz. İngiliz işgaline karşı verilmiş bir savaş yok. Lozan’dan sonra İstanbul’un İngilizler tarafından boşaltıldığını biliyoruz. İngilizler Osmanlı imparatorluğunun devam etmeyeceğine karar verdiler. İstanbul’u işgal edip Ankara’nın karşısında gücünü zayıflattılar. İstanbul işgal edildiğinde Ankara’da meclis vardı. Hatta dönemin şeyhülislâmı ‘Ankara yüzünden bize Sevr dayatıldı’ diyor. Hatta daha sonra İngilizler Kâzım Karabekir’in idamını istiyor, fakat İnönü İngilizlerle konuşup bu idamı engelliyor.

Ama tam tersi olarak İstanbul hükümetinin İngilizlerle işbirligi yaptığı söyleniyor…

Bize ilkokulda M. Kemal’in ‘Bandırma Vapuru’yla gizlice Samsun’a kaçtığı söylenir. Bir kere İstanbul denizden İngilizler tarafından ablukaya alındığı için İngilizlerin vizesi gerekir. Bunun yanında M. Kemal olağanüstü yetkilerle ‘müfettiş’ olarak gönderiliyor. Bunun belgeleri Genelkurmay’ın yayınladığı dergilerde var. Bir taraftan devlet ilkokulda başka şeyler öğretirken bir taraftan kendini ele veriyor.

Osmanlı hükümeti M. Kemal’i görevlendirmişken araları nasıl açılıyor?

M. Kemal’e Samsun ve Kahramanmaraş’ın doğusunun ‘mülki amirliği’ veriliyor. Bu bölgede her türlü idarî işlemi yapmaya yetkili. M. Kemal’in faaliyetlerinden rahatsız olan İstanbul hükümetine karşı M. Kemal kongreleri toplayıp harekete geçmiş değil. Harbiye Nezareti M. Kemal’e çektiği telgrafında “İngilizlerin ültimatomları sizi geri çağırmaya bizi mecbur etti” yazıyor. Buradan anlaşılan İstanbul hükümetinin İngilizlerin baskısıyla bunu yaptığı. İngilizler böyle yaptırarak M. Kemal’le İstanbul hükümetinin arasını açmış oluyordu.

M. Kemal’in 19.yy’dan itibaren yabancı ülkelerle ilişki halinde olduğunu söylediniz. Bu sürecin böyle işleyeceği hesap edilmiş miydi?

M. Kemal’in konumu buna müsaitti. Selanik İstanbul’la aşık atacak bir yerdi. Selanik’ten 31 Mart’ta gelen asker, İstanbul’da padişah devirecek güce sahipti. Cumhuriyet kadrolarının çoğu da Selanik’ten seçildi. Bunun yanında Osmanlı’nın beyni de Rumeliydi. Saray bürokrasisini besleyen Rumeli’ydi. Saray’da siyasî ve idarî ağırlıkları vardı. Daha sonra bu unsurların içine başka unsurlar da girdi. Eğitim atılımları yaptılar ve öne çıktılar.

Kimdi bu unsurlar?

Sabetaycılar… Batıya açılmışlardı. Ticaret bakımından gelişmişlerdi. İyi bir örgütlenme yapıları vardı. Yeni Asır, Tan gazetelerini, Şehbal dergisini çıkaranlar onlardı. Daha sonra Cumhuriyetin kurucu kadrolarını önemli oranda Sabetaycılar oluşturdu. Katalizör görevi oynadılar çünkü Batıya açılmışlardı.

Peki kurucu kadronun içinde Sabetaycıların olması Türkiye Cumhuriyetine nasıl yansıdı?

Pozitivist, Batıcı sistemi taşıyan onlardı. Yeni ideoloji ve sistem bu insanları uygun gördüler. Ulus devleti oluşturmakta onların da etkisi oldu. Selanik’ten Anadolu’ya çekilerek buraları vatan olarak gördüler. Falih Rıfkı Atay için Meriç’in ötesi önemli değildi. Misak-ı Millî sınırlarını benimsiyorlardı. Osmanlı mirası reddedildi…

Ya din konusundaki tutumları?

Müslümanlığa muhtaçlardı. Diyaneti kurmaları, mübadelede gayrimüslimleri göndermeleri bu yüzdendi. Homojen toplumu Misak-ı Millî sınırları içinde Müslümanlar üzerinden oluşturmak istiyorlardı.

Uluslar arası güçler nasıl yaklaşıyordu yeni devlete?

İngilizler ve Batı, Rusya karşısında, boğazları kontrol altında tutabilecekleri bir devlet istiyorlardı. İngilizler Arap dünyasında ikinci bir patron görmemek için Osmanlı’yı istemediler. Onun için Suriye ve Irak’ta sınırlar çizildi. İngilizler Sevr’i istemiyorlardı. Bir korkutma projesi olarak kaldı. İstanbul’da yapılan işgaller Mondros’tan kaynaklıydı.

”Osmanlı’nın tasfiyesi bir bakıma Osmanlı içindeki iktidar çekişmesinin sonucuydu ve M. Kemal kanadı kazandı” denilebilir mi?

Artık hanedan sisteminin işlemeyeceği görüldü. Almanya, Avusturya, Macaristan’da da hanedanlığa son verildi…

Birinci Meclis nasıl bir yapıydı peki?

Çok farklı kesimlerden oluştuğu için homojen yapıyı meydana getirmeye müsaid değildi. Yeni rejimle tek tipçilik dayatıldı, kafalar koparıldı. İstiklâl Mahkemeleri 1927’e kadar çalıştı. 1930’larda artık Türkiye bambaşka bir yapıya bürünmüştü. Yazı değişmişti, dinî müesseseler tasfiye edilmişti. Müslümanlık nüfus cüzdanında olacak, ölünce musalla taşına gidecek, sonrasında mevlid okutulacak Müslümanlar öngörüyordu. Rejim o kadarını korumaya karar vermişti. Bu aşamada birçok cami ahıra çevrilirken büyük camiler anıt olarak korundu.

Can Dündar, Ayşe Arman’a verdiği röportajda M. Kemal’in sadece İslâma değil, bütün dinlere karşı olduğunu söyledi. Böyle mi gerçekten?

M. Kemal 19. yy pozitivizminden etkilenmiş, klâsik ateist aydınlanmacı felsefenin kitaplarını okumuştu. Gürbüz Tüfekçi’nin hazırladığı “M. Kemal’in okuduğu kitaplar” listesine baktığınızda hangi literatürden beslendiğini görürsünüz. Can Dündar’ı doğrular nitelikte…

Çoğu düşünür son yıllarda Türkiye’de ikinci bir değişim yaşandığını söylüyorlar. Türkiye hakikaten köklü bir değişim içinde mi? Bu değişimin yönü nedir?

Bugün Türkiye’deki değişim İslâmcılar üzerinden yapılıyor. Bu değişimin katalizörü de İslâmcılar. 1920’lerdeki değişim İttihatçıların ikinci grubu üzerinden yürütülmüştü…

Nasıl bir değişim bu?

Postmodern, çoğulculuğun olduğu bir değişim. Bazı belediyeler aracılığıyla kilise, sinagog ve cami bir araya getirilip “dinler bahçesi” oluşturuluyor ve “dinlerin hayatta bu kadar yeri var” deniliyor. Kiliseye gidip, sinagog’da duâ edip camide namaz kılan insanlar kurgulanıyor. Artık 19. yy’ın radikal din düşmanlığı yerine dinleri bir bahçede karıştırıp, seküler bir işlev kazandırmak istiyorlar.

Kast ettiğiniz İslâmcılar kimler?

1980’li yıllarda “Müslüman Kardeşler” literatüründen beslenenler. Zamanında slogan ve heyecan olarak İran’ı referans alanlar. Radikal İslâmcı hareket, Vahhabiliğin ideolojik süzgeçten geçmiş Selefi yönünü yansıtan bir hareketti. ‘Uhrevilikten soyutlanmış devlet’ talepliydi. Seyyid Kutub’un, Mevdudi’nin eserlerine yoğunlaşıyorlardı. Şirk ve tevhit sınırını çok daraltan ideolojik kılıf giymiş, üçüncü dünyacı, anti Amerikancı bir yapıydı. Çok ideolojikti. Öğrenci evlerinde devlet kuran, devlet yıkan bu insanlar 90’lı yıllarda gerçek hayatla tanıştılar. Soğuk savaş döneminin protest ideolojileri son bulunca ezberleri bozuldu. Körfez Savaşında Amerikan saldırısı bütün hayallerini yıktı. Bu aşamada 1980’li yılları radikal bir şekilde sorguladılar. Seksenli yıllarda geleneksel İslâmı sorgularken 1400 senelik müthiş birikimi ve geleneği sorgulayıp şirk ve cahiliye içine sokuyorlardı. 1990’larda seksenli yıllardaki düşüncelerinden koparken geleneksel İslâmla da barışmadılar. Liberalleşen Marksistlere benzediler.

1990’lı yıllarda nasıl bir gelişim oldu peki, eskinin radikal İslâmcılarında?

Şiddetle reddettikleri Refahçıların trenine binmeye başladılar. Kısa sürede partinin iktidara gelmesinde lokomotif oldular. Selametçiler; imam hatip mezunu, Millî Türk Talebe Birliklerinde bulunmuş, Necip Fazıl ve Mehmet Akif’in şiirlerini okuyan, teşkilât işlerinden zaman bulup kitap okuyamayan, entelektüel birikim edinemeyen kesimdi. Radikal İslâmcılar 1990’lı yıllara doğru farklı kitaplar da okumaya başladılar. Selametçiler üzerinde baskın olmaya başladılar, artık partide beyin olmuşlardı. AKP’yi de bu insanlar çıkardı. AKP’yi Amerika-İsrail eksenine oturtan da eskinin radikal İslâmcılarıydı. Kudüs Gecesini düzenleyen radikal İslâmcılar bunları yapıyordu. AKP’nin bürokratlarının büyük kısmını radikal İslâmcılar oluşturdu.

Radikal İslâmcılar açısından bu kırılma nasıl oldu?

İnanç kırılmalarına uğradılar. Dini ideolojik algılamışlardı. Toplumun büyük kısmını şirkle suçlarken kendilerini Mekke dönemi sahabileriyle özdeşleştiriyorlardı. Analoji yapmak gerekirse kendilerini Mus’ab bin Umeyr olarak görüyorlardı. Bunlardan bazıları beş vakit namaz kılan, fakat türbeye giden annelerine “Ey müşrike annecim tevhide gel” diyen insanlardı.

Burdan yola çıkarak değişim gösteren radikal İslâmcılar için “İnsanları şirkle suçlamak yerine daha itidalli bir düzeye gelmişler” diyebilir miyiz?

Toplumu şirk ve cahiliye ile suçlayan insanlar 1990’lardan sonra İslâmî kesimin en ahlâksız kesimi oldular. Çünkü Gazali’yi, ahlâkî terbiyeyi dışladılar. Ahlâkî terbiye ile ideolojik terbiye birbiriyle örtüşmez. İslâmın temiz ve kutsî geleneğinden gelen bazı ahlâkî terbiyeyi de daha önce şirk ve cahiliye olarak niteledikleri için o ahlâkî birikimi de tasfiye etmişlerdi. Omurgasız ve ilkesiz hale geldiler. Bugün bunlar üzerinden yürütülen bir değişim var…

AKP-Saadet Partisi arasında nasıl bir fark var peki?

Saadet Partisi içinde Anadolu’da kalmış saf, temiz insanlar ve AKP’de yer bulamadığı için Saadet Partisi’nde olanlar var. Çok fazla fikir ayrılığına gittiklerini söyleyemeyiz. Erbakan’a sadık kalıp kalmama arasındaki tercihti mesele. Saadet Partisi ciddî mânâda ideolojik görüş sergileyecek bir yapı değil. Saadet Partisi’nin kadroları büyüdüğü takdirde yeni bir AKP doğmaya aday.

AKP ne yapıyor bu değişim sürecinde?

AKP ne yaptığını bilmiyor. AKP bir koalisyon. Omurgasını eski Selametçiler ve eskinin radikal İslâmcıları oluşturuyor. Bu İslâmcı kanat ciddî şekilde AKP siyasetini etkiliyor. Söylediğim gibi de bu eskinin radikal İslâmcıları bütün ilkelerinden vazgeçmiş bir yapı içindeler. Artık devletin bütün kurumlarında bunlar var. AKP’nin içinde yeni fraksiyonlar oluşuyor. Bunlar fikirden değil, uluslar arası sistemle bağlantılarından kaynaklanıyor. Abdullah Gül’le Erdoğan ayrı bir görüntü sergiliyor.

Eskinin radikal İslâmcıları üzerinden uygulanmaya çalışılan değişim nasıl bir değişim?

Artık her bakımdan seküler hale gelmiş durumdalar. Bir zamanlar ‘cihad hareketi’ deyip para toplanan kanallar tamamen seküler hale gelmiş durumda. Bunlar için artık bir ses sanatçısı, bir âlimden daha değerli. Hülya Avşar’ın annesi öldüğünde taziye bildirenler değerli bir din âlimi öldüğünde aynı hassasiyeti gösteriyor mu, şüpheliyim. Bunlar artık kendilerini sınıf atlamış görüyorlar. İslâmî kesim Osmanlının Batılılaşma hareketleri ve yeni cumhuriyetin redd-i mirasıyla elitlerini kaybetti. Ahmet Cevdet Paşa gibi insanların torunları resmî ideolojiye eklemlendi. Biz, şehir elitimizi kaybettik. İslâmî söylemleri temsil etmek, bizim gibi köylülere kaldı. Köylülerde ise kompleksler, doymamışlıklar var. İslâmî kesim doymamış hidrokarbonlardan oluşuyor. Doymaya giderken de çok çarpık doydular.

Yoksa siz de ‘cipe binen başörtülü bir kadın’ figürünü eleştiriyor musunuz?

Büyük bir trajedi. Bu sekülerleşmenin, dini tasfiye etmenin bir görüntüsü. Dindarlık İslâmcılar eliyle tasfiye ediliyor. Cumhuriyetin ve Batılılaşmanın bütün etkisine rağmen hayatiyetini sürdüren dinin unsurları, İslâmcılar eliyle tasfiye ediliyor. Diyanet, hutbelerde resmen ‘mealcilik’ yapıyor. Bugün cami görevlileri teke indiriliyor. Osmanlı döneminde camiler hayatın merkezindeydi. Süleymaniye Camiinin 270 civarında görevlisi vardı. Eskiden mahalle isimleri camilere göre verilirdi. Cami ismi taşıyan mahalleler tasfiye edilmeye başlandı. Artık birkaç cami isminden oluşan mahalle birleştirilip ismine ‘Balat’ deniliyor.

Lüks tüketmenin İslâmî kesimi temsil anlamına geldiğini söyleyenler de var…

Artık o aşıldı. Zihniyet olarak tamamen otlaştılar. Radikal İslâmcılar kendileri gibi ideolojik düşünmeyenler için ‘ot kafalı’ diyorlardı. Bugün birçok şey onlardan daha dindar kaldı.

Peki bu yeni değişim sadece İslâmcılar üzerinden mi yürütülüyor?

Ulus devlet süreci bitti ve yeni bir sisteme doğru gidiyoruz. Bugün Kemalistleri, 1925’te idam edilen Sabetaycılar tasfiye ediyor. Bunu 1925’te sistem dışına itilen kanat yapıyor. Cumhuriyet gazetesiyle diğerlerinin hesaplaşması… Bu Ergenekon’a kadar yansıyan bir süreç. Artık Amerika ve İngiltere Kemalistlerle çalışmak istemiyor. Ancak Kemalistler gidici olduklarının pek farkında değiller.

BEDİÜZZAMAN İNSANLARI DÜNYAYA DEĞİL AHİRETE DÂVET EDİYORDU

Bediüzzaman uluslar arası bir değer kazandı ve bazı çevreler manipüle ediyor. Bediüzzaman insanları dünyaya, sekülarizme değil ahirete çağırıyor. Bediüzzaman protestanlığı savunmuyordu. Diğer din mensuplarıyla ilgili görüşleri ‘ortak bir din bahçesi’ oluşturup dini etkisizleştirmek değildi. O, insanî çerçeveler ve sünnet ışığında diğer din mensuplarıyla toplum hayatı içinde sağlıklı bir ilişki kurulmasını öneriyordu. Yoksa İslâmın sekülerleştirilip, diğer dinlerle harmanlanmasını değil… Gelenekle barışık yeni bir dindarlık lâzım. Risâle-i Nur’un kurucu unsurunu merkeze alarak yeni bir hareket başlatmak lâzım.

MİLLÎ NİZAM PARTİSİ RİSÂLELERİN TOPLUMLA TEMASINI ENGELLEDİ

Bediüzzaman müthiş bir dehaydı. Van’a çekildikten sonra manevî olgunluk olarak kemalat derecesi yüksekti. Bediüzzaman ‘tek parti’ döneminin ağır yaptırımlarına maruz kaldı. Hayatını sürgünlerde geçirdi. Birçok âlim onun bilgisini çekemedi. Bediüzzaman fikirleri paylaşacağı ve beraber çalışacağı âlimleri etrafında bulamadı. Ulema sindirilmişti, korkutulmuştu. Bazı Risâle-i Nur grupları hareketin özünden uzaklaştılar. Kopuşlar oldu. Bunun yanında Millî Nizam Partisi Risâle-i Nur hareketine büyük zarar verdi. Erbakan haris bir insan olduğu için, bütün dinî grupları kendisi altında toplamak istiyordu. Risâle-i Nur hareketi Demirel hareketi olarak takdim edilerek diğer dinî gruplar arasında marjinalleştirildi. Risâle-i Nurların toplumla temasını engelledi. Bunun karşılığında belki sadece Demirel’e oy atmakla yetinecek Nur Talebeleri de bu saldırı karşısında daha çok siyasete girmeye başladı.

Kaynak: Yeni Asya

Sayın Başbakan! Esma’da bir muhalif idi
Hüda KAYA
huda.kaya777@gmail.com
29 Ağustos 2013
https://twitter.com/HudaKaya



Size ne zamandır yazmak istiyordum sayın Başbakan.

O kadar çok konu vardı ki, size yazmalı, sizinle paylaşmalıydım. Önceleri evet paylaşma adına istiyordum size yazmayı. Siz bizden biri idiniz. Hatta ailemizin bir parçası, sevgilerimizin birleştiği insandınız.

İstanbul İl başkanı olduğunuz ve sonra Büyükşehir Belediye başkanı oluşunuzu bir bayramcasına kutladığımız günleri hiç unutmadık.

Sayın Başbakan!

Hani Mısır’lı Esma’ya yazılan mektubu dinlerken, hatırlayıp ağladığınız kızlarınız Sümeyye ve Esra Kadıköy İHL’de kızlarımla aynı yıllarda, aynı koridorlarda okuduğu günlerdi. Kızlarınızı, kızlarımız diye sevdiğimiz günlerin ardından, pek çok başörtülü kız gibi sizin kızlarınız da dışarıya, bizim kızlarımızın da içeriye girdiği 28 Şubat günlerine geldik.

Kızlarımın yaşıtları Üniversite koridorlarında dolaşırken, onlar hapishaneler arasında gün doldular yıllarca. Üniversitelerde okuma imkanı bulan kızlarımız, geleceklerinin planlarını yaparlarken, Nurulhak, İntisar ve Nurcihan’ın, idamlık kızlar olarak geleceklerine ipotekler konduğu yıllardı.

28 Şubat bin yıl sürecek denilirken, bir gün içimizden biri, zulümleri bilen ve yaşayan ve zalimlerin hakkından gelecek, mazlumların sesi olacak dediğimizi biri, siz iktidar oldunuz.

Halkımızla barış ve adalet içinde güzel günler görecektik. Bizlerin yaşadığı gibi, başkaları da, bizim gibi düşünmeyen ve inanamayanlarda zulüm görmeyecekti artık. Kimse kimseyi ötekileştirmeyecek, aşağılamayacak, hakları ve onurları çiğnenmeyecekti. O balkon konuşmanız yok muydu? Gözyaşları içinde dinlediğimiz.

Size oy verende, vermeyende sizin vatandaşınız idi. Kürt, Türk, Ermeni, Rum, Alevi, Sünni ayırımı olmayacaktı artık.

Hani hep örnek verdiğiniz Hz. Ömer’in sözü var ya. ‘Dicle kenarında bir kurt kapsa koyunu, adli ilahi Ömer'den sorar onu’ bunu her söylediğinizde ben onun devamında yine Ömer’in Halife olduğunda ‘Ben sizin hayırlınız olmadığım hâlde başınıza geçtim. Eğer benim doğru yaptığımı görürseniz destek olunuz, yanlış yaptığımı görürseniz düzeltiniz’ sözünü duymuş gibi olurdum ya da duymak isterdim herhalde.

…

Şu an iktidarınızın ustalık devresindesiniz. Yıllar geçti. Köprünün altından çok sular aktı.

O Dicle’nin kenarında, ne koyunlar ve ne körpecik can’lar gitti.

Hani bir uğur Kaymaz vardı. 12 yaşında körpecik bir çocuk.

Bir de Ceylan vardı. 14 yaşında masum mu masum bir Dicle güzeli. Sabah koyunlarına bakmaya giderken, öğle yemeğinde annesine sevdiği makarnadan yapmasını söylemişti.

Sonra ne mi oldu?

Bir düşman ve komşu ülkeden değil, halkını düşmanlardan korumakla görevli olan askerlerimiz tarafından, sanki bir arenada aç aslanlara parçalatılan mazlumları seyredilişi gibi, karakoldan atılan bir roket ile Ceylan’a nokta atışı yapılmıştı.

Aynen Mısır’lı Esma gibi...

Makarna yedirmeyi beklediği annesi, Dicle güzeli Ceylan’ın beden parçalarını ağıtlarla eteğinde toplamıştı.

Bir gariplik vardı.

Birlikte darbelerin zulmüne uğradığımız insanlarımız, Filistin’li gençlerin, çocukların vuruluşuna yıllarca beraber ağladığımız, eylemler yaptığımız kardeşlerimiz Ceylan’a hiç ağlamıyorlar hatta hiç görmüyorlardı.

Dicle’de kaybolan koyunların hesabından korkarken, masum Ceylan’lara kıyılıyor fakat yaşanan zulümler görülmüyor, hatta halklar bilmesin, görmesin ve uyanmasın diye olaylar çarpıtılıyordu.

Tek bir Ceylan değildi elbette vurulan ve bedenleri parçalanan.

Sivil masum ve mazlum yüzlerce insanımız katledildi üç iktidar sürecinde.

…

Roboski’li çocuklar.

Ürek, Uysal, Tosun, Alma ve Encü isimlerini hatırlarsınız Sayın Başbakan!

Kendi ülkemizin ordusuna ait uçaklar tarafından nokta atışı ile bombalanan çocuklarımız. Hani ayağına bir çift lastik alabilmek, kimi de sırtına bir okul ceketi almak, bir diğeri evdeki yetim kardeşlerine ekmek alabilmek için çıktıkları çileli sınır yolculuğunda bombalandıktan sonra, yaralı olanlarının kurtarılması için gelen ambulans bile askerlerce engellenen ve yarısına yakının bu sebepten donarak veya kan kaybından öldüğü anlaşılan masumlarımız. Hani parçalanan bedenlerini aileleri karlar arasından toplayıp da eşeklerin sırtlarında köye getirilebilen çocuklarımız.

Bizim Esma’larımız…

34 masum gencimize yüreklerimiz dağlanmışken, Dicle bir kez daha kan akıyorken, sizin bir kelimenizle, bir sözünüzle yürek yangınlarımızı yatıştırabilecekken ‘ben onbaşıma laf söyletmem’ dediğinizde, keşke Mısır’lı Esma’yı vuran askerlere meydan okurken, Esma’ya yazılan mektubu dinlerken, kızlarınızı hatırlayıp ağladığınız gibi Roboski’li gençler içinde empati yapabilseydiniz. Onların bombalanan bedenlerini gördüğünüzde kızlarınız ve oğullarınız üzerinden yapacağınız ufacık bir empati ile bile kendi vatandaşınız olan bu mazlumlara da ağlayabilseydiniz böylesine acı üretmezdi bu topraklar.

…

Sayın Başbakan!

Zulme uğrayan, katledilen, asker ve sivil zulümlerini size sıralamak değil niyetim ama asker demişken hani hatırlarsınız, devlete emanet edilip askere gönderilen gençlerimizin dramlarını. Kendi komutanları tarafından vahşice, işkence edilerek katledilen masum askerimiz.

Mesela bir tanesi; Uğur Kantar, bir diğeri Sevag Balıkçı onlardan sadece iki tanesi. Annelerinin bir taneleri olan Mehmetçikler.

Bütün bu cinayetlerin failleri nerede mi?

Sayın Başbakan size bağlı devletin kurumları el birliği içinde, bu masumların katillerini hala koruyorlar ve açığa çıkmasını isitemiyorlar.

…

Dicle kenarında ki koyunlardan önce bu canların hesaplarının sorulacağını siz de çok iyi biliyorsunuz sayın Başbakan.

Bu mazlumlar için ağlamıyor, gürlemiyor olsanız da, lütfen tıkanan ve güven kaybeden adaletin gerçekleşmesinin önünde ki engelleri kaldırın hiç olmazsa.

Bu gençler de bizim topraklarımızın Esma’sı. Bunu demek hiç de hoşuma gitmiyor aslında. Acıları, isimleri yarıştıran yarıştırana zaten.

Ama aynı Esma gibi hepsi öylesine genç, sivil ve masum ki.

Hangi birini yazayım sayın Başbakan!

Hapislerde, bir hiç yere okullarından ve hayatlarından alıkonulan binlerce masumdan mı bahsedeyim?

Koğuşlarında yatalak, felçli olarak, en acil işlerini göremeyen ve altlarına yapan ama tahliye edilmeye yeterli görülmeyen mahkumlardan da bahsetmeyim.

Kısa keseceğim. Mektubuma son verirken hiç olmazsa Pozantı’lı çocukları unutmayalım.

Hatırlarsınız, hani yine devletin emanetinde, hapiste olan mahkum çocukların başlarına gelenleri.

Hapishanelerde onları korumak ve yaşamlarına yardımcı olmakla görevli olan memurların taciz ve tecavüzlerine maruz kalan mahkum çocuklar. Başlarına gelen olayı açığa çıkardıkları, suçluları aşikar ettikleri için, zalimi ve suçluyu saklayan sistem tarafından tekrar tekrar mağdur edilen, işkence ve zulümlere maruz kalan çocuklar. Hatta çocuklara yardımcı olupda, bu olayı haber yapan bir gazeteci, genç bir kız Zeynep Kuriş’in hapsedildiği olay.

Her bir davanın, olayın utancı bir diğerini geçmekte ama ne bir ağlayanları var ne de sahiplenenleri.

Sayın Başbakan!

Başlarına gelen utancı yaşatan zalim görevlileri ortaya çıkardı diye defalarca zulmedilen çocuklara ne mi oldu?

Kimi yine hapislere konuldu, kimi dayak yedi ve işkenceler gördükten sonra intihar etti, kimi de dağa çıkmakta buldu yolu. Hani derler ya ‘gençlerin beynini yıkıyorlar’ diye.

Sayın Başbakan!

Gençlerin beyinlerini, zulümler yıkı-yor.

Sizin de oğullarınız ve kızlarınız var. Onlar da hepimizin kızları ve oğulları.

Ceylan gibi, Uğur’lar gibi, Sevag, Roboski’li ve Pozantı çocukları gibi.

Aynı Mısır’lı Esma ve Habibe gibi…

Bir de hani size oy vermeyenlerinde, Başbakanı olduğunuz vatandaşların çocukları olan Ethem Sarısülük ve Ali İsmail ve diğerleri de var. Kendi devletlerinin polisleri tarafından alenen ve vahşice katledilen gençlerimiz.

Bizim topraklarımızın Esma’ları olan muhalif çocuklarımız.

‘Onlar muhalifti ve ölmeyi hak ettiler’ diye düşündüğünüze inanmam zaten ama sayın Başbakan ağladığınız Esma’da bir muhalif idi.

Ama ona ağladınız…

Kaynak: http://hurbakis.net/content/sayin-basbakan-esmada-bir-muhalif-idi#sthash.mnvvNBck.gpIa61R1.dpuf


Stratfor: Boru hattı pazarlıklarını Çalık adına bizzat Başbakan Erdoğan yürüttü
19 Mart 2012



STRATFOR: ERDOĞAN ÇALIK'IN TEMSİLCİSİ

Taraf gazetesinin bugün yayınladığı haberde, Stratfor’un Rusya Enerji Bakanlığı’ndaki kaynağı: Boru hattı pazarlıklarını Çalık adına bizzat Başbakan Erdoğan yürüttüğüne dair yazışmalar olduğu bilgizsi verildi.

Stratfor’un ana gündem maddelerinden biri de enerji. Bu kapsamda,
_________________
Bir varmış bir yokmuş...


En son Alemdar tarafından Pts Ağu 25, 2014 2:06 am tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et AIM Adresi
Ekim



Kayıt: 21 Arl 2007
Mesajlar: 2639
Konum: Kanada

MesajTarih: Sal Eyl 17, 2013 11:46 pm    Mesaj konusu: STRATFOR: ERDOĞAN ÇALIK'IN TEMSİLCİSİ Alıntıyla Cevap Gönder

Stratfor: Boru hattı pazarlıklarını Çalık adına bizzat Başbakan Erdoğan yürüttü
19 Mart 2012



STRATFOR: ERDOĞAN ÇALIK'IN TEMSİLCİSİ

Taraf gazetesinin bugün yayınladığı haberde, Stratfor’un Rusya Enerji Bakanlığı’ndaki kaynağı: Boru hattı pazarlıklarını Çalık adına bizzat Başbakan Erdoğan yürüttüğüne dair yazışmalar olduğu bilgizsi verildi.

Stratfor’un ana gündem maddelerinden biri de enerji. Bu kapsamda, yeni petrol ve doğalgaz boru hattı projeleri ve başta nükleer santral ihaleleri olmak üzere enerji şirketlerinin her türlü anlaşmaları Stratfor analistlerinin radarında dikkatle izleniyor. 2010’un başlarında Samsun-Ceyhan boru hattı projesi ile ilgili Rusların caydığına dair çıkan çeşitli spekülasyonlar üzerine Stratfor’un Rusya uzmanı Lauren Goodrich, pazarlıklarda son durumla ilgili perde arkası bilgiler edinmek için Rus kaynaklara başvurmuş. Stratfor bu sayede dönemin Rusya Başbakanı Vladimir Putin’in 2009 yazında Ankara temasları sırasında tarafların Samsun- Ceyhan boru hattı ve nükleerde işbirliği için el sıkışmasının ardından gelişmelerin seyrine hâkim olabilmiş. Goodrich’in Rusya Enerji Bakanlığı’ndan bir kaynağı Rusya ile pazarlıkları projenin Türk partneri Çalık grubunun değil, doğrudan hükümetin yürüttüğünü belirtmiş.

‘Erdoğan, Çalık’ı temsil ediyor’

Goodrich, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın görüşmelerde son derece aktif bir rol oynadığını anlatan kaynağının söylediklerini 4 Şubat 2010 tarihli bir yazışmada aynen şöyle aktarıyor: “Çalık grubuna gelince, pazarlıklarda yer almadılar ve şu ana kadar Samsun-Ceyhan boru hattı ile ilgili Rusya ile birebir bir görüşme yapmadılar. Bunun yerine, anlaşma için pazarlığı Erdoğan yaptı, gerçi Çalık ile Erdoğan birbirinden ayrı da denemez. Siyasi ortaklıkları, eski Sovyet devletleri ile anlaşmalara kadar uzanıyor. Çalık, birçok şirketine devlet bankalarının destek vermesini sağlayan Erdoğan ile ilişkisi nedeniyle büyük maddi destek elde etti. Çalık’ın Cumhurbaşkanı Gül ile de çok yakın bir ilişkisi var. Çalık mecbur kalmadıkça Rusya ile iş görüşmelerini bizzat yapmayı sevmiyor. Rusya da, özünde onu temsil eden Erdoğan ile iş yapmayı tercih ediyor. Şu ana kadar Samsun- Ceyhan boru hattı Çalık-Rusya arasında değil, Rusya ile Türkiye arasında bir anlaşma. Erdoğan’ın hattı işletmek için kendi tarafından kimi seçeceği bizi ilgilendirmiyor”. Yazışmada Ortadoğu ve Türkiye uzmanı Reva Bhalla, Goodrich’in paylaştığı bu bilgilere “Mantıklı. Çalık Erdoğan’ın projesi” diye karşılık veriyor. Rus kaynak ayrıca hatta Rus ve Kazak petrolünün taşınacağı, Türkmenlerin de projeye girmek istediği ve İtalyan petrol devi ENI’nin ortaklık için 4 milyar dolarlık teklif götürdüğünü belirtmiş.

Nükleer için ise Ciner devrede

Aynı kaynak Goodrich’le 13 Ocak 2010’da Rusya ile Türkiye arasında imzalan nükleer işbirliği anlaşması ile ilgili ayrıntıları da paylaşmış. Rus yetkili, anlaşmada yine Mersin Akkuyu santralı ihalesi için tek teklifi götüren konsorsiyumdaki aynı firmaların, Rus Inter RAO ve Atomstroyexport şirketleri ile Ciner Holding’e ait Park Teknik’in yer alacağını belirtmiş.
http://www.sonkulis.com/gundem/stratfor-erdogan-calikin-temsilcisi-h2337.html

"Nasuhi Güngör’ün “Yenilikçi Hareket” kitabı AKP'nin kuruluşunda Israel elini netlikle gösteriyor”



Nasuhi Güngör’ün “Yenilikçi Hareket” kitabı mükemmeldi. O sıralar bana çok gelirdi, heyecanını hatırlıyorum; Güngör, bu partinin kuruluşunda Israel elini netlikle gösteriyor.”

NUMAN KURTULMUŞ KİTABI SAADET PARTİSİ’NDE DAĞITMIŞTI

Kitapla ilgili bir başka çarpıcı ayrıntı da, kısa süre önce AK Parti’ye katılan Numan Kurtulmuş’un, Saadet Patisi İstanbul İl Başkanı iken “Yenilikçi Hareket” kitabını parti teşkilatlara bedava dağıtması.

SİYONİSTLERİN YÖNLENDİRDİĞİ TAYYİP ERDOĞAN

Peki bu kitabı bu kadar ilginç kılan unsur ne? Kitap bir Milli Gazete yazarının da özetlediği gibi “AK Parti'nin bir proje olduğunu ve Tayyip Erdoğan'ın Siyonist kuruluşlarca yönlendirildiğini” anlatıyordu.

Şimdi internetten kimi Ergenkon’u destekleyen, kimi Milli Görüş çizgisinde olan çeşitli sitelerden derlediğimiz Güngör’ün kitabından alıntılara bakalım:

REFAH İLÇE BAŞKANIYKEN BÜYÜKELÇİ ABRAMOWİTZ İLE GÖRÜŞTÜ

Sayfa 83: “Erdoğan henüz Refah Partisi’nin İstanbul Beyoğlu İlçe Başkanı iken dönemin ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz ile görüşmeye başlamış ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı olduğu dönemde de bu görüşmeler devam etmiştir.

ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz ise belediye başkanı olduğu dönemde Erdoğan’ı geleceğin lideri olarak tanımlamıştı.

Ayrıca okuduğu bir şiir nedeniyle hapis yatmasının ardından Temmuz 2000’de ABD’ye giden Erdoğan, burada başta Yahudi ağırlıklı kuruluşlar ve ABD’li Yeni Muhafazakârların (neocon) düşünce kuruluşu “American Enterprise Institute” olmak üzere önemli düşünce kuruluşları ile bir araya gelmiştir.”

ÇEVİK BİR, ERDOĞAN’I YAHUDİLERLE TANIŞTIRDI

Sayfa 92: “Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken, Birinci Ordu Komutanı olan Çevik Bir’le zaman zaman protokol düzeyinde bir araya geliyordu. Bir’in asıl görüşme trafiği emekli olduktan sonra başladı.”

ABD’nin önemli Yahudi kuruluşu JINSA, Çevik Bir’e, Türkiye-İsrail ilişkilerine katkılarından dolayı ödül verdi.

İşte bu ilginç isimle (Çevik Bir’le) ilgili, çarpıcı bir iddia daha vardı. Çevik Bir, cezaevinden çıkan Erdoğan’la bir araya gelmiş ve hayli sıcak bir görüşme yapmıştı. Bir’le Erdoğan’ın, ‘program çakışması’ yüzünden bir kere de ABD’de bir araya geldikleri iddiasını ise taraflar (Erdoğan ve Bir) sessizlikle karşıladılar. İddiaya göre, her iki isim de ABD’de Jewish Committe’nin (Yahudi komitesi) konuğu olmuştu.

ERDOĞAN’DAN İSRAİL BÜYÜKELÇİSİ’NE GARANTİ

Sayfa 97: Tayyip Erdoğan'ın 18 Temmuz 2001'de İsrail büyükelçisi David Sultan'la bir görüşme yaptığı ve Ona 'Yeni oluşacak partinin İsrail ve ABD politikalarına asla ters düşmeyeceği' yolunda garanti verdiği konuşulup yazıldı. Bu David Sultan, uzun yıllar İsrail ordusunda görev yaptıktan sonra dışişleri kadrosuna alınan azılı bir İslam düşmanıydı...

GÜL O TOPLANTI HABER YAPILINCA TEPKİ GÖSTERDİ

Sayfa 111: Yeni Şafak gazetesinde çalışırken Abdullah Gül'ün USIP'in düzenlediği toplantıya katılmasını haber yaptığında hem Gül'den, hem de danışmanı Murat Mercan'dan tepki aldığını anlatan Güngör "Yenilikçi Hareket" kitabında bu geziyi şöyle aktarıyordu:

"Bu kez adres USIP'ti. (Abdullah Gül'ün, Amerika'nın en önemli kuruluşlarından olan United States Institute of Peace (Birleşik Devletler Barış Enstitüsü) ile olan teması, ilk kez Yeni Şafak'ta benim imzamla yayınlanınca, 7 Kasım 1997'de, hem kendisinden hem de danışmanı Doç. Dr. Murat Mercan'dan olumsuz tepkiler aldım. İkisinin de tepkileri görüşmenin varlığı ile ilgili değil, görüşmenin yansıtılma biçimi üzerinde oldu.) Toplantının Abdullah Gül açısından son derece önemli bir yanı vardı. RP'li kimliğinden bağımsız olarak've partinin bilgisi olmadan katıldığı en üst düzeydeki bu temas Gül için adeta yeni bir başlangıçtı.

Kaynak: https://www.facebook.com/MilliGorusUniversitesi?ref=stream

Başbakan hangi Hüseyin'e mahcup?
9 Kasım 2013
Yusuf Karaca


Başbakan Erdoğan “Hz. Hüseyin’in yüzüne nasıl bakacağız?” demiş.
Sayın Başbakan hangi Hüseyin’den bahsetti doğrusu hiç anlamadım.
Başbakan’ın “Hz. Hüseyin” dediği kim acaba!
Biraz düşünelim!
Mantık yürütelim…
Matematik teoremlerinin, ispat yöntemlerini hatırlayalım. Çözüm metotlarını bi gözden geçirelim!
Olmayana ergi yöntemi…
Tümden gelen…
Tümevarım…
Ne varsa, bu teoremi çözmek için uygulayalım!
Önce, Başbakan kime Yezit diyor?
Esad’a…
Başbakan’a göre Esad Yezit ise, Esad’ın karşısında bir Hüseyin olmalı!
Öyle ya, ortada bir Yezit varsa, karşısında bir de Hüseyin olmalı!
Bu Hüseyin, Esad’ı devirmek isteyen bir Hüseyin’dir şüphesiz…
Tabi Başbakan’ın teoremine göre gidiyoruz!
Esad’ı devirmek isteyenleri hatırlayalım. İsrail ve Amerika…
Taşeronları saymasak da olur!
Ve… Evet bulduk!
Barak Hüseyin Obama…
Olabilir mi?
Olabilir.
Adında Hüseyin var mı?
Var.
Esad’ı devirmek istedi mi?
İstemek ne kelime… Rusya’nın demir yumruğunu görene kadar, devirmek için kendini yırttı. Başbakan’la yaptıkları telefon görüşmelerinin tutarı, nerdeyse Beyazsaray’ı batıracaktı!
Başkan yardımcıları Kilis’i suyoluna çevirmişti. Bakmayın şimdi bu ateşi, sesine ve sözüne hasretlik çeken Sayın Erdoğan’ın kucağına bırakıp sıvışmasına…
Devam edelim…
Barak Hüseyin Obama ismi, tüm dünya da Barak Obama olarak okunurken, Başbakan ve jöleli danışmanı, ısrarla Barak Hüseyin Obama diye zikrettiler.
Bununla kalmadılar, yandaş kanallarda Obama’nın Müslüman olduğunu iddia ettiler. Obama, “ben Hıristiyan’ım” dediği halde, bunlar onu zorla Müslüman yaptılar! Hele jöleli danışman, belki yüz defa ekranlarda Obama’nın Müslüman olduğunu anlatıp durdu.
Esad ülkesinde Hanefi fıkhını uyguladığı, namaz kıldığı, oruç tuttuğu halde bunlara göre Müslüman olamazken, Obama iki milyona yakın Müslüman’ı katleden bir devletin başı olarak, bunlara göre Müslüman oluyor. Şu tezgâha bakar mısınız?
Teoremi ispata devam edelim!
Başbakan’ın Hüseyin’ini bulduk. Barak Hüseyin…
Şimdi sıra Hz.’ini bulma da!
Hazret büyük ve efendi kabul edilenlere verilen bir isimdir. Sayın Başbakan kimi hazret, olarak görüyor? Kalbine bakarak söyleyemeyiz, bu bizim işimiz değil hâşâ…
Ancak üzerinde çalıştığı projenin Eşbaşkan’ı olarak Obama dışında dünyada kimseyi dinlemeyeceği bilinen bir gerçek. İkisinin dostlukları, aşkları(!) dünya medyasının konusu olmuştu!
İşin bir de, mahcup ve yüze bakamama kısmı var ki, bunu zaten ispata bile gerek yok! Arap sokaklarında bir çocuğu bile durdurup sorsanız, “Başbakan Erdoğan kime karşı mahcup?” size hemen söyleyecektir. “Obama’ya karşı” diye…
Esad’ı devirememek ve Barak Hüseyin’e verdiği sözleri yerine getirememek, onu adeta bitirdi. Dünya Esad’ı “ülkesini savunan lider olarak görürken” bizimki halen “Esad gitmeli” modunda…
Mahcubiyet ve yenilmişlik duygusu maazallah canına zarar verir!
“Hz. Hüseyin’in yüzüne nasıl bakacağız” sözünde zerre samimiyet bulmuyorum. Sözün sahibinin eylemlerine bakarak, mahcup olunan ve yüzüne bakılamayacak Hüseyin’in, İmam Hüseyin ya da Hz. Hüseyin değil, Barak Hüseyin olduğunu düşünüyorum.
Başbakan Hz. Hüseyin’in yüzüne gerçekten bakamaz. Çünkü O’nun mübarek başının metfun olduğu “Şam-ı Şerif-i” Haçlı dünyası işgal etsin diye elinden geleni yaptı. İnsan kalbi yiyen Özgür Yamyam Ordusunu destekledi. NATO bu ülkeye girsin diye çok uğraştı. Girseydi Peygamber torununun mübarek başına, bombalar yağdıracaktı.
Allah O Baş hürmetine Şam’ı korudu. O mübarek başı koruma uğruna, ölümü göze alan Esad’ı Allah muzaffer kıldı. Esad bunun farkında olmayabilir. Ama vatan müdafaası böyle bir şeydir. Sen vatanı korursun, içindekiler seni korur. (..)
http://www.yenimesaj.com.tr/?artikel,12007719/basbakan-hangi-huseyin-e-mahcup/yusuf-karaca

ABD Dışişleri: GÜL'ü Biz Yetiştirdik



* ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu’nun İnternet sitesinde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bursu ile yetiştirilmiş dünya liderleri arasında gösterildi!
* SİTEDE, “Sürdürülebilir ağ oluşturma” başlığı altında “Amerikan Dışişleri Bakanlığı, eski ve yeni mezunlarının, küresel toplumun oluşumu yolundaki çabaları için daimi destek sunuyor” deniliyor.
* ECA’nın dünya çapında mezun sayısının bir milyonun üzerinde olduğu, bunlar arasında Nobel ödülü olan 40 kişi ile eskiler de dahil 300’den fazla devlet ve hükümet başkanı bulunduğu açıklanıyor.

https://www.facebook.com/pages/Saklanamaz-Gercekler/149377231844677

Ümit kıvanç'tan harika bir RTE-AKP-AKP'liler analizi: Cehenneme yürüyüş
17 Mayıs 2014



Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, başlıbaşına bir politik tavır, bir zihniyet ve hattâ giderek bir haleti ruhiye "seti" olduğunu söyleyebileceğimiz üslûbu, siyaset alanının sınırlarını çok aşan sonuçlar yaratıyor. Bu öyle bir üslûp ki, içeriğini beraberinde taşıyor, onunla şekillenip onu şekillendiriyor. Yani bir üslûptan çok daha kapsamlı ve teşkilatlı. Yine de, ona meselâ zihniyet, görüş, teori şu bu yerine üslûp demeliyiz; çünkü o birşeyleri yapmanın etmenin, söylemenin biçimsel ve fizikî-teknik özelliklerine dair bir tanım. Buna karşılık, ancak belli içeriklerle birlikte varolabiliyor. Alıp götürüp başka içeriklerin üslûbu haline sokamıyorsunuz. Sırf biçimsel değil, çünkü meselâ bir içerik bu üslûpla ifade edildiğinde, sadece o içerik dile getirilmiş olmuyor; "söyleme" olmaktan çıkıp, "buyurma"ya veya "azarlama"ya dönüşebiliyor. Ve buyurma ya da azarlama yoluyla dile getirildiğinde, herhangi bir içerik, artık o içerik olmaktan çıkıyor, başka şeye dönüşüyor. Ya da soğuk bir veri, diyelim bir rakam, oran vesaire, başbakan tarafından ifade edildiğinde, basbayağı duygu yüklü bir mesaja dönüşebiliyor. Bir insanın ağzından çıkan basit bir gerçek, nasıl oluyor da milyonlarca insanın karşılıklı geçip birbirlerine kin bilemesine yolaçabiliyor? Üstelik, o laf herhangi bir açık kışkırtma içermese de. Görünüşte sakin bir tonda söylenmiş olsa da. O üslûp bir çeşit torna.

Esas zarar peşindekilere

Türkiye yeni sağının lideri, ilk bakışta insana mantıksız görünse de, esasında en büyük zararı, acımasız polis şiddetini reva gördüğü, her fırsatta hakaret ettiği muhaliflerine değil, kendi seçmenlerine veriyor. Onlara izanlarını, vicdanlarını iptal ettiriyor, onların insanlığını eksiltiyor. Bu süreçte komprime bir tavır önerisini her zaman muhakkak içeren şu üslûbun belirleyici rolü var. Üslûp, ifadeden önce gelen, tasarlama, bazen bulma, keşif veya icat etme, formüle etme aşamalarında da yol gösteriyor. Öyle bir mâmûl gerçeklikle çıkıyor ki insanların karşısına, hem herkes neye nasıl tavır takınacağını hem neden böyle yapacağını, yani kullanacağı argümanları şunları bunları hem de bunun altından kalkabilmek için ihtiyaç duyacağı şirretlik dozunu, nereden nasıl vuracağına dair yol yordamı öğrenebiliyor.

AKP liderinin seçmenine kolaylıkla verebildiği mesajlar, şüphesiz oradan oraya rahatça taşınabilecek, karmaşık olmayan yapılara sahip. Ancak yine de, herhangi bir olay karşısında, bu olayın hangi kahramanlarına ne mesafede durulacağı, kime niye karşı olunacağı, bunun hangi gerekçelere dayandırılacağı, kendilerine yönelebilecek muhtemel eleştirilere karşı ne tür itiraz öne sürüleceği gibi temel ilkyardım bilgilerini bütünüyle içeriyorlar. Elbette bunların dile getirilişinde münasip kaçacak şiddet dozunun bilgisiyle birlikte.

Başbakan, kendisine kayıtsız şartsız bağlılık gösteren geniş seçmen kitlesini şimdiye kadarki bütün manevralarında arkasından firesiz sürüklemeyi, yönlendirmeyi başardı. Elindeki, ağzı laf yapan, eli kalem tutan kapıkulu ordusunun kararlı, adanmış aracılık faaliyetinin katkısını gözardı etmemeliyiz elbette; ama onlara örnek olan, kendininki gibi bir üslûp kazandıran, kendi başlarına muhtemelen cüret edemeyecekleri bir küstahlık aşaması için onları yüreklendiren yine liderdir. Aynı zamanda varlıklarıyla tabiî ki bu ahir zaman yıldızlarıyla asla kıyaslanamayacak kadar iddiasız, geniş takipçi kitlesinin belki bazen, fazla gerilimden endişe duyabileceği zamanlarda, makamlarına hem gevşekçe hem küstahça yerleşmiş bu kapıkulu tayfası bu endişeyi yatıştırmaya yarıyor. Bunların kendinden aşırı emin, ukala, cüretkâr, saygısız, küfürbaz davranışları, o kitleye, peşine takıldığı kuvvetin gelip geçici olmayabileceği izlenimi, dolayısıyla belli bir emniyet hissi verebiliyor.

Adım adım kötülüğe doğru

Buraya kadarı, Türkiye'nin 2000'lerine özgü bir siyaset tarzı, bir toplumsal oluşum kabul edilip yorumlanır, değerlendirilirdi, biterdi. Ama bahsettiğimiz mekanizma içerisinde, liderin kendisine bağlı kitleyi sürekli biraz daha fazla kötülüğe doğru çekmesi diye bir olgu var ki, işin rengini tamamen değiştiriyor. AKP lideri, kendi seçmeni için dahi apaçık kabul edilemez durumlar ortaya çıktıkça, fütursuzca adımlar atıyor. Bu adımlar genellikle kendisi, yakın çevresindeki önderlik elemanları, kapıkulları ve kitlesinin hep birlikte bulunduğu yerden öteye doğru oluyor. Adımı atıyor ve daha atarken, kendinden içerikli üslûbuyla anlatacağını anlatmış oluyor: Benimle gelecekseniz bundan böyle yerimiz burası. Yani: bizim için şu iyidir, şu kötüdür, derken, şu haindir, bu düşmandır'a geçiliyor. Sonra bir adım ötede başka bir çember: bizim polisimiz insan öldürecek, göz çıkaracaktır, bundan rahatsızlık duyamazsınız, iktidarda kalmamızın bedeli bu. Haydi bir adım öteye, yeni bir çember: Benimleyseniz, MİT TIR'larının durdurulmasını vatana ihanet sayacaksınız. Hop! Bir başka adım: Benimleyseniz, düne kadar itibar ettiğiniz bir hocaefendiye soytarı diyeceksiniz, Haşhaşi diyeceksiniz, Cemaat'çileri vatan haini sayacaksınız. Benimleyseniz, varoşun TİKKO'cusuyla Nişantaşılı holding yöneticisini aynı cephenin savaşçısı ilân edecek, size benzemeyen herkesin elbirliğiyle sizi mahvetmek istediğine inanacak, "Gezici"lere söveceksiniz, hattâ zaman zaman elinize sopa alıp saldıracaksınız. Haydi bir adım daha atalım: Ölen çocuğun annesini yuhlayın dediğimde yuhlayacaksınız ki, imanınızı, kararlılığınızı göreyim.

O çıtayı sürekli yukarı çektikçe ve destekçileriyle birlikte içinde yeraldığı daireyi mütemadiyen silip biraz daha öteye çizdikçe, sadece siyasî bir değişim meydana gelmiyor; aynı zamanda bir ahlâk düşmesi, yalanın dolanın her adımda biraz daha saçma fakat acımasızını kaçınılmaz bulma, hakikati eğip bükmede, yine her adımda biraz daha aşırı dozları kanıksama, giderek kötülüğün kötülük olduğunu fark etmeme ve topluca kötülüğe alışma... AKP lideri, Türkiye'nin geçmiş onyılları ve halihazırdaki siyasî dengeleri gözönüne alındığında gayet tabiî olarak muhafazakâr ve yersen demokrat partiyi destekleme arzusu duyan seçmene, onun gönlünü hoş etme karşılığında kötülüğe katılma şartını dayatıyor.

Taban-seçmen düzeyinde belki de tam kötülük olarak algılanmayan tercihler ve tavırlar, sürece bilinçli olarak katılan kalem ve laf erbâbına gelindiğinde, bireysel şeytanî katkılarla zenginleşiyor. Çünkü bu seviyede, kötülüğün kendine özgü tılsımı, beş-on sene önce gayet mülayim, efendi, açık fikirli insanlar olarak tanıdığımız İslâmcı yazar-çizerleri dahi kolaylıkla baştan çıkardığına tanık olduğumuz iktidar-ikbal getirileriyle birleşiyor. Ve topluca kötülük üreten, üstelik bunu dinî referanslarla yapan, ayakları akla mantığa, izana, vicdana her takıldığında bunlara daha sert tekmeler vuran bir silahşör kadrosu, liderin insanları sürüklediği yöne yolcu taşımakta yarışıyor.

Bu operasyonun dinî hassasiyetler zemininde, dinî referanslar eşliğinde sürdürülmesi, kötülük rehberine bir ajantaj daha sağlıyor. Normal olarak, böyle bir kötüleşme sürecine karşı direnç sağlayacağı varsayılabilecek olan din, kötülükten kaçmak isteyene sığınak da olurdu. Oysa şimdi lider, kötülükten kaçamazsınız, diyor; kötülükten kaçmak için sığınacağınız yerde ben varım; ancak bana sığınabilirsiniz. Kötünün kucağına düşmenin bu mekanizmasını çözmeden, bizim özel örneğimizde lider ile kitlenin ilişkisini anlayamayız. Düşünelim ki, bu lider, "biz varsak cemaatler var" diyebildi.

Suç ortaklığı mekanizması

Kötülüğe alışma süreci, ilk aşaması hariç, pek kolay yürüyen, birkaç adım sonra insanın hiçbir pürüze takılmadan yağ gibi kayarak ilerlediği bir süreçtir. Çünkü bu bir çeşit suç ortaklığıdır ve beraber bir-iki suç işledikten sonra ortağınıza muhtaç hale gelmişsinizdir. Hem kötülük kolaylaşmıştır hem de hazmı. Bunların üstüne, suç ortağından yoksun kalmanın muhtemel tehlikelerine dair endişeler benliğin şurasına burasına yerleşmişlerdir, durmadan alarm sinyalleri verirler.

30 Mart seçimlerinin akşamında, liderin, oğlunu kızını, bilumum şaibeli elemanlarını balkona çıkardığını görünce ilk hissettiğim, anlam veremediğim bir korku olmuştu. Olanlara kızmak veya bir tür hayal kırıklığı falan değildi benimki. İnsan belli ki yaklaşan kötülüğü hissedebiliyor. O akşam milyonlarca kişiye şöyle meydan okundu: Başınızda olayım istiyor musunuz? O halde beni hakkımda öğrendiğiniz ve aslında pek beğenmediğiniz her şeyle birlikte kabul edeceksiniz. Gezi'de bu şartın daha kolay yenir yutulur bir versiyonu konmuştu ortaya. Düşmanlarla ilgili kısımdan sözediyorum. Zorluklar başka konularda çıktı, ama yöntem oralarda da başarıyla uygulandı: benim başta kalmamı istiyorsanız ve siz de benimle kalacaksanız, ben camide içki içildi diyeceğim, siz de, imam ve müezzin ne derse desin, bana inanacaksınız; Kabataş'taki bacıma saldırdılar, diyeceğim, aksi ortaya çıksa bile siz saldırılmış gibi düşünecek, konuşacak, eyleyeceksiniz.

Şimdi çıta, liderin zorlanacağı sanılan bir olayla birlikte, yeniden yükseltildi, lider, o kadar rahat yönelemeyeceği sanılan yöne doğru adım attı, destekçilerini de vicdansızlıkta yeni aşama saymamız gereken yeni bir duruma davet ediyor: yüzlerce işçinin ölmesi, bizim iktidarımızı ve sizinle iktidar ilişkimizi sarsacak nitelikte bir arıza değildir; "bunlar olağan şeyler" diyeceğim, siz de kabulleneceksiniz, ölüm madenciliğin "fıtratında var" diyeceğim, içinize sindireceksiniz. Dahası, ihmaller, umursamazlıklar, gözü dönmüşlükler yüzünden meydana gelen korkunç bir maden kazasının, bize taş koymak için tertiplenmiş bir sabotaj olduğunu, tam da Gezi isyanının yıldönümüne yakın bir zamanda olmasındaki ilginç bağlantıyı öne süreceğiz, bu aleni akıldışılığı da alıp geçirivereceksiniz üstünüze.

Partisinden vazgeçmek istemeyen, çünkü en başta, karşısında alternatif bulunmayan AKP tabanı ve seçmeni, sineye çekmekten iştirak etmeye geçtiği kötülüklerin dozu arttıkça, kendisine kötülüğü empoze edenlere benzemeye başlıyor kaçınılmaz olarak. Senin yanında kalmak istiyorum, seni seviyorum, ama sen hırsızsın, her gece çıkıp evleri soyup geliyorsun; ne yapalım, senden vazgeçemiyorum... ve günün birinde bir adam öldürüyorsun. Bunun için seni terk edemem çünkü beni koruduğunu düşünüyorum. Yalnız ne yaparım! Öldürdüğün öteki adamları düşünmüyorum. Duymazdan bilmezden geliyorum. Sen, onların ölümü hak ettiğini tekrarlamamı istediğinde zorlanmıyorum. Onları öldürmeni kabullenmişim, lafı mı sorun? Tecavüzlerini bu kadar da zorlanmadan kabulleniyorum, çünkü onca suçundan sonra ellerini yıkamışım, seni saklamışım. Lanetlememi istediğin dindarlar ağının ortaya çıkardığı düzenbazlıkların gerçekliğini içten içe bilmeme, en azından hissetmeme rağmen balkonu nasıl sindirdiysem, babalarını, oğullarını yüzer yüzer kaybetmiş insanların tekmelenmesini, yumruklanmasını, Toma suyuna, gaza boğulmasını, coplanmasını, plastik mermilerle vurulmasını da benimseyeceğim. Başka ne yapabilirim? Önceki suçlara katılmışlığım var artık; sen kaçar kendini kurtarırsın, güçlüsün; ben ortalıkta kalırsam harcanırım. Gerekirse elime sopa alıp sokacağa çıkacağım, başka çare yok.

Sigorta, suç aleti oldu

Kötülük, kötülerin başkalarını kötülüğe katmasıyla yayılır, yayıldıkça sıradanlaşır. Bu gidişin, böyle bir felaket sürecine karşı barikat kurabileceği umulan dindarlar eliyle yürütülüyor olması, yukarıda izah etmeye çalıştım, meseleyi iki kat ağırlaştırıyor. Stalin Nazilerle anlaşıp Polonya'yı yok ettiğinde, o andan itibaren dünyada herhangi bir komünistin herhangi bir savaşı önleyebilme gücü kalmamıştı. Din tabiî, ne de olsa din, daha fazla dayanır. Kötülük zemininde, kötülük ortalamasında birleşmiş, şu ya da bu motiflerle, şu ya da bu biçimde, ama mutlaka kötülüğü iletmeye yarayan bir üslûpla varolan, gaddar ve hilekâr dindarlar bir toplumu nereye sürükleyebilir?

Şöyle diyeyim de dinî referanslı olsun: Cehennemden başka?

http://riyatabirleri.blogspot.com.tr/2014/05/cehenneme-yuruyus.html?spref=fb

Emine Hanım’ın arkadaşı, kuruldan çıkması lazım
Aykut Küçükkaya
24 Ağustos 2014



Sarıyer’deki Kuzey Ormanları’nı barındıran Gümüşdere ve Kısırkaya bölgesi bir yakınlarının iflas etmemesi için Emine Erdoğan’ın isteğiyle imara açılmış.

Tam 1 yıl önce Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından imara açılan Kuzey Ormanları’nın bulunduğu Sarıyer Gümüşdere ve Kısırkaya bölgesiyle ilgili çok çarpıcı bir ayrıntı ortaya çıktı. Halktan ve Meclis’ten gizlenen 4 bakan hakkındaki fezlekede yer alan yasal dinleme kaydı bölgenin imara açılmasını 12. cumhurbaşkanı seçilen, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın istediğini belgeliyor. 17 Aralık yolsuzluk operasyonunda gözaltına alınan İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürü Ahmet Ayyıldız’ın, dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’a, “Beni Başbakan’ın eşinin özel kalemi aradıydı beni, yani onun için çıkması lazım” dediği dinlemeye takılıyor. Erdoğan Bayraktar’ın fezlekesinde yer alan ve Adalet Bakanlığı’ndaki dosyaya giren yasal dinleme kaydına göre bölge imara “Emine Erdoğan’ın bir arkadaşının bölgede arsası olduğu, iflastan kurtarmak için böyle bir girişimde bulunulduğu” gerekçesiyle açılıyor. Bayraktar’ın da bürokratına, “Başbakan beni aradı Gümüşdere Kısırkaya’yı soruyor... adamlar iflas edecek diyor mutlaka mutlaka” sözleri yine dinlemeye takılıyor. Fezlekeye göre yasal dinleme kaydı Temmuz 2013’te oluyor. Bir ay sonra ise Ağustos 2013’te Sarıyer’deki Gümüşdere ve Kısırkaya bölgeleriyle ilgili “imar planı değişikliği” askıya çıkıyor. Bölgedeki 600 dönümlük arazi 3 ay önce Özelleştirme Yüksek Kurulu’nca “özelleştirme” kapsamına alındı.

20 Ağustos 2013...

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, İstanbul Sarıyer Gümüşdere ve Kısırkaya bölgesi için hazırladığı 1/5000 Ölçekli Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı değişikliği ve 1/1000 Ölçekli Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı askıya çıkar. Söz konusu alan, Kuzey Ormanları’nın olduğu bölgede yer alır ve aynı zamanda 3. derece sit alanı statüsündedir. 3. köprüye yakınlığıyla dikkat çeken iki bölge yeni imar planıyla yapılaşmaya açılır.

18 Temmuz 2013...

İmar planı değişikliğinden 1 ay önce Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ile İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürü Ahmet Ayyıldız arasındaki telefon görüşmesi 17 Aralık soruşturması kapsamında yasal dinlemeye takılır.

600 dönüm özelleştirme kapsamına alındı bile

Yaşamsal önemde olan ve Kuzey Ormanları’nı içerisine alan bölge İstanbul’un son kalan nefes borularından biri olarak tanımlanıyor. Bölgedeki önemli bir tartışmada İstanbul’un en önemli yerel sebze kaynağı Sarıyer Gümüşdere’nin 600 dönümlük tek parça tarım arazisinin özelleştirme kapsamına alınması. 2014 Mayısı’nda Özelleştirme Yüksek Kurulu tarafından özelleştirme kapsamına alınan arazi için Gümüşdere Köyü Güzelleştirme ve Dayanışma Derneği direniyor. Dernek bölgenin imara açılmak yerine bir Kent Tarım Projesi’ne dönüştürülmesini öneriyor.

Başbakan aradı, çıkması lazım

Tarih: 18 Temmuz 2013. Saat:

11.58. Bakan Bayraktar ile bürokrat Ayyıldız arasındaki görüşme 7 dakika 29 saniye sürer. Bayraktar hakkında hazırlanan fezlekeye giren
yasal dinleme kaydının önemli bölümleri şöyle:

Erdoğan Bayraktar: Ahmet hayırlı günler.

Ahmet Ayyıldız: Hayırlı günler sayın bakanım.

E.B.: Ya şimdi Başbakan aradı beni de, bu Gümüşdere Kısırkaya’yı soruyor bana, bu Uskumruköy, bunun planları 23’ünde kurula giriyor galiba Mehmet mi organize edecek bunu? 4 No’lu kurula giriyor.

A.A.: 4 No’lu kurulda Mehmet Bey şey yapar, ben bakayım ona da sayın bakanım nerede?

E.B.: Adamlar diyor iflas edecek, diyor mutlaka mutlaka.

A.A.: Ha ha tamam, anladım anladım o Gümüşdere, o değil şeye gidecek o sayın bakanım bu Sarıyer olduğu için Hasibe Hanım’ların olduğu kurula girecek, orada gündemde, oradan birisi Başbakan’ın eşinin arkadaşıymış, o aradı geldi bana Mehmet Akif Günaçar...

E.B.: Hı

A.A.: Ondan sonra onun şeyi.

E.B.: Hayır senin ismini Başbakan söyledi bana zaten, şey dedi ki, bana ki Ahmet Ayyıldız biliyor bu konuyu.

A.A.: Ha tamam doğru geldi bana, ondan sonra ben hatta söyledim size iletsin diye o konuyu, çünkü epey bir durdu bir ay kadar, ondan sonra da gündeme aldırdık, ben hatta dedim ki bunu alalım gündeme şey olmasın, genel bir plan genel planda o adamın da bir parseli var, herhalde iflas etmiş,
iflas ettiği o parsel...

E.B.: Ama Başbakan bunu ilgilendiğine göre çıkması lazım.

A.A.: Tamam, ben onu hatta şeye de, Mehmet’e dedim bu acil, bunu şey yapalım, dedim; hızlandıralım, çünkü dedim beni Başbakan’ın eşinin özel kalemi aradıydı beni, yani onun için çıkması lazım, bunu dedim acil şey yapalım...

E.B.: Ben bunu Hasibe Hanım’a söyleyeyim mi bunu, önemli çıkar, diye.

A.A.: Evet sayın bakanım bir de şey yaparsanız o da bir film biliyorsunuz.

E.B.: Peki, dört No’lu kurulla ne alakası var bu Uskumruköy’ün.

A.A.: Şeyde bu Sarıyer Gümüşdere.

E.B.: Dört No’lu kurul mu oluyor bu.

A.A.: Evet dört No’lu. Gümüşdere Kısırkaya mı ne işte öyle bir şeyler diyor, orası yani, bu bunun parseli var da ha onun bir parseli var, genel plan bu yani çıkmış şeylerden de geçmiş yani büyükşehirden falan.

E.B.: Tamam oldu.

A.A.: Ben burda şey yapıyordum, yani takip ediyordum işte söylüyordum böyle böyle dedim, hatta hızlandıralım dedim Mehmet Bey’e onu da şey yaptım,
o kurul üyelerine de şey yaptım, hatta benim ısrarımla da girdi yani, öyle bir şey oldu ki hani hemen alın ki görüşülsün diye yani, oldu ben şey yapayım tekrar.

E.B.: Bir de rapor..

A.A.: Durumu raporu ha, bilgi vereceğim ha, bilgi vereceğim ben, tamam onlar salı günleri toplanıyor
ben şimdi şey yapayım hiç değilse bu hafta da.

E.B.: Ayın 22’sinde şey var, nedir o Bakanlar Kurulu, 23 salı işte, salı günü çıksın bu.

A.A.: Ha salı günü çıksın, tamam o zaman ben onu o şekilde şey yaparım, çözerim. Oldu sayın bakanım size de ben dönerim oldu efendim sağ olun.
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/109783/Emine_Hanim_in_arkadasi__kuruldan_cikmasi_lazim.html

“Bu iktidarın yaptığı hiç mi iyi bir şey yok?”
Levent Gültekin
03 Eylül 2014



“Bu iktidarın yaptığı hiç mi iyi bir şey yok?” AK Parti’ye eleştirel yaklaşan yazarlara en çok bu soru soruluyor.
Şöyle diyorlar: “Bu iktidarın yaptığı hiç mi iyi bir şey yok? Eleştir, eleştir… nereye kadar? Bir kere de yaptığı iyi işlerden bahsetsene.”
Bu sorunun cevabına geleceğim. Önce söylemek istediğim başka bir şey var.
Bu beklentilerin sebep olduğu baskı, medyada birçok kimsenin üzerinde fazlasıyla etkili oluyor.
Aslında AK Parti düşmanı olmadıklarını göstermek için tuhaf şeylere alkış tutuyorlar.
Halbuki mesele Türkiye’nin istikameti.
Ters istikamete giden bir trene binip sonra o trenin hızı, dekoru, konforu hakkında konuşmak, trendekilere nutuk çekmek…
İstikameti mesele etmeden ayrıntılar üzerinde konuşmak, yazmak insanların dikkatini dağıtmaktan başka bir şeye de yaramıyor.
Eğer trenin istikametinden memnunsan söyleyecek bir şey yok.
Fakat hem trenin varacağı tehlikeli bölgeyi görmek, hem de küçük ayrıntıları övmek gerçekten tuhaf.
***
Gelelim başlıktaki sorunun cevabına.
13 yıllık AK Parti iktidarı hiç mi iyi bir şey yapmadı?
Elbette çok şey yaptı.
Bunu inkâr edecek değilim.
Daha önceki iktidarların hepsinden daha çok iş yaptığını hepimiz görüyoruz.
Yüzlerce yeni hastane yaptı.
Her ile üniversite yaptı. Binlerce yeni derslik yaptı. Binlerce kilometrelik otoyol yaptı. Hızlı tren yaptı. Denizin altından Marmaray yaptı.
Anadolu’ya gittiğimizde görüyoruz: Her taraf şantiye.
Bunlara söyleyecek bir şey yok.
Yanlış yaptı. Eksik yaptı. Çevreyi katletti. Mimari zarafete önem vermedi. Bir plan çerçevesinde yapmadı…
Tüm bunlardan bağımsız olarak söyleyebilirim ki çok iş yaptılar.
Peki, nedir derdimiz o zaman? Niçin hâlâ hükümeti eleştiriyoruz?
Niçin gidişattan memnun değiliz?
Çünkü hepimizin farklı öncelikleri var.
Kimimiz güzelliğe önem veririz kimiz zekaya. Kimimiz zenginliğe önem veririz kimimiz asalete.
***
En büyük havaalanını biz yaptık, ama hukuk sistemimiz çöktü.
Uçuyoruz, fakat adaletten uzaklara.
Marmaray’ı bu ülkeye biz kazandırdık, ama Müslüman’a duyulan itimat yerle bir oldu.
Binlerce kilometrelik otoyol yaptık, ama “Dindar adam asla çalmaz” algısı büyük bir darbe aldı.
Yeni hastaneler yaptık, fakat merhametimizi, saygınlığımızı kaybettik.
Yüksek gökdelenler ve konutlar diktik, ama ahlaki hassasiyetimiz yerin dibine geçti.
Onlarca yeni üniversite açtık, ama ‘dindar nesil’ yetiştirme uğruna eğitim sistemimiz çöktü.
Kurumları ele geçirdik, ama destek olduğumuz IŞİD İslam’ı bir vahşet öğretisi haline getirdi.
Şehirlerimiz görünürde büyüyüp gelişiyor, ama değerlerimiz kayboldu.
Yıllarca gözümüz gibi koruduğumuz, uğruna her şeyden vazgeçtiğimiz ‘dava’mızın içi boşaldı.
İnancımız sarsıldı.
Amacımızı kaybettik.
İslam ölümcül yara aldı, Müslümanlık tahrip oldu.
Dinin toplum üzerindeki şifalı etkisi kayboldu.
“Dindarlık eşittir dürüstlük, nezaket, saygı” görüşü yitip gitti.
***
Terazinin bir kefesine maddi kazanımları diğer kefesine de kaybolan değerleri koyun bakalım hangisi ağır basacak?
Gençliğinde maddi hiçbir değere ilgi göstermemiş İslamcılar şimdi bize havaalanlarına, hastanelere otoyollara bakarak mutlu olmamızı söylüyor.
Yolsuzluk, ihale takipçiliği, adam kayırma, rüşvet… skandallarını da bağıra çağıra örtbas ediyorlar.
Peki…
Söyler misiniz bunca yıl tüm bu davayı bu ülkeye hızlı tren yapmak için mi sürdürdük?
Ruhsuz, saplantılı bir teknoloji miydi asıl derdimiz?
Gençliğimizde bize sunulan bunca maddi imkanı en büyük havaalanını yapmak için mi teptik?
Böbürlenme, kafa tutma mıydı tek eksiğimiz?
Bunca çileye, 700 bin TL’lik saat takan birini bağrımıza basmak için mi katlandık?
Kardeşlik hukukumuzun varacağı yer burası mıydı?
“Özgürlük ve eşitlik getireceğiz. Dostluğu yaygınlaştıracağız. Herkes istediği gibi yaşayacak, aramızdaki tüm pürüzleri büyük bir olgunlukla aşacağız. Şehirlerimize bir asalet hâkim olacak. Adam kayırmaya izin vermeyeceğiz. Dicle kenarındaki koyundan sorumlu olduğumuz gibi bu ülkenin bütün çocuklarının canından, eğitiminden sorumlu olacağız” diye yola çıkmıştık.
Şimdi elimizde birkaç havaalanı, birkaç hastane, birkaç yeni okul kaldı.
İnsanlara ekonomik nimetlerden başka sunacak elimizde ne kaldı?
Bunlarla mı mutlu olacağız?
Kaybettiğimiz değerlerimize üzülmeyecek miyiz?
Gözleri çıkan çocuklara, ömrünün baharında vurulan yavrularımıza, sırf açgözlü patronlar yüzünden canından olan işçilerimize dönüp bakmayacak mıyız?
Onları unutacak mıyız?
Ahiret günü, onların yüzüne nasıl bakacağız?
***
Ülkemizi bir arda tutan ‘çimentonun’ yani inancımızın sulandırılmasından, dağılmasından endişeye kapılmayacak mıyız?
Halbuki hepimiz ne çok sevmiştik Yaşar Usta rolündeki Münir Özkul’u.
Ne demişti o kibirli fabrikatöre: “Sen büyük patron, milyarder para babası fabrikalar sahibi Saim bey sen mi büyüksün? Hayır! Ben büyüğüm ben! Bizi dağıtamayacaksın, bize zarar veremeyeceksin. Çünkü biz birbirimize parayla pulla değil sevgiyle bağlıyız!”
Paraya, maddi güce meydan okuyan o asil duruşa ne kadar da hayran kalmıştık.
Şimdi ise maddi kazanımlarla herkese meydan okuyup üstünlük taslıyorsunuz.
Etyen Mahçupyan, Yiğit Bulut, Mehmet Barlas, Nagehan Alçı… gibi kimseler, hükümetin icraatlarına bakarak mutlu olabilir.
Peki siz, niçin mutlusunuz sevgili İslamcı arkadaşlar?
Kültürel, sanatsal, dinî, ahlaki, düşünsel… değerlerin bu ülke için her şeyden daha kıymetli, daha gerekli olduğunu söyleyenlere niçin burun kıvırıyorsunuz?
Havaalanlarımız, yeni okullarımız, hızlı trenimiz, Marmaray’ımız var ama huzurumuz yok.
Bunu göremiyor musunuz?
Çok paramız var, büyük makamlar kazandık ama inancımız sarsıldı, bunu anlamıyor musunuz?
‘Öteki’nin bize olan güveni, saygısı kayboldu. Bunu fark edemiyor musunuz?
Değerlerini yaşatamayan bir ülke ayakta kalabilir mi?
Tekrar edeyim: Ters istikamette giden trene binip, sonra da trenin dekorunda, hızında, konforunda teselli bulamayız.
O tren hepimizi uçuruma, felakete götürüyor. Göremiyor musunuz?

Kaynak: http://www.internethaber.com/bu-iktidarin-yaptigi-hic-mi-iyi-bir-sey-yok-16579y.htm

Bu arada Recebimim heykel işi de tamam inşallah: Balmumundan Erdoğan
19 Eylül 2014



İMCTV'nin haberine göre, Samsun tanıtım günlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın balmumu heykeli sergilendi.

Gençlik ve Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç, Ankara’da Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenen “Samsun Tanıtım Günleri”nin açılış törenine katıldı.

Yöresel ürünlerin yer aldığı stantları da gezen Bakan Kılıç, İlkadım Belediyesi’nin yaptırdığı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın balmumu heykelinin yanında fotoğraf çektirdi.
haber93

İSPARK ballı ihaleyi İsrailli bir şirkete verince İstanbul'da taksiciler ayaklandı
19 Eylül 2014



Milli Gazete'in haberine göre, İstanbul'daki taksiciler, kendilerinin görüşleri alınmadan düzenlenen ve İsrailli bir firmaya verilen ballı bir ihaleyle Taksi Çağrı Merkezi'nin devreye sokulmasını protesto etmek için eyleme hazırlanıyor.

Türkiye Taksiciler Vakfı'nın öncülüğünde Taksi Şoförleri Derneği ve Birleşik Taksi Şoförleri Derneği'nin desteğiyle başlatılan imza kampanyasında 5 bin imzaya ulaşıldı.

Toplanan imzaları konvoy halinde 22 Eylül Pazartesi günü saat 15.30'da Saraçhane'de İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne sunacak olan taksiciler, kontak kapatma eylemiyle de ihaleye tepkilerini gösterecek.

İmzaları aynı zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 'a da sunacaklarını anlatan Türkiye Taksiciler Vakfı Başkanı Güneş Taş, şunları söyledi:

"Amacımız haksız bir ihaleyle projenin İsrailli bir firmaya verilmesini protesto etmektir. Sektörümüzde tekelleşme istemiyoruz. Adil ve herkese açık bir ihale istiyoruz. Taksici dostu olduğunu her ortamda dile getiren Cumhurbaşkanımızdan bu haksızlığı gidermesi için destek bekliyoruz. 17 bin 500 taksi ile ulaşıma ve İstanbul halkına hizmet eden 40 bin taksici hiç yerine koyularak bizim ekmeğimiz üzerinden pazarlık yapılıyor. Özellikle İSPARK gibi dev bir kuruluşun şaibeli bir ihale süreciyle tek yüklenici olarak İsrailli firmadan hizmet almak için anlaştığını ilgili firmanın web sitesinden duymak taksici esnafı olarak bizleri yaralamaktadır. Bu kampanya ile amacımız belediye tarafından teknik yeterliliğe sahip yerli ve yabancı firmaların da lisans alarak serbestçe bu işi yapmalarıdır. Bu sayede rekabet artacak kalite gelecek, taksici esnafı ve müşterisi kazanacaktır. Taksi ulaşımı sektöründe tekelleşme istemiyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımız taksici dostudur, yaşanan süreci hem kendisine anlatacağız hem de topladığımız imzaları sunacağız. Biz devletimiz ve milletimiz için varız. İstanbul taksici esnafı ve sivil toplam kuruluşları olarak söylediklerimiz dikkate alınmazsa kontak kapatma eylemlerine başlayacağız."
haber93
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    EntellektuelForum Forum Ana Sayfa -> SİYASÎ DÜŞÜNCELER Tüm zamanlar GMT
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © phpBB Group. Hosted by phpBB.BizHat.com


Start Your Own Video Sharing Site

Free Web Hosting | Free Forum Hosting | FlashWebHost.com | Image Hosting | Photo Gallery | FreeMarriage.com

Powered by PhpBBweb.com, setup your forum now!
For Support, visit Forums.BizHat.com